“Ben” ne demek?

Şimdi’nin Gücü kitabının yazarı, spiritüel rehberlerden Eckhart Tolle pandemi döneminde birbirinden güzel videolar paylaşarak farkındalığımızı arttırmamız üzere ışık tutuyor.

“Ben” üzerine yaptığı 19 dakikalık konuşmasının çevirisini aşağıda okuyabilirsiniz, çeviri hataları tarafıma aittir.

Bir nokta gelir ve başka bir yere atlamanız gerekir, bu yerde form ile özdeşleşme rüyasından uyanmaya başlarsınız. Bu da birçok insanın başına gelmeye başladı ve bu sebeple de birçok insan spiritüel öğretilere çekilirler. Form rüyasından uyanış…

Ben kimim? “ben” ne demek? “kimlik” ne demek? “ben” demek ne anlama geliyor? “ben” nedir? Ne hissettiriyor? “ben” neyim?

Çoğu kişiye “sen kimsin” diye sorduğunuzda “ben” açıklamasını form sıfatları ile tanımlarlar; Bariz olarak bedenim, bu ben’im, muhtemelen öncelikli gelir… sonra birikimleri ile birlikte “zihnim” gelir, alışılmış düşünce hareketleri, hatıralar, düşüncelerle birlikte gelen duygular, “ben”in psikolojik formları…Ben bu bedenim deriz, sonra ismimizi söyleriz, ben John’um, çoğu insan bu tanımları benliklerinin büyük bir kısmı olarak düşünürler. Ben John’um, OK tamam, sonra eklemeler yaparlar, mimarım, OK kimliğine daha da yaklaşıyoruz. Babayım, OK, yaşım şu, OK, evet varmak üzereyiz, birkaç detay daha…Bir parça kağıda bir derleme yapabilirsiniz, veya daha detaylı bir şey lazımsa hayat tarihçenizi kitaplaştırabilirsiniz. Otobiyografiniz olur, ilginç, şimdi kim olduğunuzu biliyoruz…Bu da yeterli değilse saklı kalmış yönleriniz varsa belki psikoanalize 10 seneliğine gidebilir ve 4,5 yaşında anne, baba, büyükannenize karşı gizli kalmış hatıralarınızı, isteklerinizi ve duygularınızı keşfedebilirsiniz, sonra bunları ekleyebilirsiniz. Evet şimdi her şey tamam, kendimi tamamladım.

50 sene sonra bakarsınız, bedenimden, psikolojik ben’den, kafamdaki kimlikten geriye kalan tarih olmuştur, geriye hiçbir şey kalmamıştır. Birisi 2.el kitapçıda belki otobiyografinizi bulur.

Annem 3 sene önce vefaat etti ve şunu fark ettim: Onu hatırlayan tek kişiyim çünkü tüm arkadaşları ve ailesi öldü, onu tanıyan diğer insanların ufak tefek hatıraları var ve ben de gittiğim zaman onu hatırlayacak kimse kalmayacak. Kalan tek şey fotoğraflar olacak ve bir nesil sonra ise bu fotoğraftaki kim onu bile bilmeyecekler.

Çok sağlam ve gerçek görünen bir kimliğin nasıl yok olduğunu görmek garip. Yani form kimliğinden bahsediyoruz. Sen kimsin diye sorulduğunda veya ben kimim dediğimizde, kim olduğunuza dair olan tek şey form kimliği midir? Düşünce formları, duygusal formlar, fiziksel formlar, bunların biraraya gelmesinden ortaya çıkan kimlik tanımımız. Bu gerçekten bizim kimliğimiz midir yoksa başka bir şey var mı?

Şu anda otururken görebileceğimiz şey; geçmişinizi hatırlamak zorunda değilsiniz, hatta yokmuş gibi düşünelim, geçmişiniz yok ki bu da bir gerçek sadece şimdi var. Ve gelecek yok, bu da gerçek, sadece şimdi var. Kafanızdaki “ben şu ve şuyum” düşüncesi de yok, onu da yok edelim, diyelim ki kim olduğunuzla ilgili hiçbir şey bilmiyorsunuz. Kalan nedir? Kaybedilen nedir? Hiçbir şey.

Bu isimlendirilemeyen durumla karşılaştığınızda ki bu durum bir varoluş, canlılıktır, bu durum formun ötesidir, farkındalıktır, bu da esas kimliğinizdir, benlik bilincinizin geldiği yer burasıdır. Geçmişinizi hatırlamadığınız zaman geçmişinizi hatırladığınız zamana göre çok daha fazla kendiniz olmaktasınız. Düşüncelerle dolu olduğunuz zamana göre hiçbir şey düşünmediğiniz zaman çok daha fazla kendiniz olmaktasınız. Ben ve sorunlarım hakkında düşünmek…

Sessizliğin içinde daima var olan benliğinizin zamansız öz kaynağı evrensel bilinç ile bütündür. Formunuz içinden var olur. Formunuz yok olduğunca hiçbir zaman kaybolmaz, formdan akıp gider.

Bir anlık burada kalalım, geçmişiniz yok, kaybolan nedir? Hiçbir öz kaybolmaz. Zihninizde kim olduğunuzu kendinize anlatmaktan öte, kendi özünüzün için çok daha kuvvetli bir benlik farkındalığı yaşarsınız, bu sebeple “Dinginliğin Gücü” kitabımda belirttiğim gibi “sessiz/sükûnette (still) olduğunuz zamandan daha fazla kendiniz olamazsınız” Sessizlik demek, zihin sessizleşiyor, dışarıda ses olsun olmasın önemli değil.

“sessiz/sükûnette (still) olduğunuz zamandan daha fazla kendiniz olamazsınız” o zaman kendi özünüzü hissetmeye başlarsınız. Bu da bedenin yaşına bağlı değildir. 20 ya da 90 olun aynı dinginliktir. Sizi formla özdeşleşmekten doğan acıdan özgürleştirir, form er ya da geç sizi terk edecektir, güçlü veya güzel bir bedenle özdeşleşmişseniz ve bu beden yaşlanınca acı çekmeye başlarsınız, çünkü yok olmaya başlamışsınızdır, kim olduğunuzu fark etmemişsinizdir. Form kimliğimiz ve öz kimliğimiz vardır. Acı çekmek kendimizi sadece form kimliğimiz üzerinden tanımladığımız zaman doğar. Tarihçem, hikayem, bedenim, geçmişim, oyum, buyum, şuyum…Kendinizi sadece bunlar üzerinden biliyorsanız, bu bir bilinçsizlik halidir…Rüya hali, form rüyası.

Sonra içsel olarak tamamlanmamışlık, tatminsizlik, korku hallerinden bağımsız olarak davranmaya başlar ki bunların varlığı form olarak varoluşunuzu tanımladığınızda kaçınılmazdır. Her zaman yüzeyin altında veya yüzeye yakın tatminsizlik, korku, rahatsızlık, huzursuzluk, yetersizlik duyguları, doğru yerde değilim, doğru insanlarla değilim, şu anda doğru şeyi yapmıyorum hisleri vardır. Dışarı çıkıp daha fazla form arayışında olma ve onlarla bütünleşerek tamamlanma ihtiyacı doğar, ancak buna ulaşabilmenin sürekli gelip duran tatminsizlik duyguları olmadan “evde hissetmenin, kendi içinde köklenmenin” tek yolu, formun ötesindeki ile yüzleşmek, şu anda tam da burada, başka bir deyişle “Tanrı’nın varlığını fark etmek”tir. İçimizdeki Tanrı, içimizdeki zamansızlık.

