Hayvansever Faaliyetler

Hayvansever başlığı ikiye ayrılır.

  1. Hayvanlar için maddi ve manevi, bedenen ve beynen  “faal” olarak çalışanlar, daha sevgi dolu bir dünya yaratmak için kalbini ortaya koyanlar.
  2. Hayvanları çok seviyorum adı altında doğru yanlış bakmadan, okumadan, araştırmadan, sahalara inmeden sağa sola saldıran, insanlara her şeyi söyleyebileceğini zanneden, internet başından kalkmadan sadece olumsuz şeyleri okuyup öfke ile dolan zararlı hayvanseverler. Bunlara hayvansever diyemeyeceğiz, hayvanlara öfkeleri ve üslupları ile zarar veren, kaş yapayım derken göz çıkaran kitle.

Bu yazımda hayvanlar için farkındalık yaratan, hayatlarını kolaylaştıran, onlar adına hizmetler veren kişi ve kurumları tanıtacağım, sizler de lütfen kendilerine destek verin, birlikte gelişelim 🙂

kitapkoala

Kitap Koala:

Değişiyoruz ve gelişiyoruz. Küçükken hayalim “Bir hayvan ambulansı olsun ve yaralananları tedavi etsin.” idi. Küçük ama başka canlıların acılarını dindirebilecek bir hayal! Sonra bundan 5-6 yıl önce Animal Planet kanalında, Hayvan Kurtarma Timi’nin çalışmalarını fark ettim.

İlk sorduğum soru “Neden bizde yok?” oldu. Zor durumda olan hayvanları tedavi edip acılarını dindiriyorlardı. Köpekler, kediler,atlar, koyunlar, kuşlar ve daha nicesini…

Ne kadar kutsal bir iş değil mi?

Uzun süre bunu nasıl yapabileceğimi düşündüm.

Tüm bunların finansmanı nasıl sağlanırdı?

Sponsorluk finansmanı ya da bağışlar istikrarlı değildi. Para ödemeniz gereken insanları, yapıları, cihazları sürdürülebilir kılmak pek de mümkün değildi. Yıllar sonra, kurumların sosyal sorumluluk yaptığı bir modelde de değişim gerekiyordu. Yani kapitalizm evrilmeliydi. Bunu düşünerek yaklaşık 20 arkadaşımla beraber bu girişimin altına girmeye karar verdik.

Finanse etmek için de bir model bulduk.

Hem finansmanı hem de yaptıkları fayda yaratmalıydı.

İşte bu yüzden insanların okumasını sağlayacak; ve aynı zamanda da Hayvan Tedavisi sistemini finanse edebilecek bir fikir bulduk.

Bunun üzerine isimlendirmenin nasıl olacağını düşündük.

Dünyada adaptasyonu en düşük olan hayvan ‘Koala’dır. Üstelik çok şirin ve sarılan bir hayvandır. Okaliptus ağacı olmayan hiçbir yerde yaşayamaz ve sadece okaliptüs ile beslenir. O yüzdende okaliptusa da sıkı sıkıya sarılır.

Sarılmak ne de büyük ihtiyaç değil mi?

Bizim koalamız kitap kovalasın istedik, o yüzden de Kitap ve Koala sözcüklerini birleştiren, insanların okumasını sağlayan ve de Hayvan Tedavilerini finanse edebilecek bir e-ticaret sitesi kurmaya karar verdik. www.kitapkoala.com adındaki sitemizde her türden kitap satılıyor.

Sizden bağış istemiyoruz çünkü bağış istikrarlı ve sürdürülebilen bir model değil!

Eğer sokakta acı çeken hayvanların acılarını dindirmek ve tedavilerine destek olmak istiyorsanız zaten normalde satın almak istediğiniz kitapları kitapkoala.com’dan alın. Bu sayede hem kitap okumuş hem de planladığımız sistemi kurmamıza yardımcı olmuş olursunuz.

Belki, yüzyıllarca devam edecek bir sistemin de mimarları arasında yer alabilirsiniz.

Şimdi kitap almanız gerekmiyor sadece paylaşarak da destek olabilirsiniz. Unutmayın kötü olan ticaret değil, kötü olan ticaretin kimin çıkarlarına hizmet ettiğidir. Kısacası aynı ‘ticaret’ birçok hayvanın acısının dinmesini de sağlayabilir. Aşağıda sistem hakkında daha detaylı bilgileri bulabilirsiniz.

Hepinizi kitap okumaya ve doğanın bizim kadar şanslı olmayan varlıklarını kalpten sevmeye davet ediyoruz.

dok-kapak

Doyuran Kareler

Sokak hayvanları için oldukça doyurucu ve aynı zamanda sosyal medyada hayvanseverler tarafından yoğun şekilde paylaşılan yeni bir projeyi hayata geçirdik. “Evlenirken sokak hayvanlarını doyurmak ister misiniz?” sloganıyla ortaya çıkan projenin adı “DOYURAN KARELER“.

Düğün fotoğrafları çekerek çalışmalarını başlatan Doyuran Kareler gelen yoğun istek üzerine portre ve kurumsal fotoğraf çekimlerini de mama karşılığında gerçekleştiriyor. Düğün fotoğraf çekimlerini 1600 liralık mama, portre fotoğraf çekimlerini 600 liralık mama alınması karşılığında yapıyor.

Doyuran Kareler’de profesyonel fotoğrafçı arkadaşlarımız, profesyonel fotoğraf çekimlerinizi tamamen sokak hayvanlarına mama alınması karşılığında gerçekleştirmeyi teklif ediyor. Evlenirken en mutlu günlerinden birini yaşayan çiftlerimiz bir yandan en güzel karelere sahip olurken, diğer yandan sokak hayvanlarının karnını doyurma şansına sahip oluyor. Kurumsal işletmeler ihtiyacı olan fotoğraf çekimlerini sokak hayvanlarına mama alarak yaptırabiliyor. Adı üstünde “Doyuran Kareler”.

sahiplenelim.com

sahiplenelim.com

Sahiplenelim.com kâr amacı gütmeyen bir internet kuruluşudur.

Misyonumuz, terkedilmiş hayvanların zulmünü ve ihmalini ortadan kaldırmak ve insan / hayvan bağını güçlendirecek bir eğitim, bakım ve kaygı ortamını ortadan kaldırmaya teşvik etmektir.

Mesleğimiz gereği kaybolmuş ya da insanlar tarafından zarar görmüş hayvanları haber yaparak yaygın medya kuruluşlarında hayvanseverlerin sesini duyurduk. Fakat bu tarzda o kadar çok istekler, şikayetler ve haber konuları elimize geldi ki bende bir hayvansever olarak bu siteyi açmaya karar verdim.

Hem kayıp PET ilanları, hem ücretsiz sahiplenme ve sahiplendirme yapabilme adına umarım faydalı bir adım atmış olurum.

banabirak.com

banabirak.com   Köpek gezdirme, pansiyon, ziyaret, pet taksi hizmetleri

patili oteller

Patili Oteller:

Patilioteller.com’da  bulunan tüm oteller, kediniz veya köpeğinizle aynı odada konaklamanızı kabul eden “gerçek hayvan dostu” otellerdir.

Bu sitede pet dostu otel, restorant, tekne turları ve parkları bulabilirsiniz 🙂

hasan-kizil

Hasan Kızıl

Engelli hayvanlar için kendi imkanları ile protez yapıyor.

Yolun açık olsun Hasan 🙂

 

Hayvanlar- Animals içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Yunus Emre – TRT Belgesel

İçinden çıkılması zor ve karışık zamanlarda sığınacak limanlar arar insan. Böyle zamanlarda ruhu besleyen kitaplar okumak, doğada vakit geçirmek ve teknolojinin imkanlarını kullanıp bilgelerin hayatını izlemek, dinlemek ruha iyi gelir.

TRT Belgesel kanalının Yunus Emre hakkında hazırlamış olduğu güzel bir belgeselin metnini paylaşmak ve şu maddi dünyadaki geçiciliğimizi hatırlatmak isterim.

Metin yazarı-yapım-yönetim: Semra Sander

Seslendiren: Mehmet Atay

Eskişehir ilinin Sakarya nehri kıyılarında karşıma çıkıveren bu eski su değirmeni bana Yunus Emre’nin bu dizelerini hatırlatmış, dolabın iniltileri su sesine, benim iniltilerim suyun sesine karışmış inleyenin kim olduğunu anlayamaz halde öylece kalakalmıştım.

Neden sonra Yunus’un tam da bu topraklarda, Eskişehir ilinin Porsuk çayına yakın Sarıköy isimli bir köyünde doğmuş olduğunun rivayet edildiğini hatırladım.

Karlı dağların başında salkım salkım olan bulut

Saçını çözüp benim için yaşın yaşın ağlar mısın?

Bir insanı buluttan bile medet ummayı iten böylesi bir acı, yalnızlık ya da çaresizlik nasıl bir şeydir acaba? Ve bir duygu nasıl böyle birkaç basit sözcükle bu kadar etkileyici ve  doğrudan yüreğe dokunan bir şekilde  anlatılabilir ki…

Beni dağda buldular

Kolumu kanadımı yoldular

Dolaba layık gördüler

Derdim vardır, inile.

Dünya ve dünyanın şartlarına yabancılaşmış, hayatın gece ve gündüz, zevk ve acı, doğum ve ölüm gibi birbirini izleyen kısır döngüsü içinde kapana kısılmış bir insan var bu dizelerde.

Bir başka şiirinde ise Yunus, ölümün kaçınılmazlığı karşısında hayatı ile hesaplaşmaktadır.

Ömrüm beni sen aldadın

Ah ne deyim ömrüm seni

Beni deprenemez kodun

Ah ne deyim ömrüm seni

Çürüyüp ben toprak olam

Ah ne deyim ömrüm seni

Meskin Yunus bilmez misin

Yoksa nazar kılmaz mısın

Ölenleri anmaz mısın

Ah ne deyim ömrüm seni

Yunus’un kendi ile hesaplaşmasına, hayatının anlamını sorgulamasına yol açabilecek kişisel bunalımı hakkında hiçbir şey bilmesekte onu bu yalnızlık ve çaresizliğe iten dış koşulları çok iyi bilmekteyiz.

