Evde keyifli müzikler

Yasaklı hafta sonlarında en güzel şey enerjiyi yüksek tutan, keyif veren, hayal kurmaya vesile olan, evde süzülerek gezinmenize , kendi kendinize dans etmenize sebep olan güzel müzikler…Müzik insanın tüm modunu değiştirebilen muhteşem bir etkiye sahip…

Mini mini bir liste yapalım, eskiler yeniler, hayatımızda iz bırakanlar

Barry White – Let The Music Play

Earth, Wind & Fire – September

Kool & The Gang – Celebration

Donna Summer – She Works Hard For The Money

Indeep – Last Night A DJ Saved My Life

Kool & The Gang – Fresh 

Elton John – Nikita

Womack & Womack – Teardrops

Gloria Gaynor – Can’t take my eyes off you

Julio Iglesias – Crazy

Commodores – Nightshift 

Marvin Gaye – Sexual Healing

Tears For Fears – Woman In Chains ft. Oleta Adams

Bill Medley, Jennifer Warnes – (I’ve Had) The Time Of My Life

Tina Turner – What’s Love Got to Do with It

The Verve – Bitter Sweet Symphony

Romantizmin diplerine inelim 🙂

George Michael – Careless Whisper

Roxette – It Must Have Been Love

Bee Gees – How Deep Is Your Love

Cock Robin – The Promise You Made

Zucchero & Paul Young – Senza una donna (Without a woman)

Jim Diamond – I Should Have Known Better

Pink Martini – Amado mio

Dalida & Alain Delon – Paroles, paroles

Joe Dassin – Et si tu N’existais pas

Michael Buble – Quando, Quando, Quando (with Nelly Furtado)

Leonard Cohen- Dance Me To The End Of Love

Nouvelle Vague – In A Manner Of Speaking

Sarah Mclachlan – I Love You

Céline Dion – Think Twice

Amy Winehouse – Love Is A Losing Game

Vaya Con Dios – What’s a Woman

IZA – I Put a Spell On You

B.B. King – The Thrill Is Gone

Sade – Love Is Stronger Than Pride

Fugees – Killing Me Softly With His Song

Mono – Life in mono

Hooverphonic – Mad About You

Heart – Alone

Let’s chillllllllllllllllllllllllll & Blueeeeeeeeeeessssssssssssssssss

When You’re Smiling (The Whole World Smiles With You) – Louis Armstrong

More Than Ever People (feat. Cathy Battistessa)

Bebel Gilberto ~ Samba Da Bencao

Norah Jones – I’ve got to see you again

Diana Krall – The Look Of Love

Tony Bennett – The Way You Look Tonight

Etta James – Summertime

Nina Simone – I put a spell on you

Müzik-Music içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Paramı nereye yatırayım?

Prof.Dr. Özgür Demirtaş’ın 2021’deki ilk videosu ağlara düştü. Çok severek takip ettiğim, anlatım üslubunu, hitap şeklini, açıklamalarını severek ve eğlenerek dinlediğim Özgür hoca bakalım ne gibi önerilerde bulunmuş…

Hocam paramı nereye yatırayım?

İnsanları tanımadan yatırım önerileri verilmemeli, neden:

Önce yatırım araçlarına bakalım, son derece zengin araçlar mevcut:

Bankada mevduat tutmak

Devlet tahvilleri yatırımı

Özel sektör tahvilleri

Emtialar (değerli madenler, altın/gümüş, platin)

*Sanayii madenler (demir, aluminyum)

*Tarım ürünleri

Hisse senetli (yurtiçi ve yurtdışı)

Fonlar

Borsada işlem gören fonlar

Türev ürünleri (hisse senetlerinin türevleri, furues, forwarsd)

kripto para birimleri

Sizi tanımadan birisi size “git paranı şuraya yatır” derse anında oradan uzaklaşın, ekonomi ve finansı bileni anlamak zordur ama bilmediğini anlamak kolaydır.

Diyelim ki 100 birim paranız var ve bunu bir yerlere yatırmak istiyorsunuz. Diyelim ki bu birimleri farklı mecralara yatırdınız. Haftaiçinde paranız az azaldı, az çoğaldı ve bir sabah kalktınız ve gördünüz ki varlığınızın %80’ini kaybettiniz…Burada durun. Tepkiniz ne olur? Size birkaç insan tipi sıralayayım.

  1. tip insan bakar, ya ne yapalım kaderde bu varmış, 100 liramın 80 lirası gitti, ben artık 100 liralık bir adam değilim, 20 liralık bir adamım deyip geçersiniz, umursamazsınız
  2. tip, bakar, son derece üzülürsünüz, bu üzüntü 1 gün 2 gün devam eder, naapalım bu da böyle oldu der geçersiniz.
  3. tip insan, tırnaklarınızı yemeye başlarsınız, kalbiniz hızlı atar, ciddi üzüntü duyarsınız, depresyona girer gibi olursunuz, aradan 1-2 geçer, sonra hayatınıza devam edersiniz
  4. tip, kalbiniz hızlı atar, hastaneye gidersiniz, hastaneden çıkasınız 1-2-3 yıl depresyona girersiniz hal ve hareketleriniz değişir.
  5. tip, ciddi bir sağlık sorunu ile karşılaşırsınız, hayatınızın geri kalanına kadar sizinle beraber olacak bir sağlık sorununuz olur, bu olayı hiç unutmazsınız ve 5-6 yıl depresyonda kalırsınız.
  6. son tipte pencereyi açar aşağıya atlarsınız.

Size 6-7 tip insan anlattım, siz bunun hangisisiniz? Bunu bilmeden nasıl yatırım tavsiyesi verilebilir??? Hukuki olarak zaten halka açık yerlerde yatırım tavsiyesi vermek yasaktır. Bunun altında yatan mantıksal neden de bu.

Sizin hangi tip insan olduğunuzu bilmem için sizin onu söylemeniz yetmez, hocam ben tip 1im, 1 bardak su içer geçerim diyor, doğru değil, çünkü o anda söylenen şey o bilgiyi almak için söylenen şeydir. Peki nasıl belirleyeceğiz bu tipleri? Buna dair testler var, “risk aversion” denilen testler var, sizin riski ne kadar sevip sevmediğinizi ölçen bir parametre. Bu parametreyi ölçmenin birçok yolu var, bu parametre ölçülmeden, sizin riski ne kadar sevdiğiniz bilinmeden bu tavsiye verilemez.

Örnekleme yapalım, neler yapmamanız gerektiğini söyleyeceğim:

  1. Paranı yatır 1 haftada 3 katına katlayacağız diye reklamlar çıkıyor web sitelerinde, böyle palavralara asla inanmayın! Bunlar yolsuzluk. Neden yolsuzluk olduğunu anlatayım. Dünyada birçok insan var, bunları siyasetçiler, saadet zincirleri kandırıyorlar. Bakın insanlara! Bazıları politikacıların uzaylı olduklarına inanıyorlar, bu kadar saftorik insanları kandırmak çok kolay. Bazı finans sitelerinin sağında solunda çıkan reklamlarda gözükmekteler, mutlu adam kadın resimleri, eve geldim hiç çalışmadan 100.000 dolar kazandım, sonra onu 2’ye üçe beşe katladım…Paranızı üçe beşe katlayalım diyen reklamlar bol, bu o kadar kolay değil, neden: 5e katlamak ne demek? 100.000 dolar ile işe başladınız, önce ikiye katladınız sonra beşe katladınız otomatikman iki milyon dolarınız oldu. 2 kez katlasanız milyonersiniz. 3.kez katlarsanız 12 milyon dolara çıkarsınız, 4.kez beşe katlarsanız 60 milyon dolarınız, 5.kez beşe katlarsanız 300 milyon dolarınız, 6 kez 5e katlarsanız 1,5 milyar dolar paranızın olması gerekiyor. Sağınıza ve solunuza bakın, var mı 1,5 milyar doları 5 kere trade ederek kazanan??? Yok, çünkü böyle bir şey yok.
  2. 3 kat 5 kat giden şeyler yok mu? var, ama bunlar uzun vadede giden şeyler, kısa vadede değil. Aynı zamanda sorun bakalım ne kadar para kaybedilmiş o dönemlere gelebilmek için.

Dolayısı ile bu para katlamalara şüphe ile yaklaşın. Saadet zincirlerine sakın inanmayın. Eğer adam kendi parasıyla zaten %50 kazanacaksa size ne ihtiyacı var? Zaten 5 kere beşe katlasa 1,5 milyar doları olacak. Yalan olduğu baştan belli.

Ne yapılması lazım peki?

Birincisi “sepet yapılması” gerekiyor. Yani paranızın tümünü tek bir araca asla yatırmamanız gerekiyor.

Toplumumuzda değişmesi gereken şöyle bir huy var: Bir yatırım eğer iyi yapmışsa iyi yapacağını devam edeceğini düşünmek. Bu her zaman doğru değildir. Bazen doğrudur, biz buna “momentum” diyoruz, ama her zaman doğru değildir.

Para biriktiren adam videosu yapmıştım, orada Bursa’da bir kişi para biriktirmiş, sonra

Türk lirası enflasyonu olan bir para birimidir, Türk lirasını illa biriktirmek istiyorsan onu mevduata yatırman lazım, onu kumbaraya attığın zaman %0 alıyorsun zaten. E ben kumbaramın içine Dolar mı atayım? Bu da değil, o dönemde Dolar kur yapmış ama bundan sonraki dönemde öyle yapacağı anlamına gelmez, yine yapabilir, ama kesin değildir. Merkez bankası doğru yapmaya devam ederse TL’yi değerli tutar, yapmazsa tekrar eder.

Geçmişteki getiriler her zaman devam ediyor olsaydı dünyadaki 8 milyar insanın trilyonlarca dolarının olması gerekiyordu. Niye, son 75 yılda en iyi yapana baksın, herkes ona yatırsın, olur mu?! Olmaz.

Sepet yapma gerçeği tipten tipe farklı değil, herkesin sepet yapması lazım. O sepetin içeriği nasıl değişiyor? Risk almayı seven insanlarsanız , 100 liranız 20 liraya düşünce canınız yanmayacak insanlarsanız, o zaman riskli şeylere daha fazla yatırım yapabiliyorsunuz. Riskten kasıt nedir? Sadece hisse senetleri tahvillere göre 1 tık daha risklidir ama onun dışında hisse senetlerine kaldıraçlı yatırım yapmak diye bir şey var. Yani 100 liralık paranız var ama 1000 liralık yatırım yapmak gibi bir şey. Kendi paranızın 10 katı kadar bir yatırım yapabilirsiniz ama bu çok risklidir, niye çünkü o yatırım %1 değerlenirse paranız %10 değerlenir ama %1 kaybederse sizin paranız %10 değer kaybeder. Bu riskli yatırımlar nelerdir? Hisse senetleridir, türev ürünleridir, kaldıraçlı işlemlerdir.

Peki daha risksiz yatırımlar? Mevduatlar, devlet tahvilleri, en risksiz yatırım devletin en kısa vadeli tahvilidir. Eğer sen kardeşim ben 1 lira bile kaybedersem üzülürüm diyorsan en kısa vadeli tahvilden başka bir yere gitmene gerek yok.

Benim ssrn sitesindeki akademik yayınlarıma bakacak olursanız mesela , Journal of monetary economics ‘teki makalemde özellikle insan hangi yaştaysa onun yaşına göre nasıl bir yatırım tavsiyesi verilmesi gerektiğini matematiksel olarak ıspatladığımız ve gösterdiğimiz bir yayın idi. Yaş ne kadar gençse hisse senetlerine yatırım o kadar fazla olmalı, yaş ne kadar ilerideyse tahvillere yatırım o kadar fazla olmalı. Bu zaten bilinen bir şeydir. Ama biz bunu matematiksel olarak kanıtlamıştık. O zaman ne yapmamız gerekiyor?

1.sepet yapacağız

2.parayı tek bir mecraya yatırmayacağız

3.sağda solda inanılması güç şeylere gitmeyeceğiz

Gelelim kripto para birimine…Yıllardır videolarımı izleyenler benim blockchain konusunda ne kadar pozitif olduğumu bilirler. Kripto para biriminde 2017 tarihinden beri pozitifim, yüzlerce kripto para birimi var. Hangisi? Eski programlarımdan birinde birçoğu batacak ama bir kısmı da gümbür gümbür gelecek demiştim.

Prof.Dr.Özgür Demirtaş kimdir?

Prof. Dr. Özgür Demirtaş Özgür Demirtaş Ankara’da dünyaya geldi. İzmir Atatürk Lisesi’ni birincilikle bitirdi. Üniversite yerleştirme sınavlarında Türkiye’de ilk 50 öğrenci arasında yer alarak, 1998’de Boğaziçi Üniversitesi Elektrik Elektronik Mühendisliği Bölümü’nü tamamladı. Boston College’daki çalışmalarını 2003’te tamamlayarak 27 yaşında finans alanında doktorasını kazandı. Aynı sene, Baruch College City University of New York’ta Yardımcı Doçent pozisyonunda göreve başladı. “Öğretim alanında”, 2003 yılında Finans bölümü içerisinde, 2004 yılında ise İşletme Fakültesi’nde en iyi öğretim üyesi seçildi. 2005 yılında, tüm ana bilim dalları ve fakülteler arasında en iyi öğretim üyesi seçilerek “Üstün Öğretim Madalyası”na layık görüldü. Aynı zamanda New York University (NYU) Stern School of Business’ta en yüksek öğretim değerlendirmelerini aldı. 2007 yılında doçent unvanını kazanarak City University of New York’ta kalıcı bir akademik pozisyon elde etti. 2010 yılında, öğretim alanında, ABD, İngiltere, Kanada ve İskoçya’da 1 milyon profesör arasında yapılan 10 milyonu aşkın öğrencinin değerlendirmeleri sonucunda, ilk 20 içerisinde gösterildi. Çalışmaları dünyanın önde gelen akademik dergilerinde (Management Science, Journal of Financial Economics, Journal of Monetary Economics, Journal of Financial and Quantitative Analysis, Review of Finance ve Journal of Business & Economic Statistics) yayınlandı. 35’in üzerinde akademik yayın yaptı. Aynı zamanda özel yatırım fonları hakkındaki kitabı Academic Press tarafından basıldı. 2004 yılından başlamak üzere, araştırmaları City University of New York tarafından 6 sene boyunca ödüllendirildi. 2012 yılı Eylül ayında ABD’deki kalıcı pozisyonunu terk ederek Sabancı Üniversitesi’ne Finans Kürsü Başkanı olarak katıldı. Sabancı Üniversitesi bünyesinde yaptığı çalışmalar ile Marie-Curie Avrupa araştırma fonunu kazandı. Prof. Dr. Özgür Demirtaş, Sabancı Üniversitesi altında kurulan Finans Mükemmeliyet Merkezi (Center of Excellence in Finance) Kurucu Başkanlığı, Türkiye’nin önde gelen bankalarından Akbank’ın Yönetim Kurulu üyeliği ve Türkiye’nin ilk finansal okuryazarlık derneği FODER’in kurucu Yönetim Kurulu üyeliklerini üstlenmiştir. Birçok büyük şirket ve holding için danışmanlık yapmaktadır. Türkiye, ABD ve Avrupa’da onursal konuşmacı olarak etkinliklere ve panelist olarak düşünce kuruluşlarının faaliyetlerine katılmaktadır. Aynı zamanda, başta biyoteknoloji ve fintech sektörü olmak üzere birçok sektörde melek yatırımcıdır.

ekonomi -economy içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Fütüristler geleceği tartışıyor

4 önemli fütürist geleceği geleceği tartışıyor:

Gerd Leonard http://www.futuristgerd.com

Duygusal bir iniş-çıkış dönemindeyiz. Normale geri döneceğimiz düşüncesinden uzaklaşmamız lazım. Geri dönmeyeceğiz. Corona öncesi zihin yapısına geri dönmek yapabileceğimiz en kötü şey olur. Bir yol ayrımımdayız, gelecekle ilgili kararlar verme aşamasındayız. Daha aydınlık mı daha karanlık bir gelecek mi? Nasıl ve ne zaman çalışıyoruz? Değişmesi gerekecek. Değişmesi gereken 4 ana başlığımız var. 1.Eşitsizlik 2. Kapitalizm 3. İklim krizi 4.Covid, gelecek dönemde geçmiş 100 seneye göre daha fazla değişimler yaşayacağız. İnsanlar, dünyamız, amacımız, bereketimiz, sürdürülebilir bir kapitalizm için gerekli unsurlar. Sadece teknoloji değil ama holistik amaçlar, döngüsel ekonomi, insan gelecek dönemin mottoları olacak. Toplumu insanlaştırmamız lazım. Bir insanlık rönesansı yaşanacak.

Anton Musgrave (Capetown/Güney Afrika) : http://www.futureworld.org

Bildiğimiz, alıştığımız dünya düzeni ile yeni dünya düzeni her alanda çatışmalara gidiyor, tüm kurallar değişiyor. Bu çatışma sürtüşme yaratıyor ve bu da ortaya hararet çıkarıyor. Eski dünya düzeninin yeniye geçerken beraberinde getirdiği miraslar yeni-farklı düşünmemizi ve iş hayatımızı tekrar kurmamızı engelliyor. Son 20 senede çok güç kazanmış şirketlerin güçlerini, geçerliliklerini kaybetmeye başladıklarını görüyoruz. Peki soru şu: Neden bu kadar hata yaptılar? Google’a baktığınızda çok güzel ve basit bir cevap var: Bu şirketler geleceği kaçırdılar. Peki yeni geleceği kaçırmamak için ne yapmalıyız? Bize hakim olan düşünce yapısı: Kariyer tecrübemiz, dünden kalan iş modelleri ve bunların bizi Covid ertesi yeni dünyaya taşıyacağını düşünüyoruz…Çok ilginçtir ki iş modellerinde hazırlanan 3-5-10 senelik öngörülere göre hareket etmekteyiz, kendi iş modelinizin ilk 10 öngörüsünü alt alta yazın, zihninizi 2030’a gönderin ve bu iş modelinin nasıl göründüğüne bir bakın…Sonra hala geçerliliğini koruyan 2020 öngörülerinize bakın, şok edici bir şekilde göreceksiniz ki 2020 öngörülerinizin 2030’da hiçbir yeri olmayacak.

Bir fütürist olarak size gerçekten ne diyebilirim? Durdurulamaz bir tsunami gibi iş modellerini ve iş dünyasını kasıp kavuran bu durumu anlamak lazım. Bu değişimler nelerle bağlanıyor, neleri birleştiriyor ve müşteriler açısından nasıl para kazanabiliriz, nasıl değerli oluruz ve geçerliliğimizi sürdürebiliriz? Bir fütürist kesinlikle geleceği öngörebildiğini söyleyemez, ancak geleceğin kuralları üzerine düşünebilmek adına düşünce şeklimizi nasıl değiştirebiliriz, beynimizi nasıl baştan programlayabiliriz?

