The date is “NOW”
-
Son Yazılar
- Okullarda Şiddeti Bağlantısallık Perspektifinden Okumak
- Zeka Kime Ait? İnsan, Yapay Zeka ve Bağlantısallığın Yeni Hikayesi
- Merak: Bilmekten Önce Hissetmek Üzerine Bir Gestalt Okuması
- Sonsuz Olasılıklar İçinde Neden Aynı Yollara Sapıyoruz?
- Why Does an Intelligent Humanity Still Create War?
- Neden Zeki Bir İnsanlık Hâlâ Savaş Üretiyor?
- Truth Under Pressure: Elon Musk on Forcing AI to Lie
- Education After Work: Why Schools Must Be Rewritten
- Work, Wealth, Meaning — and the Moment We Stop Wanting
- Uzaydan Dünyaya Bakmak: Büyük Resmi Yeniden Hatırlamak
Kategoriler
Arşivler
-
Diğer 81 aboneye katılın
Çukurcuma dünyası
İstanbul’un en hoş, elit, sanatçılar ve sanatçı ruhlu kimseler ile dolu yörelerinden birisi de Çukurcumadır.
Birbirinden güzel mağazalar,cafeler, ufak ve farklı detaylar ile dolu insana ilham veren yeridir.
Galatasaray’dan oraya doğru yürürken ilgimi çeken her yere girme kararı alıp birbirinden hoş yerler görme imkanı yakaladım.
Yolculuğumun ilk durağı önünden defalarca geçip 1 kez bile girmediğim Arkeopera kitapçısı-sanat galerisi oldu.
Sıcacık ve samimi bir dekorasyonda birbirinden güzel ve bulunması çok kolay olmayan arkeoloji ve tarih üzerine şahane kitapların, bir üst katında çok şirin bir sanat galerisinin,en alt katında ise çok hoş ve güzel hediyelik eşyaların satıldığı ziyaret edilmesi gereken bir dükkan. Kitapçılara girdiğimde çalan müziğe de hep dikkat eder,ona göre de puan veririm. Elvis Presley’in güzel şarkılarının hoş bir tonda (bangır bangır bağırmayan) çaldığı bu yerde kendimi evde gibi hissettim.
Bir üst katındaki galeride Ayşe Türemiş’in suluboya resim sergisi yer almaktaydı. Gerçekten çok başarılı ve resimleri de birbirinden güzel bulduğum bu sergiyi resme ilgisi olan herkesin görmesini tavsye ederim. Türemiş, 2003 yılından beri suluboya tekniği ile tarihi mekanları resmetmekte. Bazen suluboya mı resim mi ayırt etmek zorlaşıyor, büyük bir zevkle sergiyi gezdim.
Sanatçı ile ilgili bilgilere aşağıdaki web sitesinden ulaşılabilir:
Arkeopera’nın bodrum katındaki hediyelik eşya bölümünde hakikaten birbirinden hoş objeler mevcuttu. Herşeyi görebilmek ve incelemek için biraz zaman harcamak lazım.
Arkeopera’dan çıkıp yürümeye devam ettim, Cezayir restorantın biraz ilerisinde daha önce dergilerden aşina olduğum STOA mağazasını görüp hemen bir ziyaret gerçekleştirdim…Ahşabın, daha doğrusu doğal dokulu ahşabın bir hayranı olarak burada da büyülendim. Gerek dükkanın dekorasyonu, gerek ürünlerin birbirinden güzel olması gerekse tabii tam bir Paris dükkanına girmişim havasını vermesi beni inanılmaz cezbetti. Tardu bey orada değildi fakat yardımcısından aldığım biliye göre kendisi önce felsefe okumuş, sonra Paris’te takı tasarımına,sonra da ahşap ile sanatsal objeler ve mobilyalar tasarlamaya başlamış. Boşuna Paris’te bir dükkana mı girdim diye hissetmedim demek ki, geçmişinin etkilerini çok güzel yansıtmış. Ahşaplar yurtdışından getirtilip Tardu beyin kendi atölyesinde işlenmekteymiş. Fakat ahşapların güzelliği, dokusu, hissi hakikaten muhteşem.
Dükkanın hemen girişinde karşınıza çok hoşuma giden, takı üretiminin yapıldığı ufak bir masa çıkmakta, masanın üstündeki karışıklık, aletler vs o kadar güzeldi ki… Sanatçı atölyesine girmiş gibi hissediliyor. Ayrıca dükkana girerken inilen taş basamaklar, çok hoş bir aydınlatma, yumuşak bir ışık…Son derece başarılı bir mağaza ve rafine bir zevki yansıtıyor.
Şimdi deeee eskiciler, ara sokaklar, yıkık binalar ve minik ambilere devam…
Dışarıdan dükkan olduğunu ilk bakışta algılamadığım, önündeki kediyi okşarken dükkan olduğunu fark ettiğim bir başka olağanüstü mekan…
Ayşe Orberk’in dükkanı.
İçeri girince yine büyülendim, evime gelmiş gibi çok samimi bir duyguya kapıldım. O sırada burasını gösterecek, konuşacak bir arkadaşımın yanımda olmasını isterdim doğrusu. Sol köşede mis gibi yanan bir şömine, inanılmaz güzel mobilyalar, sanırım 30-40 cm genişlikte rabıta yerler, yüksek tavanlar, demir doğramalar, tuğla duvarlar, burası da tam bir Paris havasında idi. Bazı objeler babaannemin evinde kullanlanlar ile aynı olduğu için geçmişe gittim, büyük keyif aldım. Anladığım kadarı ile Ayşe hanımın kendi uğraşları sonucunda yaratılmış. İnanılmaz güzel bir atmosfer. Projenizi ve müşterinizi alıp gelin, saatlerinizi burada geçirin, büyük keyif alın.
Ayşe Orberk
Turnacıbaşı sokak No:51 Beyoğlu
T: 212 2526636
Mağazanın karşı köşesinde yer alan cafede ilk dikkatimi çeke şey, büyük bir keyifle mışıl mışıl uyuyan kedi oldu. İçerisi de son derece güzel dekore edilmiş, yine çok sıcak bir cafe idi. Adını almayı ihmal etmişim…Karşı koltuğumda kediyle birlikte güzel bir kahve içtim.
Kahvemi içtikten sonra keşfetmeye devam dedim…Bir baktım, çok komik bir isme sahip bir dükkan…Kop-Art’tan AL SANA! Aaaa burası neymiş diye bir girdim ,ben burasını bir yerden biliyorum dedim, meğer geçen senenin meşhur filmi Issız Adam’daki dükkanmış…Duvarlar sergi havasında sokak hayvanları resimleri ile doluydu,
nedir bunlar diye sorunca Berlin’de sokak hayvanları üzerine bir sergi yapmışlar, bunlar da o sergiden alıntılar imiş. Başladık hemen hayvanlarımız ve sorunlarımızı konuşmaya, Cansu hanım da yıllardır bu işlerin içinde olup güzel çalışmalar yapmaktaymış.Arka bahçe kapısının önünde de şişko "yenge" isimli güzel bir kedi içeri girmeye çalışıyordu. Yarım saatlik bir film hazırlamışlar, yakında yayınlayacaklarmış. Ne mutlu ki böyle insanlar var, bu kişilerle tanışınca hemen anlaşıyor insan, amaç aynı, emek var, sevgi var, ne güzel!
Gezimin bir sonraki durağı tamamen tesadüfi karşıma çıkan "Porof. Zihni Sinir" atölyesi oldu! Çok sevindim çünkü Zihni Sinir’in hayranıyım ve icatlarını hakikaten çok komik, yaratıcı ve güncel buluyorum. Mağazası Arnavutköy’de zannediyordum ki meğer ilgisi yokmuş 🙂 Mucit İrfan Sayar bey ile de tanışma fırsatım oldu. Çok sakin ve mütevazi bulduğum İrfan bey ile uzunca konuşma fırsatımız oldu. Bu ürünleri neden birçok mağazada bulamadığımızı sordum, bu tip orijinal şeylerin çok daha kolay ulaşılabilir yerlerde olmasının bizler hediye alınca da kolaylık sağlayacağını belirttim. Müşteriyim ya, tutamadım kendimi 🙂 Ama amacım zaten güzele teşvik etmekti.
Ama meğersem online satışları da mevcutmuş zaten. Yine de bence bu ürünleri görerek almak ayrı bir zevk.
Kartpostallar, irili ufaklı projeler, kitaplar, büyük objeler alabilmeniz mümkün. Asma kat gibi birkaç basamak üstte üretimi görebiliyoruz.
İrfan bey şirketler ile de çalışmalar yapmış, öğrenciler ile biraraya gelerek projeler üretmiş.
Kendi web sitesinde zihni sinir üniversitesi varmış. Burada da projeler üretilebiliyormuş.
Web sitesi çok keyifli.
Bence İrfan beyin bir dönem zihni sinir müzesi açması çok güzel olurdu, daimi sergi, sürekli yeni eserlerini ekleyecek. Çok şahane bir yer olurdu.
Benim görünce çok güldüğüm güzel bir ürünü oldu. Küçük çocuklar için "emzikli gözlük" projesi 🙂 Çocuklara TV seyrederken uygunsuz bir sahne çıkarsa bu emzikli gözlüğü takıyorsunuz, gözlükler kapkara, birşey göremiyor,ama emziği ucunda cof cof emebiliyor,ağlamıyor. Bana dedemi hatırlattı, küçükken ne zaman TV’de film sırasında bir çift öpüşmeye başlasa veya yatağın kenarı bile görülünce hemen bana "Kika, haydi odana" der, içeri gönderirdi. Halbuki böyle bir gözlüğüm olsaydı sorun çözülmüş olacaktı 🙂 Bugün TVlerde yayınlanan sahneleri görse ne yapardı acaba?
Çukurcuma çok renkli bir dünya, her sokakta ayrı bir güzellik…
Defalarca uğramak lazım ki anca herşeyi görebilesiniz.
Bol keşiflere, güzel ambilere.
Tasarım-Dekorasyon-Mimarlık-Design-Decoration-Architecture içinde yayınlandı
ayşe orberk, çukurcuma, best shopping areas in İstanbul, kediler, kop-art, shopping in İstanbul, zihni sinir ile etiketlendi
Yorum bırakın
Power Distance Index
Dün akşam kardeşim, şu anda okumakta olduğu Malcolm Gladwell-Outliers the story of success isimli kitapta bahsedilen “power distance index” konusundan ve bu konunun iş hayatında yaratabildiği büyük problemlerden ve buna bağlı bazı uçak kazalarından ve bu kazaların dehşet verici önlenebilir sebeplerinden bahsedince ben de neymiş bu power distance index deyip çok önemli ve engin bir konuyu araştırmaya ve kendi hayatımda karşılaştığım bir takım sorunları da görmeye başladım…
Çok keyifli ve iş hayatında herkesin öğrenmesi gereken bir konu olduğunu düşünüyorum. Hatta bu konu üniversitelerde hangi bölüm olursa olsun, genel bilgi adı altında zorunlu bir ders olarak okutulmalıdır.
POWER DİSTANCE INDEX
Bir kurum veya organizasyonda, ya da aile içersinde otoritenin/gücün eşitsiz dağılımını yani hiyerarşik düzenini o ülkenin insanlarının kabullenme derecesidir.
Profesör Geert Hofstede, 1967-1973 arasında IBM tarafından 70 ülkeden birçok çalışanın verilerini toparlayarak kültürel farkları karşılaştırmış ve önemli raporlar hazırlamıştır. 2001 senesinden itibaren de bu raporları yenilemiştir.
Bu araştırmalar sonucunda kendisi 4 önemli konu geliştirmiş ve bu konular doğrultusunda ülkeleri incelemiştir.
- yüksek otorite mesafesi (power distance index)
- Bireysellik (Individualism): Bireysel veya kollektif eğilimleri inceler.
- Maskülinite (Masculinity) : Erkek ve kadın arasındaki rol dağılımını inceler.
- Kararsızlıktan-belirsizlikten uzak durma (Uncertainty Avoidance Index) Belirsiz durumlar karşısında halkın toleransını inceler.
İlerleyen yıllarda, gelişen araştırmaları ile birlikte 5.madde olan “uzun süreli oryantasyon” da inceleme konularına eklenmiş ve 23 ülke incelenmiştir.
Örneğin yüksek otorite mesafesine sahip ülkeler, güç ve servetin eşitsiz dağılımını büyük derecede tolere edebilen vatandaşlara sahiptir. Böyle ülkelerde bir sınıflaşma mevcuttur.
İş hayatından bir örnekle açıklamak gerekirse çalışan kişi patronuna hislerini, endişe- şüphelerini ve aynı fikirde olmadığı zamanları yansıtmaz. Patron karar veren merciidir.Organizasyon hiyerarşiktir ve ender olarak değişebilir. Organizasyon merkezidir ve çalışanlara ne yapmaları gerektiği söylenir. Ayrıca yöneticiler ile çalışanlar arasında büyük bir maaş farkı mevcuttur.
Düşük otorite mesafesine sahip ülkeler ise güç ve servet arasındaki farkları minimize eder. Patron pozisyonundaki kişi karar anında çalışanına danışıp ortak karar alabilir. Maaşlar arasında yüksek bir fark yoktur ve tüm çalışanlar eşit kabul edilir.
Yüksek otorite sahibi ülkelerden birisi olan Kore’nin Kore havayolları 1990 sonlarına kadar dünyada en fazla uçak kazası yapan havayolları idi. İnceleme yapıldığı ilk zamanlarda eski uçaklar ve yetersiz eğitimli pilotlar yüzünden hataların yapıldığı beklenmiş olmakla birlikte derin inceleme yapılınca enteresan sonuçlara varıldı: Kore kültürü hiyerarşiktir ve büyükleriniz ile kıdemlilerinize karşı çok saygılı olmak zorundasınız. Fakat Boeing ve Airbus uçak firmaları” 2 eşit pilotun” uçuracağı şekilde modern ve kompleks olarak dizayn edilmişlerdir. Dolayısı ile pilot ve co-pilot aynı derecede hakim olmak zorundadırlar.
1997 senesinde Kore havayollarına ait 254 yolcu taşıyan Boeing 747, 801 numaralı uçuşunu gerçekleştirdi varacağı Guam havaalanına çok az bir mesafe kala uçakta türbülans başladı, uçak personeli uçağın çok dik inişe geçtiğini fark edip, havaalanının görüş mesafesine girmediği yorumlarına şahit oldu. Uçak düştü ve 228 kişihayatını kaybetti.
Malcolm Gladwell, kitabında yaptığı inceleme sonucu Co-pilot’un sorunu fark ettiğini ama yüksek otorite mesafesine sahip bir kültürden geldiği için ölüm pahasına sorunu pilota açıkça söyleyemediğini ve çok farklı yollar ile göstermeye çalıştığını ama zaman sebebi ile artık ölüme gittiklerini göstermiştir.
Böyle bir açıklama son derece dehşet verici olup bir takım kültürel kabullerin bazı alanlarda kesinlikle geçerli olmaması gerektiği sonucuna da varılabilir.
Bu kaza ile birlikte zaten havayolları şirketleri ve genel uçuş yasalarında önemli değişiklikler gerçekleşmiş.
Türkiye’nin power distance index’i ile ilgili çok doğru ve özet bir yazı buldum.
http://internationalbusiness.wikia.com/wiki/Turkey_Power_Distance
Yazıdan bazı alıntılar şöyle:
Türkiye, yatırımcı ülkeler için en iyi yatırım yapılabilecek ülkelerden birisidir. Öncelikle Asya-Avrupa ve Ortadoğu arasında stratejik bir pozisyonda olan coğrafi konumu sonucu sofistike bir iş dünyası ile bağlantıda olup, nakliye koşulları açısından çok önemlidir. Burada başarılı iş bağlantıları yapmak için öncelikle Türkiye’nin 66 olarak çıkmış yüksek otorite mesafesini bilmek ve incelemek gereklidir. 66 oldukça yüksek bir değer olup, hiyerarşik düzeni ve liderlerin söz hakkını belli etmektedir.
Burada iş yapmak isteyen kişiler için konuya 3 konudan bakılabilir. Görevdeş kişilerin iletişimi, yönetici-görevli kişilerin iletişimi ve yatırımcı-hükümet ilişkileri.
Öncelikle Türkiye’de mesleki ünvan önemlidir, doktor,mimar,yüksek mühendis gibi mesleki ünvanlar ile kişiler arasındaki fark belli edilir.
Yaş, bilgi ve tecrübeyi belli eden önemli bir faktördür ve yaşlı kişilere her zaman saygı ve hürmet beklenir. Bu sebeple önemli bir konu görüşülecek ise genç bir yöneticinin değil daha yaşlı birisinin devrede olması tercih edilmelidir.
Ayrıca iş dünyasında eğitim, otorite ve sınıf büyük önem taşımaktadır.
Bir firmadaki çalışanların üst düzey yöneticileri ile görüşmeleri pek olası değildir.
Şirket içi bozulmalara (ahlaksızlık, rüşvet gibi) ve insan haklarına çok önem verilmektedir.
Hükümet-yatırımcı ilişkilerine gelince bürokratik açılardan yatırımları zorlaştıran birçok engeller bulunmaktadır ve yabancı yatırımcılar tarafından hükümetin iş hayatına müdahale etmemesi istenmektedir.
İş hayatında yabancı ülkeler veya yabancı yöneticiler ile çalışan tüm işadamlarının bilmesi, öğrenmesi ve araştırması gereken, başarıya gitmenin önemli nokltalarından birisi olan bu konu ile ilgili şu anda en çok satanlar listesinde olan kitabı almak güzel bir başlangıç olabilir…
Konular hakkında geniş ve detaylı bilgiler için linkler:
http://www.geert-hofstede.com/index.shtml
http://www.geert-hofstede.com/hofstede_turkey.shtml
Kitaplar-Books içinde yayınlandı
Geert Hofstede, kültürel fark, Malcolm Gladwell, otorite, patron ile etiketlendi
Yorum bırakın
Dostluk üzerine
Dostların hayatımızda önemli bir yeri vardır.Ailemiz kadar önemli bir yer kaplarlar. Hatta yeri gelince bazen ailemizden daha sık görüşürüz. Dostlarla evimizi, dünyamızı, derdimizi, sevincimizi paylaşırız, yeri gelince destek oluruz yeri gelince seferber. Bu çok içten gelen bir birlikteliktir, daima sürmesini arzu ederiz, karşılıklı hoşgörü ve anlayış ile zaten genelde hep hayatlarımızdadırlar.
Dosttan gelen her türlü kabul, olumlu yorum veya eleştiriyi çok içselleştiririz. Dost hep doğru söyler, hep yol gösterir gibi bir inancımız vardır. Bazı dostlarımızı yere göğe sığdıramayız, hatasız kul muamelesi gösteririz. O dosttan gelecek herhangi bir hata bizi çok sarsar, doğrularımız alt-üst olur.
Dostluk bizlerde bir beklenti oluşturur…İşte o beklentiler bazen sıkıntılara sebep olur.
Daima yanımızda olmalarını isteriz. Olamadıkları zamanlarda bazen bozuluruz, kendimizce alınırız. Halbuki belirtilen mazeretler ister bize mantıklı gelsin ister mantıksız herkesin kendi özel hayatı vardır ve karşılıklı buna saygı göstermek gereklidir. Bu konuda geçenlerde ufak bir anım olmuştur. Yakın bir arkadaşım akşam vakti beni aramıştı, o sırada evde yazı yazmakla meşguldüm ve telefonu duymama rağmen konsantrasyonumu bozmamak adına cevap vermedim. Sonra kendisini geri aradım ve açıklamamı yapınca ufak bir sitem dinledim. Çünkü o sırada bana sorması gereken birşeyi vardı. Neyse ki konuşarak olayı hallettik. Bu sırada kendisine de söyledim, her dakika yanında olmayabilirim, bozulmak yok!
Ama insanlık hali, beklentimiz var ve istediğimize ulaşamayınca alınabiliyoruz.
Dostlarımızla iletişimimiz çok önemlidir. Herhangi bir konuda bozulduğumuz, darıldığımız zaman olayı biraz geçirip arkadaşımız ile karşılıklı konuşmak aslında en doğrusu ve olayı büyütmeden yapılacak en güzel harekettir. Ama bazen de bunu yapmak ağırımıza gider, gurur yaparız, ilgi alaka bekleriz. Kendi kabuğumuza çekilir, araya mesafe koyarız. Bazen bu gereklidir, bazen de hakikaten çok gereksiz.
Çünkü karşımızdaki insana derdimizi söylemezsek o kişi nasıl anlar ki? Hele de bilmeden bizi üzecek bir davranışta bulunduysa.
Yine yazın böyle bir anım olmuştu, arkadaşım bana oldukça sert gelen bir tavırda konuşmuş,telefonu pat diye kapatmıştı. İnanılmaz bozulmuştum, ertesi gün ona ne kadar bozulduğumu, kendisini benim yerime koymasını belirttiğim bir not yazmıştım. Hemen beni aramış, bunu bilinçli yapmadığını söyleyerek özür dilemişti. Eğer bu notu yazmasaydım konuyu kafamda büyütecek ve çözülemez boyutlara getirecek, mesafe koyacaktım. Ona da kendisini ifade edecek şansı vermemiş olacaktım. Halbuki hiç gerek yoktu. Konu ertesi gün çözülmüş ve unutulmuştu. Bu davranışı da çok hoşuma gitmişti.
Yine yakın zamanda arkadaşlarımdan birisi facebook aracılığı ile bir arkadaşına sitem mesajı yayınlamıştı ve o kişi kendini bilir diye mesaj vermişti…Bu davranışa oldukça şaşırmıştım, çünkü 2 kişi arasındaki özeli yayınlamaya ne gerek var anlayamamıştım. Kendisine soru soranlara da tabii ki cevap vermemişti. Anladığım kadarı ile kırıldığı arkadaşından ilgi bekliyordu ama bence yanlış bir yol seçmişti, çünkü bana kalırsa arkadaşını da bu tavrı ile kırmıştı. Bazı tepkilerimizi verirken kendimizi başkasının yerine koymamız da gereklidir. Sitemle, eleştiri ile, kızgınlıkla sorun çözülmüyor, konuşarak, karşılıklı açıklama yaparak ancak çözeriz.
Kabul ederiz, etmeyiz o ayrıdır. Ama dost isek konuşuruz. Konuşmak istemezsek olayı kafamızda tekrar tekrar yaşayıp büyütürüz, ufacık bir olay koca bir sorun haline gelebilir, üzülen de, sinirlenen de, sıkılan da biz oluruz. Çünkü konu çözümsüz kalır. Tabii ki bu herkesin kendi tercihidir ama neden hayatımızda gereksiz sorunlar üretelim ki…
Dostların yeri ayrıdır, her türlü naz niyaz yapılır. Bazen sevgiliye davrandığımız gibi davranırız. Aslında çok komiktir bu. Geri çekip kendimizi izlersek gülecek bol malzeme buluruz.
Günlük hayatımız dostlarımızla keyiflenir, şöyle güzel bir kahve eşliğinde yapılan tatlı sohbetlerin keyfi sonsuzdur. Güzel bir yemek sofrasında yapılan hararetli tartışmaların, güzel anıların paylaşımının, günlük dertlerin anlatımının ve dertli bir dosta verilen toplu desteğin tadına doyum olmaz.
Mangallar, rakılar, kahveler, hızlı ziyaretler, yemekler, doğumlar, ölümler, evlilikler hep dostlarla güzeldir…Zorluklar dostlarla çok daha dayanılır hale gelir. Dostlar ufkumuzu açar, desteğimizidir, moralimizdir.
Kendimizi kötü hissedince veya çıkmaza girdiğimizde nasıl hemen dostlarımıza koşar destek bekleriz…2 güzel kelime, bir moral konuşması ile yeniden doğar dağları deviririz.
Bu ve binbir başka sebepler yüzünden dostlarımıza gereken hoşgörüyü ve anlayışı her zaman göstermeliyiz. Hatamız varsa da kabullenmeyi bilmeliyiz.
Dostlar iyi ki varsınız!
“If you judge people, you have no time to love them.” (İnsanları yargılarsanız onları sevecek vaktiniz kalmaz)
– Mother Teresa
“Keep your friendships in repair.” (Dostluklarınızı onarımda tutunuz)
– Ralph Waldo Emerson
“One loyal friend is worth ten thousand relatives.” (Sadık bir dost, onbinlerce akrabaya bedeldir)
– Euripides, Greek playwrite
“Be slow to fall into friendship; but when thou art in, continue firm and constant.” (Dostluklarda yavaş kurunuz ve içinde olduğunuzda sağlam ve istikrarlı ilerleyiniz)
– Socrates, Greek Philosopher
“Friendship is the only cement that will ever hold the world together” (Dostluk tüm dünyayı bir arada tutabilen tek çimentodur)
– Woodrow Wilson
“Misfortune shows those who are not really friends.” (Talihsizlik, gerçek dost olamayanları işaret eder)
– Aristotle
“The best mirror is an old friend.” (En iyi ayna eski bir dosttur)
– George Herbert
“What is a friend? A single soul in two bodies.” (Bir dost nedir? İki ayrı vücutta tek bir ruhtur)
– Aristotle
“My best friend is the one who brings out the best in me.” (En iyi dostum bendeki en iyiyi yüzeye çıkarandır)
– Henry Ford
“A friend should be a master at guessing and keeping still.” (Dost, tahmin etmede ve susmakta üstat olmalıdır)
– Friedrich Nietzsche
“When we seek to discover the best in others, we somehow bring out the best in ourselves.” (Başkalarındaki en iyiyi ararken, kendimizdeki en iyiyi su yüzüne çıkarırız)
-William Arthur Ward
” ‘Stay’ is a charming word in a friends vocabulary.” (Kal, bir dostun sözlüğündeki en büyüleyici kelimedir)
–Louisa Mary Alcott
Deneme-Essays içinde yayınlandı
affetmek, dostluk, dostun beklentileri, hoşgörü, yapıcı olmak ile etiketlendi
1 Yorum
Yaratıcı İmgeleme
Orijinal adı ile Creative Visualization 1978 yılında 30 yaşında olan Shakti Gawain isimli yazar tarafından yazılmış, ilk basım 2.000 adet olarak piyasaya sürülmüş ve bugüne kadar yaklaşık 6.000.000 adet ve 35 farklı dilde satılmıştır.
Kişisel gelişim konuları ile ilgilenen ve hayatında kendi iradesi ve düşünce yolu ile olumlu değişimler yaratmak isteyen herkese kolay uygulanabilen, zevkli çalışmalar ile dolu, her gün başvurulabilecek, tam anlamı ile çok başarılı bir başucu kitabı. Kitabı bugün tamamladım ve akşam başucumda, gündüzleri çantamda bulundurmaya karar verdim.
Aynur da çantasında taşıyor, bugün birlikte bazı konular üzerinde beyin fırtınası yaparak anlatılan çalışmaların nasıl sonuçlar verdiğini konuştuk. Hakikaten son derece güzel anlatımlar ve çok güzel bir içgörü kazandırıyor.
2010 senesinden midir, genel bir bilinç uyanmasından mıdır bilmiyorum ama (sanıyorum her ikisi de) çevremiz gittikçe daha içsel konulara önem vermeye ve kişisel gelişime yönelmeye başladı. Bu sene çoğu insanın hayatına yeni bir yön vermek istediğini, 2010 senesinden çok umutlu olduklarını, ama bunu nasıl başaracaklarından kimisinin emin olmadıkları konuşmalar ile sık sık karşılaşıyorum. Geçen senenin yarattığı baskı ile insanlar bunalmış ve değişim istemekteler. Bu da güzel bir tepki. Beynimize işlenmiş bir takım korkular, bilinçaltımıza işlenmiş baskılar ve alışkanlıklar, iş hayatında yaşanan stresin yaratmış olduğu travmatik bakış açıları…Hepsinin değişim ve olumlu tablolara dönüştürülme vakti geldi. Günlük hayatta empoze edilen negatifliklere herşeyimizi kapatıp daha olumlu bir bakış açısına sahip olmak ve gerçekten istediğimize ulaşmak için özelikle başlangıç aşamasında olan kişiler için ideal bir kitap.
Çok severek ve faydalı olacağını düşünerek kesinlikle methediyorum. Zaten kişisel gelişim konularından bahsedilen tüm ortamlarda mutlaka bu kitabı herkese öneriyorum. Kaybedilecek değil kazanılacak çok şey var. Kitapta bahsedilen birçok konudan 1 tanesini bile hayatımızda istediğimiz yönde değiştirmek ve olumlamak bize büyük mutluluk kazandıracağı için okumak ve uygulamakta büyük fayda görüyorum.
Kitabın satın alınabileceği yerler:
www.nadirkitap.com 4 TL (2.el)
www.kitapyurdu.com 7,7 TL
www.hermeskitap.com 8 TL
www.akasayayinevi.com 8,25 TL
www.kitapturk.com 8,8 TL
www.dr.com.tr 8,49 TL
www.idefix.com 9,35 TL
www.netkitap.com 9,35 TL
www.pandora.com.tr 9,9 TL
Yazar hakkında bilgi almak için:
Kişisel Gelişim-Self evolution içinde yayınlandı
inanmak, shakti gawain, Yaratıcı imgeleme ile etiketlendi
1 Yorum
Ethnicon
Geçen hafta yarım günümü Kapalıçarşı’ya ayırmıştım.
Büyük bir keyifle çarşıyı gezip yeni yerler keşfetme gayretinde iken karşıma çok çok güzel ürünleri olan bir mağaza çıktı…Diğer tüm mağazalardan ürünleri ile açıkara fark yaratan renk cümbüşü ile hemen dikkat çeken şirin bir kilim ustası…
Kilimlere özel bir ilgim yoktur fakat renkleri ve birbirinden farklı kilimleri görünce aklımı kaybettim, maalesef o gün fotoğraf makinemin pili bittiği için içimde kalmıştı, burasını mutlaka yazmam gerek demiştim, bugün çok sevdiğim mimar dostum ve iş danışmanım, büyüğüm Luis birlikte mağazaya tekrar gittik.
Son derece sıcakkanlı ve misafirperver ortakları bizi Türk kahvesi ikramları ile ağırladılar.
Sohbetler sırasında ben de bol bol fotoğraf çekme imkanı buldum. Sağolsunlar çekime de izin verdiler. Elimde bir ev projesi olsa mutlaka kullanacağım, kilimleri nerelerde nasıl kullanırdım diye hayaller kurduğum çok keyifli bir yarım saat geçirdik. Yere mi serersiniz, kanepeye throw olarak mı koyarsınız, duvara mı asarsınız, yatak örtüsü olarak mı kullanırsınız, perde niyetine mi alırsınız bilmem ama hepsi birbirinden olağanüstü idi. Evin hangi alanında kullanılırsa kullanılsın mutlaka büyük dikkat ve ilgi çekecek muhteşem kilimler!
Eski Anadolu kilimlerinin toplanarak parçalarının kesilmesi ve yerine göre kök boya ile boyanması ile yaratılmış sanat eserleri.
İşte güzelliklerden bazıları…
Eski ve yıpranmış halı parçalarının kesilerek biraraya getirilmesi ile oluşturulmuş şahane bir halı/kilim.
Hemen karşı taraftai mağazalarında ise pamuklu ve ipekli kumaşlardan yastıklar, yatak örtüleri, şallar sergileniyordu. Nerelere bakacağımızı şaşırdık.
Güzel sohbetimizde yurtdışına ihracat yaptıklarını, Amerika’nın meşhur Conrad Shop mağaza zincirlerine ürün gönderdiklerini ve satışların çok başarılı gittiğini, çok beğenildiklerini, New York Times Magazine’de haber olarak çıktıklarını (kupürleri de gördüm) bu haber sayesinde 2 sene boyunca inanılmaz Amerikalı müşterilerin geldiğini anlattılar. Yurtdışında oldukça başarılı olmuşlar, zaten bu ürünler ile olmamaları imkansız.
Mimari projelerde özel çalışmalar da yapabiliyorlar.
Mutlaka görülmesi ve bence alınması lazım…
"They have come a long way from every corner of Anatolia and they are heading a long way to every corner of the world"
Ethnicon
Kapalıçarşı Takkeciler sokak
No:58-60
Tel: 212 5276841
(Hasan Güreli)
Tasarım-Dekorasyon-Mimarlık-Design-Decoration-Architecture içinde yayınlandı
özel dokuma kilimler, ethnicon, kapalıçarşıdaki halıcılar ile etiketlendi
1 Yorum
Me and Nuri Bala
MELİSA ÖNEL (www.melisaonel.com)
Yağmurlu bir İstanbul günü büyük bir heyecanla çok değerli bir sanatçı olduğunu düşündüğüm önce fotoğrafçı şimdi ise tescilli yönetmen olan arkadaşım Melisa’nın daveti ile Antalya film festivalinde "en iyi ilk belgesel" ödülünü almış filmi "Me and Nuri Bala" filminin Pera Müzesinde yapılan gösterimine gittim (www.meandnuribala.com) Filmin aşamalarını son 1 senedir ablası Aylin’den sık sık dinledim. Bu projesini ilk duyduğumda konusu çok ilgimi çekti ve Melisa’nın kendi yorumu ve bakış açısı ile sıradışı bir çalışma olacağını biliyor hatta bir ileri adım giderek bu kız şimdi ödül de alır diye düşünüyordum. Haksız da çıkmadım 🙂 Yakın çevresi,dostları, ailesi ve Esmeray’ın da bulunduğu gösterim 14:00te başladı. Filmi tarafsız izlemeye ve değerlendirmeye gayret ettim. Film değil aslında, belgesel ama film gibi, ama gerçek hikaye.
Filmin girişinden itibaren çok duygulanarak izledim. İlk daha film ismi çıkarken önce Me,Nuri Bala şeklinde ekranda yazı çıkıyor sonra Me ayrılarak araya "and" yazısı girerek Me and Nuri Bala haline geliyor. Burada aslında tek kişinin toplum baskısı altında 2 kişi olarak algılanması, bir de tabii aile kaynaklı kabulleniş/kabullenmeyiş mesajını aldım. Esmeray’a annesi Nuri Bala diye hitap edermiş…
Basında da adını duyduğumuz Esmeray’ın Kars’ta başlayıp İstanbul’da biten hayat hikayesi Melisa’nın Esmeray’ın günlük hayatı içine sızması ve kamerasını alarak onu her yerde takip etmesi ile çekilmiş. Esmeray’dan da çok etkilendim. Kürt, travesti ve feminist. Nasıl ama! Offff dedirten bir durum. Bu 3 konu da Türkiye’nin sorunlarından, konuşulması yasaklı konularından bazıları. Üçü bir arada bir kadın…Başından İstanbul’da çok zor,ruhu yıpratan tecrübeler geçmiş olmasına rağmen demir gibi ayakta kalmasını becermiş, hakikaten yılmamış, durumunu kabullenmiş ve gerçekten de sıkı bir mücadele vermiş bir savaşçı gördüm. Esmeray mecburi olarak girdiği sex işçiliğini uzun yıllar önce bırakmış, midye satarak ve kendi hayatından esinlenerek "Cadının Bohçası" isimli stand-up gösterilerini yaparak geçimini sağlamaya başlamış. Basından okuduğum kadarı ile İstanbul haricinde Van ve Diyarbakır’da da gösterileri olmuş ve çok ta beğenilmiş. Nasıl beğenilmesin ki? O kadar büyük bir toplumsal yaraya parmak basıyor ki…Eminim kendisi ile aynı durumda olan binlerce travesti vardır ve Esmeray da onlar için bir umut, bir destek, bir esin kaynağıdır.
Esmeray’la tanıştıktan sonra travesti diye anılması çok ters geldi. Sesinin daha erkeksi olması dışında hiçbir yanı ile farklı bir görüntüsü yok, gayet te sıcakkanlı ve sempatik bir kadın. Tanıdığım birçok kadından ve erkekten de daha cesur ve mücadeleci. Cinsel kimlik ile yargılanmak ve ayrımcılığa maruz kalmak ne kadar zor olsa gerek…Şimdi hala mahkemesi süren bir dayak konusu var ki sebebini duyunca üzüldüm…Umuyorum ki kendisini cinsel kimliği ve kökeni ile değil de insan olarak değerlendirirler, her insana verilen aynı haklar verilir ve ona göre adalet yerini bulur.
Neden insanlar kendi öfkelerini başkalarından yersiz yere çıkarır? Neden 3.cinse karşı hem büyük bir ilgi hem de aynı oranda bir nefret duyulur? Bu kişilerin cinsel kimlikleri hormonlarla ilgili bir konudur ve yapabilecekleri hiçbir şey yoktur. Bunu neden kabullenmeyiz ki? Barış-kardeşlik-sevgi diye herkes nutuklar atar ama hoşumuza gitmeyen bir konu olunca transeksüellik gibi birden her türlü şiddet ve adaletsizlik uygulanır…Neden? 3.cins tarihin her döneminde olmuş ve olmaya da devam edecektir. Bu konuları örtbas edip görmezlikten gelmekten ziyade onlara da her insan gibi aynı yaşam hakkı verilmelidir.
Melisa bu belgeseli ile bu konuya çok antipolitik bir dilde,son derece tarafsız ve içten çekmiş. Esmeray’a Ufo gibi bakmıyor sıradan bir insan olarak görmeye başlıyorsunuz. Bunu becermek te çok önemli. Zaten böyle olması da gerekmez mi? Melisa bu çalışması ile bence beklemediği çok kapı açacak, bazı yaşamları bilmeden değiştirecek ve umut kaynağı olacak. Ne güzel… Çok çok gurur duydum.
Filmin gösterimleri devam edecek. Filmin web sitesinde gösterim yerleri güncelleniyor. Mutlaka izlenmesi gereken güzel bir çalışma.
Kültür- Sanat / Culture-Art içinde yayınlandı
antalya film festivali, esmeray, melisa önel, nuri bala, travestiler ile etiketlendi
Yorum bırakın
Contemporary Istanbul 2009
Kapalı bir günde gidilebilecek keyifli yerlerden birisidir sanat fuarları. Herkes sevmez ama ben çok zevk alırım. Özellikle farklı, birçok birikimli insanın gittiği bir ortamdır. Fındık beyinler değil de saksıları çalışanların gittiği yerlerdendir yani 🙂 Renkli kişiler, değişik kıyafetler, sıradışı saç şekilleri de görmek mümkündür 🙂
Oldukça güzel eserleri bir arada görmek çok keyifli idi.
Fuardan en çok hoşuma giden birkaç eseri kendime derledim. Yurtdışından da özellikle Berlin’den fazlaca galerinin de katılmış olması bu fuarın her sene bir adım daha öne gideceğinin güzel bir belirtisi idi.
Contemporary İstanbul
3-6 Aralık 2009
Lütfi Kırdar Rumeli Salonu
Çok dikkatimi çeken enstelasyonlardan birisi resimde görülen tabutun içindeki kaz çalışması idi. Şöyle bir baktım e heralde "doğayı öldürüyoruz" mesajı verilmek isteniyor…sonra dayanamadım oradaki yetkili bayana sanatçının neyi anlatmaya çalıştığını sordum, cevap bana çok ilginç geldi : "Aptallık ölümdür" Nasıl yani? oldum…Ne alaka anlayamadım…abi öyle demiş, ne yapalım. işte sanatın da göreceli yanı bu, anlatılanla algılanan bambaşka olabiliyor, herkesin beyni ayrı işlediğine göre ayrı algılar yaratmak ta bir sanat şekli değil midir?
Cengiz Özer isimli sanatçının bu çalışmasını çok beğendim. Perdeye düşmüş yaprak gölgesi fotoğrafı gibi olsa da fotoğraf değil resim çalışması idi. Çok başarılı ve rafine buldum doğrusu. Yüksek tavanlı, geniş duvarlı bir evde sergilendiği zaman çok huzur veren bir çalışma olur diye düşünüyorum.
Kemal Tufan isimli sanatçımızın bu enstelasyonunu da çok beğendim. Taşların içersinde oynaşan birçok balık videosu yerleştirilmiş. Hoş bir fikirdi.
Berlin’den gelen galerilerden birisinin standındaki Volker Marz ve Hans Scheib isimli sanatçılara ait bu heykel çalışmaları da bence oldukça başarılı ve keyifli idi.
Çağatay Odabaş resim çalışması. Özellikle renk çalışmasına bayıldım. Açılış gecesi her 2 eser de satılmıştı.Zerrin Tekindal çalışmaları. Çok keyif verici buldum. Canlı renkler beni her zaman çekmiştir. Böyle renk kullanan kişilerin ruhlarının da çok renkli ve enerji dolu olduğunu düşünürüm.
İlker Yardımcı’nın INSECTAS isimli çalışması…Bilim kurgu filmlerinden fırlamış gibi. Çok beğendim 🙂
Devrim Erbil’in birçok İstanbul resim çalışmasından bir tanesi…Acaip detaylar mevcut,incelemek görmek lazım…Çok hoş, çok dolu.
Mehmet Günyeli’den Dervişler isimli siyah beyaz fotoğraf çalışması, çok çok beğendim. Huzur veriyor.
Balkan Naci İslimyeli…Afrika: Kara Yazı. İnanılmaz beğendim. Çok zarif…
Son derece erotik bir konuya değinmiş olmasına rağmen çok beğendim, inanılmaz başarılı buldum.
18 yaşından küçükler için sakıncalı eserler kapsamında sergilenen bu 3 çalışma bence gerçekten çok başarılı idi.
Donato Piccolo enstelasyonu. 2 sene önceki Venedik sanat festivalinde de sergilenmiş fakat çok daha kalabalık bir çalışma imiş. Günlük hayatın yarattığı ruhsal bunalım üzerine…Kasvet verici, içim sıkıldı…
Seneye daha da büyümesi dileği ile…
Kültür- Sanat / Culture-Art içinde yayınlandı
art in İstanbul, Çağatay Odabaş, Balkan Naci İslimyeli, devrim erbil, Feridun Oral, kemal tufan, Kezban Arca Batıbeki, Mehmet Günyeli, selahattin yıldırım, volker marz, Zerrin Tekindal, İlker Yardımcı, İrem Tok ile etiketlendi
Yorum bırakın
Bir Dilek Tut Vakfı / Make A wish foundation
Bugünkü blog yazımda üyesi olduğum ve dünyadaki en güzel derneklerden birisi olduğuna inandığım BIR DILEK TUT dernegi hakkında bilgi vermek istedim.
Orijinal adı ile MAKE A WISH foundation (www.wish.org) 1980 senesinde Amerikada losemi hastası 7 yaşındaki Chris Greicius’un en büyük hayali olan polis olmak dileğinin ailesi tarafından yerine getirilmek üzere adım atması ile tohumlarını atmıştır. Yaşadıkları yörede polis departmanı ile bağlantıya geçen aile büyük bir destek gördü ve 29 Nisan 1980 günü küçük oğlan polis departmanının helikopteri ile alınarak merkez polis istasyonuna uçuruldu…Kendisi için özel olarak polis uniforması diktirildi, kendisine uygun akülü motorsiklet temin edildi ve mevzuata uygun olarak polis rozeti alabilmesi için özel testten geçirildi ve rozeti almaya hak kazandı. Hayalini gerçekleştiren Chris ve bunda rol alan herkes çok büyük bir mutluluğa şahit oldular…
2 Mayıs tarihinde durumu ağırlaşan Chris hastaneye kaldırıldı ve kısa süre sonra melek oldu…
Chris’in mutluluğunu gören ve paylaşan polis memurları ve Chris’in annesi bu mutluluğu başka çocuklara da vermek istediler ve MAKE A WISH FOUNDATION doğdu.
Türkiye’de BIR DILEK TUT derneği (www.birdilektut.org) adı altında 2000 senesinde Meryem Mizrahi ve arkadaşları tarafından kurulmuştur.
Dernek bugün yönetim kurulu başkanı sayın Carole Hakko ve çok değerli yönetim kurulu üyeleri yönetiminde faaliyetlerine devam etmektedir.
Derneğin amacı tüm Türkiye’de hayati tehlike taşıyan 3-18 yaş arası çocukların en büyük dileklerini gerçekleştirmek, verilen mutluluk ile umut vermek, tedavilere manevi olarak destek olmak, çocuklar gibi zorluklara katlanan ailelerine de unutulmaz bir an yaşatmaktır.
Dilekler nasıl gerçekleştirilmektedir? Hayati tehlikeye sahip hastalığı olan çocuğun ailesi derneği aramakta ve çocuk hakkında genel bilgi vermekte ve dilek gerçekleştirilmesi için kayıt yaptırmaktadır. Dernek gönüllülerimiz ve çalışanlarımız çocuk hakkında bilgi almak üzere tedavi olduğu hastane ve doktorunu aramaktadır. Doktordan durum teyidi alındıktan sonra sıra çocuğu ziyarete ve dilek alımını yapmaya gelir. Dilek alımı yine dernek gönüllülerimiz tarafından yapılır. Aile aranarak hangi gün müsait oldukları sorularak ziyarete gidilir. Ziyaret sırasında mümkünse ailenin başka bir odada beklemesi çocuğun aileden etkilenmemesi ve kendi dileğini söylemesi açısından önemlidir. Şayet çocuk ailesini yanında isterse o da elbette kabul edilir. 3 dilek alımı yapılır. Bazen çocukların utanması veya keyifsiz olması durumunda dilek alımı yapılamadığından başka bir gün tekrar gelinir.
Dilek alımı tamamlandıktan sonra dernek gönüllüler ekibi toplanır ve o dileği nasıl gerçekleştireceğine dair proje üretir.
Amaç sadece dilek gerçekleştirmek değil aynı zamanda çocuk ve ailesine unutulmaz bir gün yaşatmaktır. Bu sebeple dileğin nasıl, nerede, hangi koşullar altında gerçekleştirileceğinin de önemi büyüktür.
Dilek gerçekleştirme çocuğun tedavi durumuna göre 1 gün, 1 hafta,1 ay veya belirsiz bir süre sonra da olabilir.
Dilek gerçekleştirme günü hem gerçekleştiren, hem dileği gerçekleşen hem de ailenin en güzel günlerinden birisidir…
Bir Dilek Tut derneği çok kıymetli sponsorlar ve kişisel bağışçılar sayesinde senede 300 dilek üzeri dilek gerçekleştirmektedir.
Derneğin ana sponsoru Akbank’tır.
Diğer sponsorlarımız sırası ile:
Atlasjet: Çok sevdiğim ve müthiş güzel desteklerini gördüğümüz Atlasjet dileği gerçekleşecek ve şehirler arası uçuş yapması gereken çocuk, aile ve dernek ekibimize dilek gerçekleştirme sırasında ücretsiz uçuşlar sağlamakta, dergisinde derneğimiz hakkında bilgiler vermektedir. Atlasjet aynı zamanda pilot olmak isteyen bir çocuğumuzun dileğini gerçekleştirmiş kendisine ilot brövesi vermiştir (videoyu seyretmek için lütfen web sitesini ziyaret ediniz) Yine Atlasjet 2008 senesinde bir uçağının dışını BIR DILEK TUT logosu ile süsleyerek bizlere havada destek vermiş oldu. (www.atlasjet.com)
Yurtiçi kargo : Derneğimiz posta ve kargo hizmetlerini ücretsiz karşılamaktadır. (www.yurticikargo.com.tr)
Toyiki : Çocuklarımızın oyuncak dileklerini ücretsiz ve özel indirimli olarak karşılamaktadır. (www.toyiki.com.tr)
Ogilvy, Digital sanatlar, Konsensus,Acıbadem Hastaneleri diğer önemli sponsorlardır.
Çilek: Çocuklarımızın oyun odası dileklerini ücretsiz ve özel indirimli olarak karşılamaktadır.
Bir Dilek Tut vakfı Kasım ayında Make A Wish International ile birleşmiş ve enternasyonal bir dernek haline gelmiştir.
Hepimizin çevremiz, çocuklarımız, engellilerimiz, yaşlılarımız, doğamız, hayvanlarımız için yapabileceği güzel şeyler bulunmaktadır.
Bir Dilek Tut derneği çocuklara yönelik olup yine herkesin aktif veya dışarıdan verebileceği onlarca destek bulunmaktadır.
Destek olmak, dernek içersinde faaliyette bulunmak, maddi katkıda bulunmak, is alanında destek olmak veya derneğin projelerinde yer almak için derneğin web sitesi ziyaret edilebilir veya 212 259 8383 numaralı telefondan arayabilirsiniz.
Herkesin birer dilek gerçekleştirmesi dileği ile…
STK - NGO içinde yayınlandı
bir dilek tut derneği, Carole Hakko, kanserli çocuklar, make a wish Turkey ile etiketlendi
1 Yorum
İkinci Dünya Savaşında Yunanistan


Dün Beyoğlunda Yunan Kültür merkezi-konsolosluğu önünden geçerken 1 kat yüksekliğinde ufak bir çocuğa bakan güzel bir asker fotoğrafı ile karşılaştım.
"2.Dünya savaşında Yunanistan" isimli bir sergi vardı, sergi 22 Kasım’da bitiş tarihi gösterse de hala devam etmekteydi. Savaş ile ilgili konular her ne kadar ilgimi çekmese de girip görmek istedim. İyi ki de girmişim…
Çok hoş bir mekanda gerçekleştirilmiş sergi beni gerçekten çok etkiledi…
1944 senesinde Alman ordusunun Yunanistan’ın çeşitli noktalarında gerçekleştirmiş olduğu katliam resimleri ve belgeleri gözönüne serilmişti.
Belgeden bir alıntı:
"13 Aralık 1943 günü orada Nazizm’in silahsız sivillere karşı işlediği en vahşi kitlesel katliamlardan biri işlendi.Katliam öncesi durum şöyle gelişti: bölgede faaliyet gösteren Yunan direnişçileriyle çatışmalarda kabarık sayıda zayiat veren güçlü bir Hitler kuvveti, Kalavrita’ya vardığında kasabayı boş bulur.Sakinleri misilleme korkusuyla etraftaki dağlara ve mağaralara sığınmışlardır. Almanlar Kalavrita sakinlerini evlerine dönmeye çağırır ve kimseye zarar verilmeyeceğine dair güvence verir.
Ancak, 13 Aralık sabahı kasabaya giren başında yüksek rütbeli subayların bulunduğu Alman ordusu kuvveti, ahaliyi kasabanın merkez meydanına toplar ve erkekleri ayırarak tepeye çıkarır, kadın ve 14 yaşından küçük çocukları ise okul binasına hapseder. Hemen hemen tüm Kalavritalı erkekleri ölüme götüren facia birkaç saat sonra vuku bulur; tepeden gelen makineli tüfek sesleri orada toplanmış sayıları 800e varan erkeklerin ve erkek çocuklarının infaz edildiğinin habercisidir."
Kitlesel ölümler, toplu mezarlar, sivil katliamlar ve açlık…Açlıktan mideleri şişmiş, kemikleri tek tek sayılabilen gözlerinde umutsuzluk ve korku ifadeleri olan bu zavallı çocukların resimlerine bakarken içim parçalandı…Bir kap yemek almak için sıraya giren, başına ne geldiğini idrak edemeyen ufacık çocuklar, kocalarını ve çocuklarını kaybetmiş duygusuzlaşmış analar…Yunanistan bugünlere korkunç katliamlardan geçerek gelmişti…
Bu katliamlar durdu mu? Irakta yine aynısı yapıldı, tüm dünya petrol ve para uğruna göz yumdu, gözden ırak olan gönülden de ırak oldu…Binlerce Iraklı çocuk anasız babasız kaldı, o çocukların kalplerine ve zihinlerine büyük keder, acı, öfke, korku ve duygusuzluk işlenmedi mi? Bu trauma gelecek nesillere aktarılmayacak mı?
Sergide çok etkileyici tablolar da bulunmakta idi. Bir tanesinin resmini burada yayınlıyorum. Resimde yanan küçük alevler direnişte kaybedilen bireyleri temsil etmektedir. Tablolardaki alevler o kadar başarılı resmedilmişti ki adeta tablonun içersinde gerçekten yanıyor etkisi yaratmaktalardı.
Serginin bir mağlubiyetin aşamalarını anlatması çok etkileyici idi. Ayrıca video gösterimi de bulunmakta idi.
İstanbul’da bulunup Beyoğlu İstiklal caddesinden geçen ve vakti olan herkesin bu sergiyi gezmesi, günümüzde yaşanan Irak katliamı ile paralellikleri görüp nelere boyun eğdiğimizi görmesi, geçmişte sadece kendi ülkelerimizin değil diğer birçok ülkenin de çok büyük acılardan geçtiğini görüp saygı göstermesi ve birbirine destek olması açısından görülmesi gereklidir…
Serginin hazırlanmasında emeği geçen herkesi tebrik ediyorum.
Kültür- Sanat / Culture-Art içinde yayınlandı
2.dünya savaşı, beyoğlundaki sergiler, exhibitions in İstanbul, kalavrita, nazizm, yunan kültür merkezi ile etiketlendi
Yorum bırakın
Aile Dizimi-Sevgi Düzenleri
Günümüz hayatının getirdiği yüksek tempo, stresli iş hayatı, sürekli bir yerlere yetişme, bir görevi-projeyi yetiştirme sıkıntısı, aile hayatımızdaki bir takım dengelerin zamanla bozulması veya her zaman bozuk olmuş olması, insanoğlunda bir takım sıkıntılara ve bu sıkıntılar sonucu da bir takım davranış bozukluklarına, hastalıklara, depresyon, korku, üzüntü, erken ölüm,iş hayatında daimi başarısızlıklar veya sebebini bazen kendimizin bile çözemediği duygulara sebep olabilmektedir.
Her birey de kendine göre bir takım arayışlara girmektedir. Kimimiz psikologlara gitmekte, kimimiz Reiki, Yoga, Meditasyon, NLP gibi kişisel gelişim araçlarında çözüm aramakta, kimimiz ise kendi dünyasına kapanmakta ve çözüm üretememekte, “sorunla aynen yaşamayı öğrenip” devam etmektedir.
İnsan hayatındaki en büyük sıkıntıların sebebi genelde aile bağlarındaki bir takım mutsuzluklar, bireyler arasında tıkanmış ilişkiler, hatta jenerasyonlar boyu süregelen ama bizlerin farkında olmadığı çözümlenmemiş problemlerden kaynaklanmaktadır.
Bugun tüm dünyada önemi kavranmış ve hızla dünyaya yayılan “Aile Dizimi-Sevgi Düzenleri” çalışması sayesinde yüzbinlerce insan hastalıklarına ve sorunlarına çare bulabilmiş ve çözümler üreterek mutlu olmaya doğru adımlar atmışlardır.
Aile Dizimi çalışması, 1925 doğumlu şu anda Almanya-Bayern şehrinde yaşayan sayın Bert Hellinger tarafından bugünkü haline getirilmiştir. Kendisi Filozofi,pedagoji ve Teoloji eğitimi görmüş ve psikoanalitikçi olmuştur.

Aile dizimi nedir? Nasıl bir çalışmadır? Bunu en iyi anlama şekli her türlü araştırmadan ziyade önce bir dizilim çalışmasına katılmaktır.
Kendim de ilk olarak 2006 senesinde bir arkadaşımın ısrarlı tavsiyesi ve yaşadıklarını aktarması üzerine bir dizime katılmış, inanılmaz derecede etkilenmiş, dizim ertesi mümkün olan her türlü bilgiyi öğrenebilmek için çeşitli kaynaklardan faydalanmıştım. Çalışmalara 2 sene ara verdikten sonra tekrar başladım ve yine çok etkilenerek bu konunun daha fazla tanınması, insanların faydalanması ve sorunlarına farklı açılardan yaklaşıp çözebilmeleri için yayılması gerektiğine inandığım için şimdilik önce kendi bloğumdan belki sonra çok farklı şekillerde bunu yaymak istemekteyim.
Kısa bir örnek ile konuyu aktarmaya çalışacağım:
Sayıları 10 ile 100 arası değişebilecek bir insan grubu “dizimi yönetecek” bu konuda eğitim almış kişi önderliğinde belirlenen bir mekanda toplanır.
Mekanın yeri, durumu,konumu,büyüklüğü hiçbir rol oynamaz. Kişi sayısına göre alan belirlenmesi yeterlidir.
Katılımcılardan beklenen tek şey rahat olmaları ve dizime konsantre olmalarıdır. Dizim sırasında yaşanacak şeylerde zaten aslına bakılırsa konsantre olunmaması mümkün değildir.
Eğitmen/yönetici katılımcılardan sorunu olup bu konuda açılmak isteyen bir kişiyi seçer. Kişiye sorununu sorar ve ona göre dizilim başlar.
Sorunlardan birine bir örnek vererek devam etmek daha açıklayıcı olacaktır. Şiddetli bağağrısı yani migren sorunundan dolayı 25 senedir rahatsızlığı olan bir bayan kendini açtı. Ağrılarından dolayı bazen 10 gün hiçbir şey yapamadığını, evden çıkamadığını, hiçbir şekilde canının böyle zamanlarda birşey yapmak istemediğini bu sebeple çok sıkıntı çektiğini, hayatını yaşayamadığını aktardı. Migren gibi sorunlar genelde aile içi yaşanan ebeveynler arası veya ebeveyn çocuk arası iletişim bozukluklarından kaynaklanmaktadır. Ama tabii çok farklı bir sonuç çıkma ihtimali de bulunmaktadır. Önce açılan kişiden anne ve babasını seçmesi istenmiştir. Anne ve baba rolünü oynayacak kişiler diğer katılımcılar arasından seçilir ve annenin bayan, babanın erkek olması daha doğrudur. Sadece bayan veya sadece erkek katılımcı bir ortamda aksi de mümkündür. Açılan kişi, anne ve babasını omuzlarından tutup kapalı gözler ile içinden geldiği şekilde ama fazla düşünmeden yerleştirmek zorundadır. Yani anne ve baba birbirine dönük olabilir,yanyana olabilir, odanın farklı noktalarında durabilir veya farklı her şekilde konumlanabilir. Bu konumlama ertesi açılan kişi oturur ve anne ve baba rolündeki kişilerin role adapte olmaları için biraz bekleme süresi verilir. Esas enteresan olaylar bu noktada başlamaktadır. Hiçbir hipnoz yapılmamış veya bilinci etkileyecek sözler edilmemiş bu kişiler kısa süre içersinde açılan kişinin anne ve babasının hislerine bürünerek hareket etmeye ve hissetmeye başlarlar…Dizilimi yöneten kişi oyuncuların vucüt dillerinden yorum yapmaya başlayarak ve oyunculara içinde bulundukları ruh hallerini sorarak sorunun merkezine doğru hareket etmeye başlar. Gerekli hallerde ailenin varsa diğer fertleri (kardeş,anneanne,dede,amca gibi) katılımcılar arasından seçilerek eklenir.
Sorununu açan kişi isterse kendisi olarak bu kişiler ile iletişime geçer ve duygularını aktarır, isterse de kendisini katılımcıların arasından seçerek temsil ettirir.
Burada çözemediğim, son derece enteresan bulduğum ama gerçekliği her dizimde katılımcılar tarafından ıspatlanan, benim de bizzat oynayarak yaşadığım ve çok etkilendiğim konu bir insanın nasıl başkasının ruh haline büründüğüdür…Kitapta okuyarak veya başkasından duyularak inanması güç gelen bu konu zaten dizimin anahtarıdır ve en büyük gerçeğidir.
Dizim sonunda açılan kişinin burada aktardığım taktirde çok uzun olacak annesinin özel bir derdini aynen üstüne alarak yaşadığı, annesi gibi hiçbir şey yapmamayı seçerek yaşamasını sağlayacak migreni kendisinde oluşturduğu tespit edilmiştir. Kişiye olumlama yapılmıştır. Gelecek düzende migreninin geçip geçmediği değerlendirilecektir. Genelde hastalık belirtileri kök sorun bulununca ve kişi bastırdığı sorunu ile yüzleştirilince zaman içersinde kaybolmaktadır.
Dizime katılan herkes bir sorununu anlatmak zorunda değildir, hatta istenmezse oyuncu olma zorunluluğu da yoktur. Fakat dizimi anlamanın en güzel yolu önce oyuncu olmak ve yaşanan değişimleri anlamak, sonra da istenirse açılmaktır…
Aile dizimi ile aslında gerçekten sorunu olan herkesin tanışması gerektiğini düşünmekteyim. Prozac,Cipram gibi antidepresanlar, hastalıklar için alınan her türlü ilaç aslında son derece gereksizdir. Kanser gibi ağır hastalıkların bile aile dizimi ile tedavi edildiği bilinmekte ve Bert Hellinger’in web sitesinde bu konuda bilgiler içermektedir.
Çok enteresan bir şekilde genelde birçok dizimde insanlar-katılımcılar kendilerinden birşey bulmakta ve daha açılmadan seyirci olarak kendine çözüm yolları üretebilmektedir. Bu sebeple son derece faydalı, son derece zevkli bir çalışmadır. Çalışma sırasında çok güzel bir enerji olusmakta, tüm insanlar arasında sessiz bir güven ortamı ve enerji alışverişi doğmaktadır.
Konu ile ilgili geniş kapsamlı bilgiler:
www.hellinger.com (Almanca-İngilizce-İtalyanca ve Portekizce olarak yayınlanmıştır)
Kitaplar: (İnternetten veya kitapçılardan bulabilirsiniz)

































