Yunus’un doğmuş olduğu 1240’lı yıllar Anadolu’nun en karışık, en karanlık dönemidir. Moğol istilası Anadolu’yu kasıp kavurmuş, şehirler yakılıp yıkılmış, halk kılıçtan geçirilmiş, kalanlarsa açlık ve sefalete terk edilmiştir. Merkezi otorite zayıflamış, devlet içinde devletler oluşmuş Anadolu’daki Türk birliği bozulmuştur. Kurulan beylikler bir yandan birbirleri ile bir yandan Moğol ve Selçuklu devletleri ile sürtüşmektedir. Savaş, açlık ve kıtlık yüzünden ölümle burun buruna yaşayan halk, harab olmuş, terk edilmiş ıssız alanlarda büyük bir olasılıkla korku, endişe ve yarından emin olamama gibi duygular içinde yaşıyordu. Olup biteni o kendine özgü basit, sade ve anlaşılır ama bir o kadar da etkileyici diliyle Yunus şöyle anlatır:

Gitti beyler mürveti

Binmişler birer atı

Yediği yoksul eti

İçtiği kan olusar

Beyler azdı yolundan

Bilmez yoksul halından

Çıktı rahmet gölünden

Nefs gölüne dalmışlar

Soğumuş o kara gözler

Belirsiz olmuş ay yüzler

Boşanmış damar, akmış kan, batmış kefenleri gördüm

13.yüzyılın bu olağanüstü koşulları hiç kuşkusuz o dönem insanını da tıpkı bir yakınının ölümünde, ciddi bir hastalık esnasında ya da şahsi bunalım anlarında hepimizin kendini içinde bulduğu o boşluk ve anlamsızlık duygusu ile karşı karşıya bırakmıştır.

Yalancı dünyaya konup göçenler

Ne söylerler ne bir haber verirler

Üzerinde türlü otlar bitenler

Ne söylerler ne bir haber verirler

Yunus der ki gör taktirin işleri

Dökülmüştür kirpikleri kaşları

Baş ucunda hece taşları

Ne söylerler ne bir haber verirler

 

Ölümün kaçınılmazlığı karşısında Yunus:

Ne  beslersin bu teni

Sinde kurt kuş yar gider, der…

Ölüm onun deyişi ile

Ne yoksul der esirger

Ne baya hürmet eder

Onlar ki çoktur malları

Gör nice oldu halları

Sonucu bir gömlek giymiş

Onun da yoktur yenleri

Günlük hayatın meşgale, eğlence ve dalgınlığı içinde insan ölüm için yaratılmış bir varlık olduğunu unutup gitse de ölüm hayatın geçiciliğini, mal mülk iktidar sahibi olmanın boşluğunu hatırlatır insana. Efsanevi hayat öyküsünde Yunus, Anadolu’nun ıssız topraklarında Sarıköy’de yaşayan fakir bir çiftçidir. Yıl, kıtlık yılları. Mahsul yok, çoluk çocuk, konu komşu aç. Kulağına bir çalınmışlığı var, Kırşehir’de Hacı Bektaş Veli derler, keramet sahibi büyük bir zat varmış. Cömertmiş, asilmiş, kurda kuşa, gelen geçene iyilik edermiş. Bu zat belki de Yunus’u çevirmez ona biraz buğday verebilirdi. Bu ümitle yola çıkan Yunus dağdan biraz halıç toplar. Öyle ya…ulu bir dergaha eli boş gidilmezdi ki…Dağda bayırda kendi kendine yetişen halıç, çorak toprakların yalnız, yabani ve gariban bir ağacıdır.

Ben dağın ağacıyım

Ne tatlıyım ne acıyım

Ben Mevlaya duacıyım

Derdim vardır, inilerim

Şovdülgerler beni yondu

Her asam yerine kondu

Bu iniltim Hak’tan geldi

Derdim vardır, inilerim

Eğer bu dünyadaki mutluluk sonsuz olsaydı insan hiç başka bir dünyanın özlemini çeker miydi? Acı çekmek olmasaydı insan terk ettiğini evini özleyip onu hatırlar mıydı?Bizi arayan, bizi çağıran ve bizi isteyen O’dur.

Her zaman arayanın biz olduğumuzu düşünürüz ama daha derinlerde gizem şudur ki biz çağrılmaktayız. Haktan gelen inilti ya da yüreğimize konan acı menzile giden en kestirme yoldur.

Alacağı tohum karşılığında Hacı Bektaş dergahına dağdan topladığı alıcı sunarken Yunus, sembolik olarak kendi garipliğini, çaresizliğini sunmaktaydı. Kriz yaşanmadan, acı olmadan arayış başlamaz ki…

Aruz ve hece veznini ayını ustalıkla kullanan Yunus’un şiirlerinden Arapça ve Farsça bildiği ve iyi bir eğitim aldığı anlaşılmaktadır. Ancak efsanevi hayat öyküsünde Yunus, toprak ve suya dayalı, okuması ve yazması bile olmayan fakir bir çiftçi yapılıvermiştir. Bu bir rastlantı değildir elbette. Çünkü tasavvufta dervişin sembolü toprak ve suyla yeşeren ağaçtır. Yunus aslında kendi farkında olmasa bile bir derviş olmak için gitmektedir Hacı Bektaş dergahına. Dervişlerin işi Allah’ı tanımayla eş anlamlı olan gerçek benliğe ulaşma, insan-ı Kamil olma yolculuğudur. Hak ama makamının dipsiz karanlığı içinde gizli bir hazineyken, kendi içine döner, özünün ihtişamını seyreder, bu özü sever ve aşk saçar. Bu kusursuz hazinenin bilinmesini ister ve görünür olmak için ışır, ışık olur. Varoluşun anlaşılabilir başlangıcı bu yüce nurun gizemindedir. Bu ışıktan önce kavranılamaz olan Hak’kın gizeminden başka hiçbir şey yoktu. Tıpkı beyazdan başka hiçbir rengin olmadığı karda insanın bir süre sonra kör olması gibi, eğer karanlık gölge yoksa ışık ta görülemez, anlaşılamaz. İşte Allah ta anlaşılabilmek ve görülebilmek için tıpkı cama ayna niteliğini kazandıran sır gibi kendi nuruyla karanlığa aynaymış gibi yansıtma özelliğini kazandırır. Ancak bir nur olan Allah, ayna ve aynanın üstüne düşen görüntü gerçekte bir ve ayna olan tek nurdur. İşte Hak’kın bilinmesinin istediği gizli hazinesi, isim ve sıfatları yani evren, Allah’ın nuru ile aydınlanıp bir ayna niteliği kazanan karanlıkta görünür hale gelir.  Bu karanlık tasavvufta “Külli nefs” , Levh-i Mahfuz, Ayan-ı Sabite gibi adlar alır. Bu ilk meydana çıkış yani varlığın ilk iniş mertebesinde henüz bir farklılaşma yoktur. Bir çeşit içsel okyanus ya da kozmik su gibi de düşünülebilecek bu ayna bir döl yatağı gibidir. İçinde gizli hazinenin bütün içeriği tezahür etmeye hazır tohum enerjiler halinde bulunur. Sonradan olacak hiçbir şey yoktur. Özetleyecek olursak gerçek vücut tektir ve o da haktır. Yansıması da Külli Nefs’tir. Bu yansıma ve yansıyan , yani gören ve görünen ilişkisinden de bilgi, yani ilahi anlayış ya da ilahi bilinç doğar. Buna “kelam” da denir. Bu, varlık kendini kendisi vasıtası ile bilir anlamına gelir. İnsan-ı Kamil, Hakikat Nuru ya da Külli Akıl gibi adlar da alan bu ilahi bilinç, Külli Nefs’te tasarı halinde bulunan bütün yaratılmış ya da yaratılacak olan şeylere tecelli ettirip ona biçim verecek bir güç olduğu gibi, bu gizli hazineyi anlayıp idrak edebilecek bir bilinçtir. Özetle Külli Akıl ya da İnsan-ı Kamil denen bu ilahi bilinç bütün ruhların, insanın ve maddi eşyanın temel maddesi olan “evrensel ruh” yani ilahi bilinçtir. Bu evrensel ya da “kozmik ruh” Allah’ın “Kün” “Ol” emri ile görünür bilinir olabilmek için yani maddi evreni tezahür ettirebilmek için görünmez alemden varlık dünyasına inince önce cansız varlık yani mineral, sonra bitki, sonra hayvan sonra da insan biçiminde görülür. Görüldüğü gibi bu ruh canlı cansız herşeyin içinde vardır, ve her varlık bir ilahi ismin zuhuru olup hepsinin aslı birdir. Ancak Allah, sadece insanın kalbine kendinden de bir parçayı gizlemiştir. İşte böylece insan mervesine yükselen evrensel ruh geldiği yere dönebilmek için kendi çabası ve Allah’ın lütfuyla derece derece yükselerek yeniden Külli Akıl ya da İnsan-ı Kamil olur, Allah’a, aslına kavuşur. Bu iniş ve çıkışa, Allah’tan inip Allah’a yükselmeye “DEVİR”denir. İniş, Allah’ın işiyken, yükseliş insanın da çabasını gerektirir. Çünkü insan artık hayvan değildir ama henüz olabileceğini de olmamıştır. Yani, devir, evrim tamamlanmamıştır. İnsana kadar evrim mekanik ve doğaldır. Kendi kendine oluşur. Ancak insanla birlikte bilinç doğar. Bilinç bireyselliği yaratır. Bilinçten önce bireysellik yoktu, yalnızca türler vardı. Bilinçle birlikte bireyselliğinin yani kendinin farkına varan insan kendini ayrı bir bütün olarak görmeye başlar ki bu da bir bakıma yalnız olmak demektir. Yani insan gelişme ya da gelişmeme, daha yüksek bir bilinç düzeyine doğru evrim geçirme ya da gerileme özgürlüğü ve seçimine sahiptir. Kısacası bilinçli evrim insanla başlamıştır. Ancak bu evrim insan onu başlatmayı seçtiği zaman gerçekleşir. Bir ağacın ağaç olabilmesinin bütün sırrı tohumunda gizlidir. Bu tohumun ağaç olma ile ilgili tüm bilgiyi taşıması gibi toprağa benzeyen bedenimiz için de Allah’ın kalbimize sakladığı o küçücük tohum da insan-ı Kamil olma bilgisini taşır. Ancak nasıl bir çiçek tohumu henüz bir çiçek değilse ve çiçek olabilmesi için tohumun toprağa ekilip su verilmesi gerekiyorsa içimizdeki o ilahi tohumun gelişebilmesi için de bedenin ve sosyal kişiliğin ihtiyaç duyduğundan tamamen farklı bir gıdaya ihtiyacı vardır. İşte insanın özgürlüğü burada devreye girmektedir. Ya bu tohumu ekip besleyecek ya da olduğu gibi eksik insan kalacaktır. Nitekim Hacı Bektaş Veli de bedeni besleyecek buğdayı vermek yerine ruhunu besleyecek nefes vermeyi önerir. Ancak Yunus kabul etmez. Bunun üzerine Hacı Bektaş Veli, getirdiği her Alıca karşılık bir nefes önerir. Sonra da her çekirdek başına 10 nefese kadar çıkar. Ama Yunus ille de buğday ister. Hayat, Tanrı ya da Varoluş, nasıl adlandırırsanız kapıyı çalar, sürekli olarak çeşitli vesilerle çalar…ama biz hiç evde değilizdir. Dış dünyada şununla bununla uğraşmaktan içimizden gelen sesi duyamayız. O ses kendine doyumsuzluk, sıradan yaşantılarımızın hoşnutsuzluğu olarak gösterir. Yunus ta duymaz önce kapısının çalındığını. Ama yolda aklı başına gelir, pişman olur. Bir çuval buğday böyle bir insandan daha mı değerlidir? Çiğlik ettiğini anlar ve geri döner. Alın buğdayı geri ben nefes istiyorum der. Hacı Bektaş Veli onu Tapduk Emre’nin tekkesine yollar. Senin kilidini ona verdik der. Yunus bu kez öğüdü tutar, Tapduk Emre’yi bulur ve onun müridi olur. Arayışı onu sonunda trajik bir yaşamın içine atmıştır. Çünkü tasavvuf yolunu izlemek, hayatta istenebilecek en zor hayat tarzıdır. Olgunlaşmanın kestirmesi yoktur. Hiç kimse disiplin ve feragatın ağır ilkelerini bir kenara iterek aydınlığa ulaşamaz. Onu hedefe götürecek olan yol, yalnızlık ve harab olma yoludur. Dünyadan zahiri bir çekilişi değil ama içsel bir kopuşu esas alır. Yunus’un Tapduk’un dergahında 40 yıl tek bir kelime bile söylemeden dağdan odun taşıyarak hizmet etmesi, bu yolda gereken sabır, azim ve adanmışlığın yoğunluğunu gösteren bir semboldür. Üstüne üstlük odunun bile eğrisini yakıştıramadığı için dergaha getirdiği her odun parçası dümdüzmüş. Çünkü bizi Hakka götürecek, hakikate erdirecek Sırat Köprüsü ne olursa olsun her işin Allah’a yakışır doğrultuda yapılmasıdır. Kendini tanımaya çalışmak zor bir yoldur ve bu yolda insanın kendiyle yüzleşmesi insanlığın en büyük savaşıdır.