Covid çatışmalardan bir tanesi oldu, diğerleri karbon enerjisinden yenilenebilir enerjiye geçiş, teknolojinin otomasyona geçişi gibi tüm değişimler bize düşünce şeklimizi mutlaka değiştirmemiz gerektiğine dair imada bulunmaktadır. Bugünün gözlüklerinden geleceğe bakmayı bırakmamız lazım. Kendimizi geleceğin içine koyarak buranın içeriği nedir? İş yapış şekli neye benzemektedir? Toplum ve teknoloji neye benziyor? Bu yeni piyasada kıt olan nedir, bereketli olan nedir? Müşteriler nelere para harcayacaklar, bunları anlamaya başladıktan sonra ideal iş modelimizi hayal etmeye başlayabiliriz. Bugünkü iş modeli bakışımızı tamamen sıfırlamamız gerektiğini hatırlayınız. 2030’un ideal iş modelini tasarlamaya başlayabiliriz. Bu senaryoda var olma hakkımızı nereden alıyoruz? Bize rehberlik eden amacımız nedir? Toplum başarımızı bizimle birlikte neden kutlamalı? Bunu başarılı bir şekilde yaptıktan sonra zihnimizi şimdiye geri getirebiliriz. Bireyler ve aileler olarak gelecek 5-10 senemizi tekrar hayal etmeliyiz. Geleceği oluşturan güçleri anlayıp geleceği tasarlayın, seçimlerinizi yapın. Yeni dünyada nereye gitmek istediğimizi bildikten sonra işimizle ilgili herşeyi değiştirebilir, yeniden tasarlayabiliriz. Gerçek şu ki gelecek 5-10 senede gerçekten neler olacağını bilmiyoruz, farklı olacağını biliyoruz. Hedefimize ulaşıp şaşırmayalım. Sizi ve ailelerinizi bu yeni ve heyecanlı hedefe götürecek yeni kararları almaya başlayın.

Geleceğe mutlaka yüreğinizi de katmalısınız. Sadece geleceği beyninizle anlamak bir işe yaramaz, yüreğinizi de kattığınız zaman fırsatları görebilirsiniz.

John Eyles (Yeni Zellanda) http://www.johneyles.com

Size “Oyun” dan ve geleceğimiz için “oyun”un öneminden bahsetmek isterim. Çocuklarla oynadık, bizleri bugünlere getirdiler. Oyun hatırına oyun. Tasarlanmış oyun değil, çocukken sahip olduğumuz tasarlanmamış oyun, bu bizi bugün bulunduğumuz yere getirdi. Hepimiz oyun sonucunda mutlu kazalar geçirdik. 100 sene önce farklı kurumlar vardı, farklı şekilde şeyler yapılmaktaydı, şimdiye doğuyoruz, şimdi sabitlenmiş bir durum değil, flaxible bir durum gelecek te öyle, oyun deyince keşfetmek, bazı şeyleri deneyimleme isteği. Bir arkadaşım mikroskop altında spermlerin nasıl yüzdüğünü gösterdi, 150 sene önce bunların düz yüzdüklerini zannederdik, şimdi ise oyun oynadıklarını görüyoruz, avantaj sağlamak için oynuyorlar, simetrik hale dönüşmek için asimetrik oluyorlar. İlerlemek için geriliyorlar ve geleceği yaratmak için geleceğe nasıl hareket edeceklerini öğreniyorlar.

Bu mutlu kazalar her yerde gerçekleşiyor. Wilhelm Roentgen (1895) katot ışınlı tarama tüpleri ile oynarken duvarda hafif bir gölge görür ve ışığı örtmek adına elini gölge üzerine koyunca elinin kemiklerini görür. Bu x-ray döneminin başlangıcıdır. Oyun bir aksiyon değildir, bir zihin yapısıdır. Çocuklar oyun oynadıklarında bir hata yaptıklarında veya birşeyi tutturamadıklarında ağlamaz, tekrar denerler, yani oyuna neşeyle devam ederler. Yetişkin olarak oyun oynamayı durdurmamız gerektiği öğretilir. Oyun oynamadığımız için yaşlanırız. Oyun eksiliğinden dolayı bilinmeyenin alanındaki var olan tüm olasılıkları kaçırırız, bilinmeyenin alanı bilinenin alanından çok daha fazladır. Mutlu kazalar sonucunda gerçekleşebilecek buluşları kaçırmaktayız. Oyuncu hissedebilmek için güvenli hissetmemiz lazım. Temel ihtiyaçlarımızın karşılanmış olması lazım. Dar bir görüş alanından geniş bir oyun alanına güvenli geçebilmek için kurumların gerekli alanları yaratmaları gerekmekte. Atılacak diğer adım ne gibi sonuçlar elde etmek için neler yapmalıyız? “Altın döneminde para kazanma yolu kürek satmaktır”

Amazon’un kurucusu Jeff Bezos en iyi kararlarını amaçsız çıktığı yürüyüşlerinde verdiğini paylaşmıştır.

Müşterilerimle yaptığım en verimli toplantılardan birisinde çalışma arkadaşlarına çocuklarının hikayelerini anlattırdım. Kendi şirketlerinin, işlerinin gözünden çocuklarının ne yaptıklarını yorumlattığımda birden şoka giriyorlar, wow çocuklarıma asla fütürstler gözü ile bakmadım…Beni mesajım: Çocuklarınıza bakın, onları dinleyin, ne dediklerini ve istediklerini anlamaya çalışın ve bunları kendi işinize aktarın. Çünkü onlar kendi geleceklerini bizim gördüğümüz şeklide görmemekteler. Çocuklarla oyunlarınıza önem verin, ihtiyaçlarına iyi bakın, büyüleneceksiniz.

Kuantum fiziğinde bir şeyi izlemek o şeyi değiştirir. Derler ki bir konuya odaklanmak ve üzerinde konuşmak dahi konuya bakış açınızı değiştirecektir. Sizin dünyanızdaki gelecek ekip tartışması ertesi biraz farklılaşacaktır. Karalarınıza etki edecektir.

Liselotte Lygnso (Copenhagen/Denmark): http://www.futurenavigator.com

Covid insanları mevcut duruma tutunmak isteyenler ve geleceğe hazırlananalar olarak kutuplaştırması açısından çok faydalı oldu. Herkesi gelecekte görmek isteriz. Fırsatları görmek, fırsatların işimize etkisini anlamak lazım, bunun için de geleneksel yollara bakmak yerine yeni trendlerin işimizi nasıl etkileyeceğini analiz etmek, bizim dünyadaki rölümüzle nasıl trendin yakalanabileceğine bakmak lazım. 1.kural: Yerinizde donup kalmayın, geleceğin içine yürüyün ve heyecan duyun.

Fütürist olmanın en sevdiğim tarafı; olanlar iyi değil, olanlar kötü değil, olan her şey ne oluyorsa odur.

İlginç ve heyecanlı derseniz, fütüristler testini geçmiş olursunuz. Birçok haber dinliyoruz ve haberler genelde olumsuzluklara odaklanmakta, dolayısı ile kazanacağımız şeylere odaklanmaktansa kaybedeceğimiz şeylerden daha fazla korkmaktayız, dolayısı ile insanlar otomatik olarak korkutucu olana odaklanıyorlar. Bizim fütürist olarak rolümüz sizin gözlerinizi açmak, sizi geleceğe hazırlamak, mesela çok daha iyi bir kalite ile gelen DEEPFAKE’ler ile beni manipüle edebilir, sosyal medyada beni istediğiniz gibi konuşturabilirsiniz, markamı mahvedebilirsiniz, demokrasiyi mahvedebilir. Ancak bir fütürist olarak bunlara ilginç ve heyecanlı demelisiniz ve size buradan ne düşüyor ona bakmalısınız. Çin’den aplikasyonu indireyim, kullanmaya başlayayım ve geleceğimi nasıl etkilediğine bakayım. Mesela bu sabah Yeni Zellanda ile toplantım vardı, saat farkından dolayı çok erken kalkman gerekliydi, sonra fark ettim ki öğle vakti, saçım başım daha güzel olduğunda kendimi kaydedebilirim, bu yüzümü DEEPFAKE yüzüm olarak kullanabilirim. Tüm bu yeni teknolojiler birçok senaryoyu beraberinde getirmekte. Burada önemli olan donmuş moddan çıkıp aktif moda geçmek ve heyecan duymak. Bir süre önce bu tuzağa düştüm. 2025’e kadar birçok arama motoru “ses” ile çalışacak, artık google’u kullanmayacağız, dünyanın ses teknolojisine dönüşeceğini öngörüyoruz, size sürekli konuşan chatboxlar, Amazon dünyayı ele geçirebilir, batarya sorduğunda Amazon hemen sana ihtiyacını gönderecek çünkü ses sisteminden sorumlu olacaklar. Yine de kendinizi zorlayıp tüm bunlara ilginç ve heyecanlı diyebilmelisiniz. Okuma yazma bilmeyen birçok Hintli için bu chatbox olacak ve birden istedikleri her şeyi sorabilecekler ve güçlenecekler ve eğitime, üniversitelere ulaşabilecekler. Demokratikleşme açısından çok önemli. Gelecek birçok farklı geleceği ihtiva etmekte.

Herkes dışarıya, uçan arabalara teknolojik gelişmelere odaklanır oldu ama esas olan gelecek 10 senede ben nasıl güne başlayacağım, ailem ve işimle ilişkilerim nasıl olacak, bunların arasında insan gibi hissetmek nasıl olacak, odağımızı oraya çekmeliyiz. Bu sebeple beynimizin yanında kalbimizle ve midemizle de bunu test etmeliyiz.

İnsanlar aslında zaten geleceğin içinde bulunuyorlar, ancak daha ziyade korku geleceği içindeler. Bunu fırsat geleceğine çevirmemiz lazım.

Bu devirde bazı insanlar tamamen eve kapanırken bazı insanlar ise doğayı yeniden keşfetmekte, daha verimli olmakta. Geçenlerde yaptığımız bir work-shopta insanlardan daha fazlasını almayı değil en iyisini almayı çalıştık. Trendlere bakmanın haricinde aynı zamanda tabulara da bakıyoruz. Tabular genellikle bizi geri tutan şeyler.

Ayrı fikirler, hemfikir olmamak geleceğin anahtarıdır. Değişik senaryoların anahtarıdır. Sürekli perspektifinizi değiştirirsiniz. Çoğu iş kolunda hemfikir olmak çok önemli olabilir ancak belki de farklı fikirde olmamaya daha oyuncu bir hava ile yaklaşıp farklı bir perspektif olarak bakabiliriz.

Fütürizm _ Futurizm içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Astrologlar 2021 için neler diyor

Astroloji ilginç bir bilim dalı, eğitimi hiç kolay değil, öğrenilmesi ve hakim olunması gözlemlediğim kadarı ile uzun yıllar alıyor. Ancak oldukça da zevkli. Geleceğin gezegenlerin konumuna enerjilerin döngüsüne göre öngörülebilir detaylar ile dolu olmasını ilginç bulurum.

Ancak dikkatimi çeken bir diğer konu genelde hiçbir astroloğun hiç telaffuz edilmemiş birşeyi söylemiyor olması. Daha önce duyulmamış görülmemiş bir tarif dinlemedik. Neden, çünkü hiç bilinmeyen bir şeyi hayal etmeniz, tarif etmeniz, kelimelere dökmeniz neredeyse imkansızdır. Mutlaka bir yerde bahsi geçmiş konular ele alınmakta.

nostradamus“, “babavanga” gibi kahinler dünyaya kolay gelmiyor.

Burada derleyelim, 1 sene sonra geri dönüp değerlendirmek üzere.

Bakalım kim neler demiş:

Dinçer Güner ile başlayalım…Kendisinin Cüneyt Özdemir, Fatih Altaylı, Ertan Özyiğit ile yaptığı röportajlar ile kendi youtube kanalındaki videolarının derlemesini okuyabilirsiniz:

2021 enteresan bir sene, 2020 kadar zor bir sene olmayacak. Eğer meydana gelecek değişimlerden kokarsanız sizin için zor geçer, korkmazsanız zor bir sene değil.

Ocak, Şubat, Haziran ve Kasım ayları çok önemli, 2021’e damgasını vuracak tarihler.

2021 aşı savaşları, aşı ile ilgili ülkelerin birbirleri ile yapacakları ekonomik savaşlar ve aşıların güvenirliğinin sürekli test edileceği ve aşıların üzerinde sürekli çalışmalar yapılacağı bir sene.

2021’de dünya ikiye ayrılacak. Yeni dünya düzeni ve eski dünya düzeni. Bu 2 düzeni temsil edenler bir nevi birbirleri ile kavga edecekler. Yani teknolojiyi yani yapay zeka, çip ve aşıyı kabul edenler ve bunları kabul etmeyen insanlar. İnsanlar ikiye ayrılacak ve birbirleri ile ilişki kurmaları zorlaşacak.

Nükleer…Özellikle Şubat-Haziran ve Aralık ayında önemli konular masaya yatırılacak. Nükleer sızıntılar olabilir. Ülkeler kendi içlerindeki nükleer gücü söyleme dönüştürebilir, kullanmak zorunda değiller, bu bir tehtid unsuruna dönüşebilir.

2021 devrimler senesi, dünyada ve bireysel hayatımızda devrimler yaşanacak. Geçen sene gördüğümüz ayaklanmalar bir fragman idi…Devletlerinden yardım alamayan, haksızlığa uğrayan, fikirlerini ifade edemeyen ülkelerin harekete geçeceği bir sene.

Büyük isyanlar ve ayaklanmalar var, daha ziyade ırkçılıkla ve cinsel ayrımcılıkla ilgili dünyada ciddi problemler olabilir. Aşı karşıtlarının da ayaklanması söz konusu.

Farklılıkların yani farklı din, ırk, düşünce, cinsel tercihe sahip grupların daha fazla özgürlüğe, hakka sahip olacağı yeni dünya düzenine doğru bir geçiş olacak.

Fransa, Almanya-Berlin Ve Amerika’ya dikkat. Güç batıdan doğuya kaymaya başlıyor, bunu önümüzdeki birkaç senede göreceğiz, Rusya, Çin, Hindistan, Japonya…2022’den itibaren bu grupta Türkiye’yi de görmeye başlayacağız, önemli bir yere sahip olacak.

İnsanlar gülebilir ancak Türkiye 2022 sonu itibari ile dünya sahnesinde bir Rusya, bir Çin kadar güçlü bir ülkeye dönüşmeye başlayacak, önemli bir evrim yaşayacak.

Dünya büyük krizler yaşarken Türkiye bu krizi biraz daha rahat atlatacak. Belki büyük dijital yatırımlar olabilir ve bu sayede bu gerçekleşebilir, yani yatırımları sayesinde daha hafif atlatabilir.

2021 ekonomide ciddi dalgalanmaların olacağı bir sene, yeni bir ekonomik sisteme geçiş görülüyor, kripto paralar için yeni bir zemin oluşacak. Ocak’ta ve Mart’ta kripto paralar test edilecek, yani hacklenebilir mi hacklenemez mi…Bununla ilgili belki bir güvenlik açığı ortaya çıkabilir. 2021 senesi dünya genelinde ekonomik anlamda bir kriz senesi.

Elektrikle alakalı bazı sıkıntılar yaşayabiliriz, elektrik kaynaklarına ulaşmak, elektriğin devamlılığı, elektrik kısıtlamaları, güç yetmeyebilir.

Su krizi, beslenme krizi ve tarım! 2024 ve 2025 senesinde su savaşları başlayacak. Toprak, toprağın verimliliği ve su konusu çok önemli. Acilen tüm ülkeler toprağa, tarıma ve su arıtma yöntemlerine kadar ciddi bir şekilde teknolojik anlamda büyük yatırımlar yapmalı. Su önümüzdeki 3-4 sene içersinde çok önemli bir noktaya gelecek.

Yer sarsıntıları yani depremler açısından da çok dikkat edilmesi gereken bir sene.

2,5 sene boyunca dünyada çokça kasırga ve hortumlar görülebilir, hava muhalefeti ile ilgili önemli sorunlar görülebilir.

2021 adete bir resetlenme senesi olacak, bildiğimiz herşeyi yeniden kurmak zorunda kalacağız, bütün sosyal ilişkiler, yaşam tarzımız, ekonomik yapılarımız, insan ilişkilerimiz, sağlık sektöründen faydalanma şeklimiz her alanı yeniden yapılandıracağız, bir yap-boz gibi.

Soruşturmalar, incelemeler artacak.

İnsan hakları konusu: insan hakları mahkemelerinde yargılanacak insanlar ve çok ses getirecek yargılanmalar olacak.

Ekip ruhunun önemini göreceğiz. Birçok dernek kurulacak.

Sosyal medyada insanların yaptığı paylaşımlardan insanlar mı sorumlu yoksa sosyal medya şirketleri de en az insanlar kadar sorumlu mu, şirketlerin sorumluluk alması gerektiren konuların davaları görülecek.

Kolektif değerler değişecek. Araba, ev, makam, tabiata zarar vermek…İnsan önemli olacak. Çünkü son 200 yıldır para önemli idi, paran varsa her yerde borunu öttürüyordun, paranın güç olduğu ve her kapıyı açtığı bir dönemdi. Bu 2021’de hemen değişmeyecek, bu bir süreç.

Medyanın özgürlük mücadelesi olacak, nereye kadar düşünce ve ifade özgürlüğü tartışılacak.

Birçok asparagas haber çıkacak. Bilgi kirliliği 2021 Kasım’a kadar devam edecek. Bilgiyi süzerek okumayı öğrenmek gerekiyor.

Mesleki anlamda gelişmek adına birçok eğitimler alınacak.

İdam konusu, Mart ayı idamla ilişkili konularda çok önemli. Dünya genelinde konuşulacak, Kasım ayında gerçekleşecek tutulma ile birlikte idam konusu tartışılabilir, gündeme gelebilir, köşe yazarı yazar biz çok konuşuruz gibi olabilir.

2021 senesi teknolojik anlamda bir rönesans senesi, yepyeni teknolojik buluşlar geliyor, şu ana kadar görmediğimiz teknolojik yeniliklerle karşılaşacağız.

Göç ve din konuları gündemde olacak.

Hiçbir şeyi fanatikçe ele almayın, din, spor, seyahatler, uluslararası ilişkiler, uluslararası ticaret konusunda fanatik olunmamalı.

2021 Kasım ayına kadar eğitimle ilgili aç-kapa olacak, yani okullar defalarca açılıp kapanacak.

Uluslararası ticaret kanunlarında değişimler meydana gelebilir.

Uzayda yaşamakla alakalı 2021 sonuna doğru çok önemli gelişmeler yaşanacak. Önümüzdeki 2,5 sene boyunca Elon Musk ön plana çıkacak. Uzayla ilgili çok büyük ticari yatırımlar olacak, çok önemli keşifler yapılacak.