Yaratan herkes çok bilinçsiz idi, form ile bütünleşmiş kişiler daha fazla şey yaratmak, daha fazla şeyle karşılaşmak, daha fazla şeye sahip olmak, daha fazla güce sahip olmak üzere en güçlü isteğe sahiplerdi.…Tüm güç sahibi insanlar, tarihi yaratmış olanların tarih kitaplarını okuduğunuzda form ile çok özdeşleştiklerini görürsünüz, çoğu da mutsuzdur, başarıları ve ulaştıkları ile mutsuzluklarından ve tamamlanmamışlıklarından özgürleşmeyi hedeflemişlerdir. Hala dışarı çıkıp bir şeyler yapmayı bilinçsizlikle ilişkilendiririz.

TS Elliot’un bir şiirindeki dize erken 20.yüzyıl insanlığı için “En iyi mahrumiyet mahkumiyeti ve en kötü tutkulu yoğunlaşma” tanımını getirir. Ne yapacaklarını bilmiyorlar anlamını taşır, çünkü özlerine bağlı olanların yaratmak üzere hissettikleri istek form kimliği ile bütünleşmiş olanların istekleri kadar yoğun değildir.

İçimizdeki özün form ile ilgisi yoktur. Dikkatimizin bir kısmını bu öze köklersek dünyamızda daha fazla tahribat yaratmadan bir şeyler yapabiliriz. Dinginlik ve daima “şimdi” olan sonsuz boyut içine köklenmeden sadece “yapmaya” odaklanırsak, tekrar form ile özdeşleşir ve yeni sorunlar yaratırız. “yapma”nın temeli bilinçli “olmak”tır. Peki imgelemeye ne demeli? İmgeleme güzeldir ancak ondan önce temeli atın. Temeliniz var mı? temelsiz ev kurmayın. Ne temeli? OLMAK, olmak mı? formsuz olan, sonsuz olan. Hayır bunu düşünmedik, tabii ki bunu düşünemezsiniz.

Temel, köklenmek, olmanın ne olduğunu fark etmek.

Olmak ne demektir? Dinginlik nedir? Hayır açıklayamam, anlatılacak bir şeyi yoktur.

Kişisel Gelişim-Self evolution içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

İnsanın Anlam Arayışı

23/11/2020 

Prof.Dr.HANNA NITA SCHERLER

Moderatör: Arş.Gör. Saadet Yapan / Hasan Kalyoncu Üniversitesi

Anlam arayışı başlığı altında paylaşacaklarımın benim anlam arayışımın bir özeti olarak dinlenmesi bence en doğrusu olur. Anlam arayışı yolculuğumdaki 62 yılda biriktirdiklerimin bugünkü hali ile özeti ya da ifadesi olarak algılanmasını tercih ederim.

Oldukça soyut bir konu, dinlerken takip etmesi hem kolay hem anlaşılır hem zevkli nasıl bir çerçeve içinde sunabilirim düşündüm ve birkaç konu başlığı belirledim. Daha doğrusu kendime birkaç soru sorarak ilerledim. İnsanın kendi koordinatlarını belirlemesinin öneminden bahsederim. Bu ne demek? Nasıl coğrafi bir bölgenin enlemi ve boylamı olup koordinatları belirlenirse aslında biz insanların da yaşayan evrende kapladığımız yerin neresi olduğuna dair iyi kötü bir farkındalığımızın olması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü ancak nerede olduğumu bilebilirsem nereye doğru gidebileceğimi bilebilirim. Önce olduğum yerin resminin çekilmesinin daha doğru olacağını düşünerek yola çıktım. Yaşayan evrende hepimiz yer kaplıyoruz. Ne demek yer kaplamak, nasıl yer kaplamak? En belirgin şekilde somut olan fiziksel bedenimle yer kaplıyorum. Bir de soyut sayılabilecek duygular ve zihinsel sürecimle yer kaplıyorum. Duygular ve zihinsel sürece psikolojik yapı da diyebilirim. Bir fiziksel yapım var bir de psikolojik yapım var. Bu 2 yapıyı kullanarak yaşıyorum ve aslında hayatımın kapsamı ve derinliği bu 2 yapı ile belirlenir. Yani bu 2 yapı benim taslarım olsa bu 2 tasın içine yaşayan evrenden ne kadar koyabilirsem o kadarı benim hayatımın kapsamı ve derinliğini oluşturur. Fiziksel bedenimle ne yapıyorum? Yemek yiyorum, uyuyorum, bir şeyleri tutuyorum, yıkanıyorum, taşıyorum, sevişiyorum. Bir insanın yaşayabileceği tüm duyguları duygusal bedenimle deneyimliyorum. Zihinsel süreçlerle düşünüyorum, fikrimi beyan ediyorum. Bunu yapmanın birçok yolları var. Beste yapabilirim, kitap yazabilirim, makale yazabilirim…zihinsel faaliyetlerimi bu şekilde ortaya koyuyorum. Fiziksel yapımla psikolojik yapımı kullanarak bu evrende yer kaplıyorum dedim. Yer kaplamak için itici gücü nereden buluyorum? Bu yer kaplama arzum nereden geliyor? Hepimizin yaşamaya ilişkin bir istek, arzu barındırdığını düşünüyorum. Bunun aynen fiziksel yapımız ve psikolojik yapımız gibi doğamızda olduğunu düşünüyorum. Biz istesek te istemesek te bir arzu, bir istek barındırıyoruz. Fiziksel bedenimizin doğanın bir temsili olduğunu düşünmüşümdür hep. Yani bedenimiz küçük çaplı bir evren diyebiliriz. Evrende ne olup bitiyorsa bedenimizde de aynı şeyler olup bitiyor. İstek/ arzuyu buraya nasıl bağlayacağım diyeceksiniz? Bedenimizdeki her hücre, biz şu anda konuşurken bile birbirleri ile temas etme arzusu içindeler. Bedendeki hücreler birbirleri ile buluşuyorlar ve birbirlerinden ayrışıyorlar. Yani yaşam aslında hücrelerin birbirleri ile bütünleşip birbirlerinden farklılaşmaları ve bu bütünleşme ve farklılaşma senkronizasyonunu sürekli yapmalarından oluşan bir zaman dilimi. Tabiata bakarsak aslında kimyasal bileşimler birbirleri ile etkileşime girmek istiyorlar. Denizdeki su güneş ışınıyla birleşip bir şeyler oluyor, bedenimizdeki protonlar ve moleküller de öyle. Doğada sürekli bir bütünleşme ve farklılaşma hareketi var. Bunun en somut örneği nefes. Her nefes aldığımızda havayla bütünleşiyoruz, her nefes verdiğimizde havayı dışarı veriyoruz ve o havadan farklılaşıyoruz. Diğer düşündüğüm kavram da şu oldu, OK varoluşumun boyutları ile yer kaplıyorum, bunu bütünleşerek ve farklılaşarak yapıyorum, peki bunun yapış metodum ne? Tarzım ne? Şeklim ne? Orada şunu düşündüm: en uygun bulduğum kelime de şu oldu, aşikane bir münasebet. İngilizcesi involvement. Buluşmalarımı ve farkılaşmalarımı nasıl yapıyorum, nasıl bir tutku ile yapıyorum. Zoraki mi, isteyerek mi, gönüllü mü? Mesela yemek yemekten örnek vermek istiyorum. Hepimizin gün içerisinde defalarca yaptığı şey. Tabağımızı alıp televizyonun karşısına geçip mi yiyoruz? Tabağımızı alıp ertesi güne yetiştirmemiz gereken sunumu hazırlarken mi yiyoruz?  Ya da tabağımız alıp birkaç kişi ile zoomda sohbet ederek mi yiyoruz? Bunlar aşikane münasebet tanımıma girmiyor. Bir de şöyle düşünebiliriz: yiyeceğim her şey yaşamakta olan ama benim onu bölerek kendi canıma katacağım başka bir yaşam parçası. Bu fasulye olabilir, pilav olabilir, tavuk olabilir, bunların hepsi doğada kendi  yapılarında yaşayan canlılardı. Ben şimdi bunu tabağıma koyup yiyorum ama bu belki bir hafta önce çayırda dolaşan bir inekti, veyahut yüzen bir ördekti veya su kenarında duran bir ottu. Onu birisi kopardı, birisi çuvala koydu, birisi halde sattı, birisi halden aldı, markete getirdi, birisi onu raflara dizdi, gittim onu oradan aldım, yıkadım, tabağıma koydum. Bu huşu duyulması gereken, minnet duyulması, saygı duyulması, müteşekkir olunması gereken bir durum. Veyahut pazardan alışveriş yapmayı örnekleyeyim. Mesela elma almak için uzandığımda pazarcı “oradan alma oradan alma, buradan al” der. Adamın kendi dizmiş ve sergilemekte olduğu elmalarına verdiği önemi algılayabiliriz. Bunu fark edebiliyor muyum? Ya da sadece benim almak istediğim elmaya uzanıp “ben onu istiyorum” deyip ona mı odaklanıyorum? Onun tarafından da bakıp, dizmiş olduğu elmalara verdiği önemi görüp ona saygı duyabiliyor muyum? O Pazar yerindeki neşeyi, coşkuyu, insanların yetiştirdiklerini getirip satmak için gösterdikleri çabayı, alanların en az parayı vererek en kaliteli malı almak için gösterdikleri çabayı fark ediyor muyum? Bundan bir haz alıyor muyum? Bunun bir parçası olduğuma şükredebiliyor muyum? Aşikane münasebet bu,  aşk içeren bir münasebet, öyle diyebilirim. Çoğunlukla biz “o elmayı istiyorum”, ya da “yarınki sunuma hazırlanıyorum”a o kadar çok odaklanıyoruz ki açıklamaya çalıştığım o andaki deneyimi yaşayamıyoruz, kaçırıyoruz. Aklımızdakine ya da psikolojik yapımıza o andaki deneyimin zenginliğini heba ediyoruz.

