Gestalt nedir?

Ahmet Erözenci:   Merhaba,bugünkü konuğum Boğaziçi üniversitesi iş idaresi pazarlama dalında lisans derecesi aldıktan sonra aynı üniversitede sosyal ve klinik psikoloji dallarında master çalışması yapmış daha sonra Amerika’ya gitmiş ve orada 1988 yılında Gestalt institute of Cleveland’ta çalışmalarına devam etmiş Hanna Nita Scherler.

Şimdilerde Bilgi üniversitesinde sözleşmeli olarak ders vermekte ve Gestalt Klinik’in İsrail programının eğitmen kadrosunda yer almakta. İstanbul’da bir Gestalt topluluğu oluşturmuş durumda, Gestalt temel kavramları ve metodolijisini bir yaşam biçimi olarak öğretmeye devam ediyor.

Konumuz Gestalt ve Gestalt nedir kavramından başlayalım.

hanna-nita

Hanna Nita Scherler: Gestalt’ın ne olduğunu anlatmak kelimelerle biraz zor. Onun için mecazla anlatmaya çalışayım. Geceleyin gökyüzüne baktığımızda ne görürürüz?

Ahmet Erözenci:   Mehtap, ay, yıldızlar…

Hanna Nita Scherler: Aslında mehtap, ay ve yıldızları görmek için altındaki karanlık gökyüzüne ihtiyacımız vardır. İşte Gestalt, bakınca gördüğümüzü zannettiğimiz şekilleri görmemize olanak tanıyan zemini de birlikte görmeyi öğreten bir bakış açısı.

Ahmet Erözenci:   Yani buradan şunu mu anlamalıyım? Herhangi bir davranış şekli, ne olursa olsun, basit bir gülümsemekten, gözlere bakarak konuşmak, elleri sıkı bir şekilde kavramaya kadar genişletebilirim, umursamazlık görünümü, bunların herbirinin ardında başka bir olay, başka bir motivasyon, başka bir güdü çıkıyor ve Getstalt ona mı ulaşmayı hedefliyor?

Hanna Nita Scherler:  Her davranış, her olgu içinde yapılanmış olduğu zeminle birlikte anlamlandırılmalıdır demek istiyorum. Diyelim ki yolda birine rastladınız, gülümsediniz, tanıdığınız bir kişi, fakat o size gülümsemedi. Gülümsememiş olması görebildiğimiz bir davranış. Buna atfettiğimiz anlam işte o “karanlık gökyüzü” anlamına geliyor, çünkü ne anlam atfedeceğimiz “canım, dalgındır, görmemiştirden…vayyy adama bak bana selam vermedi” ye kadar gidebilen bir spectrum üzerinde değişebilir.

Ahmet Erözenci:   Peki bu alttaki yapıyı, vay bana selam vermedi, beni sevmiyordan vah vah çok dalgın zaten işleri kötü durumda, sağlık sorunu var . Bunları bilmek bana ne sağlayacak?

Hanna Nita Scherler: Gestalt bakış açısında şunu sağlayacak, aslında atfettiğimiz anlamın o adamcağızla hiçbir ilgisi yok, ne anlam atfedersek atfedelim, o bizimle ilgili. Ben zeminimde neyi barındırırsam algıladığım uyaranlara ilişkin üreteceğim anlam barındırdıklarımla sınırlıdır. Görmediğim, okumadığım, duymadığım, üzerinde düşünmediğim, koklamadığım, tatmadığım hiçbir şeyi anlam üretmek için kullanamam. Dolayısı ile benim dünyam benim yaşadıklarımla sınırlıdır.

Ahmet Erözenci:   Deminki örnekten hareket edersek ben gülümsediğimde bana gülümsemeyen kişiyi vay bak beni sevmiyor yorumu ile karşılarsam ve o yorumu yapıyorsam o zaman aslında ben kendimi sevmiyorum

Hanna Nita Scherler: Ya da ben sevilmediğime inanıyorum ve böyle inanmak için de mutlaka geçerli nedenlerim vardır.

Ahmet Erözenci:   O zaman neredeyse Freud’a giriyoruz. Herşey çocukluktan başlar dediği bir açıklaması vardır.