Havacılık sektörüne önemli kurallar ve yasalar gelecek.

Seyahatlerin olması için çaba sarf edilecek, vize şartları değişecek.

14 Mayıs-28 Temmuz arası dünyanın şifalanma adına önemli adımlar atacağı dönem. Belki aşı değil ama ilaç gelebilir. İlaçla alakalı önemli adımlar atılacak. Asıl şifalanma 29 Aralık 2021.

2021 delilerle dahilerin senesi olacak. Akıl sağlığını etkileyen başka tür virüsler çıkabilir, bir sürü deliren ve aklını kaybeden insanları göreceğiz, ama bir taraftan da çok büyük dahilerin ortaya çıkacağını, belki de önümüzdeki 200 yıla damgasını vuracak önemli icatlar yapılacak.

2021 data savaşları, bilgi güvenliği, siber güvenlik çok önemli.

Data ve yapay zeka hayatımızda daha fazla yer almaya başlayacak. Yaptığımız birçok işi yapay zekalı robotlar yapacaklar, bunun sonucunda işsizlik artacak. Yapay zeka ile insanlar arasında uyumsuzluk başlayacak.

The Story of God” filmini izleyin. Bu filmde anlatılan konuların bizi beklediği öngörülüyor.

Bilgisayarla beyin arasında ilişkiler kurulacak.

İnsan bedenine teknoloji sokulacak. Çipler geliyor. Çip konusunu çok konuşacağız.

Bilgi önemli olacak, bilgi güç olacak, para değil.

Kapitalist sistem yıkılıyor. Kapitalizmin ve sosyalizmin birleştiği yeni bir yapı geliyor.

Dünya sahnesinde görmeye alıştığımız liderler değişecek. İlk adımını Trump ile yaşadık. 2021 Ekim, Kasım, Aralık Rusya’da önemli bir tutulma yaşanacak. İktidar görevi bırakabilir, belki sağlıkla ilgili bir kriz yaşayacak, sadece liderle kalmayacak.

Savaşçı kadınlar, dünyayı harekete geçirecek kadın figürleri ortaya çıkacak. Sosyal adaleti sağlayacak olan yeni liderler ortaya çıkacak.

Avrupa birliği dağılacağını öngörüyorum. 2021’de AB eski gücü kalmıyor.

Çok büyük bir olasılık olmamakla birlikte Türkiye’de Mart, Mayıs ve Haziran’da erken seçime dair konuşmalar olabilir. Kasım ve Aralık’ta bir erken seçim yapılabilir. Türkiye’nin doğum günü 29 Ekim’den önce seçim yapılırsa muhalefetin eli bir tık daha güçlü, 29 Ekim’den sonra yapılırsa iktidarın eli bir tık daha güçlü olacak. Seçimin ne zaman yapıldığı önemli. 29 Ekim bir sınır.

2021 senesi vergi reformlarının olacağı bir sene. Vergi ile ilgili daha sert kurallar gelebilir. Daha kısıtlayıcı olabilir, kontrol mekanizması genişleyebilir. Borsa ile ilgili kurallar değişebilir, yatırım kuralları yenilenebilir.

10 Haziran’daki güneş tutulması çok önemli, bu tutulma bilgi güvenliği açıkları, ifşalar, hack, uluslararası güvenliği sarsan konular

28 Ocak çok önemli, dünya üzerinde zehirlenme vakaları ve zehirle ilgili çok önemli durumlar meydana gelebilir, kullandığımız ilaçlara yediğimiz şeylere dikkat etmemiz gerekebilir.

28 Mart’ta dolunay var, büyük sahtekarlıklar, büyük havayolları problemleri yaşanabilir

8 Ağustos- 7 Eylül arası büyük yangınların çıkabileceği bir zaman dilimi…

İnsan vücudu evrimleşmeye başlayacak, bazı organlarımızı daha fazla kullanmaktan dolayı gelişmeler olacak.

Kodlamayı öğrenin, çocuklarınıza ve kendinize kodlamayı öğretin.

Astroloji - Astrology içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Doğal Yaşam Ürünleri

Uzun bir süreden beri doğal yaşam ürünleri çok araştırılır, sevilir ve kullanılır hale geldiler. Özellikle kadınların bitmek tükenmek bilmeyen bakım, gençleşme ve güzelleşme arzusu kozmetik sektörü yanında bu alanda da çok daha fazla çalışma yapılmasına ve küçük işletmelerin, markaların oluşmasına vesile oldu.

En başta Instagram çok iyi bir pazarlama aracı ve tabii dev adımlarla hayatımıza giren ve dünyayı kasıp kavuran Tik Tok! Bir ürün satıp bu mecralardan birinde yoksanız satışlarınızı desteklemiyorsunuz anlamına geliyor.

Homemade aromaterapi, İstanbul ve İzmir’de, mis gibi kokan Avrupa’yı çağrıştıran küçük mağazaları ile aromaterapi ürünlerinin yüzlercesini bulabileceğiniz harika bir marka! Hangi ürünün ne amaçla kullanacağınızı ve ürünün doğal içeriklerini çok hoş bir web sitesinde tüm detayları ile anlatmakta. Online siparişleri elbette mevcut.

Aromaterapi ürünleri, buhurdanlar, doğal yaşam ürünleri, uçucu yağlar, sabit yağlar

Buradan ilk tavsiye edeceğim ürün “bolluk bereket yağı” harika bir kokusu var, düzenli olarak evinizi, odanızı bolluk bereket kokusu ile donatın. Kokulara meraklı çevrenize güzel bir hediye.

Patika Doğal Sabun ürünleri de az ve öz üretilmekte, ürünleri çok güzel, kokuları harika. Antioksidan krem ve deodorantlarını öncelikli tavsiye ederim.

Bir diğer doğal yaşam markası “Terra Doğal Yaşam

Aromaterapi ürünleri, buhurdanlar, doğal yaşam ürünleri, uçucu yağlar, sabit yağlar

Bir diğer doğal yaşam markası “Bade Natural”

Aromaterapi ürünleri, buhurdanlar, doğal yaşam ürünleri, uçucu yağlar, sabit yağlar, oda spreyi, mumlar

SİMYA EVİ Aromaterapi ürünleri, buhurdanlar, doğal yaşam ürünleri, uçucu yağlar, sabit yağlar, oda spreyi

MİSBAHÇE Aromaterapi ürünleri, buhurdanlar, uçucu yağlar, sabit yağlar, kolonyalar, sabunlar

Sağlık-Health içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Yalanlara neden inanırız?

Bill Gates’in Rahida Jones moderatörlüğünde Yuval Noah Harari ile yalanlar üzerine yaptığı güzel konuşmanın Türkçe çevirisidir.

Bill Gates & Rashida Jones podcastlerine üye olunmasını tavsiye ederim.

Sosyal medya komplo teorileri ve yalan haberle dolu, sorgulamayan ciddi bir kitle olduğu için de bunları yönlendirmek oldukça kolay hale geldi.  Yalanı gerçekten ayırmak, güvenilir bilgi ve habere ulaşmak oldukça zor. Bu konuda harika bir konuşma ile Bill Gates & Yuval Noah Harari karşınızda!

RJ: Bill, hakkında karşılaştığın en garip yalan ne oldu?

BG: Corona virüsü yaratanın ben olduğum yalanı daha garip olamaz.

RJ: Sence neden böyle bir yalan yaratıldı?

BG: Bir insanın sahip olması gerekenden daha fazla paraya sahip olmam, kendilerini aşırı akıllı görmeleri. Çoğu insanın aşının zarar vereceğine dair, içine yerleştirilecek mikroçip ile 5G’ye bağlanarak insanları takip etme hedefi ile üretildiğine dair korkuları var, bu komplo teorileri kendi hakkımda duyduğum en delice şeyler.

RJ: Peki, bu yalanları söylemenin sebebi nedir?

BG: Aşılar çok genç yaşta çocuklara yapılır ve aslında çok ta sürpriz bir durum değil çünkü hassas bir dönemdesiniz, çocuğunuzun koluna iğne batırılıyor, ağlıyorlar, aşının su çiçeğini silip milyonlarca hayat kurtardığını unutmayalım. Tüm aşıların mükemmel olduğu söylenemez, hepsinin çok dikkatle üretilmesi, dikkatle denenmesi gerekir. Ancak aşının faydaları akıl uçuran cinstendir.

RJ: Genel olarak doğruluğu savunduğunuzu biliyorum ama inandığınız bir yalan var mı?

BG:  İnovasyonun sorun çözdüğüne inanıyorum. Software işim başarılı oldu, vakfım başarılı oldu, garanti olmasa da çok çalışarak, doğru insanlarla birlikte çalışarak, onlara kaynakları sağlayarak herhangi bir sorunu çözebileceğimize inanıyorum. Bu çok büyük bir basitleştirme, başka insanlar gelip aşıyı bulsan bile piyasaya sürmen zor olacak diyorlar ve tüm kompleks yapı…Bu büyük basitleştirme yani “sorunu çözmek için bir şey yaratalım” konusu benim inancım.

RJ: Başarılı tüm insanlar için aynı tehlikenin olduğuna inanıyorum. Bireyleri başarabilmek için onun başarılması gerektiği sanrısını yaratmaları gerekir.

BG: ve risk almak, mesela HIV aşısı üzerinde çalışmalar devam ediyor, bunca zamandır çıkmaz sokaklara girdik ancak her sabah uyanıp hey bu aşıya milyarlarca dolar yatıralım ve başarılı olacağız demek…İnatçılık bir değer olabilir. Ancak hiçbir yere varamama ihtimalini de kabul etmek gerekir.

Peki, sana yardımcı olan yalan nedir?

RJ: Seninkine benzer aslında, insanlar aslında kalben iyidirler, yöneticiler yetkin hatta benden daha yetkinler. Bu üzerinde çalıştığım bir şey, çünkü artık basamakların bana faydası olmadığına inanıyorum. Ancak doğru olmasa bile insanların aslen iyi olduklarına inanmaya devam etmek istiyorum.

Yuval Noah Harari ile bu konuyu konuşmak isterim.

BG: Evet tam konuşulması gereken kişilerden birisi, Sapiens kitabı şu anda mücadele verdiğimiz hastalıkları, açlığı, savaşları anlamamıza yardımcı olmakta. Aptal değiliz, vakfımız da birçok çalışmalar yapıyor. İlerlemeler ile neler yapabiliriz? Temel ihtiyaçlar olmayınca anlamlı ve önemli hale gelen nedir?

RJ: Evet, insanların dünyada görmedikleri şeye inanan tek varlık olduklarına dikkat çekmesi önemli. Devlet olsun, din olsun, milliyetçilik olsun, felsefe veya kurum olsun, bunların hiçbiri aslında gerçek değil, birer konsept ve bu oluşumlar bize anlam vermekte  ve bu anlam bize toplulukları ve altyapıyı oluşturmamıza ve inovasyon yapmamıza yardımcı olmakta. Bu bazen iyi bazen ise kötüdür. Bunu nasıl yönetebileceğimizi kendisiyle konuşmak istiyorum.

Merhaba Yuval, hoş geldin. Bizim doğuştan yalancı olduğumuza inanmaktasınız değil mi?

YNH: Doğuştan yalancı demek istemem, yalanların çok önemli olduklarına inanmıyorum. Onları doğru olmayan ancak yalan olmayan kurgu hikayeler olarak değerlendiriyorum. İnsanlar bunlara inanmaktalar, birbirlerini özellikle aldatmıyorlar. İnsanların dünyayı kontrol ettiğine inanıyorum çünkü diğer hayvanlara göre daha iyi işbirliği yapıyoruz. Ve işbirliğimiz kurgu hikaye üretip inanmakla daha iyi oluyor. Tüm sevgi temelli işbirlikleri yaratılan ve inanılan kurgu hikayelerden oluşur.

RJ: Yalan, kurgu veya efsane arasındaki fark nedir?

YNH: Yalan, bir şeyin gerçek olmadığını gayet iyi bildiğiniz zamandır, yine de başkalarını aldatmak için söylersiniz.

Kurgu, çoğunlukla gerçekten inanırsınız, başkalarını aldatmak için söylemezsiniz, küçük bir şey olabilir veya büyük bir şeydir. Bir din gibi, ekonomik bir teori veya ırksal bir teori gibi. Sanırım çoğu Nazi ırkçı Nazi teorisine inandı, insanlar genelde yaydıkları hikayelere inandılar.

RJ: Şu anda ülkenin içinde bulunduğu dönemde kimin yalan söyleyip kimin kurgu yaydığını anlamak zor

BG: Maske takmak politik bir beyan olarak algılanıyorsa, maske takılmasına katılımın düşük olması yanlış anlama ve yalanlar kaynaklıysa…

RJ: Belli bir sonuca ulaşmak için yalan söylemek?

YNH: Yalan söylemek istiyorsan bile insanları ikna etmek zorundasın. İnsanları ikna etmenin en kolay kolu ise yalana kendin inanmaktır. Başkalarını aldatmak ile kendini aldatmak arasındaki farkı görmek çok kolay değildir. Yalan söylemeye başlayan insanlar yolun bir bölümünde artık kendi yalanlarına inanmaya başlarlar.

RJ: Mart veya Nisan ayındaki bir konuşmanızda insanların bilime inanmaları gerekliliğinden bahsettiniz. Pandemiden beri birçok hatalı haber, birçok yalan yayıldı, özellikle covid-19 hakkında. Peki şu anda ne düşünüyorsunuz?

YNH: Bilime inanmak kesinlikle gerekli. İdeal olmamakla birlikte tarihin herhangi bir dönemine göre çok daha iyi bir durumdayız. Bugün olanları kara ölüm günleri ile karşılaştırdığınız zaman tamamen farklı bir oyun olduğunu görürsünüz. Kara ölüm Avrupa ve Asya’yı ele geçirmişken o kıtalardaki insanların 2/3sini öldürdü ve kimse ne olduğunu anlamadı. Birçok teorileri vardı, astrolojik teoriler, Musevilerin dünyayı zehirleme teorisi ve birçok şey. Bir tek insan bile ne olduğunu anlayamadı. Bugün ise en azından birkaç kişi ne olduğundan haberdar. Bu bile bir gelişmedir.

BG: Dijital sosyal medyamız var ve delice açıklamaların ülkeler ve dünyada yayılma hızı bu oldukça yeni. Yeterince insanın aşılanacağını ve bunun sona ereceğini düşünüyorum. Ancak tüm insanlığın aynı durum içinde olduğunu ve birlikte çalışma ihtiyacında olduğunu bilmek lazım.

RJ: Yuval, bugünkü yalanların şimdiye kadar söylenenlerden daha tehlikeli olduklarını söyleyebilir miyiz?

YNH: Hayır, bir anlamda daha tehlikeli : insanlık çok daha güçlü. Nükleer silahlara sahip kişilerin inandığı yalanlar, taş ve oka sahip insanların inandığı yalanlardan daha tehlikeli, o anlamda evet, daha tehlikeli, ancak başka bir perspektiften bakarsak insanlar bilgi ile gerçeği karıştırırlar. Bilgi, gerçek demek değildir. Komplo teorisi de bir bilgidir, bilgiyi yaymak için kullanılan tüm araçlar aynı zamanda kurgu, yalan ve komplo teorilerini yaymak için de kullanılabilir. Baskı bulunduğunda, kitaplar basılmaya başlandığında ve Avrupa’ya geldiğinde insanlar bilimde devrim olduğunu düşünerek Newton, Kopernik okumaya başladılar sanmayın. Kesinlikle hayır. En büyük “best seller” yani en iyi satan kitap “the hammer of the witches” idi. Cadıları tespit etmek ve öldürmek üzere yazılmış bir “kendin yap” kitabı idi. Bu kitap her şeyden çok daha fazla sattı. İnsanlar cadı avını ortaçağa ait olarak düşünürler, ancak en büyük cadı avı dönemi 16. Ve 17.yüzyılda gerçekleşti, tam da bilimsel devrimle aynı zamanda! Ve baskı sayesinde geniş kitlelere ulaşmış ve tetiklemiştir. Bu rezalet teoriler basılıyordu, inanılmaz bir hızla yayılıyordu ve insanlar bunlara inanıyordu. Çünkü bu bir kitaptı ve basılı olunca daha inanılır oluyordu.

RJ: Peki gerçeğe mi inanmak istiyoruz yoksa bize birisinin gerçekte yalan olan bir şeye bu gerçek demesini mi istiyoruz?

YNH: Nasıl bir gerçekten bahsettiğine bağlı, 2 tür gerçek var;

Dışsal şeyleri kontrol etme gerçeği, mesela zürafa avlamak istiyorsunuz, nerelerde takıldıklarına dair bilgiye ulaşmak istiyorsunuz. Atom bombası inşa etmek istiyorsunuz, nükleer fizik hakkında gerçekleri bilmek istiyorsunuz. Komplo teorilerine inanırsanız atom bombasına sahip olamazsınız, bu çok basittir.

Ancak diğer gerçekler veya diğer hikayeler ise insanları kontrol edenlerdir. Toplulukların temelidir. Dinler, ideolojiler gibi. Burada güç sahibi olmak için gerçeğe ihtiyacınız yoktur. Güç, kitleleri aynı hikayeye inandırma becerisidir, burada genelde gerçekler yolunuza engel olur. Hikayenin gerçek olmaması halinde etkin olmayacağı gibi bir gerçek yoktur. Asla. Birçok insanı bir kurguya inandırarak inanılmaz bir güce sahip olabilirsiniz.

BG: İnsanlar çok basit cevap arayışındalar, mesela bu kişi buna sebep oldu, biz ve onlar gibi. Yalanların, gerçekdışı olmalarına rağmen, bir tür tatmin edici kalıbı bulunuyor.

YNH: Komplo teorilerinin çoğu basittir. Dünya komplikedir. İnsanlar gerçeği bilmek istiyor mu diye sordun…Gerçekle ilgili 2 büyük sorun; 1. Gerçekler çoğunlukla keyifsizdir ve bilmesi acı vericidir. Kendimle ilgili gerçek genellikle acı vericidir. Ve komplikedir, mesela virüsün ne olduğunu anlamak gibi. Virüsü anlatmaya çalışırsak tam olarak yaşayan bir organizma değildir, temelde biraz bilgidir, biolojik koddur. Peki nasıl oluyor da bir salgına sebep oluyor? Oldukça komplikedir. Zihnimiz, beyinlerimiz tembeldir. Evrime adapte oluyoruz, bazı çok komplike şeyleri anlıyoruz, mesela sosyal ilişkiler gibi. Bu konuda dahi kesiliyoruz, çünkü evrimsel olarak yaşamaya devam edebilmek topluluklar içinde var olabilmek için bunları bilmek zorundaydın. Sosyal ilişkiler, kim kimden nefret ediyor, kim bana karşı komplo teorisi üretiyor gibi. Ancak virüslerin varlığına dair hiçbir fikrimiz yoktu. Böylece beynimiz virüsleri anlayacak şekilde gelişmedi. Zor anladığımız şeyleri sevmiyoruz. Kolay anlaşılır şeyleri seviyoruz. Şimdi kötü bir yarasa türünden insanlara atlayan bir epidemolojik olaylar zincirini anlamaya çalışalım, oldukça komplikedir. Bir de basit komplo teorisine bakalım, birkaç milyarder dünyayı yönetmek için bunu yaptı. Bunu seviyoruz. Çünkü kendimizi akıllı hissettirmekte, dünyada ne olduğunu anlıyorum. Bu virüslerden konuşunca aptal gibi hissediyoruz, profesörler anlıyor ben anlamıyorum.

RJ: Gerçeği arayışı anlıyorum ama aynı zamanda kurgu metodolojisini üzerine inşa ettiğimiz modern insanlık? Hükümet, din, kurumlar…birçok kompleks yapı var, birçok hikaye aynı anda söylenmekte.

YNH: Kurumlar komplikedir bu sebeple çoğu insan kurumların yapısını anlamakta zorlanırlar. Kurumsal hukuğu dinsel metodolojiyle karşılaştırırsanız dinsel metodoloji çok daha basittir. Kötü bir şey yaparsanız öldükten sonra şeytanlar tarafından yakılırsınız. Çok basittir.

RJ: Yani insanların çoğu kurumları anlayamamakta, o kadar basit

BG: Kurumların teknokratik yönleri vardır, geç insanlık tarihinde başlar, Amerikan hükümetinin bütçesini bilme fikri ve bu yapılaşma ile uğraşan insanların yüzdesi çok ufak. Hükümet bütçesinin %kaçı yoksul ülkelere yardım olarak gitmektedir diye insanlara sorunca, %5-10 derler, ancak %2-3 olmasını dilerler, ki %1’den daha azdır, o zaman deriz ki hey dilediğine sahip olabilirsin, ancak diğer insanlara güveniriz, çünkü kurumları, elektriği, virüsleri, vergi strüktürünü anlayan yüzdemiz oldukça azdır.

RJ: Kurumlara geri dönelim. Kurumların işleyebilmesi için içsel veya dışsal, veya markalaşma olsun kullandıkları birçok yalan olduğunu düşünüyorum. Bill önce sana Microsoft nedir diye sormak istiyorum, sonra da Yuval senin cevabını merak ediyorum.

BG: Microsoft bir nevi faydalı, çok iyi ürünler geliştirdik, Coca Cola ve Apple gibi iyi markalaşmadık, Steve Jobs’un markalaşma konusunda çok daha fazla sezgisel duyusu vardı ve ben o kadar iyi değildim. Biz kodlama konusunda çok iyiydik, saf mühendis idik, özümüz inovasyon idi

YNH: Diğer tüm kurumlar gibi Microsoft bir hikaye, avukat ismi verilen güçlü shamanlar tarafından yaratılmıştır. Var olduğu tek yer paylaştığımız hayal dünyamızdır. Kurumlar güçlü değildir anlamına gelmez, dünyanın en güçlü şeylerinden birisidir, ancak sadece söylediğimiz hikayeler içinde yaşarlar. Hayalimizdedir. Dokunamazsın, göremezsin, koklayamazsın, tadamazsın. Microsoft’un varlığından başka hiçbir hayvanın haberi yoktur.  Microsoft genel merkezini ziyaret etmek üzere bir şempanze götürelim, şempanze bir bina görür, binaya girip çıkan insanlar görür, kafeteryasında muz vardır, ama şempanze Microsoft’u idrak edemez. Coca Cola’yı da göremez ancak içebilir. Coca Cola şirketini sadece insanlar bilir, çünkü sadece bizim hayalimizde yaşar, bir nevi kolektif hayaldir.

RJ: Peki, Microsoft’un sattığı softwarelere ne diyebiliriz? Sonuçta kullanıyoruz.

YNH: Software daha gerçektir, dünyada bir şeyler yapmaktadır, ama software şirket değildir. Hakim veya hükümet Microsoft’un kapanmasını talep edebilir, yok olabilir ancak software hala vardır.

BG: Şirketlerin inançları ve değerleri konusunda motivasyonu sağlamak üzere inançları vardır. Birbirini heyecanladırmak için çalışan bir grup gibi. Rakiplerinin kendilerinden daha az değerli olduklarına inanabilirler, biz ve onlar tarzı şeyler, hadi onları yenelim tarzı sporcu bir yaklaşım şirket içinde vardır, benim ürünümü kullanırsan daha havalı olursun veya daha fazla keyif alırsın denebilir.

RJ: Herhangi bir şeyin gerçek olduğuna inanıyor musun?

YNH: Tabii, kesinlikle, denizler, dağlar, insanlar var, çoğunlukla en gerçek şeyin “acı” olduğunu söylerim. Acı, çoğunlukla inandığımız hikayeler kaynaklı doğar, bir hikayeye inanır savaşa gideriz, hikaye bir hayaldir ama savaşın zayiatı, ölüler, yaralılar, kayıplar hepsi %100 gerçektir.

RJ: Peki yalanların bizi acıdan kurtarabileceğine inanıyor musunuz?

YNH: Yalan ve kurgu arasında büyük fark vardır. Papa, dindarlara Hristiyan dogmalarını aktarırken yalan söylediğini düşünmüyorum. Buna gerçekten inandığını düşünüyorum. Birçok papa geldi geçti belki birkaçı yalancı idi, ama çoğu papa dediklerine gerçekten inandılar.

Kurumlar ve paradan da konuştuğumuz zaman yalan değil, mesela faiz oranını arttırdık deyince yalan değil, ancak sadece hayalimizde var olan bir durumdur. Tüm kurguların çoğu yardımcı bile olabilir, birlikte futbol oynamayı hayal ederken bile dinden farklı olarak  çoğu insan kuralların bizler tarafından konduğunu bilmektedir. Ama herkesin oyundan keyif almak adına aynı kurallara en az 90 dakika inanması gerekmektedir. Sorun unutmaya başladığımızda başlar, yarattığımız bir hikaye kendi tasarımımızla bizi esir alırsa mesela…Mesela insanların aklına Frankenstein gelir, kendi yarattığı şey tarafından esir alınmak modern bir fenomendir ancak değildir, teknolojik olarak belki yenidir, ancak insanlar kendi yarattıkları tarafından yüzyıllardır esir alınmıştır, mesela Tanrılar, milletler, para çevresinde kendi yarattıkları hikayelerden esir alınmışlardır. Bunları kendi yarattıklarını unuturlar ve ölü insanların hikayelerine tutsak oluruz.

RJ: Dünyaya bakış açışınızın değiştiğini düşünüyor musunuz yoksa aynı çerçevede mi ilerliyorsunuz* En son ne zaman okuduğunuz, deneyimlediğiniz bir şeyde “aha!” dediniz?

YNH: Oldukça fazla değişiyor. Sapiens kitabını yazdığımdan 1-2 cümle dışında bilgisayarlar ve yapay zeka hakkında bilgi yoktu, okudukça artık yazdıklarım ve konuştuklarımın %50’sinden fazlası yapay zeka, makine öğrenme ve bunların neler yapacağı üzerine. Teknik yön hakkında çok az bilgim var, hayatım mevzu bahis olsa bile bir cümle bile kod yazamam, ancak tüm bu inanılmaz buluşların tarihsel, felsefi ve politik içeriklerini anlamaya çalışıyorum.

RJ: Bill, bilime hakimsiniz, kodlama yapabiliyorsun, sence hikayeleştirme işinin ne kadarını kapsıyor?

BG: Vakfımın işinin ana bölümü gelişmekte olan ülkelerde neler olduğunu dünyaya göstermek, bilim adamları sayısını arttırmak, fakir ülkelerdeki hastalıkları azaltmak ve bu alanlarda araştırmalar yapmak. Rakamlar bu işi yapamıyor. 3 resim koyup çocuklar hastalıktan ölüyor demek, söz ile 3 milyon çocuk öldü demekten daha etkin. Böylece hikayeleştirme, yani çocuğunu aşıya götüren bir anne resmi, alışverişe çıkan bir sağlık çalışanı daha etkin. İnsanlar hikayeleştirmelere tepki veriyor. Vakıf çalışmalarında istatistikler ile hikayeleri birleştirmemiz gerekiyor ki bu çalışmalardan haberdar olsunlar ve başvurabilsinler.

YNH: Sizce yapay zeka bizi bizden daha iyi tanımaya başladığında insanlığa ne olacak? Bu olmayacak diyebilirsiniz, her şey her zaman insanlar üzerine olacak ve ne kadar bilgiye sahip olursanız olun bilgisayar hiçbir zaman tam olarak anlayamayacak, bunu geçmek istiyorum ancak derin anlamda ne oluyor? Bir diktatörün eline düşerse değil, insanlar çoğunlukla distopik bir senaryoya yöneliyor; herkesi her zaman takip eden ve her şeyini bilen totaliter bir rejim var ve bu berbat bir şey. Bunları bir kenara bırakalım, sistem her zaman sizin lehinize. Yine de sizi kendinizden daha iyi biliyor ve temelde göreceğiniz eğitim, dinleyeceğiniz müzik, okuyacağınız kitaplar ya da evleneceğiniz insan gibi sizin adınıza en önemli kararlarınızı alabilir. Böyle bir durumda insan hayatına ne oluyor?

BG: Yazılım ajanının sizi kendinizden veya diğer insanlardan daha iyi tanıyacağına kesinlikle inanıyorum. Neden bazı şeyleri öğreniyorum? Neden bazı deneyimleri seçiyorum? Un tüm amacı: Değerlerimiz var. Bir takım uyuşturucuların size bir takım keyifli deneyimler yaşattığını söyleyebilirsiniz. Bir film çekmekten veya kitap yazmaktan ziyade bir insanın yıllarca bir köşede oturup bu uyuşturucuları kullanmasını iğrenç bulabiliriz. Bu yazılım ajanı bizimle tatmin edici bir şekilde ilgilenecek, çok sofistike bir keyif mekanizması…Makineler bizim için yeterli yemek yaptıklarında, o zaman ne yapalım? Sosyal olarak organize olunca sonra ne amaca yönelik olacak? Evrim sayesinde çok iyi yapabildiklerimizi geçtiğimiz zaman cevapları bilmiyorum…

YNH: Bir bilgisayarın beni benden daha iyi tanımasına ne kadar süre kaldı?

BG: Birkaç buluş uzaktayız. Makine öğrenmesinin ölçeğini yükseltiyoruz, bilgiyi yeterli derinlikte temsil edemiyorlar. İlginç görev bir makine ne zaman kitap okuyabilecek ve bize bu bilgiyi aktaracak ve insanlardan daha iyi bir test cevabı verebilecek, daha oraya gelmedik, bilgiyi nasıl temsil edeceğimizi bilmiyoruz. Ancak evrimi gözlemleyerek veya en baştan geliştirerek gelecek 50 senede bunları yapmamıza imkan sağlayacak buluşlar yapılacaktır. O zaman insani faaliyetleri sorgulayacağınız, makinelerin yaratma ve yönetme açısından bizden daha uzman olduğu zamanlar gelecek. Makineler bizden 10 kat daha iyi olacaksa bu oldukça cesaret kırıcı…

YNH: Kararları nasıl verdiklerini anlayamayacağız çünkü kararları insanlardan çok daha farklı bir biçimde veriyor olacaklar. İnsanlar en azından daha bilinçli düşünmekteler, 3-4 belirgin noktadan ötesini hesaba katamıyoruz. Mesela bir bankacı gelip benden kredi istiyor, kararımı verirken 3-4 noktayı değerlendirerek sonuca varırım. Geçmiş kredi tarihçen, ırkın, cinsin gibi, insanlar böyle yapıyorlar. Yapay zeka ise zaman ve data olarak binlerce noktayı hesaba katabilir, mesela günün hangi saatinde geldin? Bunun kararda  % 0,0 oranında etkisi var ancak oradadır. İnsanlar diyor ki, tamam makineler karar verici olsa bile yasalarımız olacak ve bunların açıklanması gerekecek. İnsanların “açıklama hakkı” bulunmaktadır. Eğer bir kredi başvurusu yaptıysanız ve banka bunu reddettiyse bankanının bunu neden reddetttiğini bilme hakkım var. Ancak bu tamamen ilgisiz, çünkü banka diyecek ki: bizde bir algoritma var, be bu algoritma devasal bir data analizi yaptı ve isterseniz bu analizi size basabiliriz, ancak bunu anlayamayız. Biz sadece bu algoritmaya güveniyoruz. Algoritma insanlarla aynı şekilde karar verseydi eğer ona ihtiyaç duyulmazdı. Sadece insan bankacılar olurdu.  

RJ: Yapay zekanın otonomisinden kaygı duyuyor musunuz? Onları insanların programladığını hissettirmenin ötesine geçtikleri sofistike bir noktaya gelindiğinde mesela…

BG: Bu bir ara konu olacaktır, şu anda yapabileceğimiz bir şey yok, Evrenimiz bir ara ısı-ölüm durumundan geçecektir. geleceği ne kadar düşünmeliyiz? Değiştirebilir miyiz? Kim olduğumuz ve yaptıklarımızı neden yaptığımız konusunda birçok şeyde yetki verebiliriz, derinden bir meydan okumaya maruz kalabiliriz.  

YNH: Katılıyorum, robotların dünyayı ele geçirmek istedikleri için gelip bizi öldürmek istemeleri gibi bir Hollywood bilim kurgu senaryosu üzerine endişelenmemiz gerekmiyor. Ancak bir diğer tür otonomi zaten başladı. Bankanın kredi vermemesi konusu bilim kurgu değil, bir gerçek. Dünyanın daha da fazla bölgesinde yaşanıyor ve bence bu konuda kaygı duymalıyız, geldiğimiz noktaya geri dönecek olursak komplo teorilerini kolaylıkla rafa kaldırmamalıyız. Genellikle derin ve haklı korkuları temsil ederler. Covid19’un insanları kontrol edebilecek  içinde çip barındıran aşıları yapabilmek için yaratıldığı teorisi birçok farklı açıdan bir saçmalık. Ancak izleme teknoloji üzerine gerçek ve realistik bir korkuyu temsil etmekte, bence bir açıdan da pandeminin sonuçlarından bir tanesi planlı olmadan  tüm dünyada gözetleme teknolojisinin uygulanması ve kabul edilmesinde ciddi bir yükseliş olduğu realitesidir. Komplo teorileri başkasının sahip olduğu teorilerdir. Benim komplo teorilerim olmadı. Benim haklı kaygılarım var. Covid19 plansız da olsa çok daha fazla insanın izlenmesi ile sonuçlanacaktır.

BG: 2015’te pandemi üzerine konuşmam olmuştu. İnsanlar gelecekte hazırlıklı olmamız gereken başka ne endişelerimiz olacak diye soruyorlar, iklim değişikliği bir cevap, gelecekte pandemiler devam edecek, bio terörizm konusunda dünya yeterince  endişe duymuyor. Covid19’u insanların yarattığına dair komplo teorisi bio terörizmi engelleyecek müthiş fikirli yatırımlara yönlendirecek olsa o zaman derim ki wow bu teori sayesinde dünya devletleri bir araya gelerek araştırmacıları bir araya getirerek birçok araştırmalar yaptılar ve bio terörizmi önlemek istiyorsak biraz da laboratuvarlarda çalışan insanları izleyerek neler yaptıklarına bakmak lazım hatta ciddi olarak gözlenmeleri gerekir.

RJ: Laboratuvarlarda çalışan insanlar ile sokaktaki insanlar arasında bir fark var ama.

BG: Evet, umarım orada bir çizgi çekebiliriz.

RJ: Daha ümit verici şeyler de konuşmak istiyorum. Gelecek 20 senede dünyamızın daha iyi bir yer olacağı ve daha az acı çekileceği konusunda Yuval ne düşünüyorsun?

YNH: Bu tamamen bize bağlı. Geleceği gerçekten öngörebileceğimizi düşünmüyorum, geleceğin belirgin bir yöne ilerlediğini sanmıyorum, Covid19 gibi birşeyi düşünürseniz nefret saçmak, yabancıları suçlamak, bundan nasıl çok para kazanırım gibi hırslara bürünmek veya komplo teorilerini yayarak umursamaz bir tavır içine girebilirsiniz. Veya tam tersi bir şekilde tapki verebilirsiniz, merhamet üretebilirsiniz, zor zamanlarda insanlara nasıl yardım edebileceğinize bakarsınız, sahip olduklarınızı paylaşarak cömert davranabilirsiniz, bilgi paylaşabilirsiniz, bilim ve fırsatları kullanabilirsiniz, bir virüsün ne olduğunu, nasıl doğduğunu ve yayıldığını öğrenebilirsiniz. İnsanlar bu şekilde tepki verdikleri taktirde sadece içinde bulunulan durumla değil gelecekteki tüm krizler ile başa çıkılabilir. Bu perspektiften bakılınca en büyük düşmanımız bir virüs değil, nefret, hırs, duyarsızlık gibi kendi içsel şeytanlarımız.

BG: Bundan 20-40 sene sonra uyarılmış olan insanlar daha iyi bir durumda olmayacaklar mı sence?

YNH: Pek te sanmıyorum, çünkü tarihin düzgün doğrusal bir çizgide ilerlediğini düşünmüyorum. Mesela 1913’te Avrupa’da yaşıyor olsaydınız olanların gelecek 40 senede devam edeceğini düşünecektiniz ama bariz bir şekilde bu olmadı. Özellikle batıda yaşayan insanlar geçmişe bakacaklar ve 1990-2015 seneleri arasına altın çağ olarak görecekler. Ondan sonra ekolojik açıdan ve politik açıdan yokuş aşağı gitmeye başladı. Tarih son derece öngörülemez ve tekrar etmek lazım ki insanların aptallığını asla hafife almamalısınız. Data, bilim vs hepsi şahane ama insanın aptallığı hafife alınmamalı, görünmez değil, son yüzyılda çok değerli ilerlemeler kat ettik, hiçbir ilerleme olmadı diyen insanlar olabilir, bu da tehlikeli bir şey çünkü o zaman “denemenin hiçbir anlamı yok” mesajını vermiş olursunuz. Geçtiğimiz dönemde eğitim, sağlık, azınlıklara davranışlarımız konusunda ilerleme kat edilmeseydi o zaman ümitsiz bir durum olurdu. Çok değerli buluşların olduğunu fark etmek önemli, bu sorumluluk almayı gerektiriyor ve daha da fazla ilerleme kat edebileceğimizi gösteriyor.

Covid-19 içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Yılbaşında hediye al, destek ol

2020 birçoğumuz için oldukça zorlayıcı geçti, pandemi dolayısı ile kapanan yerler ciddi bir işsizlik yarattı, ocaklar söndü, kiralar, okul taksitleri ödenemedi. Sağlık sorunları ile mücadele edenlerin ilaç ve cihazlarına gelen zamlar henüz daha medyaya yansımadı bile, %30-40-50 ve 100’lere varan malzeme zamları dehşet verici idi. Pandemi affetmedi, beni ilgilendirmez dedi.

Anlamı olan, bir başkasını da mutlu edecek, ona destek olacak, bir ihtiyacını karşılamasına vesile olacak mecralardan sevdiklerimize hediye alarak kendimize, sevdiğimize ve ihtiyacı olana üçlü mutluluk yaşatabiliriz.

MoonlightCraft

Bir tür kas erimesi sebebi ile solunum cihazına bağlı hayat süren ancak hastalık teşhisi henüz tam anlamı ile konulamamış sevgili Başak, yoğun bakım, kanül değişimi, ilaçlar ve gerekli cihazlar kaynaklı her ay artan masraflarını karşılayabilmek adına annesi ile birlikte MoonlightCraft girişimini kurdu.

Burada 2 set meditasyon kiti satılıyor. Mumları anne kendisi hazırlıyor ve döküyor, paketlemeler Başak’tan.

Geçirdikleri süreçleri yakından bildiğim tam bir mücadele hikayesine sahip anne-kız değerli siparişlerinizi bekliyor

https://www.instagram.com/moonlightcraftt

shopier.com/moonlightcraft

BİR MİLYON KİTAP

Türkiye’de her yıl yaklaşık 1.3 milyon çocuk dünyaya geliyor. Araştırmalara göre bu çocukların sadece 300 bin kadarının evinde kitap bulunuyor. Diğer bir ifadeyle, Türkiye’de doğan çocukların yaklaşık yüzde 80’i kitap olmayan bir eve gözlerini açıyor. İşte 1 Milyon Kitap Projesi, doğar doğmaz tüm çocukların kitaplarla buluşması amacıyla hayata geçirildi. 1 Milyon Kitap, Türkiye’de çocuklara doğumdan itibaren kitap okumanın önemini anlatmak ve evinde kitap olmayan çocuklara ilk kitaplarını hediye etmek hedefiyle Prof. Dr. Selçuk Şirin tarafından başlatılan bir sosyal girişim projesidir.

BİR DİLEK TUT DERNEĞİ

3-18 yaş arası, hayati tehlike taşıyan hastalıklara sahip çocuklarımızın dileklerini gerçekleştiren dernek yılbaşı için güzel setler yaratarak verdiğiniz her sipariş ile hasta bir çocuğun dileğini gerçekleştirmek üzere çalışmalar yapıyor.

NAHIL

Kadın emeğini değerlendirme vakfı ikisadi işletmesi Nahıl, 2003’ten bu yana dar gelirli kadınların ürünlerinin satışına destek olmaktadır.

http://www.nahil.com.tr

İHTİYAÇ HARİTASI

Türkiye genelinde ihtiyaç sahipleri ile bağış yapmak isteyenleri bir araya getiren platform.

http://www.ihtiyacharitasi.org

AÇIK AÇIK

Dilediğiniz herhangi bir alanda faaliyet gösteren güvenilir, gelir-gider hesapları görülebilen derneklerin bir arada toplandığı platform. Derneklerin tüm kampanyalarına ulaşabilirsiniz.

http://www.acikacik.org

Bİ DESTEK OL

STK’ların bilinirliğini rttırmak adına kurulmuş platformda şu anda desteklenen kampanyalardan birisi Köyde okuyan çocukları destekleme dayanışması:

https://www.bidestekol.com/tr/projects.read/id/2

CİN ALİ

Benim gibi Cin Ali ekolünden geliyorsanız o minik kitapların ne anlama geldiğini iyi bilirsiniz. Hem Cin Ali’yi tekrar yaşatmak hem de Cin Ali müzesine destek olmak adına online Cin Ali hediye setleri sipariş edebilirsiniz!

http://www.cinali.com.tr/15/16

Alışveriş - Shopping içinde yayınlandı | , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Dünyanın en değerli 9 maddesi

Prof.Dr.Özgür Demirtaş‘ın videolarını izlemeyi ve bir şeyler öğrenmeyi çok severim. Kendisinden ders alanları şanslı sayarım.

Öğretici videolarından birisi “dünyanın en değerli 9 maddesi” bilmiyorsak öğrenelim 🙂

9. İran’ın Beluga havyarı : Hazar denizindeki balıktan elde ediliyor.

1 gr beluga havyarı = 34 USD

8. Altın :

Endüstri, üretim, finans alanlarında kullanılıyor. İyi bir iletken.

1 gr altın = 57 USD

7. Rodyum:

Otomabil sektöründe, cam sektöründe, fiberglas yapımında kullanılıyor. Dünyada her yıl sadece 30.000 kg üretiliyor

1 gr rodyum = 504 USD

6. Plutonyum:

Atom bombası yapımında kullanılmıştır.

1 kg = 5.000.000 USD

5. Taaffeite

1 gr = 20.000 USD

4. Tritium

Nükleer santrallerde ve çalar saatlerde kullanılmıştır.

1 gr = 30.000 USD

3. Pırlanta

3c önemlidir, cut, clarity, clearnes (kesim-renk-berraklık)

1 gr = 55.000 USD

2. Californium

Nükleer santralin çalıştırılmasında, bazı kanser türleri tespitinde kullanılıyor

1 gr = 27.000.000 USD

  1. Antimadde

Sadece Avrupa’nın nükleer araştırma merkezi CERN laboratuvarlarında üretilebiliyor.

antimadde ve madde bir araya gelince enhilation_yokoluş-patlama oluşuyor, ortaya çıkan enerji inanılmaz büyük, 1 kaşıkla koca şehirlerin enerji ihtiyaçları karşılanabilir.

1 gr = 62,5 trilyon USD

Bilgi- Information içinde yayınlandı | , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Gestalt Terapi Üzerine

18 Haziran 2020 tarihinde gerçekleşen Prof. Dr. Hanna Nita Scherler  & Türk Sağlık Vakfı online söyleşisinin yazıya aktarılmış halidir:

Yayın izni verdiği için Hanna Nita hocama teşekkürler.

1986 yılında masterı bitirdiğimde gönüllü olarak Bakırköy hastanesinde çalışmaya başlamıştım. 1988 yılının baharında Boğaziçi üniversitesindeki çok sevdiğim bir hocam bana dedi ki: “Nita tam sana göre bir yer buldum, Cleveland’da, bu yaz oraya gidiyorsun”. 88 yılının yazında ben Temmuz-Ağustos aylarının tamamında yoğun bir Gestalt eğitimine, ne bulacağımı bilmeden, hocam bana önerdi diye kalktım gittim. Gidiş o gidiş, hayatım değişti. Gestalt ile öyle tanıştım.

Moderatör: Türkiye’de Gestalt terapisi en çok merak edilen ekollerden birisi haline geldi. Gestalt terapisi nedir? Nasıl tanımlayabiliriz?

Tabii ki herkes kendi bakış açısından kendi öznelliğinden cevap verecektir, bunu göz önünde bulundurarak cevap vereyim. Çünkü başka Gestalt terapistlerine sorsanız başka bir tanım vereceklerdir elbette.  Benim için Gestalt bir terapi yöntemi değil. Benim için Gestalt bir yaşam felsefesi, nasıl bir yaşam felsefesi diye sorarsan da, insanın başkalarıyla temas yolu ile kendisiyle temasında sürekli gelişmesine ilişkin derdim.

Moderatör: Sizin kullandığınız bir metaforunuz vardır, 88 tane piyano tuşundan bahsedersiniz bunu anlatırken. Bu terapi ekolünün felsefi temeli nedir?

Fritz Perls, Gestalt terapisini doğururken, hamilelik sürecinde kendi deneyiminden birçok olguyu sepetine atmıştır. Bunlardan belki de en önemlisi analitik yöntemli çalışan bir terapistinin olmuş olması idi. Kendisi analitik bakış açısından çalışan bir terapiste gidermiş ve yazılarında şundan bahseder: Biri beni benden daha iyi bildiğini nasıl iddia edebilir? Davranışlar nasıl bir başkasının öznelliğinden benim öznelliğim hakkında yorumlanabilir? En çok tepki duyduğu şey bu olmuş ve yola çıkarken geliştireceği yaklaşımda kişiyi kişiden daha iyi kimsenin bilemeyeceği, ancak kişinin kendisinin bilebileceği varsayımından hareket etmiş. Jung’dan almıştır. Jung kolektif bilinç altından bahseder. Aslında Perls açıkça bahsetmemekle birlikte, diğerinde kendimizi bulabileceğimizi söyleyerek birlik bilincine doğru yol alınabileceği yaklaşımında satırlar arasında bulunmaktadır. Hümanistik felsefeden çok etkilenmiştir. Hümanistik felsefeye göre insanı kendi potansiyelini gerçekleştirmek motive eder. Perls’e göre insanın kendi potansiyeli benim 88 tuş dediğim şey. Yani hepimiz eşit kaynakla doğuyoruz, fakat sosyalizasyon sürecinde öğrendiklerimiz kaynağın tamamını kullanmamızı engelliyor. Şöyle düşünebiliriz: Bir sahne var, bu sahnenin tamamına ben sahibim, fakat ebeveynlerim, projektörleri ellerinde tutanlar, sahnenin sadece belli bir bölümünü aydınlatıyorlar ve ben çocuk olarak zannediyorum ki benim sahip olduğum sadece onların aydınlattığı taraf. Halbuki onların aydınlatmadığı, karanlıkta kalan, ama benim barındırmakta olduğum kaynaklarım da var. Perls’ün Hümanistik bakış açısını göz önünde bulundurarak demek istediği kişiyi ebeveynlerinin aydınlatmadığı karanlık tuşlarını keşfetmenin motive edeceği.

Diyeceksin ki nereden bilebilirim öyle taraflar barındırdığımı (kullanılmayan)? Diğeri ile ilişki içerisinde yaşadığım bombeler, zorlanmalar, yaşadığım sinirlilik, kaygı, üzüntü, gündelik hayatımdaki gidişatın dışında tepki verdiğim olgular bana orada kaldıramadığım bir şeylerin olduğu mesajını verir. Eğer o olgulara barındırdıkları mesajı algılamak üzere eğilirsem karanlık tarafımı keşif yolculuğuma çıkarım. Yani Hümanistik bakış açısından Perls’ın aldığı kısım: ben barındırdığım ama henüz tanışmadığım taraflarım ile tanışma motivasyonuyla hareket ediyorum. Varoluşçu felsefeden de çok etkilenmiştir. Herkesin kendi hayatından sorumlu olduğu, kendi seçimlerinden sorumlu olduğu, herkesin seçim yapmakla ve yaptığı seçimlerin sonuçlarına katlanmakla yükümlü olduğu kısmı varoluşçu felsefeden aldığı olgulardır.

Felsefeden laf açılmışken,  Taoizmden de çok almıştır. Taoizmden, kuşbakışı söyleyecek olursam; hayatı bir döngü içerisinde algılar, yani her şey yaşamda bir döngü içerisinde, devinim içerisinde gelişmektedir. Perls yaklaşımına buradan esinlenerek “cycle of experience” adını verdiği benim onu “yaşam döngüsü’ olarak Türkçeye çevirdiğim bir döngünden bahseder.

Bütün hayatımız, doğumdan ölüme kadar bir döngüyü barındırır, her deneyimin o döngü içerisinde çeşitli basamakları vardır. Döngünün en can alıcı noktası temas noktasıdır. Temas içinde bulunduğumuz andaki ihtiyaçla olduğunda o döngünün keyfine doyum olmaz. Ama temas andaki ihtiyaca değil de geçmişten taşımakta olduğumuz eski bir ihtiyaca cevap verdiğinde o döngünün sıkıntısı çok olur. Çünkü ikame bir tatmin içerisinde olmuş oluruz. Zaten Gestalt bakış açısı da ikame tatminlerin bize verdiği sıkıntıların farkına varılmasının, o sıkıntıyı değişime davet olarak görebilmenin metodunu barındırır.

Felsefi uçlarından bir tanesi de Budhizmdir. Budhizmden ağırlıklı olarak metodolojik bir takım araçlar almıştır. En önemlisi insanın kendisine şahitlik edebilme kapasitesini geliştirmek ile ilgilidir. Bir diğer felsefi bacağı sistem yaklaşımıdır. Perls insanın içinde bulunduğu zemine, insanla birlikte bir sistem olarak bakar. Bunun önemi ne diyeceksin? Sistemdeki parçalardan bir tanesindeki değişiklik sistemin tamamında değişikliğe vesile olur. Bunun insan olgusuna indirgenmiş şekli nedir? İnsan kendisini değiştirmeye dönüştürmeye bir yerden başlasa bu yeterlidir. Çünkü oradaki değişiklik tüm sistemlerine bulaşacaktır.

Bir diğer bacağı, Gestalt psikolojisidir. Gestalt psikolojisinin Gestalt terapisi ile hiçbir ilgisi yoktur. Gestalt psikolojisi tamamen algı ile ilgilidir. Ben Perls’ün buradaki yaratıcılığa hayran kalmışımdır.

Bir insana 3 nokta gösterip bu nedir diye sorarsak “üçgen” der, ya da ardıl noktaları düz bir hat üzerinde gösterirsek “çizgi” der. Aynı şekilde 4 nokta gösterirsek “kare” der. Bu Gestalt psikolojisi ile ilgili bir çalışma, algılama ve anlamlandırma ile ilgili. Fritz Perls demiş ki: bu niçin sadece somut bir algılama ve anlamlandırma ile sınırlı kalsın? Soyut algılama ve anlamlandırmaya uyarlayabilirim bunu demiş, bence çok yaratıcı bir zıplayış! Şöyle ki gündelik hayatımızda çeşitli uyaranlar karşılaşıyoruz. O uyaranları somuttaki 3 nokta gibi düşünebiliriz. Yani 3 soyut nokta var, biz nasıl üçgeni bildiğimiz için 3 noktaya üçgen diyorsak, soyut anlamda da karşılaştığımız uyaran bize o güne kadar hayatımızda yaşadığımız hangi kalıbı çağrıştırıyorsa o anlamı yüklüyoruz. O beklentiyi yüklüyoruz. Yani örnek verecek olursam; babam çok dominant biriydi diyelim. Onunla ilişkide birtakım kalıplar öğrenip içselleştirmişimdir. Yetişkin olduğumda, çalıştığım işte amirim de dominant. Nereden anlıyorum dominant olduğunu? Bazı tavırları ve söyledikleri bana aynen babamın yaptıklarını çağrıştırıyor. Bunlar uyaran. Ben babamla ilişkimde üçgeni öğrendiysem bu üçgen diyorum, kareyi öğrendiysem bu kare diyorum.

Psikodrama’dan  boş iskemle tekniğini, rol yapma tekniğini almıştır. Willhelm Reich bedenle çalışmıştır. Yani insanın soyut anlamdaki savunmalarının hepsinin somut olarak bedenindeki kaslarda tezahür ettiğini savunmuştur. Perls bunu bakış açısına dahil etmiş, bedenle çalışmaya çok önem vermiştir. Varoluşçu feslefe açısından sepetine attığı bir diğer olgu da Martın Buber’in “ben ve sen” veya “ben ve benim uzantım” çalışmasıdır.

Perls, Gestalt terapisinde danışan ve danışman arasında mutlaka “ben ve sen” ilişkisinin kurulmasına özen gösterir, onun altını çizer. Psikanalitik yaklaşımı ben ve sen olarak değil de ben ve benim uzantım olarak görür, çünkü ben seni senden daha iyi bildiğimi, senin hakkında yorumlar yapabileceğimi iddia edersem, o zaman seni nesneleştiriyorum demektir der. Buna çok sert tepki gösterir. Yani Gestalt terapisinde danışman danışanına ilişkin hiçbir şekilde, zinhar yorumda bulunamaz. Bu Perls’e göre arsız bir iradeye girer.

Moderatör:  Gestalt ekolü neyi amaçlar?

Bütün yaşam, parçaların bir arada oluşturduğu bütündür aslında. Bu konu beni hep çok cezbetmiştir. Her şey her şeye işlemiş bilginin tezahürüdür. Bu ne demek? Kendi bedenimizi alalım, bir beden bir bilinçten bahsediyoruz, 2 gözden, 2 kulaktan, 2 koldan, 2 bacaktan ve bedenin işleyişini sağlayan birçok sistemden bahsediyoruz. Bir kuruma bakarsak; bir kurumun da soyut anlamda, gözleri, kulakları, kolları, bacakları vardır ve işleyişini sağlayan birtakım sistemler vardır. Tabiata bakalım, tabiat ta öyle, dağları kemikler, okyanusu kan, ormanları ciğerler olarak algılayabiliriz. Yani çok soyuta kaçtım soruyu cevaplarken, Gestalt terapisinin amacını öyle sorunları halletmek, insanın kendi kapasitesi ile buluşmasını sağlamak gibi yüzeysel bir şekilde anlatasım yok, onlar zaten potada. Onlar zaten kutunun içinde. Bana göre amaç çok daha derin, aslında çoktaki biri fark edebilme kapasitesini geliştirmek.

Moderatör:   Çoktaki birin kapasitesini geliştirebilmek için ve diğer amaçlar için kullandığı yöntemler nelerdir peki?

Yöntem olarak fenomenolojik yöntem kullanılır. Fenomenolojik metodoloji anda kalmakla ilgilidir. Anda kalmak açıklamasını kullanmayacağım, çünkü bunun altı boşaltıldı, onu fark ediyorum. Dolayısı ile bu şekilde değil başka şekilde anlatacağım. Bir gözlükle dünyaya baktığımızı varsayalım. Bu gözlük benim sosyal yazılım dediğim bir gözlük. 2 tür kaynaktan söz etmek mümkün. Bir tanesi herkesin doğuştan sahip olduğu fiziksel kaynakları. Fiziksel kaynaklarımız nelerdir? Uyaranları algılayacak 5 duyumuz vardır, 5 duyumuzla algıladığımız uyaranları anlamlandıracak hepimizin zihinsel kapasitesi vardır. Zihinsel süreçlerimize eşlik eden duygularımız vardır. Yani bu bardak 4/5’i boş dersem buna eşlik eden duygu ile 1/5’i dolu dersem buna eşlik eden duygu farklı olur. O zaman hem 5 duyum var hem zihinsel kapasitelerim var, hem de duygularım var, hem de bütün bunları kapsayan ve daha fazlasını barındıran bir tinsel boyutum var. Bu kapasite hepimizde var, yani varoluşumuzun 4 boyutu hepimizde var, kaynağımızın 1 kefesinde o var, öbür kefesinde ise sosyal yazılım var. Sosyal yazılım nedir? Öğrendiğimiz ve öğrenme yoluyla içselleştirdiğimiz her şey. Peki neden bu kaynak oluyor? Çünkü eğer bu sosyalizasyon süreci olmasaydı buna bardak diyemeyecektik, içine sıcak sıvı koyulduğunda sıcak, soğuk sıvı koyulduğunda soğuk olan bardak diyemeyecektik. Nesnelerin adları olmasaydı gündelik hayatımızda bardak ver yerine tanımlamaya kalkışacaktık? O zaman sosyalizasyon süreci pratiklik kazandırması açısından çok önemli. Sosyalizasyon süreci bize hayata ilişkin inançlarımızı, değer yargılarımızı kazandırır. Hiç birimiz değer yargılarından bağımsız değiliz, hepimizin inançları ve değerleri var, olmalı da. Tüm bu lafları fenomenolojik metodoloji ile nasıl bağdaştıracağız? Gündelik hayatında sosyal yazılımı kullan, çünkü lazım. Ama Gestal terapisinde sosyal yazılımı kapının dışında bırak diyor Perls. Nasıl kapının dışında bırak? Danışanınla ilgili her şeye aynen bir bebeğin gördüğü her şeyi ilk defa keşfettiğindeki merak ve heyecanla baktığı gibi bak. Betimlemek ve tanımlamak niyetiyle bak. Bir yafta koymak niyetiyle bakma. Erkek danışanının  kulağında küpe varsa kulağında küpeli erkekler dosyası açma, karşında sarı saçlı yüzünde birçok estetik ameliyat geçirdiğini düşündüren bir danışanın varsa sarı saçlı estetikli dosyanı açma, onları kendin keşfetmeye koyul. Fenomenolojik metodoloji danışman açısından bunu sağlıyor, bu kapıyı açıyor.

Danışan açısından da, fenomenolojik metodoloji şunu öğretir: her danışanın bir hikayesi vardır, danışanın anlattığı hikayeden çok o hikayeyi anlatırken kendisinin deneyimine odaklanmayı öğretir. Hikaye sadece araçtır. Hani derler ya kahve bahane,  muhabbet şahane diye. Önemli olan deneyimin tanımlanmasıdır. Birbirimizi dinleyeceğiz, birbirimizin gözünün içine bakacağız, yani ben ve sen ortak bir biz alanı oluşturacağız. Gestalt terapisinde danışman ve danışan yoktur. İkisinin beraber oluşturduğu bir “biz alanı” vardır. Hem danışan hem danışman kendilerinin oluşturdukları ve her gün daha derinleştirdikleri bize emanet ederler. Neden emanet ederler kelimesinin kullanıyorum? Çünkü fenomenolojik metodoloji spontan yaşanır, o metodolojide” ben bugün danışanımla ne yapacağım?” yoktur. Yani bilinmezlik içerisinde beraber olunur. “Hayalet” filmindeki gibi beraber seramik yapıyorlardı, beraber hissederek vücut veriyorlardı seramiğe. Fenomenolojik metodoloji anda yaşanır, karşılıklı bir etkileşimle, karşılıklı birbirlerinin derinliklerine temas ederek vücuda getirilecek bir şekil yaratırlar.

Moderatör: Bireysel uygulamalardaki etkisi bir yana grup çalışmalarında da Gestalt terapinin aynı etkisini görmek, aynı doyuma ulaşmak mümkün mü?

Aynı demeyelim, İkisinin de kendine has tadı var. Gestalt grup terapisi çok çok derinleşebileceğimiz bireysel terapide çok daha uzun zamanda belki gelebileceğimiz bir noktaya kişiyi çok daha çabuk getirebilecek bir zemin, bir fırsat sunar, neden? Çünkü grupta benim dışımda kaç kişi varsa o insanların her biri benim bazı tuşlarımın yansımasıdır. Ben o insanlarla etkileşim içerisinde, kimisi ile çalmayı bildiğim tuşları tekrarlarım ama kimisi ile de daha önce hiç sesini duymadığım tuşların tınısı ile tanışırım. Bu her zaman akışkan ve hoş olmayabilir, bazen zorlayıcı gelebilir ve esas beni geliştirecek olan da tanımadığım aynalarımla henüz bakmadığım aynalarda kendimi görmektir. Grup, bireysel terapiye kıyasla katılımcılarına bu zenginliği sunması açısından farklıdır. Daha iyidir daha kötüdür diyemeyeceğim, farklıdır.

Moderatör: Gestalt terapisine devam eden danışanların ortak özelliklerinden bahsedebilir miyiz?

Bahsedebiliriz. Danışanlar aslında ne bulacaklarını bilerek gelmezler. Danışanlar, Gestalt terapi istiyorum diye gelmiyorlar, kimisi akut olan probleminden kurtulmak için geliyor, kimisi akut problemi olmadan kendisi ya da hayatla ilgili sorduğu sorulara cevap aramak için geliyor, kimisi ilişkisel bir sorun için geliyor, kimisi hayatında önemli bir karar verme aşamasında, kararını terapistle beraber verme beklentisi içerisinde geliyor. Yas içerisinde olan var, ciddi hastalıklar geçirenler var…insan olmakla ilgili her hal terapiye gelmek için bir neden olabiliyor. Gestalt terapisi almak demek iç yolculuğuna niyetli ve bu konuda aktif olmak demek. Ama kişi geldiğinde bunun bilincinde olarak gelmiyor. Ben çoğunlukla, kişiyi bu yola baş koyarken almakta olduğu sorumlulukla ilgili yavaş yavaş bilgilendirmeye ve yetkilendirmeye başlıyorum.

Yetkilendirmek demek şöyle bir şey, mesela diyor ki, “bu iş çok fena değil, memnunum ama daha fazla para kazanabileceğim daha fazla fayda sağlayabileceğim, daha iyi paket sunan  başka bir şirket var ama iki arada bir derede kaldım, geçeyim mi geçmeyeyim mi?”  Buna verdiğim cevap: Bu sorunun cevabı bende değil.

“Ama ben de bilmiyorum, bilsem gelip sormazdım” diyor mesela, ben de diyorum ki soruya cevap aramayalım, soruya cevap bulamakta kalalım, istiyor musun?

 Soruya cevap bulamamanın ne demek olduğunu ve bunun nasıl bir şey olduğunu yavaş yavaş anlatmaya başlıyorum ve bunu anlatırken de demin bahsettiğim, “senin seçimin- senin sorumluluğun-sen seçip yolda sen kalacaksın, ben sana ancak eşlik edebilirim, yarenlik edebilirim, ben senin burada yaratacağımız bizde yaşayacaklarına şahitlik edebilirim, yapabileceğim bu” diyorum çeşitli şekillerde.

O zaman neyi anlamaya başlıyor? Benim çalışmam gerek,  benim bu yola baş koymam gerek, onu anlıyor. Koyamayacağını anlayanlar veya koymaya niyeti olmayanlar zaten devam etmiyorlar. Bunlar çok azınlıkta onu söyleyebilirim.

Burada çok mütevazi olmayacağım, benim için her yeni danışan bana yeni bir ayna olduğu için ben bu yaratacağımız biz konusunda aynı derecede heyecan duyabiliyorum ve bu heyecanımı iyi yansıtabiliyorum ki insanlar o sorumluluğu almaya çekimser olsalar dahi heyecanıma geliyorlar.

Moderatör: Bu alanda kendilerini geliştirmek isteyen meslektaş ve meslektaş adaylarınıza önerileriniz nelerdir?

Bu yolda ilerlemek için illa bir Gestalt terapisti bulmaları şart değil, ilk adım  kendilerine alıcı gözüyle bakmaya niyet etmek, yani ben ne yapıyorum? Nasıl yapıyorum? Kendilerine onu sorarak başlamak. Belki biraz varoluşçu felsefe, Eckhart Tolle gibi mesela, Fritz Perls’in birçok kitabı var, onlarla başlanabilir, biraz okumak, eğer meslektense bu kişiler, mutlaka imkanları dahilide farklı ülkelerde bunun nasıl çalışıldığına, öğretildiğine birazcık bakmak. Mesela Gürcistan’da var, Makedonya’da var, çok uzaklara Amerika’ya gitmeye gerek yok, okumak ve tabii bunun teraspisine gitmek, grup terapisine katılmak ama hep bir bebek merağı ile, kendini yargılamadan, kendine şefkat ve merhametle yaklaşarak.

Soru: Bir vaka üzerinden örneklendirme alabilir miyiz? Örneğin danışan önümde bir engel olduğunu düşünüyorum, kaldıramıyorum, boğuluyorum diyor. Gestalt terapisi ile nasıl yaklaşabiliriz?

“Bana bunu anlatırken ne deneyimliyorsun? Tanımlar mısın?” diye başlarım. Farz et ki ben “engel” kelimesinin ne olduğunu bilmiyorum. “Engeli bana, benim de senin gibi algılayabileceğim şekilde tanımlar mısın? Betimler misin? Kaldıramıyorum kelimesini anlamadığını farz ederek senin kaldıramıyorum’u yaşarken neler deneyimlediğini anlayabilmem için bu deneyimi tanımlar mısın?” diye başlarım.

Soru: Gestalt terapisinde direnç nasıl ele alınır?

Gestalt terapisinde direnç çok kıymetli bir araçtır. Direnç demek, temas sınırında temas etmek üzere olduğum olguyla temas etmekten kaçınıyorum demektir. Bununla temas etmek yerine kendimi bununla temastan alıkoyacak bir şeyler yaratıyorum demektir. Gestalt bakış açısından bu esas temas etmek üzere olduğuyla temas etmeyip başka şeylerle temas etmesi çomak sokulacak bir şey değildir, savaşılacak bir şey hiç değildir. Tam tersine, direnç tanımlanır. Tanımlandıkça işlevi malum olur. İşlevi malum oldukça da artık kendisini bu şekilde korumaya ihtiyacının olmadığını anlar. Direnç geçmişte geliştirilmiştir. Şimdiki şartlar farklıdır, kendisi de farklıdır. Artık kendisini geçmişte olduğu şekilde korumaya gereksinimi yoktur. Tehdit aynı değildir, belki de tamamen ortadan kalkmıştır.  

Soru: Bu yaklaşımda can alıcı bulduğunuz olmazsa olmaz felsefi yaklaşım boyutu ve danışma anındaki terapötik teknikler nelerdir?

Sorunun ilk kısmı Gestalt felsefesi ile taban tabana zıt. Çünkü en başta dedim ki Gestalt parçaların bir araya gelerek oluşturduğu bütündür. Hayatımızda her zaman temas içerisinde olduğumuz birden fazla olgu olacaktır. Bunların bir tanesini diğerlerinden daha önemli ilan etmek temasta bozukluğa davetiye anlamına gelir. Bir yönetim kurulu toplantısı düşünelim. Yönetim kurulu başkanı var ve farklı departmanların yöneticileri var. Eğer o yönetim toplantısında ben başkan olarak hep aynı departmanın yöneticisine daha fazla söz verirsem, zaman içinde diğer departman yöneticileri ifade bulmamış enerji ile dolarlar. Bu da bitmemiş meselelere sebebiyet verir. Dolayısı ile hayatımızla ilgili hiçbir olgu diğerinden daha önemli ya da daha önemsiz olamaz. Hepsine eşit uzaklıkta durmak söz konusu. Fenomenolojik bir duruştur bu. Dolayısı ile sorunun birinci kısmına verdiğim cevap hepsi çok önemli, hiçbiri çok önemli değil. Yerine göre ve ihtiyaca göre. Sorunun ikinci kısmına geçersek, tekniklerden bahsediyoruz. Ben lisanı tekniği var. Yani danışan konuştuğunda mutlaka öznenin kendisi olması doğrultusunda onu desteklerim. Ben lisanında konuşuyor olmak farkındalığı arttıran çok belirgin bir tekniktir bu.

Deneyler yapılır. Deneyler farkındalık deneyleri ve tematik deneyler olmak üzere ikiye ayrılır, mesela kişi konuşurken diyebilir ki “ben çok sakinim”. Diliyle sakin olduğunu söylüyor ama yüzünün her tarafı oynuyor, ya da üzgün değilim diyor ama gözünden yaşlar süzülüyor. O zaman farkındalık deneyi kullanılır. “Gözünden aşağı yaş süzüldüğünü görüyorum, gözyaşını dillendirir misin? Gözyaşın olarak konuşur musun?”denilebilir. Bu bir deney. Ya da “rahatım derken gözünün seyirdiğini görüyorum, seyiren gözün olarak konuşur musun?” Bu bir farkındalık deneyi.

Tematik deneyler ise kişinin kendi içindeki bölünmüş taraflarının sohbetinden oluşur. Fantezi çalışmaları, rüya çalışmaları, bedenle ifade çalışmaları bunların hepsi Gestalt terapisinde rahatlıkla kullanabileceğimiz tekniklerdir.

Soru: Farklı psikopatolojilerde de terapi sürecinde farklılıklar oluyor mu? Oluyorsa ne gibi farklılıklar var?

Farklı psikopatolojiler deyince ben iki şey anlıyorum. Biri semptom açısından, diğeri ise kişinin, semptomundan bağımsız, bilincinin konumlandığı yer açısından psikopatoloji. Yani şunu demek istiyorum, bilinç gelişimi açısından  kişi, nevrotik bilinç düzeyinde olup, obsesif olabilir, borderline bilinç düzeyinde olup da obsesif olabilir. Kullanılacak teknikler kişinin semptomuna göre değil, kendisini konumlandığı bilinç düzeyine göre şekillendirilmelidir.

Soru: Gestalt için zaman ne ifade eder?

Zaman, bir kaynaktır. Tüketilmesi gereken bir şey değildir. %100 izafidir. Ne zaman yapacaksın diye bir soru sormayız mesela, ama zamanı farkındalık geliştirmek için kullanırız. Zaman, her an ölebileceğimiz gerçeği açısından çok çok değerlidir, aynı zamanda hiçbir zaman ölmeyecekmişiz gibi de hayattan zevk alarak ve yapmak istediklerimize niyet ederek yaşayacağımız bir süreci temsil eder.

Soru: Gestalt terapisinde davranış değişiklikleri nasıl gerçekleşir?

Gestalt terapisi hiçbir zaman davranış değişikliğini amaçlamaz. Sonuçlarla ilgilenmez. Sonuçlar hükmedilen olgulardır. Gestalt terapisi sonuca hükmetmez, sürece odaklanır. Dolayısı ile davranış değişikliği olsa olsa bir sonuçtur.

Soru: Diğer yaklaşımlara göre daha uzun bir süreye mi ihtiyacımız var?

Hayır, dans etmek için 2 kişiye ihtiyaç vardır, müzik ne olursa olsun dansın niteliğini dans edenlerin kıvamı belirler. Bazı insan terapiye farkına varmaya çok hazır bir şekilde gelir, ben ona şöyle derim: tercüme etmesi gerekenleri tercüme etmiştir, son noktayı koymak için gelir. O kişiyle transformasyon çok kısa bir sürede gerçekleşir. Bazı kişiler farkına varmak üzere gelir, o zaman daha uzun süre geçer, fakat bunu sadece danışana bağlayarak cevap vermek yanıltıcı olur, çünkü gidişatı belirleyen bir diğer dans eden partner de danışmandır. Aynı şey danışman için de geçerlidir. Danışmanın karşısına kendisinde henüz keşfetmediği ama danışanı nezdinde keşfedeceği bir olgu gelirse o süreç daha uzun sürer, çünkü her danışman danışanını ancak kendisini taşıyabileceği yere kadar taşıyabilir. Bir adım ötesine taşıyamaz.

Psikoloji / Psychology içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

“Ben” ne demek?

Şimdi’nin Gücü kitabının yazarı, spiritüel rehberlerden Eckhart Tolle pandemi döneminde birbirinden güzel videolar paylaşarak farkındalığımızı arttırmamız üzere ışık tutuyor.

“Ben” üzerine yaptığı 19 dakikalık konuşmasının çevirisini aşağıda okuyabilirsiniz, çeviri hataları tarafıma aittir.

Bir nokta gelir ve başka bir yere atlamanız gerekir, bu yerde form ile özdeşleşme rüyasından uyanmaya başlarsınız. Bu da birçok insanın başına gelmeye başladı ve bu sebeple de birçok insan spiritüel öğretilere çekilirler. Form rüyasından uyanış…

Ben kimim? “ben” ne demek? “kimlik” ne demek? “ben” demek ne anlama geliyor? “ben” nedir? Ne hissettiriyor? “ben” neyim?

Çoğu kişiye “sen kimsin” diye sorduğunuzda “ben” açıklamasını form sıfatları ile tanımlarlar; Bariz olarak bedenim, bu ben’im, muhtemelen öncelikli gelir… sonra birikimleri ile birlikte “zihnim” gelir, alışılmış düşünce hareketleri, hatıralar, düşüncelerle birlikte gelen duygular, “ben”in psikolojik formları…Ben bu bedenim deriz, sonra ismimizi söyleriz, ben John’um, çoğu insan bu tanımları benliklerinin büyük bir kısmı olarak düşünürler. Ben John’um, OK tamam, sonra eklemeler yaparlar, mimarım, OK kimliğine daha da yaklaşıyoruz. Babayım, OK, yaşım şu, OK, evet varmak üzereyiz, birkaç detay daha…Bir parça kağıda bir derleme yapabilirsiniz, veya daha detaylı bir şey lazımsa hayat tarihçenizi kitaplaştırabilirsiniz. Otobiyografiniz olur, ilginç, şimdi kim olduğunuzu biliyoruz…Bu da yeterli değilse saklı kalmış yönleriniz varsa belki psikoanalize 10 seneliğine gidebilir ve 4,5 yaşında anne, baba, büyükannenize karşı gizli kalmış hatıralarınızı, isteklerinizi ve duygularınızı keşfedebilirsiniz, sonra bunları ekleyebilirsiniz. Evet şimdi her şey tamam, kendimi tamamladım.

50 sene sonra bakarsınız, bedenimden, psikolojik ben’den, kafamdaki kimlikten geriye kalan tarih olmuştur, geriye hiçbir şey kalmamıştır. Birisi 2.el kitapçıda belki otobiyografinizi bulur.

Annem 3 sene önce vefaat etti ve şunu fark ettim: Onu hatırlayan tek kişiyim çünkü tüm arkadaşları ve ailesi öldü, onu tanıyan diğer insanların ufak tefek hatıraları var ve ben de gittiğim zaman onu hatırlayacak kimse kalmayacak. Kalan tek şey fotoğraflar olacak ve bir nesil sonra ise bu fotoğraftaki kim onu bile bilmeyecekler.

Çok sağlam ve gerçek görünen bir kimliğin nasıl yok olduğunu görmek garip. Yani form kimliğinden bahsediyoruz. Sen kimsin diye sorulduğunda veya ben kimim dediğimizde, kim olduğunuza dair olan tek şey form kimliği midir? Düşünce formları, duygusal formlar, fiziksel formlar, bunların biraraya gelmesinden ortaya çıkan kimlik tanımımız. Bu gerçekten bizim kimliğimiz midir yoksa başka bir şey var mı?

Şu anda otururken görebileceğimiz şey; geçmişinizi hatırlamak zorunda değilsiniz, hatta yokmuş gibi düşünelim, geçmişiniz yok ki bu da bir gerçek sadece şimdi var. Ve gelecek yok, bu da gerçek, sadece şimdi var. Kafanızdaki “ben şu ve şuyum” düşüncesi de yok, onu da yok edelim, diyelim ki kim olduğunuzla ilgili hiçbir şey bilmiyorsunuz. Kalan nedir? Kaybedilen nedir? Hiçbir şey.

Bu isimlendirilemeyen durumla karşılaştığınızda ki bu durum bir varoluş, canlılıktır, bu durum formun ötesidir, farkındalıktır, bu da esas kimliğinizdir, benlik bilincinizin geldiği yer burasıdır. Geçmişinizi hatırlamadığınız zaman geçmişinizi hatırladığınız zamana göre çok daha fazla kendiniz olmaktasınız. Düşüncelerle dolu olduğunuz zamana göre hiçbir şey düşünmediğiniz zaman çok daha fazla kendiniz olmaktasınız. Ben ve sorunlarım hakkında düşünmek…

Sessizliğin içinde daima var olan benliğinizin zamansız öz kaynağı evrensel bilinç ile bütündür. Formunuz içinden var olur. Formunuz yok olduğunca hiçbir zaman kaybolmaz, formdan akıp gider.

Bir anlık burada kalalım, geçmişiniz yok, kaybolan nedir? Hiçbir öz kaybolmaz. Zihninizde kim olduğunuzu kendinize anlatmaktan öte, kendi özünüzün için çok daha kuvvetli bir benlik farkındalığı yaşarsınız, bu sebeple “Dinginliğin Gücü” kitabımda belirttiğim gibi “sessiz/sükûnette (still) olduğunuz zamandan daha fazla kendiniz olamazsınız” Sessizlik demek, zihin sessizleşiyor, dışarıda ses olsun olmasın önemli değil.

“sessiz/sükûnette (still) olduğunuz zamandan daha fazla kendiniz olamazsınız” o zaman kendi özünüzü hissetmeye başlarsınız. Bu da bedenin yaşına bağlı değildir. 20 ya da 90 olun aynı dinginliktir. Sizi formla özdeşleşmekten doğan acıdan özgürleştirir, form er ya da geç sizi terk edecektir, güçlü veya güzel bir bedenle özdeşleşmişseniz ve bu beden yaşlanınca acı çekmeye başlarsınız, çünkü yok olmaya başlamışsınızdır, kim olduğunuzu fark etmemişsinizdir. Form kimliğimiz ve öz kimliğimiz vardır. Acı çekmek kendimizi sadece form kimliğimiz üzerinden tanımladığımız zaman doğar. Tarihçem, hikayem, bedenim, geçmişim, oyum, buyum, şuyum…Kendinizi sadece bunlar üzerinden biliyorsanız, bu bir bilinçsizlik halidir…Rüya hali, form rüyası.

Sonra içsel olarak tamamlanmamışlık, tatminsizlik, korku hallerinden bağımsız olarak davranmaya başlar ki bunların varlığı form olarak varoluşunuzu tanımladığınızda kaçınılmazdır. Her zaman yüzeyin altında veya yüzeye yakın tatminsizlik, korku, rahatsızlık, huzursuzluk, yetersizlik duyguları, doğru yerde değilim, doğru insanlarla değilim, şu anda doğru şeyi yapmıyorum hisleri vardır. Dışarı çıkıp daha fazla form arayışında olma ve onlarla bütünleşerek tamamlanma ihtiyacı doğar, ancak buna ulaşabilmenin sürekli gelip duran tatminsizlik duyguları olmadan “evde hissetmenin, kendi içinde köklenmenin” tek yolu, formun ötesindeki ile yüzleşmek, şu anda tam da burada, başka bir deyişle “Tanrı’nın varlığını fark etmek”tir. İçimizdeki Tanrı, içimizdeki zamansızlık.

Yaratan herkes çok bilinçsiz idi, form ile bütünleşmiş kişiler daha fazla şey yaratmak, daha fazla şeyle karşılaşmak, daha fazla şeye sahip olmak, daha fazla güce sahip olmak üzere en güçlü isteğe sahiplerdi.…Tüm güç sahibi insanlar, tarihi yaratmış olanların tarih kitaplarını okuduğunuzda form ile çok özdeşleştiklerini görürsünüz, çoğu da mutsuzdur, başarıları ve ulaştıkları ile mutsuzluklarından ve tamamlanmamışlıklarından özgürleşmeyi hedeflemişlerdir. Hala dışarı çıkıp bir şeyler yapmayı bilinçsizlikle ilişkilendiririz.

TS Elliot’un bir şiirindeki dize erken 20.yüzyıl insanlığı için “En iyi mahrumiyet mahkumiyeti ve en kötü tutkulu yoğunlaşma” tanımını getirir. Ne yapacaklarını bilmiyorlar anlamını taşır, çünkü özlerine bağlı olanların yaratmak üzere hissettikleri istek form kimliği ile bütünleşmiş olanların istekleri kadar yoğun değildir.

İçimizdeki özün form ile ilgisi yoktur. Dikkatimizin bir kısmını bu öze köklersek dünyamızda daha fazla tahribat yaratmadan bir şeyler yapabiliriz. Dinginlik ve daima “şimdi” olan sonsuz boyut içine köklenmeden sadece “yapmaya” odaklanırsak, tekrar form ile özdeşleşir ve yeni sorunlar yaratırız. “yapma”nın temeli bilinçli “olmak”tır. Peki imgelemeye ne demeli? İmgeleme güzeldir ancak ondan önce temeli atın. Temeliniz var mı? temelsiz ev kurmayın. Ne temeli? OLMAK, olmak mı? formsuz olan, sonsuz olan. Hayır bunu düşünmedik, tabii ki bunu düşünemezsiniz.

Temel, köklenmek, olmanın ne olduğunu fark etmek.

Olmak ne demektir? Dinginlik nedir? Hayır açıklayamam, anlatılacak bir şeyi yoktur.

Kişisel Gelişim-Self evolution içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

İnsanın Anlam Arayışı

23/11/2020 

Prof.Dr.HANNA NITA SCHERLER

Moderatör: Arş.Gör. Saadet Yapan / Hasan Kalyoncu Üniversitesi

Anlam arayışı başlığı altında paylaşacaklarımın benim anlam arayışımın bir özeti olarak dinlenmesi bence en doğrusu olur. Anlam arayışı yolculuğumdaki 62 yılda biriktirdiklerimin bugünkü hali ile özeti ya da ifadesi olarak algılanmasını tercih ederim.

Oldukça soyut bir konu, dinlerken takip etmesi hem kolay hem anlaşılır hem zevkli nasıl bir çerçeve içinde sunabilirim düşündüm ve birkaç konu başlığı belirledim. Daha doğrusu kendime birkaç soru sorarak ilerledim. İnsanın kendi koordinatlarını belirlemesinin öneminden bahsederim. Bu ne demek? Nasıl coğrafi bir bölgenin enlemi ve boylamı olup koordinatları belirlenirse aslında biz insanların da yaşayan evrende kapladığımız yerin neresi olduğuna dair iyi kötü bir farkındalığımızın olması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü ancak nerede olduğumu bilebilirsem nereye doğru gidebileceğimi bilebilirim. Önce olduğum yerin resminin çekilmesinin daha doğru olacağını düşünerek yola çıktım. Yaşayan evrende hepimiz yer kaplıyoruz. Ne demek yer kaplamak, nasıl yer kaplamak? En belirgin şekilde somut olan fiziksel bedenimle yer kaplıyorum. Bir de soyut sayılabilecek duygular ve zihinsel sürecimle yer kaplıyorum. Duygular ve zihinsel sürece psikolojik yapı da diyebilirim. Bir fiziksel yapım var bir de psikolojik yapım var. Bu 2 yapıyı kullanarak yaşıyorum ve aslında hayatımın kapsamı ve derinliği bu 2 yapı ile belirlenir. Yani bu 2 yapı benim taslarım olsa bu 2 tasın içine yaşayan evrenden ne kadar koyabilirsem o kadarı benim hayatımın kapsamı ve derinliğini oluşturur. Fiziksel bedenimle ne yapıyorum? Yemek yiyorum, uyuyorum, bir şeyleri tutuyorum, yıkanıyorum, taşıyorum, sevişiyorum. Bir insanın yaşayabileceği tüm duyguları duygusal bedenimle deneyimliyorum. Zihinsel süreçlerle düşünüyorum, fikrimi beyan ediyorum. Bunu yapmanın birçok yolları var. Beste yapabilirim, kitap yazabilirim, makale yazabilirim…zihinsel faaliyetlerimi bu şekilde ortaya koyuyorum. Fiziksel yapımla psikolojik yapımı kullanarak bu evrende yer kaplıyorum dedim. Yer kaplamak için itici gücü nereden buluyorum? Bu yer kaplama arzum nereden geliyor? Hepimizin yaşamaya ilişkin bir istek, arzu barındırdığını düşünüyorum. Bunun aynen fiziksel yapımız ve psikolojik yapımız gibi doğamızda olduğunu düşünüyorum. Biz istesek te istemesek te bir arzu, bir istek barındırıyoruz. Fiziksel bedenimizin doğanın bir temsili olduğunu düşünmüşümdür hep. Yani bedenimiz küçük çaplı bir evren diyebiliriz. Evrende ne olup bitiyorsa bedenimizde de aynı şeyler olup bitiyor. İstek/ arzuyu buraya nasıl bağlayacağım diyeceksiniz? Bedenimizdeki her hücre, biz şu anda konuşurken bile birbirleri ile temas etme arzusu içindeler. Bedendeki hücreler birbirleri ile buluşuyorlar ve birbirlerinden ayrışıyorlar. Yani yaşam aslında hücrelerin birbirleri ile bütünleşip birbirlerinden farklılaşmaları ve bu bütünleşme ve farklılaşma senkronizasyonunu sürekli yapmalarından oluşan bir zaman dilimi. Tabiata bakarsak aslında kimyasal bileşimler birbirleri ile etkileşime girmek istiyorlar. Denizdeki su güneş ışınıyla birleşip bir şeyler oluyor, bedenimizdeki protonlar ve moleküller de öyle. Doğada sürekli bir bütünleşme ve farklılaşma hareketi var. Bunun en somut örneği nefes. Her nefes aldığımızda havayla bütünleşiyoruz, her nefes verdiğimizde havayı dışarı veriyoruz ve o havadan farklılaşıyoruz. Diğer düşündüğüm kavram da şu oldu, OK varoluşumun boyutları ile yer kaplıyorum, bunu bütünleşerek ve farklılaşarak yapıyorum, peki bunun yapış metodum ne? Tarzım ne? Şeklim ne? Orada şunu düşündüm: en uygun bulduğum kelime de şu oldu, aşikane bir münasebet. İngilizcesi involvement. Buluşmalarımı ve farkılaşmalarımı nasıl yapıyorum, nasıl bir tutku ile yapıyorum. Zoraki mi, isteyerek mi, gönüllü mü? Mesela yemek yemekten örnek vermek istiyorum. Hepimizin gün içerisinde defalarca yaptığı şey. Tabağımızı alıp televizyonun karşısına geçip mi yiyoruz? Tabağımızı alıp ertesi güne yetiştirmemiz gereken sunumu hazırlarken mi yiyoruz?  Ya da tabağımız alıp birkaç kişi ile zoomda sohbet ederek mi yiyoruz? Bunlar aşikane münasebet tanımıma girmiyor. Bir de şöyle düşünebiliriz: yiyeceğim her şey yaşamakta olan ama benim onu bölerek kendi canıma katacağım başka bir yaşam parçası. Bu fasulye olabilir, pilav olabilir, tavuk olabilir, bunların hepsi doğada kendi  yapılarında yaşayan canlılardı. Ben şimdi bunu tabağıma koyup yiyorum ama bu belki bir hafta önce çayırda dolaşan bir inekti, veyahut yüzen bir ördekti veya su kenarında duran bir ottu. Onu birisi kopardı, birisi çuvala koydu, birisi halde sattı, birisi halden aldı, markete getirdi, birisi onu raflara dizdi, gittim onu oradan aldım, yıkadım, tabağıma koydum. Bu huşu duyulması gereken, minnet duyulması, saygı duyulması, müteşekkir olunması gereken bir durum. Veyahut pazardan alışveriş yapmayı örnekleyeyim. Mesela elma almak için uzandığımda pazarcı “oradan alma oradan alma, buradan al” der. Adamın kendi dizmiş ve sergilemekte olduğu elmalarına verdiği önemi algılayabiliriz. Bunu fark edebiliyor muyum? Ya da sadece benim almak istediğim elmaya uzanıp “ben onu istiyorum” deyip ona mı odaklanıyorum? Onun tarafından da bakıp, dizmiş olduğu elmalara verdiği önemi görüp ona saygı duyabiliyor muyum? O Pazar yerindeki neşeyi, coşkuyu, insanların yetiştirdiklerini getirip satmak için gösterdikleri çabayı, alanların en az parayı vererek en kaliteli malı almak için gösterdikleri çabayı fark ediyor muyum? Bundan bir haz alıyor muyum? Bunun bir parçası olduğuma şükredebiliyor muyum? Aşikane münasebet bu,  aşk içeren bir münasebet, öyle diyebilirim. Çoğunlukla biz “o elmayı istiyorum”, ya da “yarınki sunuma hazırlanıyorum”a o kadar çok odaklanıyoruz ki açıklamaya çalıştığım o andaki deneyimi yaşayamıyoruz, kaçırıyoruz. Aklımızdakine ya da psikolojik yapımıza o andaki deneyimin zenginliğini heba ediyoruz.

Buradan özetlersem yaşayan evrende bir yer kaplıyorum, somut boyutum var, soyut boyutum var, bütünleşip farklılaşmak için bir arzu duyuyorum, bu fıtratımda var, istesem de istemesem de arzu duyuyorum ve bu buluşmayı ve farklılaşmayı ne şekilde gerçekleştiriyorum, zihnimdekileri gerçekleştirmek üzere kendimi huşu duyacağım, minnet duyabileceklerime kör ederek mi yoksa bir aşk halinde mi yaşıyorum bunları?

Şimdi buradan sonra kendime sorduğum soru şu oldu: aşk halinde yaşamakla zihnimdekiler doğrultusunda hayatı adeta tüketircesine yaşamak arasında nasıl bir fark var?  İngilizce kelimesi: Responsability, Türkçe’ye çevrildiğinde sorumluluk, ancak demek istediğim bu değil, response ability, yani etki verebilme olasılığı, etkileyebilme olasılığı. İnsanın etkileyebilme olasılığının sonsuz olduğunu düşünüyorum. Sonsuz. Ama eylem olasılığının sınırlı olduğunu düşünüyorum. Örneğin, İzmir depremi…Etkileyebilir miyim? Etki yaratabilir miyim? Yaratabilirim. Ancak eylemim kısıtlı: ben İstanbul’dayım, o İzmir’de. Eylemim sınırlı ama etkim sonsuz. Üzüldüğümü yazabilirim, yapabildiğim yardımı yapabilirim. Bir etki yaratabilirim ama eylemim kısıtlı olabilir. Burada düşündüğüm şu oldu, yaşayan evrende yer kaplarken genellikle duruma mı tepki veriyorum yoksa insanlara mı tepki veriyorum? İnsanlara tepki vermek aşk ile yaşamak değil, çünkü insana tepki vermek demek: ben ve sen ayırımı yaratmaktır. Sen bana bunu yaptın, sen benim için bunu yaptın, sen bana rağmen bunu yaptın oluyor. Ama duruma tepki vermek, ben ve senden bağımsız burada yapılması gereken nedir, durum için ihtiyaç nedir? Ona tepki verelim. Davranışımızı olay ya da kişinin yaptığına atfettiğimiz anlam belirler. Atfettiğimiz anlam da biriktirdiklerimizden kaynaklanır. Ne görmüşüm, ne okumuşum, ne deneyimlemişim. Psikolojik yapım aslında o ana kadar biriktirdiklerimdir, O kadar. Bedenimiz de biriktirdiklerimizdir. Beden için besin biriktiririz. Psikolojik yapımız için soyut anlamda besin biriktiririz, yani duygular ya da entelektüel uyarılar. Benim bedensel yapımda ve psikolojik yapımda kim olduğum biriktirdiklerimle belirlenir, başka bir şey değil. Burada kişinin anlam arayışı ile bağdaştıracağım noktaya gelmek istiyorum, mademki ben hayatı ancak biriktirdiklerim kadarıyla algılayıp anlamlandırabiliyorum, ancak biriktirdiklerim kadarıyla temas edebiliyorum o zaman ne isteyeceğim? Daha fazla biriktirmek isteyeceğim. Burada bir problem çıkıyor ortaya, çünkü bir yandan daha fazlasını isterken bir yandan da katiyen acı çekmek istemiyoruz. Daha fazlasını istiyoruz acı çekmek istemiyoruz. Daha fazlasını istemek demek mevcut güvende hissettiğim yerin dışına adım atmaya cesaret etmek demek. Kendimi güvende hissettiğim yer biriktirdiklerim ve memnun olduğum yerdir. Biriktirdiklerim ve memnun olduğum yer belirli bir duygusal menzildir, belirli bir zihinsel hal menzilidir. Ben o duygusal ve zihinsel faaliyet menzilinin içerisinde güvenli hissetmek üzere kendimi korumaya alırsam kendime kurgusal duvarlar çekmişim demektir. Bir yandan o duvarların içerisinde güvende kalmak isterken bir yandan da o duvarların ötesindeki bilinmeyen diyarlara giderek daha fazlasını biriktirmek isterim. Burada bir dilemma oluyor? Bu işi nasıl çözümleyeceğim? Nasıl yapacağım?

Biriktirdiklerim hep sağlık, zindelik, aidiyet, kabul görme, sevilme, başarı, güçlülük, yetkinlik, yeterlilik, amaç, anlam olsun istiyoruz. Ancak yaşayan evrende yer alma şeklim bir şeylerle bütünleşip bir şeylerden ayrışmak ya, eğer ben sürekli biriktirmek istersem nasıl ayrışacağım? Hep olduğum yerde sayacağım, o zaman gelişemeyeceğim. O en başta anlattığım andaki deneyimlerimi aşkla yaşayamayacağım, çünkü aşkla yaşayabilmek demek bir bebek gibi daha önceden hiç görmediğim deneyimlemediğim bir şeyi deneyimlemek demek. Daha önceden bildiğim ya da görmeye alışık olduğum şekilde bakarsam,  orada yeni hiçbir şey göremem, yeni hiçbir şey fark edemem. Bu da büyümeyi engelleyecek, kendimi kurguladığım sınırlara mahkum edecek. Bu deneyimlemesi kolay bir varoluş konumu değil. Bu konum insana mutsuzluk getirir, bedbahtlık getirir, acı getirir. Kendimizi acıdan korumaya çalışırken aslında daha büyük acılara gark etmiş oluyoruz. Neden? Yaşamın belli bir dönemine kadar insanların kendisini bedensel duyguları ya da psikolojik yapıları ile tanımlamaları normaldir, doğaldır. Ben kimim sorusuna verilen cevap, insanın hayatında belli bir yaşa kadar, ki Jung bunun 40 olduğunu savunur, ben bedenimim, ben duygularımım, ben düşüncelerimim, ben değer yargılarımım demesi doğaldır. Ancak kişi kendisini fiziksel bedeni ile ya da psikolojik yapısı ile tanımladığında, benim bedenim – senin bedenin, benim fikrim – senin fikrin, benim duygum – senin duygun ikilemlerini yaratmanın ötesine gidemez. Evren ikilemler barındırır. Gece olur gündüz olur, yaz olur kış olur. Erkek var dişi var. Evren kendisi ikilemler barındırır, ikilemler varoluşun temelinde var doğasında var. Kişi kendisini bedeni veya psikolojik varlığı ile tanımladığında ikilem oluşturuyor. İnsan ne kadar ben, ne kadar sen arasında uygun dengeyi bulma çabası ile debeleniyor.  Bir noktada “bu işte bir yanlışlık var” diyerek, “ben bedenim değilim”, “psikolojik yapım hiç değilim” noktasına geliniyor. Hayatın anlamı gibi soyut ve derin bir meseleyi idrak etmeye çalışıyorsak, ben ve sen arasında debelenen ego düzeyini kapsayıp aşan bir bilinç düzeyine doğru yelken açmak gerektiğini düşünüyorum. Yani insan bedenin ve psikolojik yapısının içine ölmeli. Deminki terimleri kullanacak olursam bedenle özdeşleşmekten özgürleşmeli. Psikolojik yapısı ile özdeşleşmekten özgürleşmeli. Bu çok soyut bir şey, söylemesi yapmasından çok daha kolay. Bunun oluru nedir? Nasıl gerçekleşebilir? Basit bir örnek vereyim: bugün bir danışanımla saat 14.00te online randevumuz vardı, kendisi görünmeyince onu aradım, aa dedi ben randevumuzu 15:00te zannediyordum, peki konuşabileceğin ortama yakın mısın dedim, yok dedi, arabadayım şimdi, kenara çekeyim konuşalım dedi, 5 dakika sonra aradı, dedim ki böyle olmasını şu anda nasıl deneyimliyorsun? Çok sinirliyim dedi, hata yaptım, bir şeyi doğru yapamıyorum, hep böyle yapıyorum, uğraşıyorum, beceremiyorum vs vs bedenine odaklan dedim, bedeninde ne yaşıyorsun? Titriyorum dedi. Burada kendisi ile temas ederken içeriği hiç önemsemedim, neden olduğunu falan filan, oradaki deneyim önemli, çünkü kafasında kurguladığı ile yaşadığı örtüşmeyince bedensel ve duygusal olarak tepki gösterdi. Zihinsel olarak yaşamayı beklediği şeyi yaşamayınca zorlandı, şimdi kendisi ile çalışa çalışa anda kalarak ama, ne yaşadığını sorarak, neden sürprizleri sevmediği, çok küçükken hiç beklemediği bir anda karşılaştığı nahoş bir sürprizle karşılaştığı ilk anda titremesine benzer bir titreme içerisinde olduğunu fark etti. Burada altını çizmek istediğim, deneyim aradığımız tüm bilgiyi barındırıyor, anda yaşadığımız deneyim. Ben şimdi niye sinirlendim diye sorsaydı kendi kendine muhtemelen geldiğimiz yere gelemeyecektik, ama ben niye sinirlendim sorusunu sormak yerine zihinsel kapasitesini o anda bedeninde yaşadıklarını tercüme etmesini sağlayarak kullanmak istedim. Yani zihinsel becerinin andaki bedensel deneyimi tercüme etmek için kullanılmasından bahsediyorum. Zihinsel süreçler bizi kendimizden uzaklaştırır, bize yakınlaştırmaz. Dolayısı ile neden, niçin sorularını sorup soyut yanıtlar kurgulamaktansa zihinsel becerileri bedeni tercüme amaçlı kullanmak daha yerinde olur.

Soru: Neden bunu kendimize yapıyoruz acaba?

Önemli bir soru, bunu bilerek yaptığımızı sanmıyorum. Anda kalmak müthiş bir bilinmezliktir, çünkü ne ile karşılaşacağımı bilmiyorum. Halbuki bir sonraki an ne yaşayacağımı planlamak bende sanki bir sonraki anda karşılaşacaklarıma hükmedebilirmişim, onları kontrol edebilirmişim sanrısı yaratır. Yani bir sonraki anı planlamamak, boş bırakmak aslında cesaret ister, bu da bir seçimdir, ama sorumluluk almayı ve sonucuna katlanmayı gerektirir. Ve en önemlisi insan orada tek başınadır, suçlanacak, had bildirilecek kimse yoktur. Ama şunu da söylemem gerekir, bir kere tadı alındı mı artık vazgeçilemeyecek bir yoldur, ilk başta ürkütücü gelse bile daha sonra insan o yolda zevk alır ve bırakmak istemeyeceği bir yolculuktur.

Bedenim, duygularım ve zihnim temsili olduğum evrenin veya bütünün veya kaynağın, tezahürleridir. Yani beden bütünün bir tezahürüdür. Zihinsel yapı bütünün bir tezahürüdür. Bedenim ve psikolojik yapım temsili olduğum bütünü anlayabilmem için sahip olduğum araçlardır. Ben parçaları bütün zannedip onlarla özdeşleştiğim zaman kafamı duvarlara vurur buluyorum kendimi, acı çekerim. Halbuki bedenimi ve zihinsel yapımı en derin anlamda kim ve ne olduğumun koordinatlarını tespit etmek için kullanacağım araçlar olduğunu idrak edersem onlarla özdeşleşmem, onları kapsayıp aşan bir konum bulurum kendim. O da ne bedenimdir ne psikolojik yapımdır. Şahit konumudur.  Bedenimde neler yaşadığımı, zihnimde neler kurguladığımı, duygu olarak neler yaşadığımı deneyimlediğimi gözlemleyebileceğim bir konum yaratmış olurum.

Aslında bir metaforla anlatacak olursam, okyanusu ve kıyıyı düşünelim. Dalgalar, köpüren su zerrecikleri, yaşam öyle bir şey, her an dalgalanıyorum, aynı zamanda kumsaldayım ve o dalgaları seyrediyorum. Ben hem dalgalarım, su zerrecikleriyim, hem onları dışarıdan seyredenim. O ikisi bir bütün aslında, ya o ya o değil.

Yaşamaya %100 evet demek, açık yüreklilik ister, zedelenebilir olmayı gerektirir, dinlemeyi bilmek gerekir. Dinlemek demek arz edileni kabul eden bir tutumla yaklaşmak demek.  Görmek istediğimi görmek değil. Ne sunuluyor? Sunulanı göreyim, kabul edeyim. Onu bir hale yola sokmak yerine önce bir teslimiyet göstereyim.

Yaşam demek önceden planladıklarımı deneyimleyeceğim bir süreç değil, tam tersine…ben yolda giderken her şeyle karşılaşabilirim. Karşılaştıklarım ben onlara anlam atfetmeden bir şey ifade etmezler. Ben onlara anlam atfediyorum. Bütün mesele onlara atfetmek üzere olduğum anlamın son derece kısıtlı bir yerden geldiğini bilmek ve bu kısıtlılık içinde kalmamak için de andaki deneyimi yaşayabilmek. Mesela kendimden örnek vermek istiyorum: Son zamanlarda annemle olan ilişkim; bütün tarihçemiz silindi, hatırlamıyor, eğer zihnimdeki ile yaklaşacak olsam acımdan ve üzüntümden duramıyor olma gerekir, onu geçtim. Şimdi onun elini tuttuğumda benim elimin sıcaklığına veya soğukluğuna tepki veriyor, onun sevdiği müzik parçalarını bulup çaldığımda gülüyor, beraber şarkı söyleyebiliyoruz. Bu o anda onunla paylaşabildiğim deneyimler. Bunun iyisi kötüsü yok. Keşke öyle olsaydı böyle olsaydısı yok. Ne varsa ona %100 varım, evet.

Soru: Bunu nasıl öğreneceğiz? Nasıl yapmaya başlayacağız?

Çağrılar var, bence insanlar “dönüşüme çağrılırlar”. Bu çağrılar hiç beklemediğimiz anlarda gelir, insan hazır olunca o çağrıya icabet eder. O çağrılara icabet etmek için çok ta beklememek lazım, çünkü fırsatlar kaçabilir. Çağrıya icabet etmek demek, yaşadığımız acı, mutsuzluk ve bedbahtlığa farkındalıkla eğilebilmek. Farkındalıkla eğilebilmek demek lanet olsun ben niye böyle hissediyorum, şanssızım, bak yine başıma geldi değil, her ne yaşıyorsam sadece ve sadece deneyimime odaklanmak. Deneyim ne demek? Bedenimde ne yaşıyorum? Buna nasıl duygular eşlik ediyor? Buna nasıl düşünceler, kurgular eşlik ediyor? Bu bir ibadet halini almalı. Bir kere yapılarak öğrenilecek bir şey değil. Nasıl kas geliştirmek istiyorsak birçok kez aynı hareketi yapıyorsak, bu tür kaslarımızı geliştirmek için aynı şekilde ısrarla çalışmamız lazım. Yolun kendisi şifalandırıcıdır. Çünkü kişi deneyimini tanımlamak için yola baş koyduğunda kendisine sevgiyle, ihsanla, şefkatle yaklaşabiliyor. Zaten hepimizin istediği bu değil mi?   Bütün zenginlik şu anda.

Soru: Bu bizi hedonik hazza götürmez mi?

Ben hazdan bahsetmiyorum. Acıyı yaşa, acıyı tanımla diyorum. Yorum yok, tanımlama, betimleme.  Diyelim ki göğsümde bir yanma var; kaç cm büyüklüğünde, hacmi ne, sesi var mı, kokusu var mı gibi…

Şunu demek istiyorum aranacak bulunacak bir hayat anlamı yok. Tüm yaşamımız boyunca bir şeylerle bütünleşip bir şeylerden farklılaşmanın rasyoneli, hayatın sadece içinde bulunulan anda deneyimlenen olduğu, bunun dışında da hiçbir şeyin olmadığının anlaşılmasına hizmet ediyor o buluşmalar ve farklılaşmalar.

Soru: Empati hakkındaki görüşleriniz nedir?

Empati kelimesini sevmiyorum, kibirli buluyorum, çünkü empati demek : “ben senin ne deneyimlediğini biliyorum” demek. Yok böyle bir şey, herkes kendisinin ne deneyimlediğini bilebilir, o kadar. Seninle beraberken şunu şunu yaşıyorum, senin varlığında şunu bunu hissediyorum diyebilir, hepsi bu.

Soru: Duygularımızı nasıl tanımlayarak anda kalabiliriz?

Bütün düşüncelerin ve bütün duyguların bedende bir izdüşümü vardır. Bedenden yola çıkmak lazım.

Soru: Bahsettiğiniz dilemmadan, acıdan kaçtığımızda bu ikilemden kurtulmuş mu oluyoruz?

Hayır, İkilem hayatın doğasında var. İkilemin bir ya da öbür ucunda konumlanma çabası beyhudedir. Asıl ihtiyacımız, kutbun bir ya da diğer ucunda, ya da ortasındaki herhangi bir yerde, ihtiyacımız doğrultusunda olabilme esnekliğini kazanmaktır.  İkilemden kurtulmaya çalışmıyoruz, ikilem var, ikilemle beraber yaşamayı öğreniyoruz.

Soru: Acaba acılarımızı öğrenilmiş çaresizlik yoluyla çevremizden gördüğümüz metotlar hep benzer olduğu için mi bu şekilde yaşamaya devam ediyor ve bu şeklin bizi sıkıntıya sokmadığını düşünüyoruz?

Kendimizi aldatıyoruz.

Psikoloji / Psychology içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Arduvaz Çatı Kaplaması

Yurtdışında sıkça kullanılan ancak Türkiye inşaat piyasasında henüz yaygın bir kullanıma sahip olmayan Onduline markasının “Arduvaz” taşı çatı kaplamasını kullanmadan önce İzmir’deki ilk uygulayıcılarından birisi olarak dikkat etmenizi önereceğimiz bilgiler:

Eski eserlerin çatı kaplamasında kullanılan bir malzemedir.

Öncelikle bu taş tamamen dekoratif bir ürün olup kiremit gibi hiçbir yalıtım ve çatı kapatma özelliğine sahip değildir. Bu sebeple çatı su ve ısı yalıtımı yani kaplamanın altında kalan bölüm çok iyi bir şekilde çözülmelidir.

Taş 5 mm kalınlığında ve 20×25 ebatlarında olup kesimi çok kolaydır. Firesi azdır. Sipariş verirken genelde çatınızın çok hareketli olmayacağı göz önünde bulundurarak %2 fire payı hesabını geçmemenizi tavsiye ederim.

Malzeme ithal edilmekte olup dövize endekslidir.

1 m2 alana yatayda 4 dikeyde ise 6 adet taş döşenmekte olup 24 adet arduvaz taşı gelmektedir.

Sipariş vereceğiniz m2’ye göre ürün palet içinde gelmektedir ve oldukça ağırdır. Bu sebeple araçtan indirince forklifte ihtiyacınız olacaktır.

Ürünün döşemeye başlamadan önce satın alım yaptığınız yerden uygulama ile ilgili ön bilgi almanızı ve uygulama başlarken çatı döşeme ekiplerinize yönlendirme yaptırmanız döşeme hızını arttıracaktır.

Önemli uyarı: Arduvaz taşını taşıyan kancalar tek ebatlıdır, yani tek bir uzunluğa sahiptir. Kutunun üzerinde bu uzunluk yazmamaktadır-nedense…Dolayısıile hepsi aynı geliyor zannedebilirsiniz. Aman Dikkat! Ancak kancalar yanlışlıkla 2 ayrı ölçüde gelebilmektedir. Teslim aldığınız zaman kutuları kontrol ederseniz işin ortasında bir sürprizle karşılaşmazsınız. Kancalar 2 farklı ölçüde gelirse taşınızın döşenmesinde kayma olacaktır.

Uygulama sırasında Arduvaz taşı altında kalan İsoline oluklu levhaların oluk tepe noktalarına Arduvaz taşıyıcı bantları vidalanmaktadır. Eğer çukur noktalardan vidalama yaparsanız alttaki yalıtımdan su kaçırma riskiniz bulunabilir. Burada uygulamada ekipleri sıkı tembihlemek gerekmektedir. (bknz alt resim)

Çatının üzerinde yürünebilmektedir, ancak gerekmedikçe üzerinde yürünmesi çok uygun değildir, malzeme ince olup kırılabilmektedir. Özellikle yağmurlu günlerde çatı eğimi yüksek ise kesinlikle üzerinde yürünmesini tavsiye etmem, kaygan bir yüzey oluşmaktadır. Çatının üzerinde işlem yapılması gerekirse dikkatli bir çalışma ister, özensiz çalışacak ekipler taşın kırılmasına sebep olur.

Çok ağaçlıklı alanlarda yani çatınızın çevresinde bol miktarda ağaç mevcutsa bu malzeme kullanımı 3 kez düşünülmelidir. Ağaçlardan düşen herşey malzeme arasında takılıp kalabilmektedir. Ayda 1 temizlik gerektirir. (bknz alttaki resim)

Malzeme sözde standart ölçüde gelmesine rağmen yine de taş aralıkları standart dışına çıkabilmektedir. (bknz üstteki resim)

Uygulamayı yapmış ve hakim bilen ekipler ile iletişime geçmek için thebighousemimarlik@gmail.com adresine mail atabilirsiniz.

Mimarlık-Architecture içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Ağaç

İçimizi ısıtacak ilham veren kısa film çalışması:

Sorunu görmek, korkmadan ilk adımı atmak, liderlik etmek, ekip çalışması üzerine çok tatlı bir çekim olmuş…İnsanı mutlu eden, yüzünüzde kocaman bir gülümseme yaratan bu kısa filmleri her gün mutluluk ve motivasyon hapı niyetine izlemek lazım 🙂

The Tree / Lead India

Esin Kaynağı- Inspirations içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Choir of Young Believers / Hollow Talk

Polisiye seven herkese “sakın kaçırmayın” diyebileceğim, müthiş ana karakterleri ile efsane İskandinav dizisi Broen‘in tema parçası:

choir of young believers – hollow talk

Echoes start as a cross in you
Trembling noises that come too soon
Spatial movement which seems to you
Resonating your mask or feud
Hollow talking and hollow girl
Force it up from the root of painNever said it was good, never said it was near
Shadow rises and you are hereAnd then you cut
You cut it out
And everything
Goes back to the beginningSilence seizes a cluttered room
Light is shed not a breath too soon
Darkness rises in all you do
Standing and drawn across the room
Spatial movements are butterflies
Shadows scatter without a fireThere’s never been bad, there has always been truth
Muted whisper of the things she’ll moveAnd then you cut
You cut it out
And everything
Goes back to the beginningNever said it was good, never said it was new
Muted whisper of the things you feel

ArtistChoir of Young Believers

AlbumThis Is for the White in Your Eyes

Released: 2008

Genre: Alternative/Indie

Müzik-Music içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Renk ayırıcı bezler

Renkli ve beyaz çamaşırları ayırmak ve makinaya dolacak kıvama gelmesini beklemek bazen istediğimiz eşyaları kullanamamamıza sebep oluyor. Renk ayırıcı vekir tutucu bezler sayesinde bu sorun artık ortadan kalktı.

Arkadaş tavsiyesi ile kullanmaya başladığım, ancak mantığını henüz çözemediğim bu sistemde renk veren renkliler ile beyazlarınızı bir arada yıkayabiliyorsunuz. Beyazlarınız renk değiştirmiyor, aynı canlılıkta makinenizden çıkıyor.

Üst mendil kullanılmamış, kutudan çıkan hali.

Alt mendil ise beyaz ve renklilerin 1 makinede bir arada yıkandığı halinden çıkan rengi değişmiş mendil. Renklilerden çıkan rengi kendi bünyesinde topluyor.

İlginç ama etkin bir ürün. Tavsiye ederim.

Uncategorized içinde yayınlandı | ile etiketlendi | Yorum bırakın