İlim, ilim bilmektir.

İlim, kendini bilmektir.

Sen kendini bilmezsen ya nice okumaktır.

Okumaktan mani ne, kişi hakkı bilmektir.

Çün okuduğunu bilmezsin

Ha bir kuru emektir

Kendini tanımak sanıldığı gibi kendi maddi bedenini ya da insan psikolojisini tanıma meselesi değildir. Çünkü tasavvufa ve diğer büyük mistik akımlara göre normal hali ile insan sadece isim olarak insandır. Gerçeği görmesini engelleyen gözbağı ile dönüp duran dolap beygirlerine benzer. Bilinci olmadan bitkisel olarak yaşamak hayat değildir. Ruhsal gözler açılmadan, yani kalp tamamiyle ışıkla dolup gerçek benliğimizi görmeden bizler uyanık, bilinçli değilizdir. Normal, insani aklımız benlik bilgisine erişemez. Marifete yani ilahi bilgiye ulaşabilmemiz için son derece hassas, latif, eşsiz ve anlaşılması zor başka bir yeteneğimiz daha vardır. O da kalptir, gönüldür. Çoğumuzun ondan haberi bile yoktur.

Olsa olsa onu en fazla vicdan olarak hissederiz. Oysa her şeyin özünün bilgisi kalpte mevcuttur. Bu bilgi içten, kalpten gelir. Çünkü Allah kendinden bir parçayı da, o ilahi tohumu o ilahi bilinci en derinine gizlemiştir. Ben denilen varlık, hakikatte O’dur. İnsanın kalbinde de gizlenmiş bulunan bu ilahi bilinç “kün” emri ile ve yekün olarak bağardan taşmış ve şekli tezahür ettirmek için kendini yer ve gök olarak ikiye bölmüştür. Göksel unsurlar yani Tanrı suretindeki ilahi doğa yukarı dönük üçgenle temsil edilir. Ters, yani ucu aşağı doğru üçgen ise dik üçgenin kozmik aynalı yansımasına ters yönde yansımasıdır. Yersel unsurları yani beşer doğasını temsil eder. Şeylerin meydana çıkması, ruh ve maddelerin birleşmesi ile olur. Doğası gereği görünmez olan ruh sadece bedenler ile görünür hale gelir. Ruh, zattır, aslolandır. Yani kendi başına vardır. Bedenler ve eşyalarsa kendi başına var olmayıp ruhla canla vardır. Yatay boyutta simgelenen madde dünyası gerçekte sadece bir yansıma olduğundan maya yani illüzyon dünyasıdır. Bu maddenin ruh olmadan yani yaratıcısı olmadan kendi başına var olamayacağı anlamına gelir. İşte insan bu dik üçgeni oluşturan görünmez ve bilinmez ruhla ters üçgeni oluşturan görünür ve bilinen bedenden yani maddeden meydana gelmiş 2 yönlü bir bilmecedir. Bu 2 zıt üçgenin tepelerini yani tezahürün 2 zıt kutbunu Tanrı alemi ile insanlık ve madde alemini birbirine bağlayan dikey düzlem insanın manevi hayatını oluşturur. Ayakları ile yeryüzüne, maddeye, aklı ve ruhunu sembolize eden başıyla da gökyüzüne bağlı olan insan arada yana açılmış kolları ile dikey boyutta olduğu kadar yatay boyutta da yaşar. İnsanın bu 2 boyutunun yani yatay ve dikeyin kesiştiği bu merkez noktaysa kalbinin en derininde gizli olan ilahi bilinçtir. Merkezde bulunması nedeniyle o hem görünür alemlerin yani yaratılışın, hem de görünmeyen yaratılış öncesi alemlerin bilgisi ile donatılmış kozmik bir bilinç ya da ruhtur. O insanı Allah’a götürecek, onu tanıyıp tanıtacak olan saf bilinçtir. Bu bilince ermiş her varlık mükemmel insan, insan-ı Kamildir. İnsanın gerçek varlığı koskoca bir evren, bir okyanusken insani ruhumuz yani aklımız sadece bir fincandır. Bu fincanı oluşturan kalıbı kırdığımız zaman okyanusla bir olup Külli tam akla, İnsan-ı Kamil’e ulaşırız. Yani yeniden okyanus oluruz. İşte kırılması gereken bu kalıp, kişiliğimiz, nefsimiz, ya da bir başka deyişle ego benliğimizdir. Bu kalıbı kırmak dünyanın en zor işidir ve çok zaman alır ama imkansız değildir. Kişilik ya da ego benliğimiz, beynimizin hafıza bölümünün bir ürünüdür. Hafızamız sürekli bir akış olan hayattan çektiğimiz fotoğraf kareleri ve bu dondurulmuş karelerle ilgili bu dondurulmuş duygu ve düşüncelerimizden oluşur. Yani hafızamızın yakaladığı tuttuğu görüntü artık geçmiş olandır. İşte zihinlerimizin bu ölü mevcudiyeti, yani geçmiş olaylarla ilgili düşünce ve duygularımız bizi gerçek benliğimizden ayıran perdeyi, kabuğu oluşturur. Bir başka deyişle 7 büyük günah yani gurur, kibir, kin, nefret, öfke, şehvet, oburluk gibi duygular övülme ve onaylanma isteği o küçük ilahi ışığı yansıtacak bir ayna ve en yüksek idrak kapasitemiz olan kalbimizin üstünü bir toz ya da sis tabakası gibi kaplar ve onu kullanılamaz hale getirir. Biz, niteliklerden sıyrılmış, isimsiz ve şekilsiz olanızdır. Ama bunu kavrayamadığımızdandır ki düşünce ve duygularımıza yapışırız. Bunları kendimiz zannederiz. Böylece ego benliği oluşur. Ego bize bir şekil ve sahte bir kimlik verir. Kendini tanıma yolundaki insan kalbinin sesine kulak vermedikçe, onu önyargılardan oluşmuş kir ve pastan temizlemedikçe içindeki Allah bilgisine doğrudan ulaşamaz. Bunu sağlamak için nefsini arındırma çalışması içindeki arayıcı zihnini ölü mevcudiyetinden yani birbiri üstüne yığılmış duygu ve düşünce katmanlarından kurtarmaya çalıştıkça derinlerde hapsolup kalmış kızgınlık ve acıları gün ışığına çıkmaya başlar. Aslında ortaya çıkan tetikte bekleyen gölgelerimizdir. Ve gölgelerimiz tıpkı ateş gibidir. Bir yerde söner gibi olurken başka bir yerden alevleniverir.