Hanna Nita Scherler: Çocukluktan başlar, yeri gelmişken söyleyeyim, şu andaki davranışımız doğduğumuz andan itibaren bugüne kadar yaşadığımız herşey tarafından yapılandırılır. Sadece çocukluğumuzdakilerle değil.

Ahmet Erözenci:   Bu durumda Gestalt kişinin kendisini tanımasını sağlıyor.

Hanna Nita Scherler: Şunu anlatıyor. Sen, senin dışındaki olgulara bakıp, seninle alakaları yokmuşçasına anlam üretiyorsun ama dışardaki nesneler senin kendini tanıman için sana sadece ayna vazifesi görüyor.

Ahmet Erözenci:   Gestalt mükemmel insanı yakalamayı hedefliyor diye çok iddialı bir açıklama kullanabilir miyiz?

Hanna Nita Scherler: Çok yanlış olur, çünkü bu felsefede iyi-kötü, mükemmel-mükemmel olmayan, doğru-yanlış gibi yargılara pek yer yok. Çünkü metodolijisi fenomenolojiktir. Ne demek bu diyeceksiniz: Şimdi ve burada 5 duyumu sadece şimdi ve buradaki uyaranları algılamak üzere kullandığım zaman yaşıyorum. Dolayısı ile an’da mükemmeliyet diye birşey yok ki…Doğada aptal ağaç, akıllı ağaç yoktur. Ağaç ağaçtır, o anda rüzgar varsa yaprakları sallanır, yağmur varsa ıslanır.

Ahmet Erözenci:   Yıllar, asırlar boyu yaşayan ağaçlar var, bir mevsimde biten ağaçlar var…

Hanna Nita Scherler: Olabilir. Bu illa iyi ya da kötü değil, hep “o an” yaşanıyor. Dolayısı ile mükemmeliyete ulaşmak diye birşey yok. Şuna ulaşmak var, mümkün olduğu kadar an’ı yaşayabilme sanatında ustalaşmak var. Yakalamaya  çalıştığı bir olgu varsa o da bu.

Ahmet Erözenci:   Gestaltın diğer disiplinlerle bir bağlantısı var mı? Yoksa başlıbaşına ayrı bir alan mı?

Hanna Nita Scherler: Kesinlikle var, örneğin nefes. Dünki nefesi bugün alamayız, yarın için de bugün nefes alamayız, sadece içinde bulunduğumuz andaki yaşantımızı sürdürmek için nefes alabiliriz. Aynı şeyler enerji için geçerli, biz dünkü enerjiyi stoklayamayız. Yarınki enerji için de stok yapamayız. Hep şu andaki enerjimizi kullanıyoruz. Bu anda enerji alışverişi içersindeyiz. Yani Gestalt aslında ister nefes ister  enerji olsun, insanla ilgili her boyutu içinde bulunulan anda kapsayan, barındıran tümünü içine alan bir bakış açısı.

Ahmet Erözenci:   Kişinin kendisi ile yüzleşmesini sağlıyor.

Hanna Nita Scherler:  Kişiye kendisini tanımasını, keşfetmesini  sağlıyor. Yüzleşmenin kelime anlamı-benim algıladığım şekli ile- olumsuz bir vurgusu var. Yüzleşme kelimesi yerine “temas sınırı oluşturmak” diyelim.

Ahmet Erözenci:   Peki burada sınır, sınırlayıcı olmuyor mu? Belli bir limitten bahsediyoruz.

Hanna Nita Scherler:  Gestalt, karşıtların bütünüdür. Bir olmak için sınırlar yaratmak lazım. Bir olmak için önce ayrışmak lazım. Ayrışmak lazım ki buluşunca bir olabilelim.

Ahmet Erözenci:   Yeni bir soruya geçelim; En kuvvetli görünen kişi bile kırılgandır esasında. Muhakkak bir kırılma noktası, yumuşak karnı vardır. Ve kimi kişilerde nokta atışı gibi en basit bir olayda çok derin yansımalar çıkabilir. Gestalt anladığım kadarı ile kişinin zayıf yönlerini de yakalamayı sağlıyor, komplekslerini çıkarıyor. Kişinin ne kadar kırılgan olduğunu algılaması korkutucu değil mi? Orada kalırsa başladığı noktadan çok daha geriye gitmiş olacak.

Hanna Nita Scherler:  Sorunuzun cevabı “hayır”. Çünkü insan öyle savunma mekanizmaları geliştirmiştir ki kendisi içinm ürkütücü olan uyaranları algılamamak için ya da filtrelemek için zaten mevcut mekanizmaları vardır. Dolayısı ile onu en az ürküteni algılıyordur ve bu süreç içersinde de zaten oradan başlayacaktır. Ancak kendisi izin verirse giderek daha derine daha derine, bir soğanın kabuğu gibi, ama bu kişinin kendi rızası olmadan asla olabilecek birşey değildir.

Ahmet Erözenci:   Ayrışma dediğimiz olay nedir ve Gestalt ile nasıl bağdaşır?

Hanna Nita Scherler:  Çok basit anlatmaya çalışayım. Diyelim ki susadık, su içeceğiz. Suyu ağzımıza alıp boğazımızdan aşağı  midemize geçirmeye başladığımız anda su ile buluşuyoruz. Şişeyi tümü ile içip şişeyi yerine koyduğumuz zaman şişeden ayrışıyoruz. Gündelik yaşamımız içersinde yaptığımız herşey aslında buluşma ve ayrışma olarak incelenebilir. Konuşuyoruz, konuştuğumuzda belki fiziksel olarak bir temasımız yok ama göz temasımız var, dolayısı ile buluşuyoruz. Bu kavramlar neden bu kadar önemli? Hayat, ilişkiler açısından diğeri ile ne kadar birlikte ve ne kadar ayrının bir sentezidir diyebiliriz.

Ahmet Erözenci:   Diğeri dediğimiz?

Hanna Nita Scherler:  Annemiz, babamız, sevgilimiz, eşimiz, çocuğumuz, arkadaşımız…kendimiz. Bu insanlar ile ne kadar birlikte olacağız, ne kadar ayrışacağız. Her zaman birlikte olmayı istersek ya da hiçbir zaman diğeri ile birlikte olmayı seçmezsek, burada bir terslik var demektir. O zaman ikisinin arasında optimum bir dengeyi bulmak zorundayız. Bunun için buluşma ve ayrışmayı birbirinden ayırt edebiliyor olmamız gerekiyor ki ben ne zaman buluşmaktayım ne zaman ayrışmaktayım ve bu buluşma ve ayrışma işlevlerini nasıl yerine getiriyorum…

Ahmet Erözenci:   Doğal yoldan seyreden buluşma ve ayrışmaları fark edemiyor olabiliriz. Sonradan ne noktada buluştum, ne noktada ayrıştım diye düşünmek gerekebilir. Öte yanda bilerek yaptığınız basit bir eylemdir. Doğal seyrindeki buluşma ve ayrışmaları değerlendirmek üzere kişinin belki de her gece günlük seyri düşünmesi gerekecek…

Hanna Nita Scherler:  Farkındalık yaratması gerekecek. Basit bir örnekle açıklayayım, açılıp kapanmak her hücrenin otomatik yaptığı bir harekettir. Bazı hücrelerin açılıp genleşip öyle kalması, kapanmaması ya da kapanıp sürekli öyle kalması orada bir patolojik bozukluk anlamına gelir. Hücre otomatik olarak açılıp kapanırken onu düşünmeden yapar. Doğasıdır. Fakat açılıp kapanma senkronizasyonunda bir bozukluk olduğunda, vücuttaki diğer hücrelerin bir isyanı olur . Ahengimizi, akışımızı bozdun derler. İşte o zaman kişinin farkında olması çok önem kazanıyor. O isyanı duymak lazım. Beden o isyanı çok çeşitli şekillerde verir. Başağrısı olarak, mide ağrısı olarak verir, depresyon ve daha soyut olarak ta verir. Farkındalık o yüzden çok önemli. Yoksa düşünmek ve anlamlandırmak olarak değil farkındalık. Özellikle bedeni ve nefes alıp verişi dinlemek. Hücreler doğal akışı dışında hareket etmeye başlayınca nefes alış verişimiz de değişir.

Ahmet Erözenci:   Tüm bu söylenenlerin toplamında bir yaşam şeklinden bahsediyoruz.

Hanna Nita Scherler:  Tamamen. Bir yaşam felsefesi. Benim için Gestalt bir terapi yöntemi kesinlikle değil. Bir yaşam biçimi.

Ahmet Erözenci:   Budizm’i ele alırsak, budizmin temel fözelliklerinden birisi “beklentisizlik”. Çünkü denir ki beklenti olursa ve beklenti yerine gelmezse mutsuzluk gelir. Sizin bahsettiğiniz çok daha büyük bir tablo, neredeyse kişi her zaman neyi neden ayptığını, kendini soracak, buluşma-ayrışmaları saptayacak, artı karşısındakileri de sorgulamak durumunda. Bu yorucu değil mi? Herşeyin arkasında bir neden var açısından bakmak yorucu olmuyor mu?

Hanna Nita Scherler:  Neden değil, nasıl. Anlatımızdan anlıyorum ki siz sadece düşünce boyutuna kayıyorsunuz, niçin ya da neden’in cevabı düşünsel boyutta olabilir. Nasıl’ın cevabı düşünsel, duygusal, bedensel ve tinsel olabilir. Bu 4 boyutun hepsine eşit derecede insan dikkatini gündelik yaşamında verebilir. Beklentilerden arınmak dediniz mesela. Ben öyle bir tanım yerine 5 duyumu şimdi algılayabileceğim uyaranlara vermek olarak tanımlamayı seçerim. Çünkü bunu yaptığım zaman beklenti üretemem zaten. Beklenti şu anda benim önümde olmayan uyaranlar hakkında senaryo yazmaktır. O zaman ben 5 duyumu şu andaki veriler için kullanmıyorum. Dağarcığımda barındırdığım, geçmişte algılayıp barındırdığım verilerle şu anda gelecek için senaryo yazıyorum.

Ahmet Erözenci:   Bana öyle geliyor ki tüm bu konuşmalarımızdan sonra fantazik ve fantastik bir yaşamdan bahsediyoruz.

Hanna Nita Scherler:  Akışkan, dengeli, ayakları yere basan, kişini kendisini desteklemesine izin veren bir yöntem bu. Başka türlü anlatmaya çalışayım. Bir boyut düşünelim. Bir kalem  düşünelim, bir ucunda düşünceler olsun, öbür ucunda da beden olsun. Demek istedğim şu, bana göre sağlıklı, akışkan yaşamın tanımı o boyut üzerindeki herhangi bir noktada olma esnekliğini kazanmış olmak. Knedini sadece o kalemin bir ucunda veya diğer ucunda ağırlıklı olarak konumlandırmamış olmaktan bahsediyorum. Anın ihtiyacına göre o boyut üzerinde düşünebilmem de lazım ama bedenimde de hissetmem lazım. Şahit konumuna geçip, meditasyondaki gibi tinsel boyuta da ulaşabilmem lazım.

Ahmet Erözenci:   Değer yargıları nedir?

Hanna Nita Scherler:  Değer yargısı benim için en iyi şöyle tanımlanabilir: anne-baba çocuğuna der ki -kelimelerle değil davranışları ile- çocum baktığım zaman benim gördüğümü gör. Dinlediğin zaman benim duyduklarımı duy. Tad aldığın zaman benim tad aldığım şeylerden tad al. Değer yargıları böyle kazanılıyor. Bir programlama. Evet. Ailede diyelim ki hergün rock müzik dinleniyor, anne baba bundan müthiş hoşnut. Çocuk bir gün merak ediyor ve klasik müzik dinlemeye çalışıyor. Anne oradan bir laf atıyor “ başka müzik yok mu?” Bu bir şartlama, çocuk anne babanın sevgisini kaybetmeyi asla göze alamaz, asla. Dolayısı ile sürtüsel olarak ve çok haklı olarak aslında anne babanın hoşlanmadığı hiçbir şeyi yapmamaya, görmemeye, duymamaya, tatmamaya, dokunmamaya şartlar kendisini. Anne-babam beni sevsin, beni kabul etsin, bana şevkat göstersin der. Bu ergenliğe kadar sürer.Ergenlikte aidiyet hissi anne babadan arkadaş grubuna kayar. Artık kendini ait hissedebileceği anne babanın dışında daha yakın hissedebileceği yaşıtları vardır. O zaman anne başka müzik yok mu dediğinde yok deme cesaretini gösterir. Ama değer yargıları ergenliğe kadar artık kazanılmıştır.

Ahmet Erözenci:   Peki, programlanmış olarak kazanıldı, fakat değiştirmek istiyor .

Hanna Nita Scherler:  Değiştirmek istediğini farkına varması için o rock müziğin artık onu tatmin etmediği, artık ihtiyaçlarına cevap vermediğine ikna olması lazım. Böyle bir ikna farkındalığına gelmesi için de hayatında mutsuz, tatminsiz, birşeylerin onu sinir ettiği durumlar yaşaması lazım. Bunu yine bir metaforla açıklayacağım. Bir sahne düşünün, sahnenin sadece anne-babanın elindeki projektörle aydınlanan kısmında hayatını sürdürüyor çocuk. Koskoca sahnede aydınlanan kısımdaki dünya var sanıyor. Oradan çıkmak istiyor, huzursuz ama bilmiyor, nasıl yapacağını bilmiyor. Rol modeli yok, anne-baba desteği hiç yok, orada Gestalt çok yardımcı.

Nasıl yardımcı derseniz…Ben Gestalt’ın en iyi yaşayarak öğrenilebileceğini savunuyorum. Bunu sağlamak için de eğitim gruplarımda mümkün olduğu kadar her yaştan, farklı eğitim düzeylerinden, farklı meslek gruplarından, ve farklı cinsiyetlerin bulunmasına özen gösteriyorum ki herkes kendi bulunduğu sahnenin aydınlığından diğerine konuşuyor ve zannediyor ki diğeri de o aydınlığın içinde. Halbuki diğeri kendisinin karanlığından konuşuyor kendisine. Onun tanımadığı bir değer yargısından,onun henüz temas etmediği, görmediği, duymadığı ,dokunmadığı bir yerden konuşuyor. Ve ilk başta dürtüsel olarak insanların yaptığı şey, herkes diğerini kendisine benzetmeye çalışıyor. Sen haksızsın, sen yanlış biliyorsun, bak ben sana doğrusunu anlatayım ile başlıyorlar. Benim için bu bulunmaz bir fırsat oluyor tabii ki ve onlara da nasıl güzel bir değişim fırsatı içersinde bulunduklarını anlatmaya çalışıyorum. Birbirinizi değiştirmeye, kimin hakılı, kimin haksız olduğunu anlatmaya çalışmayın. Aynı uyaran karşısında sizin kendinize göre bir gerçekliğiniz olduğu gibi bu salonda bulunan herkesin de kendisine has bir gerçekliğini olduğunu görün. Ne muhteşem birşey.

Ahmet Erözenci:   Ama öte yandan çok ilginç bir gerçeğe geldiniz. Bilim insanı kimliğimle konuşayım, “gerçek birden fazla değildir.“ Gerçeğin tanımında teklik hali vardır. Farklılığı kabullenmek çok güzel.

Hanna Nita Scherler:  O zaman bire doğru gidiliyor zaten, çünkü ben-sen farklılığı ortadan kalkıyor, sen benden farklı düşünüyorsun demek, o farklılığı artık görüp duyuyor olabilmek demek, o da temas sınırı oluşturmak demek. Temas sınırı oluşturmalıyım ki temas edeyim. Değişime giden ilk adımda önce benden farklı düşünenler var’ı görebilmeliyim ki o farklı düşünceye eğilebileyim, onu kendi var oluşuma katabileyim.

Ahmet Erözenci:   Peki Gestalt’e göre “tamam karşımdaki farklı düşünüyor ama hatalı düşünüyor” gibi bir yaklaşım nasıl açıklanabilir?

Hanna Nita Scherler:  Neye göre ve kime göre hatalı?

Ahmet Erözenci:   Ekstrem örneklere gidelim, mesela Taksim meydanında biri çıplak koşsa ona hasta deriz, deli deriz. Kimseye zarar vermeyebilir. Bunun tekrarı sapıklık gibi görülebilir, yasalara da karşı bir durumdur. Saygı duyabilirim ama öte yandan o adamı uyarabilirim.

Hanna Nita Scherler:  Sizin akıl olarak tanıttığınıza ben bilinç düzeyi diyorum. Ortak yanımız bu. Kimimizin bilinç düzeyi bilinç gelişimi “ben” merkezli başlar, bize doğru gider. Yani dünya benim etrafımda dönüyor. Ağladım meme veriliyor, ağladım altım değişiyor, ağladım üstüm örtülüyor. Dünya benim çevremde dönüyor. Sonra benim ailem, benim arkadaşlarım, benim müzik grubum, tuttuğum takım, oradan bizim devletimiz oradan herşeye doğru gider sadece bizim devletimiz değil dünyadaki herşey ve oradan da evrendeki herşeye doğru gider. Sokakta koşan bir adamı gören kişi içinde bulunduğu bilinç düzeyinden yargılayacaktır olayı. Benmerkezci birisi ise “vay sen bana saygısızsın” der, bizmerkezcilikten konuşuyor ise “bizim yasalarımıza aykırıdır” der. Geslat bakış açısının savunduğu görüş şu: Birşeyi doğru ya da yanlış olarak ayrgılamak eğilimden çok, olgular ne olursa olsun, olgular birimin ve bütünün beraber hayrına olursa hücre doğal akışkanlığındadır demektir. Ama olgular birazcık birimden yana ya da ağırlıklı olarak bütünden yana gidiyorsa dengede bozukluk vardır. Bütün felsefefi bu aslında: Herhangi bir olgunun içersinde hem bir var bütün var, hem birey var. Hem sınırları görebilmek, tanıyabilmek, hem sınırların ötesinin varlığının da farkında olup orayı da yok saymamak.

Aslında “sınırlar özgürlüktür”. İnsan doğasında yeniliklere bir merak vardır. Yenilik demek sınır demek. Mesela uzanıp şişeyi turuyorum ya, şişe bir temas sınırdır. Ben de bir sınırım. Derimin içinde kalan taraf ben, dışında kalan taraf ben değilim. Ne kadar fazla sınır varsa ve ne kadar fazla temas olanağım varsa, kendimi o dokunduklarımda geliştirme fırsatı yaratabiliyorsam o kadar fazla özgürleşirim.

Gestalt bakış açısı ayırt etmez, şimdiye kadar ortaya çıkmış her bakış açısını kapsar. Biri diğerinden daha iyi ya da daha kötü değildir. Hepsinin kendi içinde bulunduğu konumdan anlatmak istediği birşey vardır. Aynı elma, herkes aynı elmaya bakıp birşeyler söylüyor ama farklı açılardan bakıyoruz elmaya. O elmayı farklı bilinç düzeylerinden algılıyoruz ve elmaya ilişkin ürettiğimiz anlamlar da hangi bilinç düzeyindeysek ve hangi açıdan bakıyorsak ve ihtiyacımız neyse o doğrultuda değişiyor.

Bir torba düşünelim, o torbanın içinde bir insanın yaşayabileceği tüm duygular, düşünebileceği, üretebileceği tüm düşünceler olsun. Gestalt bakış açısı varsayımında der ki: herkes bu torbalarda ne varsa hepsini yaşamaya, üretmeye,düşünmeye kapasitesi vardır. Ama kapasite kişinin kendi iradesi, kendi seçimleri, kendi isteği ile geliştirilecek, sabredilerek gidilecek bir yol, bir süreçtir.

Ahmet Erözenci:   Maksimum kapasiteye ulaşabilen var mıdır?

Hanna Nita Scherler:  Bir son nokta yoktur.

Ahmet Erözenci:   Kendinde olan yetenekleri olabildiğince çok kullanan diyelim?

Hanna Nita Scherler:   Mevlana.

Ahmet Erözenci:   Ben ne gibi bir çalışma yapmalıyım, kızıma ne gibi bir yol göstermeliyim ki yeteneklerinin hepsinin farkında olmasa bile farkında olabildiklerinin maksimumunu kullanabilsin?

Hanna Nita Scherler:   Ben de insanlarla çalışırken, insanların kendi yeteneklerini keşfederken en çok zorlandıkları nokta olarak bunu görüyorum. Birçok insan kendisinde neyin iyi gitmediğine çok güzel parmak basabiliyor. Neyi değiştirmek istediğini çok güzel söylüyor. Örnek vereyim: Erkek arkadaşımı her aradığımda telefonu açmıyor. Açmadığında da aklımdan acaba neler yapıyor diye geçiyor ve bütün keyfim kaçıyor diyor genç kız. Ben bunun saçma olduğunu biliyorum ama kendimi alıkoyamıyorum bir türlü, devamlı arıyorum açsın ve sorayım ne yapıyorsun diye. Ben ne yapayım bana söyleyin diyor. Cevabı çok basit: arama, arama dürtüsü ile savaşma.Çünkü aramayacağım dediğin anda dikkatini o faaliyete verdiğin için o dürtüyü besliyorsun, o enerjiyi besliyorsun, bunu yapma. O anda sokakta mısın evde misin kendi kendine de ki “şimdi oturduğum koltuğun neresini hissediyorum, sırtımda nasıl bir nesne var, dirseklerim nereye değiyor, nasıl bir koku alıyorum, etrafta ne görüyorum? Her zaman gittiğim bir yerse şimdiye kadar görmediğim bir ayrıntı görmeye çalışayım içinde bulunduğum mekanda. Şimdiye kadar duymadığım bir ses duymaya çalışayım. Yani diyorum ki aslında “dikkatini şimdi ve buradaya ver ve 5 duyunu şimdi ve burada görebileceğin, dokunabileceğin, koklayabileceğin şeylerle sınırla”.

Ahmet Erözenci:   Peki o anını maskeleme olmuyor mu? Çünkü o şu an için cafede oturuken zevahiri kurtaracak ama 1 saat sonra dolmuşta oturuken yine aklına gelecek, ama siz diyeceksiniz o zaman dolmuşu hisset.

Hanna Nita Scherler:   Ben yine hücrelerle anlatıyorum, mesela çukulata seviyorum diyor kişi, hayır sen çukulata sevmiyorsun, çukulata yerken ki kendini seviyorsun. Çukulata yerken o tad alma duyunda veya hücrelerde ne oluyorsa onun sana verdiği hazzı seviyorsun. Çukulata yerine sevdiğin başka birşeyi geliştirmek istersen uzun bir süre çukulata yerine başka birşey yemen lazım ki o hücreler o tada alışıp, hücreler bölündüğü zaman o tadı isteyen hücreler çoğalmaya başlayacak.Taa ki bir noktada çukulata hücreleri mazide kalacak ve başka birşeyi seven hücreler alanı kaplayacak. Bu da böyle birşey diyorum.

Ama ne yazık ki birçok insan kahır üreterek hayatını anlamlandırmayı seçiyor. Kahır üretmeyi seviyoruz. Alternatif bir yol yaratmak ve bu arayışa girmek yerine bizi mutsuz ettiğini bilsek bile o mutsuz olduğumuz konu hakkında konuşarak o anımızı değerlendirmeyi yeğliyoruz.

Ahmet Erözenci:   Tıpta apoptozis denilen bir olay vardır. Programlı hücre ölümü. Vücuttaki hücrelerin bütün organlardaki hücreleri belli bir program dahilinde ölmeliler ki yerine yenileri gelsin, bir anlamda organ kendini yenilesin veyahut işlevini yaşam koşullarına uygun sürdürsün. Bu apoptozise karşı gelen hücreler olursa zaten kanser dediğimiz olgu ortaya çıkıyor. Kanser hücresi çok felsefi bir hücredir. İnsanoğlu yıllarca ölümsüzlüğü araştırdı, öte yandan kanser hücresi ölüme karşı çıkan bir hücre, ölümsüzlüğü arayan insanoğlu o ölümsüz hücreyi kendinden üretiyor ve o hücrenin ölmesi de kişinin yok olması ile beraber oluyor.

Hanna Nita Scherler:   Çok güzel bir noktaya değindiniz. Gestalt bakış açısının en ağırlıklı, en yoğun barındırdığı bakış açılarından birisi varoluşçu bakış açısıdır. Varoluşçu bakış açısı der ki: Kabul etmemiz gereken en önemli husus bir gün öleceğimizdir. Varoluşçu bakış açısı psikopatolojiye birgün yok olacağımı kabul etmediğim için ürettiğim savunma mekanizmaları olarak bakar. Öleceğimi kabul etseydim bunları üretmeyecektim şeklinde bakar. Sizin bahsettiğiniz konu ile bağdaştırırsam düşüncelerle bedensel faaliyetler ve duygular arasında sürekli bir etkileşim olduğuna inanıyor Gestalt bakış açısı. Her düşünceye eşilk eden bir duygu vardır ve her düşünce ve ona eşlik eden duygunun da bedende bir izdüşümü vardır. İlla düşünceden başlamamız gerekmiyor. Her hücre hareketinin bir düşüncede izdüşümü ve ona eşlik eden bir duygusu da vardır. Bunlar değişmez üçgenlerdir, harekettir diyelim. Eğer kişi düşüncede ölümü reddediyorsa bunun bedendeki izdüşümü de ölmeyi reddeden hücre…Dolayısı ile biz düşüncemizle kendi sonumuzu, kendi yaşamımızı imkansız bir hale getirmiş oluyoruz. Halbuki ben birgün öleceğim, aslına benim ölmem lazım ki başka nesiller de yetişsin, hep aynısı olursa olmaz, hücreler gibi, bu hayatın doğal bir akışı. Doğal akışı ne kadar rahatlıkla kabul edebilirsem, ne kadar tevekkül edebilirsem o kadar hayatın doğal akışı içersinde sorunsuz yaşayabilirim. Bunun davranışlara izdüşümü ne olacak derseniz: ne olursam olayım karşılaştığım olgu ne olursa olsun, onu yargılamayayım, onu değiştirmeye çalışmayayım.

Ahmet Erözenci:   Peki niye herkes sonradan anılmak istiyor? Herkes yok olacağını biliyor, kimisi kabulleniyor, kimisi kabullenmiyor. Ama kimileri anılmak için bir takım hareketler yapıyorlar. Bunun  motivasyonu nedir?

Hanna Nita Scherler:   Ben şekilcilik ile onu bağdaştırabilirim. Benim inandığım felsefede her canlının evren üzerinde kalıcı bir etkisi var. Ne yaşıyorsak toplu olarak her yaşadığımızda evrenin barındırdığı her canlının payı var. Bunun adı ne olursa olsun. Hatırlanmak isteyenler, psikolojide benmerkezli diyebiliriz, hatırlanmak bir amaç değil bir sonuçtur ancak. Ben yaşadığım süreç içersinde elimden geleni yaparım kendimin ve bütünün hayrına ve öldükten sonra da bu yaptıklarım hatırlanıyorsa bu bir sonuçtur.

Benim şahsım için odaklanacağım şey şudur, ne yaparsam yapayım onu tutkuyla, çoşkuyla yaptığım zaman sonucu hem benim hayrıma o yaptığımı yaşayan insanların hayrına olmuştur.

Ahmet Erözenci:   Gestalt öncesi Hanna ile Gestalt sonrası Hanna arasında ilişkiler açısından nasıl farklar var? Örnekleyerek açıklayabilir misiniz?

Hanna Nita Scherler:   Gece-gündüz gibi, benim miladım gibi birşey. Artık hiçbir davranışı şahsıma yönlendirilmiş olarak anlamlandırmıyorum artık. Bu bilgi bana insanların davranışlarının ardındaki zedelenebilirliği görmemi sağladı. İnsanların davranışlarının ardındaki o yumuşak karınları ile ilişki kurabilmemi sağladı. Birkaç yıl önce trafikte aracıma bir araç çarptı, arabadan indik ve ben vucüt hareketlerinden “ama sen…” diye başlayan benim hatalarımı sıralamaya yönelik bir tavırda olduğunu gördüm, adama elimi dudağıma koyarak susmasını işaret ettim, önce iyi misiniz, birşeyiniz var mı diye sordum, sen ne tuhaf bir kadınsın dedi…niye dedim, ama ben çarptım dedi, olabilir dedim, insan hali ben de çarpmış olabilirdim, önce iyi miyiz ona bakalım, sonra ne yapabilirize bakalım. Ve sonra orada hoş bir muhabbetimiz oldu ve sonra konu halloldu.

Son olarak ne söyleyebilirim diye düşününce şunu sormak isterim: en yakın zamanda, en son ne zaman bir çiçek kokladınız? Ne zaman bir uğur böceği veya karınca dikkatinizi çekti?

Röportajı dinlemek için linke tıklayınız:

Gestalt ile ilgili çeşitli kaynaklardan faydalanmak isteyenler için:

Ken Wilber- Her şeyin teorisi

Gestalt terapi- Doç.Dr.Ceylan Daş

 

 

Bu yazı Kişisel Gelişim-Self evolution içinde yayınlandı ve , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

One Response to Gestalt nedir?

  1. Nazan Topçu dedi ki:

    Süpersin Kristina, çok faydalandım.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s