Buradan özetlersem yaşayan evrende bir yer kaplıyorum, somut boyutum var, soyut boyutum var, bütünleşip farklılaşmak için bir arzu duyuyorum, bu fıtratımda var, istesem de istemesem de arzu duyuyorum ve bu buluşmayı ve farklılaşmayı ne şekilde gerçekleştiriyorum, zihnimdekileri gerçekleştirmek üzere kendimi huşu duyacağım, minnet duyabileceklerime kör ederek mi yoksa bir aşk halinde mi yaşıyorum bunları?

Şimdi buradan sonra kendime sorduğum soru şu oldu: aşk halinde yaşamakla zihnimdekiler doğrultusunda hayatı adeta tüketircesine yaşamak arasında nasıl bir fark var?  İngilizce kelimesi: Responsability, Türkçe’ye çevrildiğinde sorumluluk, ancak demek istediğim bu değil, response ability, yani etki verebilme olasılığı, etkileyebilme olasılığı. İnsanın etkileyebilme olasılığının sonsuz olduğunu düşünüyorum. Sonsuz. Ama eylem olasılığının sınırlı olduğunu düşünüyorum. Örneğin, İzmir depremi…Etkileyebilir miyim? Etki yaratabilir miyim? Yaratabilirim. Ancak eylemim kısıtlı: ben İstanbul’dayım, o İzmir’de. Eylemim sınırlı ama etkim sonsuz. Üzüldüğümü yazabilirim, yapabildiğim yardımı yapabilirim. Bir etki yaratabilirim ama eylemim kısıtlı olabilir. Burada düşündüğüm şu oldu, yaşayan evrende yer kaplarken genellikle duruma mı tepki veriyorum yoksa insanlara mı tepki veriyorum? İnsanlara tepki vermek aşk ile yaşamak değil, çünkü insana tepki vermek demek: ben ve sen ayırımı yaratmaktır. Sen bana bunu yaptın, sen benim için bunu yaptın, sen bana rağmen bunu yaptın oluyor. Ama duruma tepki vermek, ben ve senden bağımsız burada yapılması gereken nedir, durum için ihtiyaç nedir? Ona tepki verelim. Davranışımızı olay ya da kişinin yaptığına atfettiğimiz anlam belirler. Atfettiğimiz anlam da biriktirdiklerimizden kaynaklanır. Ne görmüşüm, ne okumuşum, ne deneyimlemişim. Psikolojik yapım aslında o ana kadar biriktirdiklerimdir, O kadar. Bedenimiz de biriktirdiklerimizdir. Beden için besin biriktiririz. Psikolojik yapımız için soyut anlamda besin biriktiririz, yani duygular ya da entelektüel uyarılar. Benim bedensel yapımda ve psikolojik yapımda kim olduğum biriktirdiklerimle belirlenir, başka bir şey değil. Burada kişinin anlam arayışı ile bağdaştıracağım noktaya gelmek istiyorum, mademki ben hayatı ancak biriktirdiklerim kadarıyla algılayıp anlamlandırabiliyorum, ancak biriktirdiklerim kadarıyla temas edebiliyorum o zaman ne isteyeceğim? Daha fazla biriktirmek isteyeceğim. Burada bir problem çıkıyor ortaya, çünkü bir yandan daha fazlasını isterken bir yandan da katiyen acı çekmek istemiyoruz. Daha fazlasını istiyoruz acı çekmek istemiyoruz. Daha fazlasını istemek demek mevcut güvende hissettiğim yerin dışına adım atmaya cesaret etmek demek. Kendimi güvende hissettiğim yer biriktirdiklerim ve memnun olduğum yerdir. Biriktirdiklerim ve memnun olduğum yer belirli bir duygusal menzildir, belirli bir zihinsel hal menzilidir. Ben o duygusal ve zihinsel faaliyet menzilinin içerisinde güvenli hissetmek üzere kendimi korumaya alırsam kendime kurgusal duvarlar çekmişim demektir. Bir yandan o duvarların içerisinde güvende kalmak isterken bir yandan da o duvarların ötesindeki bilinmeyen diyarlara giderek daha fazlasını biriktirmek isterim. Burada bir dilemma oluyor? Bu işi nasıl çözümleyeceğim? Nasıl yapacağım?