Dilin ile şakırsın

Çok maniler dokursun

Vara yoğa kızarsın

Sen derviş olamazsın

Derviş bağrı taş gerek

Gözü dolu yaş gerek

Koyundan yavaş gerek

Sen derviş olamazsın

Dövene elsiz gerek

Sövene dilsiz gerek

Derviş gönülsüz gerek

Sen derviş olamazsın

Tüm içsel dönüşüm sürecinde en zor dönem gölgelerimiz üzerinde yapılan çalışmadır. Ancak yine de Allah lütfetmeden kusursuz bir varlık olamayız.

Doğruya varmayınca

Mürşide ermeyince

Hak nasip etmeyince

Sen derviş olamazsın

Dünyaya gelmekten amaç insanın kendini ve Tanrı’yı bilmesidir.

Ben gelmedim davi için

Benim işim sevi için

Dostun evi gönüldedir

Gönüller yapmaya geldim

İnsan kalbini yani gönlü bu denli değerli kılan içinde barınan o küçük ilahi ışıktır ki bu ışık herşeyin başlangıcıdır.

Evvel yir-gök yogıdı varıdı ‘ışk bünyâdı 
‘Işk ezelden kadîmdür ‘ışk getürdi ne varın 

Hak özüne duyduğu aşk yüzünden tanınıp bilinmek için bir nur, ışık olmuştu. Bir başka deyişle aşk kendini ışık şeklinde göstermişti. Işık aydınlatan olduğu için aşk bilmektir. Kalpte ezeli bulunan o ebedi özü doğrudan perdesiz görmektir. İşte bu yüzden Yunus Emre aşk sözcüğü yerine çoğu kez ışık, görme anlamını da içeren ışk sözcüğünü kullanır. Ve gerçek aşk ancak tanıma, bilme ve yaşamakla mümkündür.

Biz talip-ilimleriz aşk kitabın okuruz 
Çalap müderris bize aşk hod medresesidir 

Yani ışk aşk olmadan marifete ,Tanrı bilgisine ulaşılamaz. Bir başka deyişle ışık, aşk olmadan Tanrıyı tanıyamayız. Görüldüğü gibi hakikat entelektüel bilinçle kavramlanamaz. Bu sır çok kitap okuyarak ta çözülemez.

Okudum bildim deme

Çok taat kıldım deme

Eril hak bilmezsen

Bu boşuna emektir

Er, Hak’kı bilen kişidir. Hak’kı bilen kişiyse egosunu yenmiş, yok etmiştir. İşte er kapısındaki Yunus ta egosunu yenmek üzere yol aldıkça zamanla sahip olduğu herşeyden vazgeçip kendini Allah’a adar. Taa ki dosta erişmekten başka derdi kalmayıncaya dek.

Aşkın aldı benden beni

Bana seni gerek seni

En yanarım dönü günü

Bana seni gerek seni

Ne varlığa sevinirim

Ne yokluğa yerinirim

Aşkın ile avunurum

Bana seni gerek seni

Cennet cennet dedikleri birkaç köşkle birkaç huri

İsteyene ver sen onu

Bana seni gerek seni

Yunus dürür benim adım

Gün geçtikçe artar odum

İki cihanda maksudum

Bana seni gerek seni

Yunus’u ve Yunus’un yolundan giden kişileri bekleyen bir yalnızlıktan başka bir yalnızlığa yolculuk etmektir.

Bir garib ölmüş diyeler

Üç günden sonra duyalar

Soğuk su ile yualar

Şöyle garib bencimi

Söyler dilim ağlar gözüm

Gariplere yanar özüm

Meğer ki gökte yıldızım

Şöyle garib bencileyin

Kimseler garib olmasın

Hasret oduna yanması

Hocam kimseler kalmasın

Şöyle garib bencileyin

Bu yolculuk insanın sonunda ölümü 3 gün sonra duyulan bir kişinin ya da  gökyüzündeki tek bir yıldızın yalnızlığı kadar büyük bir yalnızlığa iter. Çünkü ego ancak tam bir ümitsizlik noktasına gelince teslim olur. Bu teslimiyet acı vericidir. Çünkü kişi kendini yutacak dipsiz bir uçurum açılmış gibi hisseder. Bu ölüm gibi gelir. Ancak bu bir taraftan ölümdür ancak o bir diriliştir. O doğmak için ölmektir. Yolcu önce bilinçaltının karanlıklarına dalar. İç dünyamızın bu karanlığı, gerçek benliğimizin Tanrı’nın şekilsizliğinin göz kamaştırdığı yerdir. Benliğimiz karanlıkta gizlenmiş bir ışıktır. O, 5 duyu için görülmezdir. Ne şekli, ne rengi, ne kokusu, ne tadı ne de cismi vardır. Eğer bunlar yoksa akıl neyi algılayacaktır? Bu durum akıl için hiçliktir. Dipsiz bir karanlıktır. Bu karanlık delinmez bir karanlık olunca Tanrı insanın gönlünde bir nur olarak belirir. İnsan önce bu nurun ne olduğunu anlayamaz. Ancak kalpten yayılan bu hikmet ve nur, ruhu besleyerek nefsi, kişiliği  kötü özelliklerinden arındırır. Böylece bütün varlığımızı baştan aşağı değiştiren simya süreci, derinlerde kendi içimizde ruhumuzun yapısını değiştirerek sessizce büyür. Ego, bu içsel değişimlerin farkında olmaz ve kişi genelde birşeyler olduğunu hissetmez bile. Nitekim uzun yıllar dergaha odunun bile eğrisini sokmadan sabır ve azimle hizmet eden Yunus ta durumunda bir başkalık göremediğinden olsa gerek bir gün usanır ve sessizce dergahı terk eder. Yolda 2 dervişe rastlar ve yoldaş olur onlarla. Her akşam dervişlerden biri içinden geçirdiği bir insan adına Allah’a dua eder ve ortaya hemen bir sofra gelir. Sıra Yunus’a geldiğinde Yunus Ya Rabbi der. Bunlar hangi kulun adına dua ettilerse ben de onun adına yalvarıyorum sana utandırma beni. O akşam 2 sofra birden gelir…Dervişler şaşırıp kimin adına dua ettiğini sorarlar Yunus’a, o da siz söyleyin önce der. Tapduk’un dervişlerinden Yunus diye biri var, onun adına dua ediyorum der. Yunus bunu duyar duymaz hiçbir şey söylemeden tekkeye döner ve ana bacıya şeyhin karısına sığınır. Ana bacı Yunus’a yarın sabah tekkenin eşiğine yat, Tapduk abdest almak için dışarı çıkarken ayağı sana takılır, gözleri iyi görmediği için kim bu eşikte yatan diye sorar, Yunus derim ben de. Hangi Yunus derse çekil git, başka bir tekke ara kendine, ama bizim Yunus mu derse, anla ki gönlünden çıkarmamış, hala seviyor seni. O zaman kapan ayaklarına af dile der. Tapduğun sorusu tabii ki bizim Yunus mu olur, çünkü Yunus kendi farkında olmasa bile bütün varlığını baştan aşağı değiştiren o simya sürecine erme, saf insan, insan-ı Kamil olma sürecine girmiştir bile. Tapduğun da yer aldığı “erenler” katına girmeye hazırdır. Bizi görünen dünyadan görünmeyen dünyaya geçirecek olan kapı, evrenin ruhu, insan-ı Kamil, yani gelmiş geçmiş bütün peygamberlerin, ermişlerin ruhu olan ilahi bilinçtir. Bizdeki çokluk şuurunu yok edip, bizi birliğin yüksek şuuruna geçirecek, yani herşeyin arkasına gizlenen Bir’i görmemizi sağlayacak olan bu kapının eşiğini, yani bizi maddi dünyadan manevi dünyaya atlatacak olan Can’ın uyumakta olan ruhani enerjisidir. Bu yaratma yani hayat enerjisi yüksek benliğimizin pasif, alıcı, kadınsı yönüdür. Nitekim Yunus’u yeniden dergaha yani manevi hayata sokacak öneriyi yani eşiğe yatmayı teklif eden bu kadınsı yönümüzü sembolize eden ana bacı olmuştur. İşte bu ruhani hayat enerjisi, üst benliğimizin  kadınsı yönü uyanıp harekete geçmeden simya, yani manevi gelişim başlayamaz. Bu uyanış işin sadece başlangıcıdır. Seçilen yol çok uzun ve zordur. Ancak azim ve sabır gösterebilecekler açık sonuçlar görmeksizin bu yolda yürümeye devam edebilirler. İnsanın hakikate ulaşması için kendi içine dönmesi şarttır.

Çok cehd edip istedim

Yeri göğü aradım

Hiç mekanda bulmadım, buldum insan içinde

Kişi başlangıçta içinde yani kalbinde bulduğu o ilahi ışığı kendinden tamamen ayrı bir şey olarak hisseder.

Beni bende demem

Bende değilem

Bir ben vardır bende benden içeri

Zamanla bunun gerçek benliği, özü, ölümsüz yanı olduğunu sezmeye anlamaya başlar. Bu gerçek insan olma sürecidir.

İş bu vücut şehrine her dem giresim gelir

İçindeki sultanın yüzünü göresim gelir

Gerçek benini keşfeden insan zamanla bu benin evrenin ruhu ve özüyle aynı olduğunu idrak etmeye başlar. Bu durumda insan artık tabiatı hem içten hem dıştan gönül gözü ile görmeye başlar. Dereden okyanus dalgalarına, meltem esintisinden fırtınalara, böcekten kuşa tüm evren ve tüm yaratıklar onları dinlemeyi bilene hep bir şeyler söyler. Tasavvuf inancına göre evrende her şey kendi inancı ile Allah’ı zikreder ve Allah’ın kendisine özgü manevi mesajını aktarır. Manevi kulakları açık olanlar bu sesleri duyabilirler.

Şu cennetin ırmaklar

Akar Allah deyu deyu

Çıkar İslam bülbülleri

Öter Allah deyu deyu

Salınır Tuba dalları

Kuran okur hem dilleri

Cennet bağının gülleri

Kokar Allah deyu deyu

Altından direkleri

Gümüştendir yaprakları

Uzadıkça budakları

Biter Allah deyu deyu

Yunus, dünyada ses veren gizemlere açılmıştır. Yalnızca kulakları ile değil ruhuyla da duymaktadır. Sadece öten kuş ya da akarsu gibi doğada gizlenen mesaj ya da ilahi sesleri değil, dertli dolapların iniltilerini de duymaktadır.

Dolap ne için inilersin

Derdim vardır inlerim

Ben Mevlaya aşık oldum

Onun için inlerim

Yüce benliğimizin kadınsı yönü bizi ilahi doğamıza bağlar ve her şeyin içinde gizlenen manevi amacı görmemizi sağlar. Her şey, her yaprak, her taş yaratıcının şarkısını mırıldanır. Bu kadınsı yönümüzle bizler bu yüce şarkıyı duyabilir, onun gözleri sayesinde Tanrı’nın her yerde yansıyan tezahürünü görebiliriz.

Bir gün Tapduk Emre’ye çiçek lazım olur, müritleri kırlara çıkar ve önlerine gelen çiçeği buket yaparlar Tapduk Emre’ye sunarlar. Oysa Yunus’un gözünde bütün çiçekler Tanrı’ya dua etmekte olduklarından bir türlü kıyıpta çiçekleri ağacından dalından koparamaz. Çiçeklerden biri benim zamanım doluyor diyerek koparılmasına izin verir ve Yunus Tapduk Emre’ye sadece solmaya yüz tutmuş bu çiçeği götürür. Yunus bilemez olmuştur, kuş, karınca, çiçek nedir…ve gözleyen kimdir. Gözleyen gözlenene dönüşür. Aniden sınırlar kaybolur, çiçeğe nüfuz eder, çiçek te ona. Artık 2 değil 1 vardır. İnsanın aklı ve kalbi ile doğrudan yaşayarak deneyimlediği bilgi yani bireysel ruhunun evrensel ruh, evrensel ruhunun da Allah’tan başka bir şey olmadığı bilgisi, vücudun her bir hücresinin parçası oluncaya dek yayılmaktadır. Başlangıçta bu bilgi bir an gelip gider. Fakat yavaş yavaş yayılır. Manevi yolcular ipek böceğine benzerler. Hepsinin hayatında bir tırtıl, bir koza bir de kelebek safhası görülür. Geleneğe göre Yunus, koza çağını Tapduk Emre’nin dergahında 40 yıl tek kelime söylemeden dağdan odun taşıyarak geçirmiştir. Ama artık kelebek olmak zamanı gelmiştir. Günlerden bir gün Tapduk Emre aşıktan bir nefes söylemesini ister. Şairin dili tutulur, bir şey bulup söyleyemez. Bunun üzerine Tapduk oduncu Yunus’a döner. Hadi sen söyle, Hacı Bektaş’ın sözü yerine geldi, kilidin açıldı artık der.

Söz benim değildir

Kudret dilinden söylerim

Söz aslını anlamayan sanır bu söz benden gelir

Nasıl gözler için ışık eşyayı görme vasıtasıysa manevi ışık ta kalp gözü için görebilme ve dolayısı ile bilgi kaynağıdır. Görme aracı olan ışık, yani ilahi nur aynı zamanda Rabbin vücududur da. Ve insan ruhu ancak Allah’ın nuru onu aydınlattığı taktirde Allah’ı kavrayabilir. Yani Allah ancak yine Allah’ın nuru ile doğrudan doğruya algılanır. Bu gözler tamamen açılmadan yani içimiz tamamen ışıkla dolmadan gerçekte kim olduğumuzu göremeyiz. O latif varlık parlayıp kalbi doldurunca gören, konuşan Allah olur.

Sensin bu gözümde gören

Sensin dilimde söyleyen

Kalpleri ışıkla dolanlar, bu ışık seli içinde evreni, insanı ve Tanrı’yı birbirleri ile kaynaşmış görürler. Sürekli olgunlaşmakta olan Yunus ta manevi gelişiminin bu aşamasında bütün insanlıkta kendini bulur.

Hak, bir gönül verdi bana

Ha demeden hayran olur

Birden gelir şadan olur

Birden gelir giryan olur

Birden çıkar arş üzere

Birden iner …

Birden sanırsın katredir

Birden taşar umma olur

Birden varır mescitlere

Yüz sürer anda yerlere

Birden varır deyre girer

İncil okur, ruhban olur

Birden gelir İsa gibi ölmüşleri diri kılar

Birden girer kibir evine, firavunla hama olur

Görüldüğü gibi dinler ve inançlar arasındaki bütün farklılıklar sona ermiş ve Yunus artık dünyadaki tüm kutsal metinlerin özde aynı olduğunu idrak etmiştir.

4 kitabın manasını, okudum, tahsil ettim

Aşka gelince gördüm, bir uzun heceymiş

Ancak Yunus hala henüz oluş halindedir…

İşitirim sözünü

Göremesem yüzünü

Yüzünü görmek için canımı veresim gelir

Senin kokunu duydum

Terk eyledim bu cihanı

Götür yüzümden perdeyi

Didarına göğüneyim

Yunus duyduğu, hissettiği şeyler yüzünden bir halden başka bir hale girer. Bazen neşeli, bazen kederlidir.

Gâh eserim yeller gibi
Gâh tozarım yollar gibi
Gâh akarım seller gibi
Gel gör beni aşk neyledi
Ben yürürüm ilden ile
Şeyh anarım dilden dile
Gurbette halim kim bile
Gel gör beni aşk neyledi

Kendimi bilmem yürürüm

Yarimi düşte görürüm

Uyanır melur olurum

Gel gör beni aşk neyledi

Miskin Yunus biçareyim

Baştan ayağa yâreyim

Dost ilinden avareyim

Gel gör beni aşk neyledi

İnsanın bu alemde Tanrı’yı perdesiz olarak görmesine imkan yoktur. Bu kainatın yok olması demektir. İnsan O’nunla ancak kendi içinde, kalp aynasına yansıması ile yüzyüze gelebilir.

Ansızın gördüm bir yüz,

yoktur onunla hiç söz,

Sırrını der isem olmaz

Sığmaz lisan içine

Çünkü gördüm yüzünü

Ona verdim özümü

Beni benden iletti

Kaldım hayran içinde

Yunus Emre yok oldu

Külli varlığı hak oldu

Ondan artık nesne yok

Kalma şüphe içinde

Allah bizlerin kalplerini doldurmadan önce boşalmalı, bir hiç haline gelmeliyizdir. Her şey tükenmek zorundadır. Bütün bağlılıklar, bütün arzular.

Biz bu cihandan geçelim

O dost ilinde uçalım

Arzu hevadan geçelim

Gel dosta gidelim gönül

Ölüm haberi gelmeden

Ecel yakamız almadan

Azrail hamle almadan

Gel dosta gidelim gönül

Yunus ver canın Hakkın yoluna

Canın vermeyince Canan bulunmaz

Sonsuz hiçlik gerçeğini anlamak için ego ölmeli ve biz bir hiç olmalıyız. Bir kalpte 2 şey bir arada yaşamaz. Ya o ya da ego için yer vardır. Ve ego bizleri ancak acı ve gözyaşına boğarak gider.Bu geride hiçbir şey kalmayıncaya kadar devam eden acı verici bir süreçtir. Bu fena halidir, yok olmaktır. Bu hal egonun hükmünü kişinin benlik duygusunu tamamen kaldırır. Fena içinde kişi bütün bütün yok olup gitmişken Allah kendi varlığından ona yeni bir hayat verir, onu kendi boyası ile boyar. Kişinin içindeki ve dışındaki bütün vasıfları değiştirir. Artık ölümün zaten alacağı egoist benlik bırakılmış, mutlak benlik onun yerini almıştır.

Canlar canını buldum

Bu canım yağma olsun

Az sızlayandan geçtim

Dükkanım yağma olsun

Ben benliğimden geçtim

Gözüm hicabına açtım

Dost vastına eriştim

Gümanım yağma olsun

Benden benliğim gitti

Hep mülkünü dost tuttu

Alan veren dost oldu

Lisanım yağma olsun

İkilikten usandım

Birlik hanına kandım

Derdin şarabın içtim

Dermanım yağma olsun

Allah’la bir olan Yunus’un artık hiçbir isteği kalmamıştır. Arzu ve istek ikiliğin bir yansımasıdır. Ölmeden önce ölüp egosunu yok eden kişi her şeyin arkasındaki birle birleşmiş böylece ikilik zincirinden kurtulmuş, yaradılışın en büyük amacını gerçekleştirmiş olur. Tanrı insanı maddi ve manevi, beden ve ruh olarak 2 unsurdan yaratmıştır. İnsan bedeni vasıtası ile dünyaya bağlıdır. Sureti yani beden,, tabiatı da meydana getiren 4 unsurdan yani su, toprak, hava ve ateşten oluşmuştur. Bunlar insan ölünce, tekrar geldikleri yere, tabiata karışırlar. Fakat can, bedeni dirilten, aydınlatan varlık yani ruh, ebedidir, ölmez.

Ölen hayvan olur

İnsanlar ölmez

Ölür ise ten ölür, canlar ölesi değil

Doğası gereği görünmez olan ruh, sadece beden vasıtası ile görünür. Tanrı ruhu bu dünyaya olgunlaşması varlığın sırrına ulaşması için göndermiştir. Ruhun kemali olgunlaşması için beden şarttır. Ruh, maddenin ve ebediyetin bilgisini elde edebilmek için bu gelip geçici bedene sıkı sıkıya bağlıdır. Sonsuzu sınırsızı anlayabilmesi için sonluyu sınırlıyı bilmesi gerekir.

Tanrı beni veribedi

Var dünyada bir gör dedi

Ruh ve nefs, can ve beden gibi zıt unsurlar, insanda birbirleri ile çatışıp durular. Beden insanı dünyaya bağlar, ruh Tanrı’ya yükselmek ister. İnsanoğlunun hayatı bundan dolayı dramatik bir mahiyet temsil eder. Ya ruhu seçip yeniden evrensel ruh, Külli akıl, ya da insan-ı Kamil olup evrimini tamamlayacak ya da nefsine hizmet edip, yani şehvet, kibir, zulüm ve bencillik gibi özelliklerini sürdürüp sadece ismen insan olmayı sürdürecektir. Seçim ona kalmıştır. Bu aşamada insan yalnızdır. Yapayalnız. Dağdaki alıç misali tek başınadır.

Suyum alçaktan çekerim

Dönüp yükseğe dökerim

Görün ben neler çekerim

Derdim vardır inilerim

Dolap, biçimin, şeklin, bedenin sembolüdür. Suysa bu bedene hayat veren güçtür. Su, birbirinden farklı suretlere, bedenlere girip çıkar.

Hikmet ile bak bana

Tahıyan olam sana

Zira ben bu surette

Yüzbin türlü gelmişem

Suyla dolabın birlikteliğinden bir ses çıkar. Sürekli bir inilti. İnsanın dünyadaki konumunun kendi öz yalnızlığının sesi. Bu ses ya da iniltiyi çıkaran, ayrılıklardan şikayet eden candır.

Canı ne göz görür ne de kulak işitir. Onun için başka bir göze başka bir kulağa ihtiyaç vardır. Su tepelerden aşağı iner, başka sularla birleşir, ırmak olur ve aka aka denize ulaşır.

Derviş Yunus gel imdi
Ummanlara dal imdi
Ummana dalmayınca
Sen derviş olamazsın

Kişisel Gelişim-Self evolution, Uncategorized içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

21 gün şikayet etmemek

will-bowen (Will Bowen’in bu kitabı henüz Türkçe’ye çevrilmemiştir)

Yeni bir alışkanlık edinmek istiyorsak, yeni bir düşünme tarzına kavuşmak istiyorsak “21 gün” olarak uzmanlar tarafından belirlenmiş bir sınır süre bulunmaktadır. Tüm ritüeller 21 günlük paketlerle hazırlanır. Nitekim bu süre beynin kendini formatlama ve yeni bir alışkanlık edinme süresi olarak ıspatlanmıştır.

Günlük iletişim şeklimizin en az yarısı şikayetler üzerine kuruludur. Bu şunu demiş, öbürü bunu yapmış, bu yanlış olmuş, bu berbat olmuş, aman da bu nasıl olurmuş, nasıl denirmiş, dünya daha iyi olabilirdi,  vs vs. Şikayetin iletişim dilinde geçmediği bir kişi veya durum var mı? Sanmıyorum, ancak olmasını sağlayabiliriz. Sürekli şikayet etmek hayat kalitesini düşürür, sağlığınızı bozmaya başlar, çeşitli hastalıkların kaynağıdır, hayata ve insanlara bakış açınızı olumsuz etkiler, yaratıcılığınızı öldürür.

Şikayet etmek kötü ağız kokusu gibidir, başkalarının ağzının koktuğunu fark edersiniz ancak kendi ağzınızın koktuğunu fark etmezsiniz. Bir insan günde ortalama 15-30 kez şikayet edermiş.

willbowen

acomplaintfreeworld.org (şikayetsiz bir dunya) web sitesinde güzel bir uygulama söz konusu.

Size mor renkli lastik bir bilezik gönderiyorlar. İstediğiniz 1 kolunuza takıyorsunuz. Amaç 21 gün boyunca hiçbir konudan şikayetçi olmamak. Şikayet ettiğinizi fark ettiğiniz anda bileziği diğer kolunuza takıp baştan başlıyorsunuz. Her şikayette bilezik diğer kola geçiriliyor. Genel olarak insanların çoğunun 21 günü tamamlaması 4 ile 8 ay arasını buluyormuş.

21 gün boyunca şikayet etmediğiniz bir ev ve iş ortamında yaşadığınızı bir düşünün…Eşiniz, çocuğunuz, komşunuz, arkadaşlarınız,aileniz, iş arkadaşlarınız, işvereniniz ile ilişkileriniz nasıl evrilebilir…denemeye değer bir deneyim.

Will Bowen’in tedx konuşmasını buradan dinleyebilirsiniz. İngilizce bilmeyenler için konuşmanın çevirisi:

Ya hayatınızdan yıllar götürecek bir virüse yakalandığınızı ortaya çıkarsaydınız…Bu virüs 59 yaşındaki kardeşimi öldürdü. Bu virüs sizi kilolu, yüksek tansiyonlu, şeker hastası yapıp kalp krizi ve inmeye sebep olsaydı…Beyninizi Azheimer hastalığı gibi karıştırıp düzgün düşünmenizi engellese, sizi kızgın ve depresif yapsa…

Sizi boşanmaya daha yatkın, finansal zorluklarla mücadele eden, arkadaşlarını kaybeden bir virüse yakalandığınızı öğrenseniz ne hissederdiniz? Bu virüsün sizden ailenize, arkadaşlarınıza, iş arkadaşlarınıza bulaştığını bilseniz…

10 yıl önce bu virüs bende teşhis edilmişti. Siz ya da sevdiğiniz birilerinin buna sahip olması şansı yüksek. Bu virüsü teşhis ve tedavi etme yöntemlerini sizinle paylaşacağım. Herkesin yapabileceği bir şey, hiçbir maliyeti yok ve hemen şimdi bulunduğunuz yer her neresi ise başlayabilirsiniz. Bahsettiğim virüsün adı : ŞİKAYET

Şikayet, beyninizi negatif olmaya programlar. Sizi problem aramaya ve problemleri kendinize çekmenize yarar. Stres hormonu “kortizol”ü pompalar ve bu da sizin kilo almanızı, strese girmenizi, kalp krizi ve inme riskinizi arttırır. Sizin berrak bir şekilde düşünebilmenizi güçleştirir. Ortalam bir insan günde 15 ile 30 kez arası şikayet eder ve bunun farkında değildir. Şikayet etmek kötü ağız kokusu gibidir, başkalarının ağzının koktuğunu fark edersiniz ancak kendi ağzınızın koktuğunu fark etmezsiniz. 23 Temmuz 2006 tarihinde şikayet virüsü teşhis edilmişti. O zamanlar Kansas City’nin ufak bir kasabasında bir kilisenin papazı idim. Bereket üzerine çalışmalar yapardım. Gördüm ki insanlar ne kadar bolluk/varlık içersinde olsalar da daha da fazla bolluk istiyorlardı. Kendinize sorun: Daha da bolluk bereket ister miyim? Bunu dünyanın neresinde olursam olayım sorduğum zaman insanların elleri kalkıyor. İnsanlar için bolluk/bereket demek, “daha fazla” demek. Daha fazla para, sağlık, arkadaş…Daha fazla! Sorun şudur ki zaten sahip olduğumuz şeylere daha fazla sahip olmak için şikayet ederiz. Zaten sahip olduğunuz birşey hakkında şikayet ediyorsanız “neden daha fazlasını” istiyorsunuz? Şikayet etmek, bolluk-bereketimize enerjisel bir engeldir. Derler ki 21 gün boyunca aynı şeyi tekrarlarsanız bu şey bir alışkanlık haline gelir. Ben de düşündüm ki acaba şikayet etmemeyi alışkanlık haline getirebilir miyiz? 21 gün boyunca şikayet etmemeyi hemen başarabileceğimizi düşünmedim, mutlaka tekrar baştan başlamak gerektiğini tahmin ettim. Böylece bir sistem geliştirdim ve bir bilezik kullandım, Şikayet ettiğinizi fark ettiğiniz anda bileziği diğer kolunuza takıp baştan başlıyorsunuz. Her şikayette bilezik diğer kola geçiriliyor. Cemaatimiz 500 adet bilezik temin etti, ilk haftasonu 250 adet dağıttık. O anda fark ettim ki bir şikayet salgınına yakalanmışız. Çünkü vaaz bittiği anda insanlar hemen yanıma gelip kalan bilezikleri almak istediler. Okulları, işleri, aileleri için istediler. Şikayetten kurtulmak istediler. O gündür dünyanın her yerinden bu bilezikler talep edilmektedir. 10 senede, 110 ülkeye 11 milyon bilezik gönderilmiştir. Şikayetsiz bir dünya yaratmak için bizim bileziklerimize ihtiyacınız yok, kendiniz var olan bir bileziğinizi kullanabilirsiniz veya cebinizde bir taş taşıyabilir, her şikayet ettiğinizde ayrı bir cebinize aktarabilirsiniz. İşin ana fikri zihniniz ile bedeninizin koordineli çalışmasını sağlamaktır. Şikayetçi virüs kendini tekrar eder, yerleşeceği bir beden bulduğunda bu kişinin iletişime geçtiği herkese kendini ifade eder. Burada dikkat çekmek istediğim bir konu var, bahsettiğim şikayet türü bozulan bilgisayarınızı tamir ettirmek üzere müşteri şikayeti değildir. Bu şikayet iş hayatınızı düzeltmek için yapılan bir şikayettir. Sorununuzu anlatır ve çözüm talep edersiniz. Bahsettiğim şikayet türü “bu bana nasıl oldu” gibi cümleleri sarf edenler. Sağlıklı iletişim şekilleri üzerinde çalışmak lazım, sorunun kaynağı kişiler ile direkt konuşmak ve çözüm üretmek lazım.

Çoğu insan işten eve gelir ve eşine işini şikayet eder. Sonra işine gider eşini şikayet eder. Sonra da neden hiçbir şeyin iyileşmediğine dair merak eder. İşte bu dünyamızı ele geçirmiş şikayet virüsüdür. Durumu düzeltemeyecek insanlara şikayet etmek, negatiftir, hiçbir amaca hizmet etmez, sağlığınızı, mutluluğunuzu, başarınızı ve ilişkilerinizi etkiler. Şikayet etmek bu kadar kötüyse neden şikayet ederiz? İnsanlar 5 ana sebepten dolayı şikayet ederler, ben GRIPE kelimesini türettim.

G (get attention): dikkat çekmek, en yaygın şikayet türüdür, başkaları ile iletişime geçmek isterler ama pozitif bir şekilde nasıl yapacaklarını bilemezler, böylece şikayete başlarlar. Hava, politika, tuttuğu takım, çocuklar, sağlık…karşısındakinin dikkatini çekecek her türlü konu. Şikayet etmek rekabetçi bir spor dalıdır. Şikayet ettiğinizde karşınızdaki şikayet etmekle kalmaz daha da büyük bir şikayetle sizi alt etmeye çalışır. Siz de onu geçmeye çalışırsınız ve bir de bakarsınız ki negatif bir sarmal içindesiniz. 

Birisi size “bugün hava çok sevimsiz” derken demek istediği şey “benimle konuş, dikkatini çekmeye ihtiyacım var”dır.

R (Remove responsibility): Sorumluluk alma. Birisine bir görev verdiğinizde ve o kişiler bunu yapmak istemiyorlarsa bu görevi çevreleyen koşullar hakkında şikayet etmeye başlarlar. Örneğin şu rapora Salı günü ihtiyacım var dersiniz, cevap olarak raporu hazırlayabilmem için önce pazarlamadan şu bilgileri edinmem lazım-malum pazarlama çok yavaş bir departman, sonra da muhasebeye gitmem lazım, e astrolojik haritama göre de Salı uygun değil, sanırım yetiştiremem. Burada kişi şikayetleri ile sorumluluklarından kaçmaktadır.

I (Inspire Envy): Kıskançlık uyandır. Dünya genelinde şansınızdan bahsetmek kabalık olarak görülmektedir. Ancak iyi talihiniz hakkında şikayet ederek aynı sonuca ulaşabilirsiniz. Mesela yeni aldığınız I-Phone telefonunuz hakkında şikayet etmekle arkadaşlarınızın yeni bi I-Phone sahibi olduğunuzu öğrenmelerini sağlarsınız gibi.

P (Power) : Güç. Her 4 senede 1 Amerika’da şikayet kampanyaları güç elde etmek için kullanılır. Hayır olimpiyatlardan bahsetmiyorum. Negatif kampanya iş yükü demektir, ancak negatif şeyler için değil. Negatif reklam kampanyaları sizin ışığı görmeniz ve parti değiştirmeniz için yapılmaz. Negatif kampanyalar kendi partinizden iğrenmenizi ve oy vermemenizi sağlar. Böylece diğer parti iktidara 1 adım daha yaklaşır.

E (Excuse poor performance): Zayıf performans için mazeret. Bir golfçü olarak bu konuda usta olduğumuzu söyleyebilirim. Topu atarız, bambaşka bir yere yollarız, ama tabii ki bu bizim suçumuz değildir! Güneç yeterince çıkmamıştır, rüzgar vardır, vb.

Bu şikayet salgını için bir tedavi var mıdır? Evet var:

  1. Bulunduğunuz ortamdaki bir alanı karantina bölgesi : “şikayet edilemeyen alan” olarak belirleyin. Evinizde mutfağınız, arabanız, iş yerinizde toplantı odanız…
  2. Kendinizi farkında olun, ne kadar şikayet ettiğinize dikkat edin. Anlattığım gibi bilezik veya taş kullanın.

Secenekleriniz var, ister şikayet virüsü taşıyıcısı olabilir bunu tüm çevrenize bulaştırabilirsiniz isterseniz de dünyada görmek istediğiniz çözümün kendisi olabilirsiniz.

will-bowen-quotes (1)  Eğer şikayet etmek bizleri mutlu yapsaydı, en büyük şikayetçilerin en mutlu insanlar olması gerekmez miydi?

will-bowen-quotes (2) Ağzınıza girenler bedeninizin büyüklüğünü ve formunu belirler. Ağzınızdan çıkanlar ise gerçekliğinizi belirler.

will-bowen-quotes (3) Başarılı insanların hayatlarını analiz ettiğinizde, hayat şartlarına rağmen değil hayat şartları sebebi ile başarılı olduklarını görürsünüz. Sapanın lastiği taaaa geriye çekilmiş, ancak sonuç olarak çok daha ileriye gitmişlerdir. 

will-bowen-quotes (4)  Dilinizi ısırmak, sözlerinizi yemekten iyidir.

will-bowen-quotes (5)  İnsanlar başkalarını kendi içsel çatışmaları ve mutsuzlukları sebebi ile kırarlar. Bu kişilerin kötü olduğu tepkisinden uzak durun. Zaten öyle hissetmekte ve ona göre hareket etmektedirler. Kötü değiller, sadece acı içindeler ve anlayışı hak ediyorlar.

will-bowen-quotes (6)  Izdırap, sadece eşlik edene bayılmaz aynı zamanda onunla daha da büyür.

will-bowen-quotes (7) İnsanların şikayet etmelerinin 1 numaralı sebebi dikkat çekmektir.

will-bowen-quotes (8)  Yetişkinler de ağlayan bebekler gibi aynı şeyden şikayetçidirler: Bir değişikliğe ihtiyaçları vardır ve bunu kendilerinin nasıl yapacağını bilemezler.

will-bowen-quotes (9)   Zavallı Ben düğmesi (aç-kapat)

 

will-bowen-quotes (10)  Bir dala tutunup aynı zamanda uçamazsınız

will-bowen (11)  Beyniniz yavru köpek gibidir, sağlıklı ve mutlu olabilmesi için beslenmeli, egzersiz yaptırılmalı ve düzenli olarak eğitilmelidir.

 

 

 

 

 

Kişisel Gelişim-Self evolution içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | 1 Yorum

Unutkanlık

Çağımızın en öne çıkan şikayetleri arasında yer alan unutkanlık acaba nereden kaynaklanır?

Bu konuyu birkaç arkadaşımla defalarca masaya yatırdık ve herkes kendisini analiz ederek nelerden kaynaklandığını düşündüğünü paylaştı. Ortak kararlara vardık ve bu konudan muzdarip insanlarla paylaşmaya karar verdik:

Konuşulanları unutmak:

  1. Baş nedeni karşımızdaki insanı dikkatle dinlememektir. Peki neden dinlemeyiz?

Anlatılan konu ilgimizi çekmiyordur.

Karşımızdaki kişi konuyu gereksiz yere fazla uzatarak anlatıyordur.

Karşımızdaki kişi monolog yapıyor sizi konuya dahil etmiyor,sürekli kendi bildiklerini göstermeye veya empoze etmeye çalışıyordur. Bu durumda size de “hehe” demek ve kafanızda başka dünyalara seyahat etme seçeneği kalıyordur.

Daha önemli olduğunu düşündüğümüz başka bir konu kafamızı meşgul etmekte ve karşımızdaki konuşurken onu düşünmekteyizdir.

Hafızanıza çok güveniyor ve not almıyorsunuzdur.  Yarısını unutursunuz.

Konsantrasyon sıkıntınız vardır ancak bu da durduk yere olmaz, üstteki gerekçeler etkin rol oynar.

Genel Unutkanlık

Antidepresan veya daha farklı ağır ilaç kullanıyorsunuzdur. Bazı ilaçların unutkanlık özelliği mevcuttur. Kullandığınız ilaç varsa kullanma talimatını mutlaka okuyunuz.

Anı yaşayamıyor, içinde bulunduğunuz ortamı deneyimleyemiyor, sürekli düşüncelerinizde yaşıyorsunuzdur. Bu durumda çevrenizde olan biteni fark etmeniz veya konsantre olmanız mümkün olamaz.

Canınızı sıkan, çözemediğiniz veya çözülemeyeceğini düşündüğünüz büyük bir konu vardır, bu konu sürekli aklınızda olduğundan çevrenizde olan bitene konsantre olamıyorsunuzdur. Bu konu öyle bir zihinsel baskı yapıyordur ki sürekli arka fonda dönen bir film gibi kendisini sürekli tekrar ediyordur. Zamanla obsesif bir hale dönüşebilen bu durum için uzmanlara danışmakta fayda var.

Çevrenizde olan bitene önem vermiyorsunuzdur.

Çeşitli sebeplerden kaynaklı yoğun bir uykusuzluk dönemi yaşıyorsunuzdur.

Bilmediğiniz bir hastalığa sahipsinizdir. Alzheimer, demans vs (daha ileri yaşlarda)

Bir hastalığın tedavi sürecindesinizdir ve bu tedavi şekilleri unutkanlığa sebep oluyordur.

Depresyon

Aşırı kaygılı olmak

Alkol ve uyuşturucu madde kullanımı

Aynı anda birden fazla işle uğraşmak

Bilgisayar karşısında gereğinden fazla vakit geçirmek, aynı anda bir çok farklı programla ilgilenmek

Kötü beslenme,hatalı diyet uygulaması

Yoğun baskı altında stresli bir iş hayatı

Yoğun cep telefonu kullanımı

Gereksiz bilgi bombardımanı

Unutkanlığa karşı neler yapabiliriz?

B12 Vitamini kullanmak

Çıbanotu-atkuyruğu eşit karışımı çayını 14 gün boyunca günde 2 bardak içmek

Canımızı çok sıkan bir konumuz varsa onu güvendiğimiz yakın birisi ile konuşarak veya uzman kişilere danışarak gidermeye çalışmak

Doğada vakit geçirmek

Sevdiğimiz işlerle uğraşmak (hobilerimiz)

Düzenli spor yapmak, toksinleri atmak

Olumsuz duygu ve düşüncelere karşı düzenli meditasyon yapmak

Bol su içmek

Haftada en az 1 kitap okumak

İlgimizi çekiyorsa bulmaca çözmek

Hayatı hafife almak

Bol bol gülmek

Kafanızdaki her türlü saçmalığa karşı f**k that meditasyonu hem sizi eğlendirir hem de  gerçeğe en yakın meditasyondur.

 

 

 

 

 

 

 

 

Sağlık-Health içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Isırgan Otu mucizesi

Bitkilerin kraliçesi, sofralarda asla vazgeçilmemesi gereken, tüm hastalıklara çare ısırgan otunu tekrar inceleyelim:

Isırgan otu çayı:

isirgan-otu-cayi Taze ısırgan otu çayı

brennessel Aktarlarda satılan kurutulmuş ısırgan otu

Taze yapraklardan yapılan çay veya aktarlardan alınmış kurutulmuş ısırgan otundan yapılan çayı düzenli içtiğiniz taktirde:

Isırgan otu en iyi kan yapıcı ve kan temizleyici bitkidir. Bu özelliği ile sarılık, kansızlık ve ağır kan hastalıklarında yardımcıdır.

Kan şekerinin düşürmeye yardım eder.

İdrar yolları hastalıklarını, enfeksiyonlarını ve idrar tutuklukluğu düzeltir

Kabızlığı yok eder.

Karaciğer ve safra kesesi hastalığı, dalak hastalığı-tümörü, nefes yolları, mide iltihapları, akciğer hastalıkları mide ve bağırsak tümörlerinde kullanılır.

İçerdiği demir oranı ile demir eksikliğinden kaynaklı yorgunluk, halsizlik belirtilerine birebir gelir. Gençleşir, güzelleşirsiniz.

Şiddetli baş ağrılarında ve migren ağrılarında mucizeler yaratır.

Su atıcı özelliği sebebi ile ödem atılmasında yardımcı olur.

Gut ve romatizmal hastalıklara şifa verir.

Gribe yakalanma riskiniz ciddi düşer.

Habis urlara yakalanma ihtimali ortadan kalkar.

Bronşite çok fayda sağlar.

Ergenlik çağındaki cerahatlı sivilceler ve genel sivilceler için günde 1 litre ısırgan otu çayı içilmelidir.

Günde 2 litre kadar içilen ısırgan otu çayı 3 hafta gibi bir süreçte tüm bedeni kaplı egzemaları tamamen geçirebilir.

İlkbaharda 4’er haftalık ısırgan otu çayı kürü yapılması tavsiye edilir. Sabah kalkınca aç karına, kahvaltı öncesi ve gün boyu ilaveten 1-2 fincan “yudum yudum” içilmelidir. 4 hafta sonrası kendinizi çok daha zinde ve enerjik hissedersiniz.

Tırnak altı mantarı, geçmeyen nasırlar bu kür ile kendiliğinden yok olur.

Kullanım şekli: Isırgan otu kaynatılmamalı, sadece haşlanmış suda tüketilmelidir. Kaynatıldığı taktirde içindeki faydalı maddeler kaybolur.

Ciddi ağır vakalarda güne yayılmış şekilde günde 2 litre tüketilmesi tavsiye edilir.

Kelleşme: Taze ısırgan otu çayı ve ısırgan otu kökü ile saçınızı düzenli yakıyınız.

Kepekli, cansız saçlar için çözüm: Isırgan otu kökünden elde edilen “ısırgan otu hülasası” ile saçlarınızı yıkarsanız kepeksiz, sık, canlı ve parlak saçlara sahip olursunuz.

Toplanması:  Kış stoğu için Mayıs ayında toplanıp kurutulan ısırganlar en iyisidir.

 

 

Sağlık-Health içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Uğur Gallenkuş ile paralel evrenler

This gallery contains 55 photos.

Galeri | ile etiketlendi | Yorum bırakın

Kuduz hafife alınamaz

10 Mayıs tarihinde BBC World web sitesinde yer alan kuduz haberi ertesi bu konuya değinmek gerektiğini düşünerek kuduz ile ilgili bilgileri paylaşmak isterim:

Kuduz Nedir?

Buradaki linkten gayet detaylı bilgi edinmek mümkündür.

Yaygın olduğu ülkeler: Asya ve Afrika ülkeleri

Kuduz insana nasıl geçer?

Hayvan ile yapılan temasta; açık yaranız varsa salyasından, ısırılırsanız yaradan, gözünüze,ağzınıza veya burnunuza temas etmişse salyasından geçer.

Hayvan kuduz ise ve sadece okşadıysanız, herhangi bir ısırığa maruz kalmayıp salyası ile temas etmediyseniz geçmez.

Hayvanın kanı, idrarı veya dışkısından kuduz geçmez.

İnsandaki kuduz hastalığı belirtileri:

Kuduz hastalığı 3 ile 8 hafta arasında belirti gösterebilir.

Anksiyete, başağrısı ve ateş. Hastalık ilerledikçe halüsinasyon ve nefes darlığı yaşanabilir. Acı veren spazmlar ve onu takip eden bol miktarda salya salgılanması, su içerken bol miktarda ağızda köpüklenme oluşması, halsizlik

Yutmayı sağlayan kasların spazmları sebebiyle hasta herhangi bir sıvı içmekte zorlanır

Şüpheli bir hayvan tarafından yalanıp, ısırılıp, hafif deriniz kaldırılırsa bol sabun ile yarayı yıkamalı ve derhal en yakın hastanaye gitmelisiniz.

Kuduz belirtileri görülmesinden itibaren hastalık neredeyse daima ölümcüldür. Ancak şu ana kadar aşı olmadan kuduz hastalığını atlatmış dünyadaki tek örnek Jeanna Giese‘dir, kendisi bu konuda farkındalık konuşmaları yapmaktadır.

Isırıktan hemen sonra yapılan aşı %100 etkilidir.

Her sene yaklaşık 15 milyon insanın kuduz aşısı olduğu belirlenmiştir.

Kuduz hastalığının olabileceği mesleklerle uğraşanlar (hayvanlarla ilgili meslekler) ve bilmedikleri ülkelere seyahat edenlerin önceden kuduz aşısı olması tavsiye olunur.

Kuduzdan hayatını kaybeden insanların %50’sinin yaş ortalaması 15 yaş altıdır.

Isırık beyinden ne kadar uzakta gerçekleştiyse o kadar yavaş yayılır. Hastalık merkezi sinir sistemi üzerinden yayılır.

Kuduz insandan insana organ nakli veya ısırıkla geçer.

Kuduz virüsü sabun, deterjan, beyazlatıcı, alkol ve ultraviole ışınlar ile hemen ölür. Ancak bu hayvanlara bir tedavi şekli olarak ASLA uygulanamaz, sadece insan üzerinde doktorların yönlendirmesi ile uygulanabilir.

Pastörize edilmemiş süt içersine kuduz mikrobu bulaşması mümkündür.


Hayvandaki kuduz hastalığı belirtileri: 

Kuduz hastalığı 2 hafta ile birkaç ay arasında belirti gösterebilir.

Hayvan karakter değişimine uğrar denebilir.

Daha agresif olur, zamanla ışık ve sese daha duyarlı hale gelir. Gittikçe saldırganlaşır.

Bol salya salgılanır (yutkunamamasından dolayı)

Hastalığın son aşamalarında hayvanın baş ve boğaz sinirleri felce uğrar. Yutkunma özelliği yok olur (hayvanların su içememesi sudan korkmasından değil, burada açıklandığı gibi yutkunma kaslarının kasılmasındandır) , en son olarak ta soluk alamaz hale gelir ve ölür.

Yaban hayatında rakun, yarasa, kokarca ve tilkiler en fazla kuduz hastalığı taşıyan hayvanlar olarak belirlenmiştir.

Şüpheli hayvanlar derhal belediyelere haber verilmeli, bulundukları yerden alınmalı, karantinaya alınarak gözlemlenmeli ve kuduz teşhisi konan tüm hayvanlar hastalığın şu an çaresi bulunmadığı için bertaraf edilmelidir.

Kuduz virüsü ölü bir hayvanın bedeninde 24 saatten fazla yaşamaz. Ancak çok soğuk iklimli bölgelerde bu süre uzayabilir.


ASILATIN

Hayvanlarımı ve kendimi nasıl koruyabilirim?

Ev hayvanlarınızın düzenli veteriner kontrolünden geçirmeli ve kuduz aşılarını yaptırmalısınız. Sokağa çıkmayan, başka bir hayvanla iletişimde olmayan ev ortamlarında düzenli kuduz aşısı yaptırmak gerekmemektedir.


haydarpasa-numune-kuduz

Haydarpaşa Numune Hastanesi, Enfeksiyon polikliniği, kuduz aşısı merkezi girişi

Kuduz aşısı için hangi hastanelere başvurmalısınız?

KUDUZ AŞISI YAPAN HASTANELER

ISTANBUL:

AVRUPA YAKASI

  • Haseki Eğitim ve Araştırma Hastanesi
  • Şişli Etfal EAH
  • Sarıyer İstinye Devlet Hastanesi
  • Silivri Prof.Dr. Necmi Ayanoğlu Silivri Devlet Hastanesi
  • Çatalca İlyas Çokay Devlet Hastanesi
  • Büyükçekmece Devlet Hastanesi
  • Lütfiye Nuri Burat Devlet Hastanesi (Sultangazi)

ANADOLU YAKASI

  • Haydarpaşa Numune EAH  216-
  • Kartal Dr. Lütfi Kırdar EAH
  • Beykoz Devlet Hastanesi
  • Şile Devlet Hastanesi
  • Tacirler Eğitim Vakfı Sultanbeyli Devlet Hastanesi
  • Ümraniye Eğitim ve Araştırma Hastanesi

İZMİR

  1. İzmir Kuduz Tedavi Merkezi

Yıldız Mahallesi, 441. Sk. No:18, 35260 Konak/İzmir
Tel: +90 232 441 38 70

2.  Konak 1.nolu sağlıklı hayat merkezi

Akıncı Mahallesi, 02.04.2018’den İtibaren:Fevzi Paşa Bulvarı, No:172, 35240 Konak/İzmir (0232) 441 38 70


ABHAYRAB

Türkiye’de hastanelerde kullanılan kuduz ilacı markası ABHAYRAB, Human Biologicals Institute, Ooty, India tarafından üretilmiştir.


Kuduz aşısı süreci nedir?

Belirtilen hastaneye başvurursunuz. Derhal ilk iğneniz yapılır.  Size söylenen tarihlerde TEMAS ŞEKİLLERİNE VE ŞÜPHE DURUMUNA GÖRE BELİRTİLEN ADETTE  iğne olmanız gerekir. Kuduz aşısı ücretsizdir, devlet tarafından karşılanır.

Aşı göbekten değil, koldan yapılır. Aşı olduktan sonra az miktarda şişkinlik ve kızarma gözlemlenebilir.

kuduz-profilaksi

 

 

Sağlık-Health içinde yayınlandı | , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın