Hayvan işkencesine tam gaz devam

Ben bu yazımı hiddet ve celal ile yazmaya başlarken arkamdaki yastığın üstünde kedim Cemil horlayarak keyifle uyuyor. Horlama sesini ben bile bunca sene sonra ilk defa duyuyorum. Facebook’ta gezerken arkadaşlarımın gönderileri arasında bela yorumlarına boğulmuş bir video görüyorum. Yorumlardan anlıyorum ki yine bir hayvan işkence görmüş… Bakamıyorum, çünkü artık bu iğrenç görüntülere bakacak psikolojiye sahip değilim, hiçbir zaman da olmadım. Düzenli olarak bu haberlere denk geliyoruz ve düzenli olarak küfürler yağdırıp elde var 0, gelecek diğer haberi korku ile bekliyoruz.

Diyeceğim ki sadece Türkiye’de mi böyle? Değil… yıllardır  Kanada’daki fok katliamına müdahale etmeye çalışıyoruz, Japonların denizlerini kan gölüne çevirdikleri yunus katliamı ayrı bir iğrençlik, Çin’deki kürk ticareti, Avrupa’daki hayvan deneyleri, Amerika ve Almanyanın hayvanlar üstünde yaptıkları askeri tatbikatlar derken insan mıyız neyiz anlam veremez oldum. Kendi ilkelliğimizi ve iğrençliğimizi savunmasız varlıklar üstünde test etmemiz, tatmin etmemiz bizlerin hala ne kadar saldırgan ruhlu ve ilkel olduğumuzun birer örneği. Teknoloji, ilerleme, insanın yararına açıklamaları ile yaptığımız birçok zararın ardına sığınmasını iyi bilen bir varlığız.

Bugün Bornova’da meydana gelen kedi işkencesi olayı karşısında artık pes dedim. Gazetede öyle bir resim konmuş ki polis kapıdan bakıyor, 2 genç beyaz bir pitbull ile yanlarından çıkıyor. 1 kediyi öldürmekten sadece 300 TL ile kurtuldukları yazılıyor. Düşünsenize kediyi tekmeledikten sonra bir de hızını alamayıp kedinin başını ezmiş. Bu nasıl bir şiddettir? Nasıl bir ruh halidir? Nasıl bir kin, nefret ve öfkedir? Bunu “normal” dediğimiz hiçbir insan yapamaz. Gerçekten ruhen hasta olmak gerekir.

Belki bu gençlerden birisi tecavüze uğradı, belki ailesinde şiddet gördü, belki kafayı çarptı ve ayarı kaçtı, her ne ise bu 300TL’lik bir cezadan çok öte ve ciddi olarak ele alınması gereken hastanelik bir durum. Farz edin ki şimdi küçük bir çocuğunuz var bu kişinin çevresinde ve adamın tepesini attıran bir davranışta bulunuyor…Yani bir hayal edin…İşte bu adamın potansiyel suçlu olma ihtimali %100dür. Bu yazıyı yazarken google’da şöyle bir bakayım bu konuda neler yazıyor dedim, hayvanlara işkence eden çocuklar ve gençlerin aile yapılarında genelde bir bozukluk olduğunu, işkence görüdüklerini, dayak yediklerini veya tecavüze uğramış olduklarını,  bunu da bu şekillerde ileride ifade edebildiklerini göstermekte. Sevdikleri kişiler veya aile üyeleri tarafından uygulanan hayvan işkencesine şahit olan çocukların özellikle bu işkenceler devam ederse aynısını tekrar etmeye meyilli olduklarını gösteren araştırmalar yapılmış.

Savunmasız bir hayvana işkence çektirmek ve vahşi şekillerde öldürmek hakimiyet sağlama ihtiyacını, seksüel bozuklukları, psikolojik bozuklukların dışa çıkmasını ve bununla birlikte gelen bazı hastalıkları da gösterebiliyor. Bugün hayvanlara işkence eden kişilikler yarın aile içi şiddete en açık insanlar haline gelebiliyor, dolayısı ile eşlerine ve/veya çocuklarına şiddet uygulayabiliyorlar. 

Dolayısı ile yaşanan olaylara sadece işkence-ceza olarak bakmak son derece eksik olacaktır. Normal bir suç işlenmişçesine ele alınması gereken bu konular gelecekte potansiyel suçların da önceden tespit edilip engellenmesini, nice şiddet ve ölüm olaylarını engelleyecektir.

Modernleşme yolunda adımlar atan Türkiye’de de bu konu ciddi olarak ele alınması, hayvan hakları yasaları ciddi olarak uygulanmaya başlamalı ve her türlü işkenceci önce psikolojik tedaviye sokulmalı ve suç potansiyeli ölçülerek  mutlaka cezai şartlar getirilmelidir. Bugün incelenmeyen ve dikkate alınmayan bu önemli konular yüzünden bir sevdiğimizi kaybetmeyi veya zarar görmelerini istemeyiz. O zaman da bu konunun üstüne gitmek ve çözümler üretmek rahatsız olan herkesin görevidir. Tüm yetkili ve ilgili bakanlıkların konuya hassasiyet ile yaklaşmaları gerelidir.

İlgili Bakanlıklar:

Tarım ve köyişleri bakanlığı, İçişleri bakanlığı, Kadın ve Aileden sorumlu bakan

Bugünkü yazımın çıkış kaynağı:

http://www.hurriyet.com.tr/gundem/16014990.asp?gid=373

Hayvanlar- Animals içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Dikkat! Hırsız Taksiler dolaşıyor!

İşten çıkmışım elimde yaklaşık 6,5 kilo katalog. Yağmur yağdığı için trafik fecii, taksi bulmak hayal. Levent’ten Akmerkez’e kadar elimde bu yükle terleye terleye yürüyorum. Sonunda taksi buluyorum şükrederek. Biniyorum Bebek’e gideceğim, geliyoruz Bebek meydanına, taksici burada indireyim sizi yukarı çıkarmayın beni diyor, pardon diyorum elimdeki yükü gördünüz, yukarı yürüyerek bu yük ve bu yağmurla çıkamam diyorum. Sinirlenip söylenmeye başlıyor, beni yukarılara çıkarıp trafiklere sokacaksınız, geri dönemeyeceğim 1 torba laf. Hızla gideceğim yere yanaşıp ani frenle duruyor, ininceye kadar söylenme devam. Taksici misin? Terörist misin anlamıyorum. Bu ne biçim müşteri muamelesi. İş yok diye söylenirler, işleri olur yer beğenmezler. Neden böyle adamlara maruz kalıyoruz, bizim müşteri olarak suçumuz nedir acaba?

Dün yaşadığım olay ise iğrençti. Beşiktaş’tan Nişantaşı’na gitmek üzere taksiye biniyorum. Cüzdanımda sadece 20 TL var hatta inince para çekeyim diye düşünüyorum. 5 TL’lik bir yol ertesi duruyoruz, 20 TL’yi uzatıyorum, kapımı açmışım, 5 TL para üstü geliyor. 10 TL vermediniz diyorum, siz 10 TL verdiniz diyor. Duruyorum, yok beyefendi hatanız var 20 TL verdim diyorum. Hayır hanfendi ben paramın hesabını bilmez miyim, siz dalgınsınız herhalde diyor. Sinirleniyorum, hatta ateş basıyor. Ben cüzdanımda ne kadar para olduğunu bilmez miyim beyefendi, paramı rica edeyim diyorum. Bir “öfffffff” sesinden sonra hanfendi siz 10 TL verdiniz diye ısrar edip cebinden 1 tomar para çıkarıyor ve saymaya başlıyor, burada fazlalık yok diyor, diyorum ki beyefendi ben sizin bugün ne kadar para kazandığınızı ve hesabınızı bilemem, kendi hesabımı bilirim diyorum. Karşılıklı ırar ediyoruz, sonrası aklıma geliyor aynı olayı geçenlerde bir arkadaşım anlatmıştı da aynı şekilde çarpmaya kalkmışlardı. Peki diyorum polisi arayacağım, arayın hanfendi diyor, ana diyorum adama bak, acaba bende hata mı var diye şüpheye düşüyorum. Zaten maksatta şüpheye düşürmek değil mi? Beyefendi isminizi rica edeyim diyorum, neden vereyim ki yalan yanlış beyanlarda bulunacaksınız diyor. Bak sen pişmişe, manyak mıyım ben 10 TL için yalan beyan vereyim? Bela mı arayacağım durduk yere? Düşünüyorum hakkaten polisi arayayım mı diye…1. 2 kişiyiz, şahit yok, nasıl ıspatlayacağım? 2. Polisler de 10 TL için bizi neden çağırdınız deyip zaten şahit olmadığı için hiçbir şey yapamayacaklar 3. Karakola gitsek tüm günüm 10 TL için heba olacak, ıspatlayamayacağım bir konuda ne yapabilirim.

Dolayısı ile ne yapıyorum, peki diyorum, Allahından bul diye iniyorum, plakasını alıyorum tabii. Çünkü çevreme yayacagim ayrica yazili olarak polise bildirecegim. Hicbir sey yapmamak dogru gelmiyor cunku bunu goz gore gore yapiyorlarsa bunun onune gecici cezalar verilmeli, dusunsenize ihtiyaci olan birisiniz ve elinizdeki parayi aliyorlar, ne sinir bozucu.

Son olarak hakkaten o 10 TL bile olsa yaptigin ve bariz bir sekilde yapmaya devam ettigin hirsizlik yuzunden evren sana hakkin ne ise onu versin.

Bu durumda biz taksi müşterilerine düşen görevler:

1. Cüzdanınızda ne kadar para taşıdığınızı iyi bilin.

2. Taksiciye para uzatırken buyurun 10 TL, buyrun 100 TL gibi sesli olarak konuşun.

3. Her ikisi de işe yaramıyorsa plakayı mutlaka alın. Nerede hangi saatte indiğinizi de not alın ki taksiciler aynı gün içinde görev değişimi yapıyorlar, başka taksicinin boş yere başı yanmasın.

4. Nasılsa birşey olmaz demeyin, üşenmeden durumu bildiren bir yazı yazıp polise bildirin. Çünkü hiçbir şey yapmamak 2.bir tekrara maruz kalmanızı ya da başkalarının da başına gelmesine aracı olmanızı sağlar, dolaylı suçlu olursunuz.

Daha medeni taksicilere…

Şikayetleriniz için: Taksiciler Odası/Seyrantepe 212-272 2572 / Başkan Yahya Uğur

Haber - News içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Şimdi’nin Değeri

Eckhard Tolle’nin "Şimdi’nin Gücü" isimli kitabını okuyanlar ve okuduklarını içselleştirip hayatlarına uygulayabilenler kendilerini şanslı hissetmelidirler…Kitabı okurken aynen dediği gibi ne kadar da geçmişte veya gelecekte yaşadığımızı iyice fark ettim. Şimdi sanki yokmuş gibi sürekli gelecekte olabilecek birşeylere ulaşma çabası veya geçmişte yaşanmış birçok olayın etkilerini veya travmalarının hayatımızda yarattığı şeylerden bahseder hayatımızı onlara göre yaşar geçeriz. Gündelik yaşamda mesela  kahvaltı ederken gelen telefona cevap verme ve program yapma o sırada kahvaltıdan birşey anlamama…veya araba kullanırken kurduğumuz hayallerden yapacağımız şeylere kadar aklımızdan geçen şeylerin film şeridi gibi seyredilmesinden dolayı araba kullanırken geçilen yerlerin fark bile edilmemesi şimdiyi yaşamamaya iyi bir örnek sayılabilir…bir sohbette konuşmalar nasıldır? gidilen seyahatler, yaşanmış olaylar, başımıza gelmiş şeyler anlatılmaz mı? yani genelde geçmiştir konuşulan…veya önümüzdeki günlerde beklediğimiz birşeyi anlatırız dostlarımıza, o da gelecektir. Çok az kişi şu içinde bulunulan an’dan bahseder…Nedense o sanki yokmuş gibi geriye ve ileriye bakılır…

Ne zaman gerçekten an’ın içinde yaşanır diye şöyle bir düşündüğümde büyük bir korkuda veya travmada herşeyimizle o an içinde oluruz. Mesela eve bir hırsız girmiş, korkudan eliniz ayağınız boşalmış, o sırada geçmiş veya gelecekteki bir olay aklımıza gelir mi? Gelmez çünkü an o kadar büyük bir etki yapmıştır ki beynimiz başka hiçbir şeye çalışmaz. Direkt ve kesin tepkiler geliştiririz, olaya nasıl tepki vermemiz gerektiğinin muhasebesi yapılır. Veya bir trafik kazası geçirmişsinizdir, yine kendinizi ve varsa yanınızdakileri ne şekilde kurtarmanız gerektiğinin hesaplarını yaparsınız. Yine geçmiş ve gelecek yoktur, sadece içinde yaşadığınız an’ın gerçekliği vardır.

Peki neden o zaman bu kadar geçmiş ve gelecekte yaşarız da an’da yaşamayız? Çünkü öyle alıştırılmış, öyle alışmışız. Örneğin iş ile ilgili gelecekte beklediğiniz bir konu var, olacak mı olmayacak mı diye günler geceler geçirirsiniz, uykular uyumazsınız, stresler yaşarsınız, yediğiniz yemeği anlamaz, gittiğiniz yerleri fark etmezsiniz, beyniniz sürekli arka planda çalışır durur acaba ne olacak bu işin sonucu diye, bir türlü cevap gelinceye kadar rahat edemezsiniz, eldeki günlerinizi bu beklenti ile çarçur edersiniz. Öyle değil midir yani? Hele hele büyük bir proje beklediğinizde…Kaç kişi an’ının yaşar ve değerlendirir ki? Halbuki bu geleceği beklemektir ve ne şekilde geleceğine dair hiçbir fgerçek bilginiz olamaz,sadece varsayımlarda bulunur binlerce fikir üretirsiniz. Bunu böyle düşününce beklentiyi büyütmek veya küçültmenin, hayatımızı boşuna strese sokmanın anlamı nedir ki? Anlamı şudur, bu düşünce şekline alıştırılmışızdır, bir projeyi beklerken ona odaklanmanın ona önem verdiğimiz anlamına geleceğini, odaklanmazsak ve akışına bırakırsak değerini yitirip belki de gerçekleşemeyeceğinden korkarız…

Mesela aşık oldunuz, o kişi ile ne zaman tekrar görüşeceğini bilmezsiniz ve hakkınızda ne düşündüğünü hissettiğinin bilmiyorsunuzdur. Bir süreç başlar…Arkadaşlarla konuşma, durum değerlendirmeleri, hayal kurmalar, bazen ağlamalar sızlamalar, bazen cool görünüp aslında başka şeyler düşünememeler…Ya aslında ne kadar da saçma değil mi? Bu kadar tantanayı sadece gelecekte belki olma veya olmama ihtimali bulunan birisi için koparırız. Yaşadığımız günleri ve saatleri hiç fark etmeyiz bile. Halbuki içinde bulunulan an’da olduğunuz zaman sadece kendinizi hissedersiniz, ne yaptığınızı fark edersiniz, nerede olduğunuzu görürsünüz, aldığınız nefesi hisseder, vücudunuzun neler yaptığını içinden izlersiniz. Çok enteresandır an’da yaşamak, çok ta rahatlatıcıdır, bir sakinleştirici ilaçtan çok daha etkili, çok daha kontrollüdür.

Aşık olduğunuz an ile şimdi içersinde bulunduğunuz an arasında bile zaman farkı vardır. O an geçmişte kalmıştır. Bu an ise sizin geçmişte hissettiğiniz duyguları beyninizde temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp hatırlamanızla hissettiğiniz aşk duygularıdır. Her görüşülen durumda esas hisler yaşanır, ayrı kalınan saatlerde ise hatırlanan duygular yaşanır. Bunu böyle izleyince durum ne kadar da farklı bir hal alıyor…

Şimdi’yi yaşamak çok daha zevkli. Şimdi’de bizim geçmişte canımızı sıkan bir konu etkili olamaz ki…Sadece biz konuyu düşünürsek yani şimdide olmazsak canımız sıklır değil mi? Yoksa 2 gün önce işittiğimiz bir laf, işte başımıza gelen sevimsiz bir olay veya eşimizle yaşadığımız bir tartışma kesinlikle etkili olamaz. Ama bunu fark etmek lazım. O zaman ne ilaçlara, ne psikologlara ne de başkasının desteğine ihtiyaç duymayız. Şimdiyi yaşamayı seçmek geçmiş veya geleceğe duyarsızlık değildir kesinlikle, sadece 2sini de kabullenmek ama herşeyi akışına bırakmaktır. Geleceği bile şimdi ile yaratırız, şimdiyi fark etmeden geçersek nasıl istenen bir gelecek yaratabiliriz ki? Şimdiki hareketlerimiz, yaşadıklarımız, fark ettiklerimiz geleceğimizin de oluşmasına araçtır. Geçmiş ise eski şimdilerin toplamıdır. Dolayısı ile "şimdi" geçmişi de geleceği de yaratan çekirdektir ki bunu her dakika hatırlamak ve fark etmek çok güzeldir.

Şu an ne yapıyorum? Şu anda nasıl hissediyorum? Bunu gün içersinde sık sık kendimize sormak bir uyarıcı-uyandırıcı gibi etki yaratabilir…

Şu an’ı fark edebilirseniz, kimse sizi etkileyemez, sadece içinde bulunduğunuz duruma tepki verir, sadece gerekeni yaparsınız. Yaşadığınızdan da keyif alabilirsiniz. Seçim her zaman bizimdir de uyanık olduğumuz sürece…

 

 

 

 

 

 

Kişisel Gelişim-Self evolution içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Alaçatı Dünyası

Alaçatı’nın ara sokakları, kapıları, satılmayı bekleyen yıkık dökük evleri, butik otelleri, kahveleri, yaşayan sokakları…
 
Bu blogum harici Alaçatı ile ilgili yayınlanmış yazımı aşağıdaki linkten okuyabilirsiniz:
 
 
 

    

    

   

  

 

        

  

     

       

   

  

      

  

   

 

 

 

Alaçatı - Çeşme, Seyahat- Travel içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Köpekler ve Engelliler : Barınaklar için proje önerileri

Ocak ayında İzmir belediyesindeki bir barınaktan üzücü haberler yine mail yolu ile önüme gelmişti.
Bu tip mailler zaten her daim internet aracılığı ile geliyor, her seferinde üzülüyor ve sıkıntıya giriyoruz.
Gerek Türkiye’nin gerekse tüm dünya ülkelerinin kanayan yarasıdır sokak hayvanlarımız ve onların bakım ve barınma ihtiyaçları.
Gelir sağlamak sonrasında doğru bakımı sağlayacak yetkili daha doğrusu “gerçek ilgilileri” bulmak ciddi bir sorundur.
Çok şükür ki hayvan sever sayısı her geçen gün artmaktadır. Hayvanların hayatımızdaki aslında çok önemli yerleri bu kişiler tarafından fark edilmiştir.
Artık çeşitli dernekler de bu yolda sesini daha fazla duyurabilmekte ama yine de gelir sağlama konusunda hala sıkıntılar çekmektedir.
Proje üretmek en ciddi konudur ve bence yeterince üzerine eğilinmemektedir.
İzmir belediyesine göndermiş olduğum aşağıdaki proje listesine olumlu veya olumsuz bir cevap dahi gelmemiştir ama belki de başka belediyeler, dernek veya organizasyonlar faydalanabilir, buradan kendilerine bir pay çıkarabilir veya yeni bir oluşum başlatabilirler düşüncesi ile kendi blogumda bunu paylaşmak istedim.
 
 

 

  1. Köpekler eğitilerek otistik çocuklara yardım için kullanılmaktadır:

Otistik çocuklar için günlük yaşam son derece korkutucu, bir sürü imajlar ve gürültüler ile dolu anlamsız bir karmaşa olarak algılanmaktadır. Otizmin kesin bir tedavisi yoktur ve çocuk ile birlikte tüm aile çok zor bir dönemden geçmektedir. Çocuk genelde kendi dünyasına kapanarak çevresi ile iletişimi kesmektedir. Otistik çocuk için eğitilmiş özel kopek bir rehber, hayata bağlanma kaynağı ve 24 saatlik gözlemci olmaktadır. Bu kopek ile birlikte aileler daha sık dışarı çıkabilmekte, günlük hayata daha çok karışabilmektedir.Bu konuda yurtdışında profesyonel köpek eğitimi veren kurumlar bulunmaktadır.

http://www.autismdogservices.ca/wp/

 

2. Köpekler fiziksel engelliler için bir yardımcı olarak eğitilmektedir.


Sandalyeye mahkum engellileri dolaşmaya çıkarmakta, evdeki kapıları açıp kapatmakta, giysilerini ve çoraplarını giyip çıkarmakta yardımcı olmakta, yatalak engellilerin yanında bekçilik yapıp ihtiyaçlarını aileye iletmekte, ihtiyaçlarını takip etmekte ve en önemlisi her zaman dost olmakta ve engelli kişilere büyük bir mutluluk kaynağı olmaktadırlar. Özellikle engelli küçük çocuklarda durumlarından dolayı utanç olabildiğinden dolayı zamanla bu duyguyu da yenmelerine yardımcı olup sosyalleşmelerine aracı olmaktadırlar. Ayrıca fiziksel egzersiz yapılması gerekliliği olan durumlarda kopek sahibini oyun oynamaya teşvik ederek çeşitli egzersizler yaptırmaktadır.

http://www.dogsforthedisabled.org/

3. Köpekler görme engelliler için eğitilmektedir.

Görme engellilerimiz için bir rehber olarak yetiştirilen köpekler kişileri istedikleri yere tehlikesiz olarak getirip götürmekte, ev işlerinde yardımcı rehber olmaktadırlar.

4. Köpekler duyma engelliler için eğitilmektedir.

5. Köpekler epilepsy hastaları için eğitilmektedir.
Bu hastalığa sahip insanlar epilepsy krizine girmeden once kopek bunu hissetmekte ve sahibini ve çevresindekileri uyarmaktadır. Bu sayede kişiye önceden müdahale edilebilmektedir.

6. Zihinsel hastalıklara sahip kişiler için köpekler

 

Zihinsel hastalığın durumuna ve derecesine gore özel olarak kopek eğitimi verilmektedir. Zihinsel hastalıklı kişilerde, intihar eğilimi gibi durumların köpekler ile kurulan bağ sayesinde önemli ölçüde engellendiği, kişinin hayatında kopek olması ve ona karşı duyduğu sorumluluk ile bunu aklından geçirse bile yapmadığı gözlemlenmiştir. Kişinin yalnızlık duygusunu engellemektedirler, doğa ile bağ kurmasına aracı olmaktadırlar,panic atakları önceden hissedip uyarı vermektedirler.Gerekli hallerde eczaneden ilaçlarını alıp getirmektedirler.

7. Duygusal destek veren köpekler

Engellilere veya yaşlı kişilere terapik destek veren eğitimli köpeklerdir.

Bu kişilerde zaman içersinde sağlık ile ilgili son derece önemli gelişmeler kaydedilmektedir:

 

  • Düşük kolesterol
  • Yüksek tansiyon hastalarının tansiyon dengelerinin sağlanması
  • Stes seviyesinde düşüş
  • Yalnızlık hissinin kaybolması
  • Akıl sağlığında denge
  • Sosyalleşme
  • Egzersiz artışı
  • Açık havada daha fazla zaman geirme
  • Artan sosyalleşme

8. Arama kurtarma köpekleri
Doğal afetlerde görevlendirilmek üzere eğitilen, hayat kurtaran köpekler. Deprem, su baskınları, yangın gibi durumlarda insan kurtarma eğitimi gören bu köpekler tüm dünyada çok ulvi bir görev yapmaktadırlar.

 

9. Koruma köpekleri

Gerek özel alanlarda, gerek önemli kişilerin ev veya işyerlerinde koruma,bekçilik görevi için eğitilmiş köpeklerdir.

 

Sokak köpeklerimiz aslında tüm eğitimlere sevgi gördükleri taktirde büyük duyarlılık gösterecek varlıklardır. Hayvanlarımıza hiçbir zaman anlattığım bir gözden bakılmamaktadır. Sokaklarımızda bunca hayvan varken ve bunların bir kısmı bu eğitimlere gayet güzel cevap verebilecek ve “insanlara” yardımcı olabilecekken neden bunu değerlendirmeyelim?

Barınaklardaki köpeklere ayıracak bir alanınız var ise burada onlara güzel bir bölüm tahsis etmek ve algı ve eğitim kapasitelerine gore köpeklere burada eğitim vermek ve onları yukarıda anlattığım önemli görevlere getirmek üzere yetiştirmek eminim Belediyeler olarak çok büyük destek görmenizi sağlayacaktır. Çünkü toplumun engellilere yardım edecek projelere ihtiyacı vardır ve bu projeler maalesef çok yetersiz kalmaktadır.

 

Böyle bir oluşum ile hem sokak hayvanlarımıza daha iyi yaşam koşulları sağlayacağız, hem “bunca aç insan varken neden bunlara yardım edelim” mentalitesine verilecek çok güzel ve faydalı bir cevabımız olacaktır. Hem hayvanlarımıza hem insanlarımıza yardımımız dokunacaktır. İzmir, Türkiye’de bir ilk olacaktır.

Nasıl finans kaynağı sağlayabiliriz:

 

  1. Doğal Yaşam Parkında yer almasını düşündüğüm  bu alana özel bir giriş ücreti alınabilir. İnsanların maddiyatını çok sarsmayacak cüzzi bir ücret olması gereklidir ki sürümden kaynak sağlanabilsin.
  2. Eğitimler belli zamanlarda halka açık yapılabilir. Belli kapasitede bir tribun yaratılması faydalı olabilir. Bu eğitimlerin seyir fiyatı daha yüksek olabilir.
  3. Sokak hayvanlarının bir bölümü çocuklara özel gösteriler yapmak üzere eğitilebilir, mini sirk projesi olarak adlandırabiliriz. Yine haftada 1 gün (Pazar günleri, babaların da gelebileceği günde)  yapılacak bu gösteri panayır havasında olabilir, kurulacak büfeden veya mangallardan elde edilecek gelir, seyir geliri, kopek malzemesi satış geliri (stand açmak isteyen firmalar olursa alan-kira geliri), belediyemizin eğittiği köpeklerin satış geliri gibi.
  4. Misafirlere köpek okşama-köpek gezdirme-köpek yedirme faaliyetleri yapılabilir ve bunlardan 1 TL gibi uygun bir fiyat alınıp ayrıca besleme için mama satılabilir. Hem köpeklerimiz çok mutlu olur, hem ufak gelirler sağlarız.Hem de çocuklara kopek-hayvan sevgisi aşılarız. Varlıklı olmayan kişiler varsa onlara ayrı muamele gösterilmesi konusu da düşünülmelidir…
  5. Eğitimli köpeklerimizin engelli kişilere satışı. Bu satışla kalmaması ve takibi gereken bir konu olup kişilerin düzenli olarak ziyaret edilmesi ve hayvanın durumunun da takibi gereklidir. Bu gönüllüler vasıtası ile yapılabilir, belediyemizin satış sayısı arttıkça takibi zorlaşabilir. Herhangi bir zulm, işkence olayında hayvan derhal geri alınmalıdır. Kişiler ile özel yaptırım gücü olan sözleşmeler imzalanmalıdır. Oldukça detaylı bir konudur.
  6. Önce İzmir sonra proje geliştikçe tüm Türkiye’deki firmalara gidilerek prezantasyon yapılması ve maddi destek istenmesi, “bağış projesi”.

Normal koşullar altında tüm duyarlı firmaların ilgi göstereceği bir sosyal sorumluluk projesidir. Çünkü projenin hedefi hem sokak hayvanlarını eğitmek ve faydalı hale getirmek hem de insanlara büyük yardım sağlamaktır. Sadece sokak hayvanları olunca maalesef yeterince destek görülmemektedir, fakat burada insana yardım sözkonusudur.

 

Bu çalışma için web sitesi hazırlanması, özel sunum çalışmaları yapılması, gönüllüler ile yürütülmesi çok faydalı olacaktır. Site, sunum, faaliyetler gönüllülerin desteği ile yapılabilir. Böylece masraf kalemi olmaz.

  1. Zaman içersinde proje oturdukça ve ilgi arttıkça yurtdışında bu konular ile ilgili gruplar davet edilerek büyük çaplı gösteriler yapılabilir ve finans sağlanabilir.
  2. Köpek sahibi kişiler köpeklerini eğitmenlerimize teslim edip eğitim aldırabilirler, bu eğitimlerden gelir sağlanabilir.
  3. Eğitim dışı kalmış sokak hayvanlarımız rehabilitsyondan geçirilerek sahiplendirilebilir. Ufak eğitimlerden geçmiş hayvanlar ücretli, eğitim görmemiş hayvanlar ücretsiz sahiplendirilebilir. Sahiplendirme titizlikle yapılmalı, kopek dövüşlerinde kullanılmamasına azami dikkat edilmelidir.
  4. Köpek güzellik yarışmaları organize edilebilir. Hayvanların sahiplenilmiş sokak köpekleri olması koşulu getirilerek yarışmadan gelir sağlanabilir.
  5. Belediyesi Sokak Köpekleri fan kulübü kurulabilir ve bir takım online satışlardan ve ufak üyeliklerden gelir sağlanabilir.

 

Masraf kalemleri

1.       Alanın yaratılması
2.       Hayvanların bakımı ve tedavisi (İzmirdeki tüm veterinerler konu hakkında bilgilendirilerek nöbetçi-gönüllü veteriner olarak 1 sene boyunca tedavi desteği istenebilir, 1 sene sonra gelir durumuna gore konu tekrar gözden geçirilebilir)

3.       Hayvanların eğitimi (Konu ile ilgili tecrübeli ve birikimli eğitmenler bulunmalıdır, ilk aşamada belki yurtdışından danışmanlık hizmeti alınarak burada eğitmenler yetiştirilebilir. Bu eğitmenler belediye bünyesine alınabilir veya serbest çalışabilir)

Proje aşamaları:
Proje, belediye bünyesinde ve önderliğinde yurtçapında hayvansever gruplar, veterinerler odası ile hayvan eğitmenleri katılımında geliştirilebilir, hep birlikte beyin fırtınaları yapılarak proje daha da geliştirilir ve ilerletilebilir. Yurtdışından da danışmaların ve bu tip projeler yapmış kişi veya kurumların katılımı faydalı olabilir.

Bu konuda da gönüllüler belediyeden gerekli desteği aldıkları taktirde her türlü yardımı yapmaya hazır olacaktır. Yemek konusu ilçelerdeki restoranların yemek artıklarının belediyenin tahsis edeceği bir toplama arabası ile toplanmasıyla sağlanabilir…Her gün tonlarca yemek artığı çöplere atılmaktadır. Halbuki bu artıkları toplayacak bir araç tahsis edilebilirse bu hayvanların aç kalması imkansızdır…

 

 

n yarasıdır. Biz hayvanseverler olarak birer ölüm kampı olarak görülmektedir. Genelde buraya getirilen köpekler zaman içersinde açlıktan, bakımsızlıktan,

 
 
Hayvanlar- Animals içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | 3 Yorum

Şanlıurfa

21-24 Mayıs tarihleri arasında Uluslararası Halil İbrahim buluşmaları için, üyesi olduğum derneğimiz adına Şanlıurfa’ya davetli olarak gittim.
Daha önce hiç gitmemiştim, pek te bir bilgim olduğunu söyleyemeyeceğim. Enteresan bir tecrübe olacağını tahmin ettim çok ta haklı çıktım.
Kutlamalar "Balıklı Göl" içersinde bulunan bir alanda yapıldı. Ödüllerimizi alırken biraz da çevreyi görme imkanı bulduk, çok hoş bir yerdi.
 
Balıklı Göl yakınında bulunan Rızvaniye Camii
 
Halil-Ür Rahman Gölü (Balıklı Göl)
 
Halk burada sandallar ile turlamayı severmiş. Göl 150 metre uzunluğunda ve 30 metre genişliğindedir. Gölde bulunan Sazan balıklarına halk tarafından saygı gösterilir ve yenilmesi yasaktır. Efsaneye göre Hz. İbrahim aşağıda resmi görülen mancınıktan gölün olduğu yerde bulunan ateşe atıldıktan sonra ateş suya odunlar balıklara dönüşmüş.
 
  Urfa Kalesi’nin sütunları
 
Akşam yemeği yedikten sonta "Mırra" ismi verilen kahveler ikram edildi. Hayatımda bu kadar kuvvetli bir kahve içmedim, içerken 3 gün uyku yok dedim. Çok enteresan bir kahveydi ve kahvenin özelliği ve içme uslubu da çok değişikti. Mırra, Arapça’dan "acı" kelimesinden gelmekteymiş. ahve kavrulup dibekte dövülürmüş, gümgümde (cezvede) bir miktar kaynatılır dinlendirilir ve süzülerek diğer gümgüme alınır, tekrar kaynatılır ve süzülür, dinlendirilir ve sıvıya yeniden kahve atılarak tekrar kaynatılır. Bu işlem birkaç kez tekrarlanır ve içilecek kıvama gelince kahve ibriğine alınıp ikram edilirmiş.
Her misafire 2 kez ikram edilir, fincana tek yudumluk gibi konulur. Amaç ağızda kahve tadı bırakmaktır.
(bilgiler Şanlıurfa Kültür Turizm rehberinden alınmıştır)
Kahve bardakları kulpsuzdu. Kahvenizi içince masaya bırakmanız servis edene hakaret sayılmaktaymış, kendisine geri vermeniz gerekirmiş, ben de durumdan habersiz masaya bırakınca servis eden çocuk bana "abla ya altınla doldur ya da başımı bağla" deyince ne olduğunu anlamadım. Sonra anlattılar, çok eğlenceli buldum.
 
 Mırra (kulpsuz bardakta, tek yudumluk, konsantre kahve)
 
Ertesi sabah Hz. İbrahim’in en sevdiği yemek olduğu söylenen "Tirit" ile kahvaltı etmek üzere tekrar Balıklı Göl’e gelindi.
Tirit, anladığım kadarı ile dana etinden yapılıyor. Etler 10 saat öncesinden kısı ateşte lime lime oluncaya kadar kaynatılıyor. Tabaklara servis edilirken altına özel bir ekmek seriliyor, üstüne et, etin de üstüne özel bir baharat ve etsuyu ekleniyor. İlk defa sabah 8.30’da et ile kahvaltı ettim.
Hz.İbrahim, misafirsiz sofraya oturmaz ve yemek yemezmiş. Gelen misafirlereine de mutlaka Tirit yemeği ikram ettiği rivayet edilirmiş. Bu sebeple Tirit yemeği Halil İbrahim (Dost İbrahim) sofrasının baş yemeğidir.
 
 Tirit (Peygamber yemeği)
 
Çeşitli hayır kuruluşlarının yaptıkları konuşmalar ile geçen konferans ertesi akşam "Urfalılar sizi ağırlıyor" adı altında bayıldığım bir etkinliğe şahit oldum. Çeşitli ülkelerden gelen 200 kadar katılımcı 5’erli gruplara ayrılarak Urfa’nın ileri gelen ailelerinin evlerinde ağırlanmak üzere dağıtıldı. Bizler de 5 kişi Önkol ailesine misafir olduk. Aile şahane bir yer sofrası kurmuştu. Evin gelini tüm yemekleri hazırlamıştı. Bizler salonda yerimizi alırken gelin hanım da bitmek bilmeyen bir servise başladı. Ne yiyeceğimizi şaşırdık, yemesek ayıp olur bunca zahmet edilmiş, artık midemizin sınırlarını bir hayli zorlayarak ama gayette durumumuzdan memnun yemeklerimizi yedik. Ev sahibi ile 40 yıllık dostmuşçasına sohbetler edildi, zaten herkes öyle bir sıcakkanlı ve hoşsohbet ki müthiş keyif aldık. Hanımlar mutfakta kaldılar genelde, geleneklere göre eve yabancı erkekler gelirse hanımlar başka odada otururmuş veya ikramları hazırlarmış. Bu sebeple hanımları az gördük ama bol bol mutfağa gidip yemeklerine övgülerimizi sıraladık.
 
Urfa’nın geleneksel yemeklerinden Borani, zeytinyağlılar, pide, buğdaylı yoğurt, tavuklu pilav, fasulye ve ayran.
 
2 hafta önce Trabzonspor-Fenerbahçe maçı için Urfa’ya 10.000 kişi gelmiş. Urfa’nın yatak kapasitesi 4.000 olunca çevre illerin de otelleri dolunca vali halka duyuru yapıp evlerinde kalan 6.000 kişiyi ağırlamak üzere valiliğe başvuru yapmalarını rica etmiş. Önkol ailesi de 100 kişilik bir kafileyi çeşitli mekanlarında ağırlamış.
 
Vali bey Urfalıların misafirperverliği ile ilgili bir anısını anlattı. Yine aynı maç döneminde valiliğe başvuru yapmak için 17 yaşında bir çocuk gelmiş ve 7 kişiyi ağırlayabileceğini söylemiş. 7 Trabzonsporlu taraftarı kendisine vermişler. Yedirmiş, içirmiş çok güzel bir şekilde ağırlamış. Ayrılık günü vali bey ne iş yaptığını sormuş iş bulunca "inşaatta amelelik" yaptığını söylemiş, hem 7 misafiri hem vali bey çok şaşırmışlar, misafirleri çok duygulu anlar yaşamışlar, ne yapacaklarını şaşırmışlar, odadan çıkıp ağlayan olmuş, çünkü çocuk hiçbir eksiklik hissettirmemiş. Biz de gözlerimiz dolu dolu dinledik. Valilik şimdi çocuğa destek vermek üzere çalışmalar başlatmış.
 
 Sıra gecesine hazırlık
 
Önkol ailesinde yemeğimiz sona erdikten sonra Sıra gecesine götürüldük. Koca bir alan içersinde U şeklinde sıralanmış minderler ve alçak masalar, sıranın ortasında çiğ köfte yoğurulmak üzere hazırlanmış bir alan ve önümüzde sahne.
 
Sıra gecesi nedir? Bilhassa kış gecelerinde yaşları birbirine yakın arkadaş gruplarının, her hafta başka bir arkadaşın evinde olmak üzere, haftada bir akşam belirli bir niteliğe ve düzene göre yaptıkları toplantılara denirmiş. Sıraya gelen misafirler ve yaşça büyük olanlar saygı ifadesi olarak odanın üst başında oturtulur, ev sahibi kapıya yakın otururmuş. Müzik icra edilirken konuşmak, sohbet etmek hoş karşılanmazmış. Çiğ köfte ikram edilince yenmesi beklenir, tabakta kalırsa iyi yoğurulmadığı veya malzemenin beğenilmediği anlamına gelirmiş. en durumdan habersiz yemedim, umarım fark edilmemiştir.
Sıra gecesinin Urfa kültüründeki yerini şöyle belirtmişler: Sıra gecesi bir hoşgörü,sevgi ortamıdır, halk mektebidir, nezih bir sohbt ortamıdır, acıyı ve mutluluğu paylaşmaktır, tanışmaktır,kaynaşmaktır, halk konservatuarıdır, çok yönlü bir dernektir, istişare toplantısıdır, bilgilenme toplantılarıdır, siyaset okuludur,yardımlaşmadır, geleneklerin yaşatıldığı gecedir, Urfanın tanıtıldığı gecelerdir, sevgi, barış ve hoşgörü ortamıdır.
Biz müzik sebebi ile fazla sohbet edemedik ama bolca danslar edildi, herkes çok eğlendi.
 
 
Ertesi sabah Urfa’ya 12 km kadar uzaklıkta bulunan Göbekli Tepe’ye gittik.
Göbeklitepe ilk kez 1963 yılında İstanbul ve Chicago üniversitelerinin işbirliği ile hazırlanan GAP projesi kapsamında yüzey araştırmalarında Prof.Dr.Çamlıbel ve Prof.Dr.Braidwood tarafından keşfedilmiş. 1995 yılından beri de kazı çalışmaları devam etmekteymiş. Şu anda kazı çalışmaları arkeolog Klaus Schmidt tarafından yürütülmektedir.
 
 
 Göbekli Tepe
 
 
 
Göbeklitepe’den sonra 1,5 saat yolculukla Halfeti’ye gittik. Çok güzel bir yerdi gerçekten…İlçenin büyük çoğunluğu Birecik barajı suları altında kaldığı için halkın geçim kaynağı tarımcılıktan tekne turizmine dönüşmüş. Öyle keyifli bir tekne turu yaptık ki…Tam bir görsel şölendi diyebilirim.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
  
 
 
Valilik tarafından bizlere verilen Kültür Turizm rehberini de inceleyince nasıl bir kültür hazinesine gelmiş olduğumuzu net olarak gördüm.
Burada geçirdiğimiz 2 günü çok güzel anılarla ve çok hoş yerleri görerek, son derece müthiş bir misafirperverlik örneğine şahit olarak tamamladık.
Daha detaylı bir gezi için bir zaman sonra tekrar geri geleceğim.
 
Ayrıca tüm gezilerimiz sırasında bizlerle ilgilenilmesi adına valilik tarafından bizlere rehberlik etmek üzere görevlendirilen genç öğretmenlerimizi de unutmamak lazım. Hepsi birbirinden tatlı, özverili, güleryüzlü ve girişken bu genç öğretmenler bizlere çok yardımcı oldular. Çoğu farklı illerden Urfa’ya atanmışlardı. Bir eksik yaşanmaması, sıkıntımız olmaması adına gerçekten çok ilgili davrandılar.
 
Bu seyahatle ilgili aklınızda en çok ne kaldı sorusuna "misafirperverlik" diyebilirim. Gerçekten inanılmaz güzel özelliklere sahip bir halk…
Bu kadarı bile turizm açısından başlıbaşına yeterli bir konu.
 
 
 
 
 
 
 
 
Seyahat- Travel içinde yayınlandı | , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

The water mansions of İstanbul

Tasarım-Dekorasyon-Mimarlık-Design-Decoration-Architecture içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | 1 Yorum

Gençlik nereye doğru?

Bugün Bebek semtimizin bilinen yerlerinden birinde arkadaşlarımla güzel havanın tadını çıkararak birer kahve içelim dedik.
Yaz gelmiş, trafik yine felç, ipini koparan kendisini sokağa atmış, her yer dolmuş taşmış. Terasa bir geldim kendimi yaşlı hissetttim, ana ne oluyor, nereye geldik burası ne olmuş, böyle miydi derken kendi durumumuza güldük. Neyse ki yan masamızda çok cici ileri yaşlarda bir çift oturdu da rahatladık.
Başkalarını eleştirmeyelim diye direttiysem de hayretler içersinde ortamı izlemekten kendimi alıkoyamadım.
Ortaokul ve lise ağırlıklı bir ortam, kızların durumu olacak şey değil…Hani şirin olmaktan öte gencecik yaşlarda hormonlar almış başını gitmiş. Bir tripler, bir konuşmalar şaka gibi…Yapaylık bu yaşta başlamış, geleceğe yatırım yapılıyor. Okul formaları ile geliniyor üstelik, etekler mini…Okullara ne olmuş anlamadım. Nasıl bu etek boylarına izin veriliyor hiç anlamadım. Ya kızlar okuldan çıkıp etekleri 5 parmak yukarı çekiyorlar ya da yeni konsept bu. Buysa ben modern olarak kendimi düşündüğüm halimle modern olmadığıma karar verdim. Bizim liseli yıllarda müthiş bir disiplin vardı. Etek boyu diz altı olmalıydı, makyaj filan, disipline gönderilirdiniz. Herşeyi yaşımıza göre yaşatırlardı, çok ta iyi etmişlerdi ama yeni sistemin sanırım ayarı kaçmış…Okul formaları ile kafelere gitmek filan olmazdı. Eve gider değişirdik, dışarda görülsek yine uyarı alırdık. Mini etekler yanında ayrıca gözlere kalemler çekilmiş, yeni kare format Ray Ban gözlükler takılmış, uzun saçlar bir sağa bir sola savruluyor, savurma sırasında gözlerle süzmeler filan. Gözler fıldır çıldır. Cep telefonları ellerde zaten belirtmeme bile gerek yok. Full engine babys. Innnnnn ııııııııııııııınnnnnnnnnnnnnnn.
Küçük yaşta tükenişin başlangıcı manzaralar. Naaber, gerçekten miiiiii, ne diosoooon tipi konuşmalar. Oğlanlar ise yüzlerinin yarısını kaplayan kara gözlükler ile kara kuru, çok bi havalı takılıyorlar, masalarında kızlar. Az sonra viski açtırılıyor…Ne diyeyim ki…Daha bıyıkların yeni terlemiş, beyin hücrelerin masanda oturan kızlardan en az 5 yaş geride, farkında diilsin ama pek havalısın. Popüler olma hayalleriyle yanan tipitipler. Komikler hakkaten. Saat 5’te viski konsepti bitirdi beni.
Bu saatlerde biz neler yapardık diye düşündüm, ya bi spora giderdik, arkadaşlarımızın evine giderdik, cafelere giderdik te içkiler açtırılmazdı asla. Nacizane kola olayımız vardı. Okuldan çıkıp gözümüze kalem çekmezdik. Çok kibar ve naif kalmışız anca anladım. Hani herşeyin bir yaşı vardır da bunlar herşeyi çabuk tüketiyor belli.
Bunların aileleri çok mu umarsız, bu tripler gizli mi oluyor, normal denen şey artık bu mu merak ettim doğrusu.
Büyük konuşmamak lazım, başımıza gelir sonra diye sustuk ama üzülerek ve kendi olası çocuklarımızı düşünerek izledik. Gossip Girl dizisindeki görüntüler İstanbul’umuzda da aynen varmış işte.
 
 
Deneme-Essays içinde yayınlandı | 1 Yorum

29 Nisan Dünya Dilek Günü

 
29 Nisan 2010, 38 ulke ile birlikte Turkiye’de de ilk defa “Dunya Dilek Gunu/World Wish Day” olarak kutlanacak.Tam 30 sene once 29 Nisan gunu hayati tehlike tasiyan bir hastaliga sahip olan Chris’in dilegi Amerika’da gerceklestirildi.
Asagidaki linkten guzel hikayesini okuyabilirsiniz:
http://www.wish.org/about/the_first_wish
 
Bu dilek “Make A Wish” derneginin temellerinin atilmasina onculuk etti ve bugun Make A Wish Turkiye ile birlikte 38 ulkede
faaliyet gosteren yaklasik 250.000 dilek gerceklestirmis dunyanin en bilinen en onemli derneklerinden birisi haline gelmistir.
http://www.wish.org/
 
Bu ozel gunde Make A wish Turkiye olarak neler yapiliyor? http://www.birdilektut.org/

29 Nisan Dünya Dilek Günü’nde etkinliklerimiz İMKB’de bir Dilek Çocuğumuzun saat: 9:15 te İMKB de Çan Çalarak seansı başlatmasıyla start alacak.

Türkiye’nin 7 farklı bölgesinde, 7 şehirde (Adana, Ankara, Erzurum, İstanbul, İzmir, Samsun ve Siirt) aynı gün 7 çocuğun dilekleri gerçekleştirilecektir.

Yine aynı gün içinde İstanbul’da (Beşiktaş, Ortaköy, Kadıköy, Üsküdar iskeleleri ile Bağdat Caddesi), İzmir, Ankara ve Adana’nın merkez bölgelerinde gönüllülerimiz herkese ücretsiz olarak Dilek Rozeti ve tanıtım broşürü dağıtacaklardır.

Dileğin Gücünü Paylaşın ! Gerçekleştireceğiniz 1 dilek, yapacağınız bir miktar bağış ile çocuklarımızın hayallarini gerçekleştiriyor ve onları mutlu ediyor olacaksınız. Onlar gibi sizler de birer iyilik meleği olacaksınız…

Dünya Dilek Gününe özel sanal ortamda bir müzayede düzenliyoruz. http://www.gittigidiyor.com/bir-dilek-tut

Şu anda burada sergilenmekte olan 12 adet çok özel eşya Bir Dilek Tut Derneği Ticari İşletmesi tarafından GittiGidiyor.com desteği ile düzenlenen e-müzayedeye çıkacaktır. Bu özel eşyalar, değerli sanatçılarımıza, sporcularımıza ve işadamlarımıza ait olup, her birinin çok özel bir anısı vardır.

29 nisan öğlen başlayacak ve 4 mayıs öğlen sona erecek olan bu müzayade daha fazla çocuğunun hayaline kavuşmasına köprü olacak.

Sizler neler yapabilirsiniz?

  • Alacaginiz yildiz rozetimizi tum gun takabilirsiniz.
  • Gittigidiyor sitesinde acik arttirmaya katilabilirsiniz.
  • Butceniz olcusunde bagis yapabilirsiniz.
  • Kurumsal sponsor olabilirsiniz.
  • Web sitemizi ziyaret edebilir ve sitemizi çevrenize yayarak daha cok bilinirlik saglanmasina katkida bulunabilirsiniz.
  • Hayati tehlike tasiyan hastaliga sahip tanidiginiz, bildiginiz cocuklarin ailelerini dernegimize yonlendirebilirsiniz. Dilek hattımız 212 259 50 52.

Dunya Dilek Gununuz kutlu olsun!

Bugün bir dilek tutmayı ve sevdiklerinizin 1 dileğini gerçekleştirmeyi unutmayın 🙂

STK - NGO içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

David Helfgott

Geçtiğimiz aylarda İstanbul’a gelmişti de duyar duymaz bilet almaya koşmuş ama tabii ki tükendiğini görmüş ve çok üzülmüştüm. Ama açıkçası bir daha
geleceğine de emindim çünkü tek sefer ile yetinilebilecek bir sanatçı değildi o…Nitekim haberini alınca bu sefer daha erken davranıp biletimi aldım.
Hep arkadaşlarıma sanat programları yaparım 3/4 ü gelmez, bu sefer yapmadım bir sürü arkadaşıma rastladım. E pes dedim 🙂
Lütfi Kırdar’a uzunca bir süredir alıcı gözü ile bakmamış genelde konferanslara gelmiştim. Bu sefer Bahçe fuarından çıkıp daha erken vardım ve şahane
lobisinde beklemeye başladım. Hani pozitif bakacağım diye şartlandım bu aralar ama bakmaya çalıştım göremedim 🙂
Oturduğum tasarım harikası lake koltuklardan başlayayım…Önümde yaşlı bir hanım nasıl oturacağını şaşırmış, bir sağ popoya bir sol popoya yükleniyor
rahat etsin diye ama ne mümkün…Sırt yüksekliği ve koltuk derinliği ergonomi örneği, Red Dot ödülü verilmeli. Hani ucuz bir yere vermişler yap bir oturma grubu abi demişler anca bunlar çıkmış. Utanç verici.Sanki herkes genç, sanki herkes sağlıklı da modern çizgiler tasarlanıyor, sözde. Ne sözde ne özde.
 
Masaların lakesi de tabii ki çarpılmaktan kalkmış, bu da tabii ki düşünülmemiş, toplu alan kullanımı ile ev kullanımı karıştırılmış.
 
Koca fuaye alanında kenarlarda masalar konmuş beklemekten yorulanlar masaların üstüne oturuyor…Komik.
 
Konserlere özellikle klasik konserlere gelen kitle genelde 40 yaş üstü, yani orta yaş ve üzeri insanlar. Dolayısı ile daha çabuk yorulan veya bir takım sağlık problemlerine sahip kişiler sıklıkta. Bunlar adeta yok sayılıyor. Çok ayıp artık.
Neyse…bunlar 1 düzgün proje çizimi ve yeni ergonomik mobilya siparişi ile çözülebilecek olumsuzluklar. Umarım yönetim konuya el atar.
 
Saat 20.20, 10 dakika sonra konser başlayacak, hepimiz yerleşmeye başladık, ben de şahane bir yerden bilet almışım…Önümde bir de ne göreyim!!! Arasından seyrettim 🙂 Korkuluklara bak, yine düşünülmemiş detaylar. Mimarlık harikaları.
 
 
David Helfgott siyah pantalonu ve kırmızı gömleği ile sahnemize çıktı, o kadar sempatik ,o kadar sevimli, o kadar içtendi ki…Zaten yerinde duramıyor, sürekli zıp zıp zıp durumunda, önüne çıkan herkesin elini sıkıyor, içten ve samimi, doğallık var…Şizoaffektif bozukluğa sahip, bir anormallik olduğu çaktırmadan hissedilebiliyor ama anormallik nedir ki…Hele hele böyle "dahi" bir anormal olduktan sonra. David bu dünyada "görevli" olan şanslı kişilerden birisi aslında…Piyano başına oturduğu andan itibaren o gereksiz fazla ışıklandırmanın altında öyle bir bütünleşti ki müziği ile bu ne biçim bir adamdır, nasıl bir çalmaktır, nasıl bir yetenektir ve nasıl bir kopmaktır hayretler ile dinledim…
 
 
Karşımda ileri yaşlarda bir çocuk vardı. Coşkusu yüzünden ben ağladım. Eserlerini bitirince her seferinde ayağa kalkıp bir arı gibi vızır vızır herkesin elini sıkıyor, yerinde duramıyor, bir sağ tarafa bir sol tarafa zıplıyordu. Borusan Filarmoni çalıp kendisinin beklediği anlarda ellerini çalmamak için tutuyor, filarmoninin çaldığı notaları piyanosunda tuşlara basmadan çalıyor sonra tekrar elini tutuyor. Kendi sırası gelince sanki piyanonun içine düşüyor, hani eriyip tuş olacak…Öyle bir kaptırıyordu ki homurdanmaya arada şarkıları mırıldanmaya başlıyordu. Gözlerim doldu sürekli. Hakikaten anlatılmaz, gidilip dinlenir sadece…Ne mutlu kendisine ki böyle güzel üstün bir yeteneğe sahip…Artık konserin bitiminde seyirciler elini sıkmak için yarışır hale geldiler…çok komik bir manzara idi. Hatta kendisi hızını alamayıp güvenlik görevlilerinin de ellerini sıkmaya koştu, böyle mütevazi ve doğal bir adamdı işte…
 
Dünyanın 4 bir yanında ve kendi evinde konserlerine devam etmektedir…Yakın bir zamanda tekrar gelmesi dileğiyle…
 
 
 
 
 
Kültür- Sanat / Culture-Art içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Hachiko-Sadakatin Hikayesi

HACHİKO: A dog’s Story, filmini gözyaşları içersinde seyrettikten sonra bir hayvansever olarak bu konuda bir yazı yazmak istedim.
Hachi, 1923 Kasım ayında Japonya’nın Akita bölgesinin Odate şehrinde dünyaya geldi.
Hachi: sekiz, Ko: Yavru anlamına, yani ismi sekiz yavru anlamına geliyor.
1924 yılında Tokyo Üniversitesi Tarım ve Zıraat bölümünde profesör olan sahibi Hidesaburo Ueno kendisini Tokyo’ya getiriyor. 1925 yılında üniversitede kalp krizinden vefaat eden sahibi ölünceye kadar Hachi, her gün sahibini Shibuya tren istasyonunda uğurluyor ve her akşam da karşılıyordu.
Sahibinin ölümünden sonra başkalarına verilen Hachi, her seferinde kaçmayı başarmış ve sahibini aramaya devam etmiştir. Artık sahibi ile yaşadığı evde kendisini bulamayacağını anlayınca düzenli olarak her öğleden sonra 10 yıl boyunca sahibinin treninin geliş saatinde tren istasyonunda sahibini beklemeye devam etmiştir. Düzenli olarak o tren istasyonunu kullanan yolcular tarafından çok dikkat çekmiş ve herkes tarafından sevgi ile beslenmiştir.
Profesör Ueno’nun öğrencilerinden bir tanesi birgün Hachi’yi tren istasyonunda görmüş, onu o sırada sahibi olan Kobayashi evine kadar takip etmiş ve hayatı hakkında aileden bilgi almıştır. Ondan sonra da Akita köpek cinsi hakkında bir araştırma yayınlamıştır. Düzenli olarak Hachi’yi ziyarete gelen ve sadakatini gözlemleyen öğrenci, Hachi hakkında birçok makale yazmıştır. 1932 senesinde ülkenin en büyük tiraj alan gazetelerinden birinde Hachiko hakkında yayınlanan makalesi büyük yankı uyandırmış ve Hachi’yi milli bir kahraman haline getirmiştir.

Nisan 1934 senesinde Shibuya tren istasyonunda Hachiko için bronz bir heykel dikilmiştir ve törene Hachi de katılmıştır. 2. Dünya savaşı sırasında malzeme ihtiyacı sebebi ile kullanılan heykel 1948 senesinde heykeli yapan sanatçının oğlu Takeshi Ando tarafından tekrar yapılmış olup hala en uğrak buluşma noktalarından birisi haline gelmiş Shibuya tren istasyonunda bulunmaktadır.
Hachi, Japonya’da sadakatin simgesi haline gelmiştir.
Hachi, 8 Mart 1935 senesinde sahibinin kendisini bulduğu noktada 11 yaşında ölmüştür.
Doldurulmuş halde olarak “National Science Museum of Japan” Ueno şehrinde sergilenmektedir. (Bunu okuyunca ölüsüne saygı gösterilip gömülmüş olması gerektiğini düşünerek çok rahatsız oldum)
Her sene ölüm yıldönümü olan 8 Mart’ta Shibuya tren istasyonunda Hachiko için yüzlerce hayvanseverin köpekleri ile katıldığı güzel bir anma töreni düzenlenmektedir.
Hachi hakkında ilk olarak 1987 senesinde “Hachiko Monogatari” isimli bir Japon filmi yapılmış ve büyük başarı kazanmıştır.
Ayrıca “Hachiko: The true story of a loyal dog” ile “Hatchiko Waits” isimli 2 de kitap yayınlanmış olup birçok ödüller kazanmışlardır.

Filmle ilgili bilgiler :
http://www.imdb.com/title/tt1028532/

Hayvanlar- Animals içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | 2 Yorum

Kürk modasının arkasındaki gerçekler

Blogumda hep güzelliklere yer vermeyi arzulamama rağmen yakın çevremde “kürk” giyenlerin olması ve bu insanların benim dostlarım ve örnek aldığım kişiler olması karşısında tepkisiz kalamadım ve okurlarsa kendilerini aydınlatmak ve şaşkınlığımı ve inanamamazlığımı belirtmek üzere bu yazıyı yazmaya karar verdim.
 
Hayvanlara karşı büyük bir sevgi duyuyorum. Dünyamızın onlar olmadan bir bütün olabileceğine kesinlikle inanmıyorum ve herşeyin onlarla güzelleştiğini görüyorum.
Ahhh bu kürk sevdalısı insanlar…2009-2010 sezonu kürk hayvanları için bir katliam senesi oldu. Kürk yine “moda” oldu, sosyetik kadınlar kürkleri ile moda yarışı yaptılar, dergiler boy boy kürklü kadın resimleri doldu taştı. Herkes kürke koştu. Koş bilgisiz, koş habersiz, koş duyarsız insan…Daha çok koşarsın.
Çin şu anda dünya kürk üretiminin büyük payını elinde tutmakta. Medeni ülkelerde kürk üretimi yasaklandığı için ülkeler Çin’e yöneldi, talep arttı, kürk fabrikaları çoğaldı. Peki “kürk modası”nın arkasında yatan gerçekler neler?
 
 
Tilki, vizon, tavşan, şinşilla,kedi ve köpek gibi hayvanlar doğada avlanmakta ve neredeyse hareket edemeyecekleri kadar ufak kafeslere yerleştirilmektedirler.
 (Bunu yaşatmak zorunda mıyız?)
 
 Bu bizim eserimiz…Bunu yapanlar da aracı olanlar da utanmalıdır!
 
Bu kafeslerin her yanı açık olup yazda kışta açık havada bırakılmakta hayvan her türlü olumsuz hava koşuluna maruz bırakılmaktadır. Kafeslerde korku içersnde yaşayan hayvanların birçoğu kendini öldürmek amaçlı kendi ayaklarını-bacaklarını yemekte ve kanamadan ölmektedir.
 Kafeste kendi bacağını yüzmüş tilki (bunu yapma hakkımız var mı?)
 
Diğerleri ise psikolojik olarak travmalar geçirmekte ve kafeslere kendilerini vurmaktadırlar. Yakalanan hayvanların bazıları kafeslere tıkanırken kafes kapıları ayaklarına kapatılmakta ve kırılmaktadır. Hayvanlar kırıklarla son günlerini acı içersinde geçirmektedir.
Ölüm metodları son derece barbarcadır. (Buraya dehşet verici fotoğraflar koyabilirdim ama yürek kaldırmaz, koyamayacağım) Kafesten çıkarılan hayvanlar metal sopalarla coplanarak sersemletilmekte ve yere vurulmakta, sonrada hala yaşarken kuyruklarından veya bacaklarından asılarak “diri diri” yüzülmektedir. Çırpınan hayvanlar  barbar deri yüzücüleri tarafından yere serilerek kafalarına basılmakta, boyunları kırılmakta ve yüzme işlemine devam edilmektedir. Dayanıklı olan bazı hayvanlar ise derileri yüzüldükten 10 dakika sonrasına kadar bile hala nefes almakta ve göz kırpabilmektedir…Başka ölüm şekilleri de vardır elbet…Bu kadarla kalmamaktadır. Hayvanlara anal ve oral yollardan elektrik verilmektedir, hayvanlar boğularak veya asılarak öldürülmektedir. İşte giyilen o şık ve güzel kürklerin altında yatan kanlı gerçek budur…
Bütün bunlar artık medyada ve internette fotoğraflar ile dehşet verici videolar ile gösterilmesine ve kampanyalar düzenlenmesine rağmen hala yüzbinlerce insan kürk giymeye devam etmektedir. Bu nasıl bir mentalitedir, nasıl bir bilinçtir, nasıl bir eğitim anlayışıdır merak ederim…Hiç merak etmem aslında, büyük bir duyarsızlık ve umursamazlık görürüm. Yazık…
Kürk sahibi olmak eskiden bir statü göstergesi idi, bugün ise medeni ve uyanmış insanın statü sembolüdür kürk giymemek, doğaya-hayvana saygı göstermek.
Bizim yaşama hakkımız olduğu kadar bu dünyanın dengesini koruması için hayvanlarımızın da yaşam hakkı bulunmaktadır.
Modaya uyarken ne giydiğimize de dikkat etmeliyiz. Üzerimize bir kürk geçirmeden de güzel olabiliriz. Bir kürk giymeden de toplumdaki yerimizi gösterebiliriz. Bir kürk giymeden de mutlu olabiliriz.
Ey kürk giyen, uyan da adam ol. Uyan da farkında ol. Uyan da çevreye verdiğin zararı gör. Uyan ki benim sevdiğim varlığı sen yok etme. Çünkü bu hakka sen değil anca Tanrı sahiptir. Uyan ve medeni ol.
 
 
 Bu yavrular annelerini özlüyor. Sizin sırtınızda olabilir mi???
 
 
 İşte kürk paltonuzdan geriye kalan burada…
 
Konu ile ilgili geniş bilgi için :
 
 
 
 
 
 
Hayvanlar- Animals içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | 1 Yorum

Sıgara ve saygı üzerine

İnanılmaz ciddi miktarlarda sıgara tüketen bir toplumda yaşıyoruz. Bağımlılık had safhalarda. Sıgara yasağı geldi geleli uyanık firmaların dış mekan ısıtma satışları da patladı. Kar-kış-yağmur-çamur demeden insanlar sokaklarda testi gibi dizilip sıgara içiyor. İsteyen içsin elbette.
Ya kapalı mekanlarda yasağa rağmen patron veya başka konumlar sebebi ile içenlere ne demeli…
Bu hafta üstüste 2 hadise yaşadım ve hayretler içersinde kaldım.
İlk olayım 3,5 saat süren bir toplantı idi. Toplantıda 3 kişi idik ve karşımdaki 2 kişiden birisi 3,5 saat boyunca hiç aralık vermeden sıgara üstüne sıgara yaktı. Bana içip içmediğim veya rahatsız olup olmadığım sorulmadı bile. Adamın nefes alış verişlerinde büyük bir kalp kizi sinyalini gördüm ve kendimi tutma gereği duymadan da "kardiyoloğa en yakın sürede gitmenizi tavsiye ederim" diye uyarıda bulundum. Adam önce biraz şaşırdı, sitemime devam ettim ama o da aynen içmeye devam etti.
 
 
2. olayım da bugün gittiğim 2 saatlik bir toplantı idi ki mekan bir işyeri, içilmesi yasak, içmeyen ve rahatsızlığını pencere açarak dile getirmeye çalışan 3 kişi daha var. Toplamda 7 kişiyiz. Daha mekana girerken sıgara dumanı karşılıyor sizi, ne kadar hoş bir ilk etki. 3. sınıf kahvehane adeta. Hanımefendi hiç umrunda olmadan sıgara üstüne sıgara yakıyor. Bu hanım da sözde eğitimli ve duyarlı bir insan. Son derece şaşırtıcı bir durum. Kendisi dışında içen yok. Ben yanında oturuyorum, toplantıdan başka bir özel görüşmeye geçeceğim, üstüm başım sıgara kokusu içersinde. Önce yerimi değiştiriyorum, sonra koca bir pencereyi sonuna kadar açıyorum. Anlayana. Ama umrunda değil kimsenin. Çünkü o zıkkımı içmese olmuyor, toplantıya konsantrasyonum kayboluyor çünkü aklım pek almıyor bu davranışı. Yaptığı iş ile davranışı tamami ile zıt. Samimiyet nerede diye soruyorum kendime.
Ben mecbur muyum leş gibi sıgara kokmaya, kapalı ufak bir ortamda senin dumanını solumaya? Nerede kaldı saygı? Git kapının önünde iç, rahatını bozan sen ol. Ben hiçbir zaman zincirleme sıgara içip iş yaptığını zanneden insanları anlamamışımdır. Terbiye et beynini, azalt şu meredi, dışarıda iç, saygı göster çevrene. Bu kadar bencillik bu kadar terbiyesizlik olmaz ki. Acınası bir durum, çirkin bir görüntü, insanın o kişiye ne saygısı ne sevgisi kalmıyor. Kendini kontrol edemeyen bir iş kadını portresi çizdiğini hiç mi fark etmez insan?
Yurtdışında olsa kendisi bile yapmazdı bunu, ama kendi ülkesinde olduğu için yapabileceğini, kimsenin birşey demeyeceğini biliyor. Bravo. Böyle mentaliteler oldukça gelişimi daha çok bekleriz. Başkalarına saygı göstermezsek saygı beklemek ne derece doğru acaba?
İç, iç, daha iç. Tek tek içme, aynı anda hepsini iç.
 
 
 
Deneme-Essays içinde yayınlandı | 2 Yorum

Jacek Yerka

En sevdiğim yaşayan ressamlardan birisi olan Jacek Yerka hakkında kısaca bilgi vermek ve eserlerine blogumda kısmen yer vermek istiyorum.
 
Yerka, 1952 senesinde şimdi de yaşamakta olduğu Polonya’da dünyaya gelmiş, güzel sanatlar ve grafik eğitimi görerek 1980 senesinde başarılı bir sanatçı olmuştur. Üniversite yıllarında hocalarının daha az detaylı, daha az realistik çağdaş sanat teknik yönlendirmelerine direnmiş, bunun yerine klasik ve son derece titiz çalışmalarına devam etmiştir. Sonunda kendi hocaları sanatçının yeteneğini kabul etmişlerdir.
Polonya’nın pastoral atmosferi Yerka’nın eserlerine her ne kadar güzel bir zemin hazırlasa da sanatçı en büyük ilham kaynağını rüyalarından almaktadır.
Yerka 1995 senesinde World Fantasy Award yani Dünya Hayal Ödülünü en iyi sanatçı dalında almıştır. Eserleri Polonya, Almanya, Fransa ve Amerika’da sergilenmektedir.
2008 senesinde Torun şehri tarafından onursal ödüle layık görülmüştür.
 
Sanatçı, kendi web sitesinde eserlerini nasıl hazırlamaya başladığına dair açıklamalarda bulunmuştur. Buna göre yumuşak 2B kurşun kalem ile önce not defterine eskiz çalışmaları yapmaktadır. Eserini geliştirmeye layık bulduğu taktirde bu sefer daha kaliteli bir kağıda eserini aktarmakta, renklendirme yapmakta ve detaylar eklemektedir.
Bu aşamadan sonra eser eşine ve 4 kızına sunulmakta ve fikirleri alınmaktadır, genelde aile içi tartışmaya sebep olan bu durum mekanın terk edilmesi ile sonlanmaktadır.
Bundan sonra eser faturalar ve diğer eserlerin altında birkaç hafta bekletilmekte ve tekrar aile onayına sunulmaktadır. Hala aynı yorumda diretilirse sanatçı eseri ya arşivlerine kaldırmakta ya da koleksiyonculara satışa sunmaktadır…
Fakat çoğunlukla kızlarından birisi tarafından eseri mutlaka özel ilgi görmekte ve sanatçının eserini pastel çalışmaları ile ilerlemesine sebep olmaktadır. Pastel, sanatçı için bitmiş bir eser değil sadece kanvas üstüne akrilik çalışma yapabilmesi için bir zemin çalışması anlamına gelmektedir.
Yerka’nın eserleri galeriler yanında online olarak ta satışa sunulmaktadır. Ayrıca CD veya kitap kapaklarında, poster basılmasında kullanımı istendiği taktirde sanatçı ile ileşime geçilerek gerekli izinler alınarak kullanım hakkı verilmektedir.
 
Eserlerinden bazıları…
 
 Jacek Yerka- Between Heaven and Hell
 
 
 Jacek Yerka- Boudoir
 
 Jacek Yerka- Wegener’s Theory
 
 Jacek Yerka- Autumn
 
 Jacek Yerka- The Sargass sea bishop
 
 Jacek Yerka- Holiday Room 2
 
 Jacek Yerka- Fisherman’s Hut
 
 Jacek Yerka- The private Wave
 
Jacek Yerka’nın web sitesinde Igilizce olarak birçok eserini, kitap çalışmalarını ve daha detaylı bilgileri görmek mümkündür.
 
 
Yerka’yı en kısa sürede İstanbul’da görmek dileği ile…
 
 Sanatçı Jacek Yerka
 
 
 
 
 
 
 
Kültür- Sanat / Culture-Art içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Jean Pierre Augier

Bugün bir arkadaşımdan çok güzel bir power p.slide mail aldım.
Birbirinden güzel heykel çalışmalarına hayran kaldım. Son derece zarif, yalın ve çok güzel bulduğum bu heykellerden bazı resimleri ve heykeltraş hakkında kısa bilgileri burada paylaşmak istedim…Sanatçının web sitesinde eserlerini detaylı olarak görmek mümkün.
 
Jean Pierre Augier

  Jean Pierre Augier (www.jpaugier.fr)

1941 Fransa-Nice doğumlu sanatçı Saint Antoine de Siga’da yaşamakta ve çalışmaktadır. Çocukken kendi başına malzemeler yaratan heykeltraş 1963 yılından itibaren kullanılmayan eski aletlere karşı özel bir ilgi geliştirerek kaynak kullanmasını öğrenmiş ve bu eski aletler ile kompozisyonlar yaratarak ve sadece demire şekil vererek objeler yapmaya başlamıştır. Üzerinde çalışmayı en çok sevdiği konular kadın, çiftler, annelik, fabl ve hikayeler,mitoloji ve din’dir. Eserlerindeki ana meziyetler zarafet, hareket, şefkat ve mizahtır.

           

              

 

Biyografi- Biographies, Kültür- Sanat / Culture-Art içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | Yorum bırakın