Biriktirdiklerim hep sağlık, zindelik, aidiyet, kabul görme, sevilme, başarı, güçlülük, yetkinlik, yeterlilik, amaç, anlam olsun istiyoruz. Ancak yaşayan evrende yer alma şeklim bir şeylerle bütünleşip bir şeylerden ayrışmak ya, eğer ben sürekli biriktirmek istersem nasıl ayrışacağım? Hep olduğum yerde sayacağım, o zaman gelişemeyeceğim. O en başta anlattığım andaki deneyimlerimi aşkla yaşayamayacağım, çünkü aşkla yaşayabilmek demek bir bebek gibi daha önceden hiç görmediğim deneyimlemediğim bir şeyi deneyimlemek demek. Daha önceden bildiğim ya da görmeye alışık olduğum şekilde bakarsam,  orada yeni hiçbir şey göremem, yeni hiçbir şey fark edemem. Bu da büyümeyi engelleyecek, kendimi kurguladığım sınırlara mahkum edecek. Bu deneyimlemesi kolay bir varoluş konumu değil. Bu konum insana mutsuzluk getirir, bedbahtlık getirir, acı getirir. Kendimizi acıdan korumaya çalışırken aslında daha büyük acılara gark etmiş oluyoruz. Neden? Yaşamın belli bir dönemine kadar insanların kendisini bedensel duyguları ya da psikolojik yapıları ile tanımlamaları normaldir, doğaldır. Ben kimim sorusuna verilen cevap, insanın hayatında belli bir yaşa kadar, ki Jung bunun 40 olduğunu savunur, ben bedenimim, ben duygularımım, ben düşüncelerimim, ben değer yargılarımım demesi doğaldır. Ancak kişi kendisini fiziksel bedeni ile ya da psikolojik yapısı ile tanımladığında, benim bedenim – senin bedenin, benim fikrim – senin fikrin, benim duygum – senin duygun ikilemlerini yaratmanın ötesine gidemez. Evren ikilemler barındırır. Gece olur gündüz olur, yaz olur kış olur. Erkek var dişi var. Evren kendisi ikilemler barındırır, ikilemler varoluşun temelinde var doğasında var. Kişi kendisini bedeni veya psikolojik varlığı ile tanımladığında ikilem oluşturuyor. İnsan ne kadar ben, ne kadar sen arasında uygun dengeyi bulma çabası ile debeleniyor.  Bir noktada “bu işte bir yanlışlık var” diyerek, “ben bedenim değilim”, “psikolojik yapım hiç değilim” noktasına geliniyor. Hayatın anlamı gibi soyut ve derin bir meseleyi idrak etmeye çalışıyorsak, ben ve sen arasında debelenen ego düzeyini kapsayıp aşan bir bilinç düzeyine doğru yelken açmak gerektiğini düşünüyorum. Yani insan bedenin ve psikolojik yapısının içine ölmeli. Deminki terimleri kullanacak olursam bedenle özdeşleşmekten özgürleşmeli. Psikolojik yapısı ile özdeşleşmekten özgürleşmeli. Bu çok soyut bir şey, söylemesi yapmasından çok daha kolay. Bunun oluru nedir? Nasıl gerçekleşebilir? Basit bir örnek vereyim: bugün bir danışanımla saat 14.00te online randevumuz vardı, kendisi görünmeyince onu aradım, aa dedi ben randevumuzu 15:00te zannediyordum, peki konuşabileceğin ortama yakın mısın dedim, yok dedi, arabadayım şimdi, kenara çekeyim konuşalım dedi, 5 dakika sonra aradı, dedim ki böyle olmasını şu anda nasıl deneyimliyorsun? Çok sinirliyim dedi, hata yaptım, bir şeyi doğru yapamıyorum, hep böyle yapıyorum, uğraşıyorum, beceremiyorum vs vs bedenine odaklan dedim, bedeninde ne yaşıyorsun? Titriyorum dedi. Burada kendisi ile temas ederken içeriği hiç önemsemedim, neden olduğunu falan filan, oradaki deneyim önemli, çünkü kafasında kurguladığı ile yaşadığı örtüşmeyince bedensel ve duygusal olarak tepki gösterdi. Zihinsel olarak yaşamayı beklediği şeyi yaşamayınca zorlandı, şimdi kendisi ile çalışa çalışa anda kalarak ama, ne yaşadığını sorarak, neden sürprizleri sevmediği, çok küçükken hiç beklemediği bir anda karşılaştığı nahoş bir sürprizle karşılaştığı ilk anda titremesine benzer bir titreme içerisinde olduğunu fark etti. Burada altını çizmek istediğim, deneyim aradığımız tüm bilgiyi barındırıyor, anda yaşadığımız deneyim. Ben şimdi niye sinirlendim diye sorsaydı kendi kendine muhtemelen geldiğimiz yere gelemeyecektik, ama ben niye sinirlendim sorusunu sormak yerine zihinsel kapasitesini o anda bedeninde yaşadıklarını tercüme etmesini sağlayarak kullanmak istedim. Yani zihinsel becerinin andaki bedensel deneyimi tercüme etmek için kullanılmasından bahsediyorum. Zihinsel süreçler bizi kendimizden uzaklaştırır, bize yakınlaştırmaz. Dolayısı ile neden, niçin sorularını sorup soyut yanıtlar kurgulamaktansa zihinsel becerileri bedeni tercüme amaçlı kullanmak daha yerinde olur.

Soru: Neden bunu kendimize yapıyoruz acaba?

Önemli bir soru, bunu bilerek yaptığımızı sanmıyorum. Anda kalmak müthiş bir bilinmezliktir, çünkü ne ile karşılaşacağımı bilmiyorum. Halbuki bir sonraki an ne yaşayacağımı planlamak bende sanki bir sonraki anda karşılaşacaklarıma hükmedebilirmişim, onları kontrol edebilirmişim sanrısı yaratır. Yani bir sonraki anı planlamamak, boş bırakmak aslında cesaret ister, bu da bir seçimdir, ama sorumluluk almayı ve sonucuna katlanmayı gerektirir. Ve en önemlisi insan orada tek başınadır, suçlanacak, had bildirilecek kimse yoktur. Ama şunu da söylemem gerekir, bir kere tadı alındı mı artık vazgeçilemeyecek bir yoldur, ilk başta ürkütücü gelse bile daha sonra insan o yolda zevk alır ve bırakmak istemeyeceği bir yolculuktur.

Bedenim, duygularım ve zihnim temsili olduğum evrenin veya bütünün veya kaynağın, tezahürleridir. Yani beden bütünün bir tezahürüdür. Zihinsel yapı bütünün bir tezahürüdür. Bedenim ve psikolojik yapım temsili olduğum bütünü anlayabilmem için sahip olduğum araçlardır. Ben parçaları bütün zannedip onlarla özdeşleştiğim zaman kafamı duvarlara vurur buluyorum kendimi, acı çekerim. Halbuki bedenimi ve zihinsel yapımı en derin anlamda kim ve ne olduğumun koordinatlarını tespit etmek için kullanacağım araçlar olduğunu idrak edersem onlarla özdeşleşmem, onları kapsayıp aşan bir konum bulurum kendim. O da ne bedenimdir ne psikolojik yapımdır. Şahit konumudur.  Bedenimde neler yaşadığımı, zihnimde neler kurguladığımı, duygu olarak neler yaşadığımı deneyimlediğimi gözlemleyebileceğim bir konum yaratmış olurum.

Aslında bir metaforla anlatacak olursam, okyanusu ve kıyıyı düşünelim. Dalgalar, köpüren su zerrecikleri, yaşam öyle bir şey, her an dalgalanıyorum, aynı zamanda kumsaldayım ve o dalgaları seyrediyorum. Ben hem dalgalarım, su zerrecikleriyim, hem onları dışarıdan seyredenim. O ikisi bir bütün aslında, ya o ya o değil.

Yaşamaya %100 evet demek, açık yüreklilik ister, zedelenebilir olmayı gerektirir, dinlemeyi bilmek gerekir. Dinlemek demek arz edileni kabul eden bir tutumla yaklaşmak demek.  Görmek istediğimi görmek değil. Ne sunuluyor? Sunulanı göreyim, kabul edeyim. Onu bir hale yola sokmak yerine önce bir teslimiyet göstereyim.

Yaşam demek önceden planladıklarımı deneyimleyeceğim bir süreç değil, tam tersine…ben yolda giderken her şeyle karşılaşabilirim. Karşılaştıklarım ben onlara anlam atfetmeden bir şey ifade etmezler. Ben onlara anlam atfediyorum. Bütün mesele onlara atfetmek üzere olduğum anlamın son derece kısıtlı bir yerden geldiğini bilmek ve bu kısıtlılık içinde kalmamak için de andaki deneyimi yaşayabilmek. Mesela kendimden örnek vermek istiyorum: Son zamanlarda annemle olan ilişkim; bütün tarihçemiz silindi, hatırlamıyor, eğer zihnimdeki ile yaklaşacak olsam acımdan ve üzüntümden duramıyor olma gerekir, onu geçtim. Şimdi onun elini tuttuğumda benim elimin sıcaklığına veya soğukluğuna tepki veriyor, onun sevdiği müzik parçalarını bulup çaldığımda gülüyor, beraber şarkı söyleyebiliyoruz. Bu o anda onunla paylaşabildiğim deneyimler. Bunun iyisi kötüsü yok. Keşke öyle olsaydı böyle olsaydısı yok. Ne varsa ona %100 varım, evet.

Soru: Bunu nasıl öğreneceğiz? Nasıl yapmaya başlayacağız?

Çağrılar var, bence insanlar “dönüşüme çağrılırlar”. Bu çağrılar hiç beklemediğimiz anlarda gelir, insan hazır olunca o çağrıya icabet eder. O çağrılara icabet etmek için çok ta beklememek lazım, çünkü fırsatlar kaçabilir. Çağrıya icabet etmek demek, yaşadığımız acı, mutsuzluk ve bedbahtlığa farkındalıkla eğilebilmek. Farkındalıkla eğilebilmek demek lanet olsun ben niye böyle hissediyorum, şanssızım, bak yine başıma geldi değil, her ne yaşıyorsam sadece ve sadece deneyimime odaklanmak. Deneyim ne demek? Bedenimde ne yaşıyorum? Buna nasıl duygular eşlik ediyor? Buna nasıl düşünceler, kurgular eşlik ediyor? Bu bir ibadet halini almalı. Bir kere yapılarak öğrenilecek bir şey değil. Nasıl kas geliştirmek istiyorsak birçok kez aynı hareketi yapıyorsak, bu tür kaslarımızı geliştirmek için aynı şekilde ısrarla çalışmamız lazım. Yolun kendisi şifalandırıcıdır. Çünkü kişi deneyimini tanımlamak için yola baş koyduğunda kendisine sevgiyle, ihsanla, şefkatle yaklaşabiliyor. Zaten hepimizin istediği bu değil mi?   Bütün zenginlik şu anda.

Soru: Bu bizi hedonik hazza götürmez mi?

Ben hazdan bahsetmiyorum. Acıyı yaşa, acıyı tanımla diyorum. Yorum yok, tanımlama, betimleme.  Diyelim ki göğsümde bir yanma var; kaç cm büyüklüğünde, hacmi ne, sesi var mı, kokusu var mı gibi…

Şunu demek istiyorum aranacak bulunacak bir hayat anlamı yok. Tüm yaşamımız boyunca bir şeylerle bütünleşip bir şeylerden farklılaşmanın rasyoneli, hayatın sadece içinde bulunulan anda deneyimlenen olduğu, bunun dışında da hiçbir şeyin olmadığının anlaşılmasına hizmet ediyor o buluşmalar ve farklılaşmalar.

Soru: Empati hakkındaki görüşleriniz nedir?

Empati kelimesini sevmiyorum, kibirli buluyorum, çünkü empati demek : “ben senin ne deneyimlediğini biliyorum” demek. Yok böyle bir şey, herkes kendisinin ne deneyimlediğini bilebilir, o kadar. Seninle beraberken şunu şunu yaşıyorum, senin varlığında şunu bunu hissediyorum diyebilir, hepsi bu.

Soru: Duygularımızı nasıl tanımlayarak anda kalabiliriz?

Bütün düşüncelerin ve bütün duyguların bedende bir izdüşümü vardır. Bedenden yola çıkmak lazım.

Soru: Bahsettiğiniz dilemmadan, acıdan kaçtığımızda bu ikilemden kurtulmuş mu oluyoruz?

Hayır, İkilem hayatın doğasında var. İkilemin bir ya da öbür ucunda konumlanma çabası beyhudedir. Asıl ihtiyacımız, kutbun bir ya da diğer ucunda, ya da ortasındaki herhangi bir yerde, ihtiyacımız doğrultusunda olabilme esnekliğini kazanmaktır.  İkilemden kurtulmaya çalışmıyoruz, ikilem var, ikilemle beraber yaşamayı öğreniyoruz.

Soru: Acaba acılarımızı öğrenilmiş çaresizlik yoluyla çevremizden gördüğümüz metotlar hep benzer olduğu için mi bu şekilde yaşamaya devam ediyor ve bu şeklin bizi sıkıntıya sokmadığını düşünüyoruz?

Kendimizi aldatıyoruz.

Psikoloji / Psychology içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Arduvaz Çatı Kaplaması

Yurtdışında sıkça kullanılan ancak Türkiye inşaat piyasasında henüz yaygın bir kullanıma sahip olmayan Onduline markasının “Arduvaz” taşı çatı kaplamasını kullanmadan önce İzmir’deki ilk uygulayıcılarından birisi olarak dikkat etmenizi önereceğimiz bilgiler:

Eski eserlerin çatı kaplamasında kullanılan bir malzemedir.

Öncelikle bu taş tamamen dekoratif bir ürün olup kiremit gibi hiçbir yalıtım ve çatı kapatma özelliğine sahip değildir. Bu sebeple çatı su ve ısı yalıtımı yani kaplamanın altında kalan bölüm çok iyi bir şekilde çözülmelidir.

Taş 5 mm kalınlığında ve 20×25 ebatlarında olup kesimi çok kolaydır. Firesi azdır. Sipariş verirken genelde çatınızın çok hareketli olmayacağı göz önünde bulundurarak %2 fire payı hesabını geçmemenizi tavsiye ederim.

Malzeme ithal edilmekte olup dövize endekslidir.

1 m2 alana yatayda 4 dikeyde ise 6 adet taş döşenmekte olup 24 adet arduvaz taşı gelmektedir.

Sipariş vereceğiniz m2’ye göre ürün palet içinde gelmektedir ve oldukça ağırdır. Bu sebeple araçtan indirince forklifte ihtiyacınız olacaktır.

Ürünün döşemeye başlamadan önce satın alım yaptığınız yerden uygulama ile ilgili ön bilgi almanızı ve uygulama başlarken çatı döşeme ekiplerinize yönlendirme yaptırmanız döşeme hızını arttıracaktır.

Önemli uyarı: Arduvaz taşını taşıyan kancalar tek ebatlıdır, yani tek bir uzunluğa sahiptir. Kutunun üzerinde bu uzunluk yazmamaktadır-nedense…Dolayısıile hepsi aynı geliyor zannedebilirsiniz. Aman Dikkat! Ancak kancalar yanlışlıkla 2 ayrı ölçüde gelebilmektedir. Teslim aldığınız zaman kutuları kontrol ederseniz işin ortasında bir sürprizle karşılaşmazsınız. Kancalar 2 farklı ölçüde gelirse taşınızın döşenmesinde kayma olacaktır.

Uygulama sırasında Arduvaz taşı altında kalan İsoline oluklu levhaların oluk tepe noktalarına Arduvaz taşıyıcı bantları vidalanmaktadır. Eğer çukur noktalardan vidalama yaparsanız alttaki yalıtımdan su kaçırma riskiniz bulunabilir. Burada uygulamada ekipleri sıkı tembihlemek gerekmektedir. (bknz alt resim)

Çatının üzerinde yürünebilmektedir, ancak gerekmedikçe üzerinde yürünmesi çok uygun değildir, malzeme ince olup kırılabilmektedir. Özellikle yağmurlu günlerde çatı eğimi yüksek ise kesinlikle üzerinde yürünmesini tavsiye etmem, kaygan bir yüzey oluşmaktadır. Çatının üzerinde işlem yapılması gerekirse dikkatli bir çalışma ister, özensiz çalışacak ekipler taşın kırılmasına sebep olur.

Çok ağaçlıklı alanlarda yani çatınızın çevresinde bol miktarda ağaç mevcutsa bu malzeme kullanımı 3 kez düşünülmelidir. Ağaçlardan düşen herşey malzeme arasında takılıp kalabilmektedir. Ayda 1 temizlik gerektirir. (bknz alttaki resim)

Malzeme sözde standart ölçüde gelmesine rağmen yine de taş aralıkları standart dışına çıkabilmektedir. (bknz üstteki resim)

Uygulamayı yapmış ve hakim bilen ekipler ile iletişime geçmek için thebighousemimarlik@gmail.com adresine mail atabilirsiniz.

Mimarlık-Architecture içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Ağaç

İçimizi ısıtacak ilham veren kısa film çalışması:

Sorunu görmek, korkmadan ilk adımı atmak, liderlik etmek, ekip çalışması üzerine çok tatlı bir çekim olmuş…İnsanı mutlu eden, yüzünüzde kocaman bir gülümseme yaratan bu kısa filmleri her gün mutluluk ve motivasyon hapı niyetine izlemek lazım 🙂

The Tree / Lead India

Esin Kaynağı- Inspirations içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Choir of Young Believers / Hollow Talk

Polisiye seven herkese “sakın kaçırmayın” diyebileceğim, müthiş ana karakterleri ile efsane İskandinav dizisi Broen‘in tema parçası:

choir of young believers – hollow talk

Echoes start as a cross in you
Trembling noises that come too soon
Spatial movement which seems to you
Resonating your mask or feud
Hollow talking and hollow girl
Force it up from the root of painNever said it was good, never said it was near
Shadow rises and you are hereAnd then you cut
You cut it out
And everything
Goes back to the beginningSilence seizes a cluttered room
Light is shed not a breath too soon
Darkness rises in all you do
Standing and drawn across the room
Spatial movements are butterflies
Shadows scatter without a fireThere’s never been bad, there has always been truth
Muted whisper of the things she’ll moveAnd then you cut
You cut it out
And everything
Goes back to the beginningNever said it was good, never said it was new
Muted whisper of the things you feel

ArtistChoir of Young Believers

AlbumThis Is for the White in Your Eyes

Released: 2008

Genre: Alternative/Indie

Müzik-Music içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Renk ayırıcı bezler

Renkli ve beyaz çamaşırları ayırmak ve makinaya dolacak kıvama gelmesini beklemek bazen istediğimiz eşyaları kullanamamamıza sebep oluyor. Renk ayırıcı vekir tutucu bezler sayesinde bu sorun artık ortadan kalktı.

Arkadaş tavsiyesi ile kullanmaya başladığım, ancak mantığını henüz çözemediğim bu sistemde renk veren renkliler ile beyazlarınızı bir arada yıkayabiliyorsunuz. Beyazlarınız renk değiştirmiyor, aynı canlılıkta makinenizden çıkıyor.

Üst mendil kullanılmamış, kutudan çıkan hali.

Alt mendil ise beyaz ve renklilerin 1 makinede bir arada yıkandığı halinden çıkan rengi değişmiş mendil. Renklilerden çıkan rengi kendi bünyesinde topluyor.

İlginç ama etkin bir ürün. Tavsiye ederim.

Uncategorized içinde yayınlandı | ile etiketlendi | Yorum bırakın

Egzema için

Hastalıklar yaşa bakmıyor. Herkesin iyi kötü taşıdığı veya geçirdiği bir hastalığı mevcut. Egzemayı sıklıkla duyuyorum. Döküntü, kaşıntı,çatlaklara sebep olan bu hastalık için tavsiye edebileceğim 2 ürün mevcut. Elbette doktorlara gidilmeli ve profesyonel bir destek alınmalı ancak ayrıca doğal ürünler kullanmanın da bir sakıncası bulunmuyor:

İstanbul Kuzguncuk’ta çok sevdiğim Homemade aromaterapi mağazasında 2 ürünü sağlık için tavsiye ederim:

Shea butter ayak kremi, özellikle topuklarda oluşan derin çatlaklara iyi geliyor. Bu kremi gece yatmadan önce sürüp pamuklu bir çorapla uyursanız sabaha her geçen gün topuk yaranızın düzelmeye başladığını göreceksiniz.

Kastil sabun egzema için oldukça etkili bir sabun. Düzenli kullanımda egzemanın yok olduğu söyleniyor. Bu sabunu kullanan 2 arkadaşım iyi sonuçlar aldıkları için tavsiye ettiler. Benden iletmesi…

www.homemadearomaterapi.com

Sağlık-Health içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Fiş Fatura oyunları

Geçen gün İstanbul Göktürk bölgesinde bir ozalitçiye gittim. Baskı hizmetimi aldıktan sonra fiyatını sordum KDV dahil 125 TL, adam fiş kesecek, dur şirkete fatura alayım dedim. O zaman %18 KDV ekliyoruz dedi arkadaş.

Pardon? Şimdi fiş kesiyordun 125 TL’ye, içinde KDV’si mevcuttu, neden fatura isteyince %18 KDV ekliyoruz diyorsun? Vatandaştan 2 kere KDV alınır mı neye dayandırıyorsunuz bu şahsi uygulamanızı dedim, muhasebecisini çağırdı, ablamız “eleman çalıştırıyoruz, buyrun içeri gelin anlatayım” dedi, buyur etmedik, iş güç sahibi insanlar olarak millete KDV üzeri KDV kesilmesinin yasal olmadığını ve herhangi bir dayanağı olmadığını bilerek oradan ayrıldık.

Ortalığın çivisi çıktı artık. Yasal olsun olmasın herkes kendi bildiğini okuyor. Bir de muhasebeci içeri odaya çağırıyor,vatandaş aptal yerine konuyor. Daha neler…

Alışveriş - Shopping içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Scratch Massive / Last Dance

Scratch Massive – Last Dance

You You have You have You have You have Hey, hey, hey, hey Hey, hey, hey, hey Day, hey Hate you Hate you Hate you You have You You You have nothing Hey, hey, hey, hey Hey, hey, hey, hey Hey, hey, hey, hey You hate Hey, hey I saw his

Uncategorized içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Priene Antik Kenti

Türkiye, yeraltı ve yer üstü kaynakları, doğası ve tarihi eserleri ile tam bir cennet…Gezilecek,görülecek o kadar güzel yerleri mevcut ki neredeyse zaman yetmez. Bu güzelliklerden birisi Ege bölgesi, Aydın ili Güllübahçe beldesinde yer alan Priene antik kenti. Büyülendiğimi belirtmem gerekir.

Priene antik kenti gibi tarihi alanlar mutlaka bir rehber eşliğinde gezilmeli. Muhteşem bir tarih yanında muhteşem bir manzaraya sahip antik kent hakkında bilgi için:

http://www.soke.gov.tr/priene-antik-kenti

https://aydin.ktb.gov.tr/TR-64435/priene.html

Mısır Tanrıları Kutsal alanı
Uncategorized içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Kuzguncuk Evleri

Kuzguncuk semti, İstanbul’un en şirin ve sıcak semtlerinden bir tanesi; kedileri, cafeleri, galerileri ve minik dükkanları ile bir Pazar günü gezilesi tatlı bir keyif veren semti. Ara sokaklarını güzel güzel gezip ahşap evlerini, tatlı dünyaları görmek lazım.

Mimarlık-Architecture içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Cafelerde yeni hesap taktikleri

Geçenlerde yakın bir dostumla buluşup sabah kahvaltısına gittik. İstanbul’un en şirin semtlerinden birisi olan Kuzguncuk’ta yeni açılmış bir cafeye oturduk. Menüyü istedik, servis veren görevliye sorularımızı sorarak siparişimizi verdik.

kahvalti (1)

İlk sıradaki “mükellef kahvaltı” çok doyurucu, “2 kişilik geliyor aslında” dedi arkadaş, e o zaman biz de bari onu sipariş edelim, boşuna 2 ayrı menü istemeyelim dedik. 1 tane mükellef kahvaltı alalım o zaman dedik.

Adamın telaffuz ettiği cümleden ne anlarsınız? 1 menü sipariş ediyorsun ama menü o kadar doyurucu ki 2 kişi doyarsınız, 2.bir menü sipariş etmene gerek yok.

Bak kardeş, biz 1 menü sipariş ettik, yanında 44 Lira yazıyor, hesap 44 lira mı gelecek diye sormak aklımıza gelmedi. Hata bizdeymiş.

Kahvaltımız geldi, gerçekten 2 kişilik, lezzet, ihtimam şahane. Servis yapan görevli ile daha sonra sohbet ediyorum, bu menüyü 1 kişi nasıl yer? hakikaten çok fazla doyurucu geliyor, birçok şey de maalesef artıyor, bu sunumların azaltılması lazım, çöpe atılmaması gerekir, yazık diye kendimce kol gezen fakirliği de bilerek yorum yapıyorum. O da diyor ki evet haklısınız, biz de öyle düşünüyoruz ancak insanların yiyebileceği kadar verince bu sefer “aaaa bu paraya bu mu gelir diyorlar, gözleri doymuyor” diye konuşuyor.

Neyse kahvaltı,üzerine kahveler vs sıra geliyor hesap ödemeye. Ana bir bakıyoruz hesapta 2 tane menü yazılmış. 1 menü sipariş etmişiz. Heralde hata oldu diyerek arkadaşı çağırıyoruz, başka bir eleman geliyor, yoo hata yok, evet haklısınız, daha öncede itirazlar oldu, değiştirilmedi, ancak bu menü 2 kişilik olup tek kişi fiyatı yazıyor diyor.

Bak sen…Bize servis veren elemanı çağırıyoruz, arkadaş sen bize bu menü 2 kişilik geliyor bunu sipariş edin doyarsınız demedin mi? madem 2 kişilik ve gerçek fiyatı 88 TL neden menüde 44 TL yazıyor ve algıda yanılgı yaratıyorsunuz?

Bakın menüde kişi fiyatı olarak belirtmişiz diyor. E biz de 1 menü sipariş ettik zaten?

Peki diyorum ben geldim bu menüyü sipariş ettim tek başıma, nerede 2 kişilik olduğu yazıyor? Nerede 88 TL olduğu yazıyor? Bana otomatikman 88 TL mi yazıyorsunuz diyorum.

Yoo menüyü tek kişilere vermiyoruz, birden fazla kişilere veriyoruz diyor. Neden? belki ben 2 kişilik kadar yiyeceğim, sen niye karışacaksın seçimime?Tek kişiye vermiyoruz diye biribarede görmüyoruz?

Madem menü 2 kişilik ve gerçek fiyatı 88 TL bunu değiştirmeniz ve gerçek halini yazmanız gerekir diyorum.

Daha önce hiç böyle bir sorun yaşamadık (bir önceki servis veren ise tam tersini söyledi), ilk defa başımıza geliyor, anlaşılmayacak ne var bu kadar kahvaltıyı heralde 44 Liraya verecek değiliz,oradan anlamanız gerekmez mi diye cevap geliyor 🙂 E kahvaltı sohbeti etmişiz, yahu 1 kişilik kahvaltıya bu kadar ürün verilir mi demişim, anlamamazlıktan mı geliniyor nedir artık bilemiyorum…Kimi tutarsak mantığı…

Nasıl ama…

Biz de tüketici bilinci olan ve tüketici haklarını bilen insanlarız Tüketiciye doğru bilgi vermekle mükellefsiniz, bu fiyatlarınızı daha anlaşılır olarak düzeltmeniz gereklidir diyoruz, bakıyorlar çok rahatsız olduk,konu uzuyor, itirazlar sürüyor, o zaman 2.kahvaltıyı almayalım diyorlar, doğrusu da o diyerek, bir daha dönmemek üzere midemizde ekşi bir tat ve keyifsizlik ile oradan ayrılıyoruz.

Bu mudur servis vermek?

Alışveriş - Shopping içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Hayattaki Küçük Şeyler

Şimdi’nin Gücü kitabının yazarı, spiritüel rehberlerden Eckhart Tolle ile hayatımızdaki küçük şeylere bir bakış açısı:

Sürekli görmezden geldiğimiz şey hayatımızın büyük bölümünü yaratan küçük şeyler,hayatımıza hazırlanırken küme düşmüş şeyler…Bunlar nedir? Mesela hayatınızda her gün yaptığınız şeyler, bir şeyi bir yerden bir yere koymak, yürümek,nefes almak, gökyüzüne bakmak, ağaçlara bakmak, görmek, başka bir insana bakmak, onların varlıklarını hissetmek.Hayatı oluşturan tüm küçük şeyler. Dünyanın gözünde bir VIP( çok önemli kişi) olsanız bile ki bu çok anlamsız bir anlatıdır, bir belirleyici şeyden diğerine gidersiniz, ancak attığınız her adım, limuzin ile bile alınsanız, arabaya yürürsünüz,içine binersiniz, nefes alırsınız,pencereden dışarı bakarsınız, bir yere varırsınız, gideceğiniz yere yürürsünüz. Bunlar hep küçük şeylerdir işte. Papa bile olsanız, bir şirketin başkanı veya bir ülkenin başkanı bile olsanız aynıdır…Hayat küçük şeylerden oluşur. Objelerle ilişkinize bakın,her obje bir sonun temsilidir, eğer yeterinde anın içinde iseniz, objelere kısa bir ilgi gösterebilirsiniz. Bardağı yerinden kaldırmak, su dolu bir bardağa bakmakta,suyu içmekte bir keyif mevcuttur. Bunu fark etmek önemlidir, birçok insan uyuşturucu alırken bu farkındalığı deneyimlemektedir, acid gibi, bunlar sizin algılarınızı açar, düşünen zihninizikapatır ve suyu içmeye başladığınızda vayyyy amma güzelmiş,muhteşem,inanamıyorum dersiniz…Ve öyledir de. Sonra içersiniz, tadı muhteşemdir, su sıvıdır, canlıdır, tekrar bir yudum alırsınız. Bunun için acid almanıza gerek yoktur,tüm dikkatinizi başka birşey düşünmeden içtiğiniz suya vermeniz yeterlidir. İçinizdeki huzurun arka planı çevrenizdeki tüm yaşamdır,yaşantıdır. Bir şeyi kaldırmak ve valizinize koymak,onu katlamak, güzeldir. Bir meyve almak, onu soymak ve ısırmak. Şimdiki zaman zenginliği ile görülmemektedir. Çünkü daha önemli birşey ararsınız. Ancak daha önemli şey mesela Nobel ödülü aldınız ve Oslo’ya gidiyorsunuz, parlamentonun bulunduğu meydana bakan otelin balkonunda durursunuz, oraya gidilirmiş, “başardım, yaptım” dersiniz. Balkonda durmakta ve nefes almaktasınız. Tabii kafanızdaki hikayeye tam anlamıyla inanırsanız ki bu sizin konsept kişiliğinizi yaratır, “ben şunu bunu başaran buyum”, bu düşünceler size kimlik verir ve orada dururken kendinizi daha büyük hissetmeye başlarsınız. Balkondan indiğinizde sönmüş hissedersiniz. Veya diyelim ki bir pop yıldızısınız, milyonlarca insan rock yıldızı olmayı ister, bu yıldızlar sahnede müthiş deneyimler yaşarlar, enerjiler içlerinden geçer, insanlar onlara dokunmak isterler, kendilerini gittikçe Tanrı gibi hissetmeye başlarlar. Çevrelerindeki insanların yarattıkları bu kimliğe inanmaya başlarlar, sahneden indiklerinde yeşil odada oturduklarında “ana nerdeyim şimdi?” derler, sonra uyuşturucu almaya başlarlar,çünkü bir yetersizlik ve eksiklik duygusu doğar, düzelmek için uyuşturucu ihtiyacı hissederler. Rock starlarının otel odalarını parçaladıkları duyulmuştur, bu tip şeyler kendi benliklerini daha bir arttırmaktadır.

Birçok insan gelecekte olacak bir şeyler için yaşamaktadırlar. Elbette çaba gösterirken başarılı olabilirsiniz, bu güzel birşeydir, ancak size uzun süreli bir tatmin ve kimlik kazandırmayacaktır. Özellikle ortak bir fayda sağlayacaksa bir şeyler başarmak iyidir, ancak insanlık ve evrensel bütünlük için bunlar bile kimliğinizi oluşturmaz.

Kişisel Gelişim-Self evolution içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Gelebeç Aziz Nikolaus Kilisesi

Gezilip görülmesini tavsiye edeceğim yerlerden birisi Aydın’ın Söke ilçesindeki Gelebeç köyü…Burada 1821 senesinde inşa edilen Aziz Nikolaus kilisesi yer alıyor. Kilise Noel baba adına inşa edilen 2.kilise ünvanını taşımakta. Kiliseyi gezip yanındaki cafede güzel bir yemek yerken tepeden nefis bir manzara izleyebilirsiniz.Kiliseye bayıldım, bu kadar harap bir halde bırakılması,içersinin talan edilmiş olması, izmariti, duvar yazıları ile tarihe sahip çıkan bir kurumun bulunmaması gerçekten üzüntü verici. Harika bir atmosfer, ancak tehlikeli hale gelmeye başlamış, içinde gezerken çok dikkat etmek lazım. Yıkılmadan görün…

Kilisenin bahçesinde daha önce duymadığım “kemiklik” Osteoflak odası bulunuyordu. Bakınca bu da nasıl bir şey, bunca kemik neden apaçık ortada diye oldukça şaşırıp rahatsız oldum. İşin ilginç tarafı tüm iskelet kafalarının yok olmuş olması idi. Sorduğumda zamanında üniversitelerden gelindiğini ve eğitim için kafaların alındığı cevabını aldım.

Kilise hakkında genel bilgi:

http://soke.gov.tr/aziz-nikolaos-kilisesi

https://visitaydin.com/aydin/s/5c339868-f3ea-11e9-b127-04922610b1bc

Kilise hakkında çıkan haberler:

https://www.timeturk.com/2-asirlik-aziz-nikolaos-ayakta-kalmaya-calisiyor/haber-1300039

https://odatv4.com/defineciler-kiliseyi-talan-etti-08121804.html

https://www.sesgazetesi.com.tr/haber/3383346/198-yillik-kilise-yok-oluyor

https://www.dha.com.tr/yurt/tarihi-kiliseyi-defineciler-talan-etti-madde-bagimlilari-mesken-tuttu/haber-1613867

Mimarlık-Architecture içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Tuzla Plajı / Ildır

Ildır’dan 40 dakika araba mesafesinde bulunan Tuzla Plajı, gürültüden, pislikten uzak henüz keşfedilmemiş nefis bir koyumuz…

Yiyecek yok, WC yok, herhangi bir ihtiyacınızı karşılayabilecek bir hizmet yok. Bu doğrultuda hazırlıklı gidilmesi doğru olur.

Plaja inmek veya yukarı çıkmak yaşlılar için çok zor hatta uygun değil denebilir. Sportif bir insan olarak kayarak düştüm, zemin çok tekin değil. Normal bir araçla inip çıkmazsınız, jeep sahibi olmanız gerekiyor.

Yine de kafa dinlemeye değer.

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın