Gestalt nedir?

hanna-nita

Hanna Nita Scherler: Gestalt’ın ne olduğunu anlatmak kelimelerle biraz zor. Onun için mecazla anlatmaya çalışayım. Geceleyin gökyüzüne baktığımızda ne görürürüz?

Ahmet Erözenci:   Mehtap, ay, yıldızlar…

Hanna Nita Scherler: Aslında mehtap, ay ve yıldızları görmek için altındaki karanlık gökyüzüne ihtiyacımız vardır. İşte Gestalt, bakınca gördüğümüzü zannettiğimiz şekilleri görmemize olanak tanıyan zemini de birlikte görmeyi öğreten bir bakış açısı.

Ahmet Erözenci:   Yani buradan şunu mu anlamalıyım? Herhangi bir davranış şekli, ne olursa olsun, basit bir gülümsemekten, gözlere bakarak konuşmak, elleri sıkı bir şekilde kavramaya kadar genişletebilirim, umursamazlık görünümü, bunların herbirinin ardında başka bir olay, başka bir motivasyon, başka bir güdü çıkıyor ve Getstalt ona mı ulaşmayı hedefliyor?

Hanna Nita Scherler:  Her davranış, her olgu içinde yapılanmış olduğu zeminle birlikte anlamlandırılmalıdır demek istiyorum. Diyelim ki yolda birine rastladınız, gülümsediniz, tanıdığınız bir kişi, fakat o size gülümsemedi. Gülümsememiş olması görebildiğimiz bir davranış. Buna atfettiğimiz anlam işte o “karanlık gökyüzü” anlamına geliyor, çünkü ne anlam atfedeceğimiz “canım, dalgındır, görmemiştirden…vayyy adama bak bana selam vermedi” ye kadar gidebilen bir spectrum üzerinde değişebilir.

Ahmet Erözenci:   Peki bu alttaki yapıyı, vay bana selam vermedi, beni sevmiyordan vah vah çok dalgın zaten işleri kötü durumda, sağlık sorunu var . Bunları bilmek bana ne sağlayacak?

Hanna Nita Scherler: Gestalt bakış açısında şunu sağlayacak, aslında atfettiğimiz anlamın o adamcağızla hiçbir ilgisi yok, ne anlam atfedersek atfedelim, o bizimle ilgili. Ben zeminimde neyi barındırırsam algıladığım uyaranlara ilişkin üreteceğim anlam barındırdıklarımla sınırlıdır. Görmediğim, okumadığım, duymadığım, üzerinde düşünmediğim, koklamadığım, tatmadığım hiçbir şeyi anlam üretmek için kullanamam. Dolayısı ile benim dünyam benim yaşadıklarımla sınırlıdır.

Ahmet Erözenci:   Deminki örnekten hareket edersek ben gülümsediğimde bana gülümsemeyen kişiyi vay bak beni sevmiyor yorumu ile karşılarsam ve o yorumu yapıyorsam o zaman aslında ben kendimi sevmiyorum

Hanna Nita Scherler: Ya da ben sevilmediğime inanıyorum ve böyle inanmak için de mutlaka geçerli nedenlerim vardır.

Ahmet Erözenci:   O zaman neredeyse Freud’a giriyoruz. Herşey çocukluktan başlar dediği bir açıklaması vardır.

Hanna Nita Scherler: Çocukluktan başlar, yeri gelmişken söyleyeyim, şu andaki davranışımız doğduğumuz andan itibaren bugüne kadar yaşadığımız herşey tarafından yapılandırılır. Sadece çocukluğumuzdakilerle değil.

Ahmet Erözenci:   Bu durumda Gestalt kişinin kendisini tanımasını sağlıyor.

Hanna Nita Scherler: Şunu anlatıyor. Sen, senin dışındaki olgulara bakıp, seninle alakaları yokmuşçasına anlam üretiyorsun ama dışardaki nesneler senin kendini tanıman için sana sadece ayna vazifesi görüyor.

Ahmet Erözenci:   Gestalt mükemmel insanı yakalamayı hedefliyor diye çok iddialı bir açıklama kullanabilir miyiz?

Hanna Nita Scherler: Çok yanlış olur, çünkü bu felsefede iyi-kötü, mükemmel-mükemmel olmayan, doğru-yanlış gibi yargılara pek yer yok. Çünkü metodolijisi fenomenolojiktir. Ne demek bu diyeceksiniz: Şimdi ve burada 5 duyumu sadece şimdi ve buradaki uyaranları algılamak üzere kullandığım zaman yaşıyorum. Dolayısı ile an’da mükemmeliyet diye birşey yok ki…Doğada aptal ağaç, akıllı ağaç yoktur. Ağaç ağaçtır, o anda rüzgar varsa yaprakları sallanır, yağmur varsa ıslanır.

Ahmet Erözenci:   Yıllar, asırlar boyu yaşayan ağaçlar var, bir mevsimde biten ağaçlar var…

Hanna Nita Scherler: Olabilir. Bu illa iyi ya da kötü değil, hep “o an” yaşanıyor. Dolayısı ile mükemmeliyete ulaşmak diye birşey yok. Şuna ulaşmak var, mümkün olduğu kadar an’ı yaşayabilme sanatında ustalaşmak var. Yakalamaya  çalıştığı bir olgu varsa o da bu.

Ahmet Erözenci:   Gestaltın diğer disiplinlerle bir bağlantısı var mı? Yoksa başlıbaşına ayrı bir alan mı?

Hanna Nita Scherler: Kesinlikle var, örneğin nefes. Dünki nefesi bugün alamayız, yarın için de bugün nefes alamayız, sadece içinde bulunduğumuz andaki yaşantımızı sürdürmek için nefes alabiliriz. Aynı şeyler enerji için geçerli, biz dünkü enerjiyi stoklayamayız. Yarınki enerji için de stok yapamayız. Hep şu andaki enerjimizi kullanıyoruz. Bu anda enerji alışverişi içersindeyiz. Yani Gestalt aslında ister nefes ister  enerji olsun, insanla ilgili her boyutu içinde bulunulan anda kapsayan, barındıran tümünü içine alan bir bakış açısı.

Ahmet Erözenci:   Kişinin kendisi ile yüzleşmesini sağlıyor.

Hanna Nita Scherler:  Kişiye kendisini tanımasını, keşfetmesini  sağlıyor. Yüzleşmenin kelime anlamı-benim algıladığım şekli ile- olumsuz bir vurgusu var. Yüzleşme kelimesi yerine “temas sınırı oluşturmak” diyelim.

Ahmet Erözenci:   Peki burada sınır, sınırlayıcı olmuyor mu? Belli bir limitten bahsediyoruz.

Hanna Nita Scherler:  Gestalt, karşıtların bütünüdür. Bir olmak için sınırlar yaratmak lazım. Bir olmak için önce ayrışmak lazım. Ayrışmak lazım ki buluşunca bir olabilelim.

Ahmet Erözenci:   Yeni bir soruya geçelim; En kuvvetli görünen kişi bile kırılgandır esasında. Muhakkak bir kırılma noktası, yumuşak karnı vardır. Ve kimi kişilerde nokta atışı gibi en basit bir olayda çok derin yansımalar çıkabilir. Gestalt anladığım kadarı ile kişinin zayıf yönlerini de yakalamayı sağlıyor, komplekslerini çıkarıyor. Kişinin ne kadar kırılgan olduğunu algılaması korkutucu değil mi? Orada kalırsa başladığı noktadan çok daha geriye gitmiş olacak.

Hanna Nita Scherler:  Sorunuzun cevabı “hayır”. Çünkü insan öyle savunma mekanizmaları geliştirmiştir ki kendisi içinm ürkütücü olan uyaranları algılamamak için ya da filtrelemek için zaten mevcut mekanizmaları vardır. Dolayısı ile onu en az ürküteni algılıyordur ve bu süreç içersinde de zaten oradan başlayacaktır. Ancak kendisi izin verirse giderek daha derine daha derine, bir soğanın kabuğu gibi, ama bu kişinin kendi rızası olmadan asla olabilecek birşey değildir.

Ahmet Erözenci:   Ayrışma dediğimiz olay nedir ve Gestalt ile nasıl bağdaşır?

Hanna Nita Scherler:  Çok basit anlatmaya çalışayım. Diyelim ki susadık, su içeceğiz. Suyu ağzımıza alıp boğazımızdan aşağı  midemize geçirmeye başladığımız anda su ile buluşuyoruz. Şişeyi tümü ile içip şişeyi yerine koyduğumuz zaman şişeden ayrışıyoruz. Gündelik yaşamımız içersinde yaptığımız herşey aslında buluşma ve ayrışma olarak incelenebilir. Konuşuyoruz, konuştuğumuzda belki fiziksel olarak bir temasımız yok ama göz temasımız var, dolayısı ile buluşuyoruz. Bu kavramlar neden bu kadar önemli? Hayat, ilişkiler açısından diğeri ile ne kadar birlikte ve ne kadar ayrının bir sentezidir diyebiliriz.

Ahmet Erözenci:   Diğeri dediğimiz?

Hanna Nita Scherler:  Annemiz, babamız, sevgilimiz, eşimiz, çocuğumuz, arkadaşımız…kendimiz. Bu insanlar ile ne kadar birlikte olacağız, ne kadar ayrışacağız. Her zaman birlikte olmayı istersek ya da hiçbir zaman diğeri ile birlikte olmayı seçmezsek, burada bir terslik var demektir. O zaman ikisinin arasında optimum bir dengeyi bulmak zorundayız. Bunun için buluşma ve ayrışmayı birbirinden ayırt edebiliyor olmamız gerekiyor ki ben ne zaman buluşmaktayım ne zaman ayrışmaktayım ve bu buluşma ve ayrışma işlevlerini nasıl yerine getiriyorum…

Ahmet Erözenci:   Doğal yoldan seyreden buluşma ve ayrışmaları fark edemiyor olabiliriz. Sonradan ne noktada buluştum, ne noktada ayrıştım diye düşünmek gerekebilir. Öte yanda bilerek yaptığınız basit bir eylemdir. Doğal seyrindeki buluşma ve ayrışmaları değerlendirmek üzere kişinin belki de her gece günlük seyri düşünmesi gerekecek…

Hanna Nita Scherler:  Farkındalık yaratması gerekecek. Basit bir örnekle açıklayayım, açılıp kapanmak her hücrenin otomatik yaptığı bir harekettir. Bazı hücrelerin açılıp genleşip öyle kalması, kapanmaması ya da kapanıp sürekli öyle kalması orada bir patolojik bozukluk anlamına gelir. Hücre otomatik olarak açılıp kapanırken onu düşünmeden yapar. Doğasıdır. Fakat açılıp kapanma senkronizasyonunda bir bozukluk olduğunda, vücuttaki diğer hücrelerin bir isyanı olur . Ahengimizi, akışımızı bozdun derler. İşte o zaman kişinin farkında olması çok önem kazanıyor. O isyanı duymak lazım. Beden o isyanı çok çeşitli şekillerde verir. Başağrısı olarak, mide ağrısı olarak verir, depresyon ve daha soyut olarak ta verir. Farkındalık o yüzden çok önemli. Yoksa düşünmek ve anlamlandırmak olarak değil farkındalık. Özellikle bedeni ve nefes alıp verişi dinlemek. Hücreler doğal akışı dışında hareket etmeye başlayınca nefes alış verişimiz de değişir.

Ahmet Erözenci:   Tüm bu söylenenlerin toplamında bir yaşam şeklinden bahsediyoruz.

Hanna Nita Scherler:  Tamamen. Bir yaşam felsefesi. Benim için Gestalt bir terapi yöntemi kesinlikle değil. Bir yaşam biçimi.

Ahmet Erözenci:   Budizm’i ele alırsak, budizmin temel fözelliklerinden birisi “beklentisizlik”. Çünkü denir ki beklenti olursa ve beklenti yerine gelmezse mutsuzluk gelir. Sizin bahsettiğiniz çok daha büyük bir tablo, neredeyse kişi her zaman neyi neden ayptığını, kendini soracak, buluşma-ayrışmaları saptayacak, artı karşısındakileri de sorgulamak durumunda. Bu yorucu değil mi? Herşeyin arkasında bir neden var açısından bakmak yorucu olmuyor mu?

Hanna Nita Scherler:  Neden değil, nasıl. Anlatımızdan anlıyorum ki siz sadece düşünce boyutuna kayıyorsunuz, niçin ya da neden’in cevabı düşünsel boyutta olabilir. Nasıl’ın cevabı düşünsel, duygusal, bedensel ve tinsel olabilir. Bu 4 boyutun hepsine eşit derecede insan dikkatini gündelik yaşamında verebilir. Beklentilerden arınmak dediniz mesela. Ben öyle bir tanım yerine 5 duyumu şimdi algılayabileceğim uyaranlara vermek olarak tanımlamayı seçerim. Çünkü bunu yaptığım zaman beklenti üretemem zaten. Beklenti şu anda benim önümde olmayan uyaranlar hakkında senaryo yazmaktır. O zaman ben 5 duyumu şu andaki veriler için kullanmıyorum. Dağarcığımda barındırdığım, geçmişte algılayıp barındırdığım verilerle şu anda gelecek için senaryo yazıyorum.

Ahmet Erözenci:   Bana öyle geliyor ki tüm bu konuşmalarımızdan sonra fantazik ve fantastik bir yaşamdan bahsediyoruz.

Hanna Nita Scherler:  Akışkan, dengeli, ayakları yere basan, kişini kendisini desteklemesine izin veren bir yöntem bu. Başka türlü anlatmaya çalışayım. Bir boyut düşünelim. Bir kalem  düşünelim, bir ucunda düşünceler olsun, öbür ucunda da beden olsun. Demek istedğim şu, bana göre sağlıklı, akışkan yaşamın tanımı o boyut üzerindeki herhangi bir noktada olma esnekliğini kazanmış olmak. Knedini sadece o kalemin bir ucunda veya diğer ucunda ağırlıklı olarak konumlandırmamış olmaktan bahsediyorum. Anın ihtiyacına göre o boyut üzerinde düşünebilmem de lazım ama bedenimde de hissetmem lazım. Şahit konumuna geçip, meditasyondaki gibi tinsel boyuta da ulaşabilmem lazım.

Ahmet Erözenci:   Değer yargıları nedir?

Hanna Nita Scherler:  Değer yargısı benim için en iyi şöyle tanımlanabilir: anne-baba çocuğuna der ki -kelimelerle değil davranışları ile- çocum baktığım zaman benim gördüğümü gör. Dinlediğin zaman benim duyduklarımı duy. Tad aldığın zaman benim tad aldığım şeylerden tad al. Değer yargıları böyle kazanılıyor. Bir programlama. Evet. Ailede diyelim ki hergün rock müzik dinleniyor, anne baba bundan müthiş hoşnut. Çocuk bir gün merak ediyor ve klasik müzik dinlemeye çalışıyor. Anne oradan bir laf atıyor “ başka müzik yok mu?” Bu bir şartlama, çocuk anne babanın sevgisini kaybetmeyi asla göze alamaz, asla. Dolayısı ile sürtüsel olarak ve çok haklı olarak aslında anne babanın hoşlanmadığı hiçbir şeyi yapmamaya, görmemeye, duymamaya, tatmamaya, dokunmamaya şartlar kendisini. Anne-babam beni sevsin, beni kabul etsin, bana şevkat göstersin der. Bu ergenliğe kadar sürer.Ergenlikte aidiyet hissi anne babadan arkadaş grubuna kayar. Artık kendini ait hissedebileceği anne babanın dışında daha yakın hissedebileceği yaşıtları vardır. O zaman anne başka müzik yok mu dediğinde yok deme cesaretini gösterir. Ama değer yargıları ergenliğe kadar artık kazanılmıştır.

Ahmet Erözenci:   Peki, programlanmış olarak kazanıldı, fakat değiştirmek istiyor .

Hanna Nita Scherler:  Değiştirmek istediğini farkına varması için o rock müziğin artık onu tatmin etmediği, artık ihtiyaçlarına cevap vermediğine ikna olması lazım. Böyle bir ikna farkındalığına gelmesi için de hayatında mutsuz, tatminsiz, birşeylerin onu sinir ettiği durumlar yaşaması lazım. Bunu yine bir metaforla açıklayacağım. Bir sahne düşünün, sahnenin sadece anne-babanın elindeki projektörle aydınlanan kısmında hayatını sürdürüyor çocuk. Koskoca sahnede aydınlanan kısımdaki dünya var sanıyor. Oradan çıkmak istiyor, huzursuz ama bilmiyor, nasıl yapacağını bilmiyor. Rol modeli yok, anne-baba desteği hiç yok, orada Gestalt çok yardımcı.

Nasıl yardımcı derseniz…Ben Gestalt’ın en iyi yaşayarak öğrenilebileceğini savunuyorum. Bunu sağlamak için de eğitim gruplarımda mümkün olduğu kadar her yaştan, farklı eğitim düzeylerinden, farklı meslek gruplarından, ve farklı cinsiyetlerin bulunmasına özen gösteriyorum ki herkes kendi bulunduğu sahnenin aydınlığından diğerine konuşuyor ve zannediyor ki diğeri de o aydınlığın içinde. Halbuki diğeri kendisinin karanlığından konuşuyor kendisine. Onun tanımadığı bir değer yargısından,onun henüz temas etmediği, görmediği, duymadığı ,dokunmadığı bir yerden konuşuyor. Ve ilk başta dürtüsel olarak insanların yaptığı şey, herkes diğerini kendisine benzetmeye çalışıyor. Sen haksızsın, sen yanlış biliyorsun, bak ben sana doğrusunu anlatayım ile başlıyorlar. Benim için bu bulunmaz bir fırsat oluyor tabii ki ve onlara da nasıl güzel bir değişim fırsatı içersinde bulunduklarını anlatmaya çalışıyorum. Birbirinizi değiştirmeye, kimin hakılı, kimin haksız olduğunu anlatmaya çalışmayın. Aynı uyaran karşısında sizin kendinize göre bir gerçekliğiniz olduğu gibi bu salonda bulunan herkesin de kendisine has bir gerçekliğini olduğunu görün. Ne muhteşem birşey.

Ahmet Erözenci:   Ama öte yandan çok ilginç bir gerçeğe geldiniz. Bilim insanı kimliğimle konuşayım, “gerçek birden fazla değildir.“ Gerçeğin tanımında teklik hali vardır. Farklılığı kabullenmek çok güzel.

Hanna Nita Scherler:  O zaman bire doğru gidiliyor zaten, çünkü ben-sen farklılığı ortadan kalkıyor, sen benden farklı düşünüyorsun demek, o farklılığı artık görüp duyuyor olabilmek demek, o da temas sınırı oluşturmak demek. Temas sınırı oluşturmalıyım ki temas edeyim. Değişime giden ilk adımda önce benden farklı düşünenler var’ı görebilmeliyim ki o farklı düşünceye eğilebileyim, onu kendi var oluşuma katabileyim.

Ahmet Erözenci:   Peki Gestalt’e göre “tamam karşımdaki farklı düşünüyor ama hatalı düşünüyor” gibi bir yaklaşım nasıl açıklanabilir?

Hanna Nita Scherler:  Neye göre ve kime göre hatalı?

Ahmet Erözenci:   Ekstrem örneklere gidelim, mesela Taksim meydanında biri çıplak koşsa ona hasta deriz, deli deriz. Kimseye zarar vermeyebilir. Bunun tekrarı sapıklık gibi görülebilir, yasalara da karşı bir durumdur. Saygı duyabilirim ama öte yandan o adamı uyarabilirim.

Hanna Nita Scherler:  Sizin akıl olarak tanıttığınıza ben bilinç düzeyi diyorum. Ortak yanımız bu. Kimimizin bilinç düzeyi bilinç gelişimi “ben” merkezli başlar, bize doğru gider. Yani dünya benim etrafımda dönüyor. Ağladım meme veriliyor, ağladım altım değişiyor, ağladım üstüm örtülüyor. Dünya benim çevremde dönüyor. Sonra benim ailem, benim arkadaşlarım, benim müzik grubum, tuttuğum takım, oradan bizim devletimiz oradan herşeye doğru gider sadece bizim devletimiz değil dünyadaki herşey ve oradan da evrendeki herşeye doğru gider. Sokakta koşan bir adamı gören kişi içinde bulunduğu bilinç düzeyinden yargılayacaktır olayı. Benmerkezci birisi ise “vay sen bana saygısızsın” der, bizmerkezcilikten konuşuyor ise “bizim yasalarımıza aykırıdır” der. Geslat bakış açısının savunduğu görüş şu: Birşeyi doğru ya da yanlış olarak ayrgılamak eğilimden çok, olgular ne olursa olsun, olgular birimin ve bütünün beraber hayrına olursa hücre doğal akışkanlığındadır demektir. Ama olgular birazcık birimden yana ya da ağırlıklı olarak bütünden yana gidiyorsa dengede bozukluk vardır. Bütün felsefefi bu aslında: Herhangi bir olgunun içersinde hem bir var bütün var, hem birey var. Hem sınırları görebilmek, tanıyabilmek, hem sınırların ötesinin varlığının da farkında olup orayı da yok saymamak.

Aslında “sınırlar özgürlüktür”. İnsan doğasında yeniliklere bir merak vardır. Yenilik demek sınır demek. Mesela uzanıp şişeyi turuyorum ya, şişe bir temas sınırdır. Ben de bir sınırım. Derimin içinde kalan taraf ben, dışında kalan taraf ben değilim. Ne kadar fazla sınır varsa ve ne kadar fazla temas olanağım varsa, kendimi o dokunduklarımda geliştirme fırsatı yaratabiliyorsam o kadar fazla özgürleşirim.

Gestalt bakış açısı ayırt etmez, şimdiye kadar ortaya çıkmış her bakış açısını kapsar. Biri diğerinden daha iyi ya da daha kötü değildir. Hepsinin kendi içinde bulunduğu konumdan anlatmak istediği birşey vardır. Aynı elma, herkes aynı elmaya bakıp birşeyler söylüyor ama farklı açılardan bakıyoruz elmaya. O elmayı farklı bilinç düzeylerinden algılıyoruz ve elmaya ilişkin ürettiğimiz anlamlar da hangi bilinç düzeyindeysek ve hangi açıdan bakıyorsak ve ihtiyacımız neyse o doğrultuda değişiyor.

Bir torba düşünelim, o torbanın içinde bir insanın yaşayabileceği tüm duygular, düşünebileceği, üretebileceği tüm düşünceler olsun. Gestalt bakış açısı varsayımında der ki: herkes bu torbalarda ne varsa hepsini yaşamaya, üretmeye,düşünmeye kapasitesi vardır. Ama kapasite kişinin kendi iradesi, kendi seçimleri, kendi isteği ile geliştirilecek, sabredilerek gidilecek bir yol, bir süreçtir.

Ahmet Erözenci:   Maksimum kapasiteye ulaşabilen var mıdır?

Hanna Nita Scherler:  Bir son nokta yoktur.

Ahmet Erözenci:   Kendinde olan yetenekleri olabildiğince çok kullanan diyelim?

Hanna Nita Scherler:   Mevlana.

Ahmet Erözenci:   Ben ne gibi bir çalışma yapmalıyım, kızıma ne gibi bir yol göstermeliyim ki yeteneklerinin hepsinin farkında olmasa bile farkında olabildiklerinin maksimumunu kullanabilsin?

Hanna Nita Scherler:   Ben de insanlarla çalışırken, insanların kendi yeteneklerini keşfederken en çok zorlandıkları nokta olarak bunu görüyorum. Birçok insan kendisinde neyin iyi gitmediğine çok güzel parmak basabiliyor. Neyi değiştirmek istediğini çok güzel söylüyor. Örnek vereyim: Erkek arkadaşımı her aradığımda telefonu açmıyor. Açmadığında da aklımdan acaba neler yapıyor diye geçiyor ve bütün keyfim kaçıyor diyor genç kız. Ben bunun saçma olduğunu biliyorum ama kendimi alıkoyamıyorum bir türlü, devamlı arıyorum açsın ve sorayım ne yapıyorsun diye. Ben ne yapayım bana söyleyin diyor. Cevabı çok basit: arama, arama dürtüsü ile savaşma.Çünkü aramayacağım dediğin anda dikkatini o faaliyete verdiğin için o dürtüyü besliyorsun, o enerjiyi besliyorsun, bunu yapma. O anda sokakta mısın evde misin kendi kendine de ki “şimdi oturduğum koltuğun neresini hissediyorum, sırtımda nasıl bir nesne var, dirseklerim nereye değiyor, nasıl bir koku alıyorum, etrafta ne görüyorum? Her zaman gittiğim bir yerse şimdiye kadar görmediğim bir ayrıntı görmeye çalışayım içinde bulunduğum mekanda. Şimdiye kadar duymadığım bir ses duymaya çalışayım. Yani diyorum ki aslında “dikkatini şimdi ve buradaya ver ve 5 duyunu şimdi ve burada görebileceğin, dokunabileceğin, koklayabileceğin şeylerle sınırla”.

Ahmet Erözenci:   Peki o anını maskeleme olmuyor mu? Çünkü o şu an için cafede oturuken zevahiri kurtaracak ama 1 saat sonra dolmuşta oturuken yine aklına gelecek, ama siz diyeceksiniz o zaman dolmuşu hisset.

Hanna Nita Scherler:   Ben yine hücrelerle anlatıyorum, mesela çukulata seviyorum diyor kişi, hayır sen çukulata sevmiyorsun, çukulata yerken ki kendini seviyorsun. Çukulata yerken o tad alma duyunda veya hücrelerde ne oluyorsa onun sana verdiği hazzı seviyorsun. Çukulata yerine sevdiğin başka birşeyi geliştirmek istersen uzun bir süre çukulata yerine başka birşey yemen lazım ki o hücreler o tada alışıp, hücreler bölündüğü zaman o tadı isteyen hücreler çoğalmaya başlayacak.Taa ki bir noktada çukulata hücreleri mazide kalacak ve başka birşeyi seven hücreler alanı kaplayacak. Bu da böyle birşey diyorum.

Ama ne yazık ki birçok insan kahır üreterek hayatını anlamlandırmayı seçiyor. Kahır üretmeyi seviyoruz. Alternatif bir yol yaratmak ve bu arayışa girmek yerine bizi mutsuz ettiğini bilsek bile o mutsuz olduğumuz konu hakkında konuşarak o anımızı değerlendirmeyi yeğliyoruz.

Ahmet Erözenci:   Tıpta apoptozis denilen bir olay vardır. Programlı hücre ölümü. Vücuttaki hücrelerin bütün organlardaki hücreleri belli bir program dahilinde ölmeliler ki yerine yenileri gelsin, bir anlamda organ kendini yenilesin veyahut işlevini yaşam koşullarına uygun sürdürsün. Bu apoptozise karşı gelen hücreler olursa zaten kanser dediğimiz olgu ortaya çıkıyor. Kanser hücresi çok felsefi bir hücredir. İnsanoğlu yıllarca ölümsüzlüğü araştırdı, öte yandan kanser hücresi ölüme karşı çıkan bir hücre, ölümsüzlüğü arayan insanoğlu o ölümsüz hücreyi kendinden üretiyor ve o hücrenin ölmesi de kişinin yok olması ile beraber oluyor.

Hanna Nita Scherler:   Çok güzel bir noktaya değindiniz. Gestalt bakış açısının en ağırlıklı, en yoğun barındırdığı bakış açılarından birisi varoluşçu bakış açısıdır. Varoluşçu bakış açısı der ki: Kabul etmemiz gereken en önemli husus bir gün öleceğimizdir. Varoluşçu bakış açısı psikopatolojiye birgün yok olacağımı kabul etmediğim için ürettiğim savunma mekanizmaları olarak bakar. Öleceğimi kabul etseydim bunları üretmeyecektim şeklinde bakar. Sizin bahsettiğiniz konu ile bağdaştırırsam düşüncelerle bedensel faaliyetler ve duygular arasında sürekli bir etkileşim olduğuna inanıyor Gestalt bakış açısı. Her düşünceye eşilk eden bir duygu vardır ve her düşünce ve ona eşlik eden duygunun da bedende bir izdüşümü vardır. İlla düşünceden başlamamız gerekmiyor. Her hücre hareketinin bir düşüncede izdüşümü ve ona eşlik eden bir duygusu da vardır. Bunlar değişmez üçgenlerdir, harekettir diyelim. Eğer kişi düşüncede ölümü reddediyorsa bunun bedendeki izdüşümü de ölmeyi reddeden hücre…Dolayısı ile biz düşüncemizle kendi sonumuzu, kendi yaşamımızı imkansız bir hale getirmiş oluyoruz. Halbuki ben birgün öleceğim, aslına benim ölmem lazım ki başka nesiller de yetişsin, hep aynısı olursa olmaz, hücreler gibi, bu hayatın doğal bir akışı. Doğal akışı ne kadar rahatlıkla kabul edebilirsem, ne kadar tevekkül edebilirsem o kadar hayatın doğal akışı içersinde sorunsuz yaşayabilirim. Bunun davranışlara izdüşümü ne olacak derseniz: ne olursam olayım karşılaştığım olgu ne olursa olsun, onu yargılamayayım, onu değiştirmeye çalışmayayım.

Ahmet Erözenci:   Peki niye herkes sonradan anılmak istiyor? Herkes yok olacağını biliyor, kimisi kabulleniyor, kimisi kabullenmiyor. Ama kimileri anılmak için bir takım hareketler yapıyorlar. Bunun  motivasyonu nedir?

Hanna Nita Scherler:   Ben şekilcilik ile onu bağdaştırabilirim. Benim inandığım felsefede her canlının evren üzerinde kalıcı bir etkisi var. Ne yaşıyorsak toplu olarak her yaşadığımızda evrenin barındırdığı her canlının payı var. Bunun adı ne olursa olsun. Hatırlanmak isteyenler, psikolojide benmerkezli diyebiliriz, hatırlanmak bir amaç değil bir sonuçtur ancak. Ben yaşadığım süreç içersinde elimden geleni yaparım kendimin ve bütünün hayrına ve öldükten sonra da bu yaptıklarım hatırlanıyorsa bu bir sonuçtur.

Benim şahsım için odaklanacağım şey şudur, ne yaparsam yapayım onu tutkuyla, çoşkuyla yaptığım zaman sonucu hem benim hayrıma o yaptığımı yaşayan insanların hayrına olmuştur.

Ahmet Erözenci:   Gestalt öncesi Hanna ile Gestalt sonrası Hanna arasında ilişkiler açısından nasıl farklar var? Örnekleyerek açıklayabilir misiniz?

Hanna Nita Scherler:   Gece-gündüz gibi, benim miladım gibi birşey. Artık hiçbir davranışı şahsıma yönlendirilmiş olarak anlamlandırmıyorum artık. Bu bilgi bana insanların davranışlarının ardındaki zedelenebilirliği görmemi sağladı. İnsanların davranışlarının ardındaki o yumuşak karınları ile ilişki kurabilmemi sağladı. Birkaç yıl önce trafikte aracıma bir araç çarptı, arabadan indik ve ben vucüt hareketlerinden “ama sen…” diye başlayan benim hatalarımı sıralamaya yönelik bir tavırda olduğunu gördüm, adama elimi dudağıma koyarak susmasını işaret ettim, önce iyi misiniz, birşeyiniz var mı diye sordum, sen ne tuhaf bir kadınsın dedi…niye dedim, ama ben çarptım dedi, olabilir dedim, insan hali ben de çarpmış olabilirdim, önce iyi miyiz ona bakalım, sonra ne yapabilirize bakalım. Ve sonra orada hoş bir muhabbetimiz oldu ve sonra konu halloldu.

Son olarak ne söyleyebilirim diye düşününce şunu sormak isterim: en yakın zamanda, en son ne zaman bir çiçek kokladınız? Ne zaman bir uğur böceği veya karınca dikkatinizi çekti?

Röportajı dinlemek için linke tıklayınız:

Gestalt ile ilgili çeşitli kaynaklardan faydalanmak isteyenler için:

Ken Wilber- Her şeyin teorisi

WHAT IS GESTALT

Ahmet Erözenci: Hello, my guest today is Hanna Nita Scherler, who received her bachelor’s degree in business administration and marketing from Boğaziçi University, did her master’s degree in social and clinical psychology at the same university, and later went to the United States and continued her studies at the Gestalt Institute of Cleveland there in 1988.

She currently teaches at Bilgi University on a contractual basis and is a member of the teaching staff of the Israel program of Gestalt Clinic. Having established a Gestalt community in Istanbul, she continues to teach the basic concepts and methodology of Gestalt as a way of life.

Let’s start with the concept of Gestalt and what is Gestalt.

Hanna Nita Scherler: It’s hard to describe what Gestalt is with words. Let me try to explain it metaphorically. What do we see when we look at the night sky?

Ahmet Erözenci:  The moonlight, the moon, the stars…

Hanna Nita Scherler: We actually need the dark sky underneath to see the moonlight, moon and stars. Here is Gestalt, a perspective that teaches us to see the ground together, which allows us to see the shapes we think we see.

Ahmet Erözenci:  So, should I understand this from here? Any behavior, whatever it may be, I can extend it from a simple smile to speaking into the eyes, to a firm grasp of the hands, the appearance of indifference, behind each of these there is another event, another motivation, another motive and Gestalt is aiming to reach it?

Hanna Nita Scherler:  I want to say that every behavior, every phenomenon should be interpreted with the ground on which it is structured. Let’s say you ran into someone on the road, you smiled, someone you know, but he didn’t smile at you. Not smiling is a behavior we can see. The meaning we attribute to it means that “dark sky”, because what we attribute to it can change over a spectrum that can go as far as “dear, he’s distracted, he didn’t see it…wow man, he didn’t greet me”.

Ahmet Erözenci:  Well, this building below, wow, he didn’t greet me. What will knowing these things give me?

Hanna Nita Scherler: From a Gestalt point of view, it will ensure that the meaning we attribute has nothing to do with that buggy, whatever meaning we ascribe, it is about us. Whatever I contain on my ground, the meaning I will produce regarding the stimuli I perceive is limited to what I contain. I can’t use anything I haven’t seen, read, heard, thought about, smelled or tasted to create meaning. Therefore, my world is limited to my experiences.

Ahmet Erözenci:  If we act from the example of the previous day, if I greet the person who doesn’t smile at me when I smile with the comment “Wow look, he doesn’t love me” and I’m making that comment, then actually I don’t like myself.

Hanna Nita Scherler: Or I believe I am unloved, and I certainly have good reasons to believe so.

Ahmet Erözenci:  Then we almost enter Freud. There is an explanation that says everything starts from childhood.

Hanna Nita Scherler: It starts from childhood, incidentally, our current behavior is structured by everything we’ve experienced from the moment we’re born until today. Not just with our childhoods.

Ahmet Erözenci:  In this case, Gestalt enables the person to know himself/herself.

Hanna Nita Scherler: She describes it. You look at the phenomena outside of you and produce meaning as if they have nothing to do with you, but the objects outside only serve as a mirror for you to know yourself.

Ahmet Erözenci:  Can we use a very ambitious statement because Gestalt aims to capture the perfect person?

Hanna Nita Scherler: It would be very wrong, because in this philosophy there is not much room for judgments such as good-bad, perfect-imperfect, right-wrong. Because its methodology is phenomenological. What does this mean? Therefore, there is no such thing as perfection in the moment… There is no stupid tree or smart tree in nature. A tree is a tree, if there is wind at that moment, its leaves shake, if it rains, it gets wet.

Ahmet Erözenci:  There are trees that live for years and centuries, there are trees that die in one season…

Hanna Nita Scherler: Maybe. This is not necessarily good or bad, it always happens at that moment. There is no such thing as reaching perfection. There is reaching that, mastering the art of living in the moment as much as possible. If there’s a case he’s trying to catch, this is it.

Ahmet Erözenci:  Does Gestalt have a connection with other disciplines? Or is it a separate field on its own?

Hanna Nita Scherler: Definitely there, like breathing. We can’t breathe yesterday’s breath today, we can’t breathe today for tomorrow, we can only breathe to continue our life in the present moment. The same goes for energy, we cannot stock up on yesterday’s energy. We can’t stockpile tomorrow’s energy either. We are always using our current energy. We are in an energy exchange at this moment. In other words, Gestalt is actually a perspective that encompasses all aspects of the human being, whether it is breath or energy, in the present moment.

Ahmet Erözenci:  It enables the person to face himself/herself.

Hanna Nita Scherler: It allows the person to get to know and discover himself. The word meaning of confrontation – as I perceive it – has a negative emphasis. Instead of the word confrontation, let’s say “creating a contact boundary“.

Ahmet Erözenci:  Well, isn’t the border limiting here? We are talking about a certain limit.

Hanna Nita Scherler:  Gestalt is the sum of opposites. To be one, we have to create boundaries. To become one, we must first separate. We need to separate so that when we meet, we can be one.

Ahmet Erözenci:  Let’s move on to a new question; Even the strongest person is fragile. Surely he has a breaking point, his soft belly. And in some people, very deep reflections can occur in the simplest event such as point shooting. As far as I understand, Gestalt allows to catch the weak points of the person and removes their complexes. Isn’t it scary to perceive how fragile one is? If he stays there, he will have gone far back from where he started.

Hanna Nita Scherler:  The answer to your question is “no”. Because man has developed such defense mechanisms that he already has mechanisms to not perceive or filter the stimuli that are frightening for him. Therefore, he perceives the one that scares him the least and will start from there in the process. But if he allows it, it goes deeper and deeper, like the skin of an onion, but this is something that can never happen without one’s own consent.

Ahmet Erözenci:  What is the phenomenon we call separation and how does it fit with Gestalt?

Hanna Nita Scherler: Let me try to explain it very simply. Let’s say we are thirsty, we will drink water. As soon as we take the water in our mouth and start to pass it down our throat and into our stomach, we meet with water. When we drink the whole bottle and put the bottle back, we separate from the bottle. Everything we do in our daily life can actually be viewed as meeting and separation. We talk, maybe we don’t have physical contact when we talk, but we have eye contact, so we meet. Why are these concepts so important? We can say that life is a synthesis of how much together and how much separate from the other in terms of relationships.

Ahmet Erözenci:  What we call the other?

Hanna Nita Scherler:  Our mother, our father, our lover, our spouse, our child, our friend… ourselves. How long will we be together with these people, how much will we separate. Something is wrong here if we always want to be together or if we never choose to be with the other. Then we have to find an optimum balance between the two. For this, we need to be able to distinguish between meeting and separation so that when I meet and when I separate, and how do I fulfill these functions of meeting and separation…

Ahmet Erözenci:  We may not be able to notice the meeting and separations that follow the natural way. Afterwards, it may be necessary to think about at what point I met and at what point I diverged. On the other hand, it is a simple act that you do on purpose. In order to evaluate the meeting and separation in their natural course, one will probably have to think about the daily course every night…

Hanna Nita Scherler: It will need to raise awareness. Let me explain with a simple example, opening and closing is an automatic movement of every cell. Some cells open and expand and stay that way, not closing or closing and staying like that means a pathological disorder there. It does it without thinking as the cell opens and closes automatically. It is nature. But when there is a disruption in the on-off synchronization, there is a revolt of other cells in the body. They say you broke our harmony, our flow. That’s when it becomes very important to be aware of one’s awareness. You need to hear that revolt. The body gives that rebellion in many different ways. It gives as headache, stomachache, depression and more abstractly. That’s why awareness is so important. Otherwise, awareness is not as thinking and making sense. Especially listening to the body and breathing. Our breathing changes as the cells begin to move outside their natural flow.

Ahmet Erözenci:  We are talking about a way of life in sum of all that has been said.

Hanna Nita Scherler: Totally. A philosophy of life. Gestalt is definitely not a form of therapy for me. It’s a lifestyle.

Ahmet Erözenci:  If we consider Buddhism, one of the main characteristics of Buddhism is “anticipation”. Because it is said that if there is an expectation and the expectation is not fulfilled, unhappiness will come. What you are talking about is a much bigger picture, almost always the person will ask himself what is wrong and why, he will determine the meeting-separation, plus he has to question the others. Isn’t that tiring? Isn’t it tiring to look at everything from the point of view that there is a reason behind it?

Hanna Nita Scherler:  Why, not how. I understand from our narrative that you are only slipping into the thought dimension, the answer to why or why may be in the intellectual dimension. The answer to How can be intellectual, emotional, bodily and spiritual. He can give equal human attention to all these 4 dimensions in his daily life. For example, you said to get rid of expectations. Instead of such a definition, I choose to describe my 5 senses as giving stimuli that I can now perceive. Because when I do this, I can’t generate expectations anyway. The expectation is to write a script about stimuli that are not in front of me at the moment. Then I don’t use my 5 senses for current data. I am currently writing a scenario for the future with the data I have in my repertoire, perceived and housed in the past.

Ahmet Erözenci:  It seems to me that after all these conversations, we are talking about a fantastic and fantastic life.

Hanna Nita Scherler:  This is a fluid, balanced, grounded method that allows the person to support himself. Let me try to explain it another way. Let’s consider a dimension. Let’s think of a pen, with thoughts at one end and body at the other. What I mean is, to me, the definition of healthy, fluid life is to have the flexibility to be at any point on that dimension. I’m just talking about not positioning the knead heavily on one end or the other end of that pen. According to the needs of the moment, I need to be able to think on that dimension, but I also need to feel it in my body. I need to become a witness and reach the spiritual dimension as in meditation.

Ahmet Erözenci:  What are value judgments?

Hanna Nita Scherler: The value judgment for me can best be described as follows: parents say to their child -not with words, but with actions- my child see what I see when I look at him. When you listen, hear what I hear. When you taste, taste what I taste. This is how value judgments are made. A programming. Yes. Let’s say the family listens to rock music every day, and the parents are very pleased with it. The child wonders one day and tries to listen to classical music. The mother throws a word from there, “Isn’t there any other music?” This is a conditioning, the child can never afford to lose the love of the parents, never. Therefore, it is ruthless and quite rightly that it is the condition not to do, see, hear, taste or touch anything that the parents do not like. He says my parents should love me, accept me, show me affection. This lasts until adolescence. In adolescence, the sense of belonging shifts from parents to the group of friends. There are peers with whom he can feel closer, apart from his parents, whom he can now feel belonged to. Then when the mother says there is no other music, she has the courage to say no. But value judgments are now acquired by adolescence.

Ahmet Erözenci:  Well, it was won as programmed, but he wants to change it.

Hanna Nita Scherler:  In order for her to realize that she wants to change, she must be convinced that that rock music no longer satisfies her and no longer meets her needs. In order for him to come to such a persuasion awareness, he must experience situations in his life that are unhappy, unsatisfied, and something annoys him. I will explain this again with a metaphor. Think of a scene, the child lives in the part of the scene that is lit only by the projector in the hands of the parents. He thinks there is the world in the part that is illuminated on the whole stage. He wants to get out of there, restless but he doesn’t know, he doesn’t know how to do it. No role models, no parental support, Gestalt is very helpful there.

How do you say it helps… I argue that Gestalt is best learned by living. In order to achieve this, I take care to include all ages, different education levels, different occupational groups and different genders in my training groups as much as possible, so that everyone talks to the other from the brightness of their own scene and they think that the other is in that light. However, the other speaks to himself from his own darkness. He is speaking from a value judgment that he does not know, from a place he has not yet touched, seen, heard, touched. And what people do impulsively at first is everyone trying to make the other look like themselves. You are wrong, you know wrong, look, let me tell you the truth. Of course, this is a unique opportunity for me and I try to explain to them what a wonderful opportunity for change they have. Do not try to change each other, to explain who is right and who is wrong. In the face of the same stimulus, see that everyone in this room has a reality of their own, just as you have a reality of your own. What a wonderful thing.

Ahmet Erözenci: But on the other hand, you have come to a very interesting fact. Let me speak with my scientist identity, “truth is not more than one.” There is a state of unity in the definition of truth. It’s good to accept difference.

Hanna Nita Scherler:  Then we are going towards one, because the difference between me and you disappears, saying that you think differently from me means being able to see and hear that difference now, and that means creating a contact boundary. I have to create a contact boundary so that I can touch. In the first step towards change, I must first see that there are those who think differently from me so that I can lean towards that different thought and incorporate it into my own existence.

Ahmet Erözenci:  How can one explain an approach such as “ok, the person in front of me thinks differently but thinks wrongly” according to Gestalt?

Hanna Nita Scherler: Error according to what and according to whom?

Ahmet Erözenci:  Let’s go to extreme examples, for example, if someone runs naked in Taksim square, we call him sick, we call him crazy. It may not harm anyone. The repetition of this can be seen as perversion, and it is against the law. I can respect it, but on the other hand, I can warn that guy.

Hanna Nita Scherler:  I call what you describe as the mind, the level of consciousness. This is what we have in common. Consciousness development of some of us starts with “self” and goes towards us. So the world revolves around me. I cried, breast was given, I cried, my diaper was changed, I cried, I was covered. The world revolves around me. Then my family, my friends, my music group, my favorite team, from there our state goes from there to everything, not only our state, but everything in the world and from there to everything in the universe. The person who sees a man running on the street will judge the event from the level of consciousness he is in. If an egocentric person says “wow you disrespect me”, if he is talking about egocentrism he says “it is against our laws”. The view advocated by the Gestalt point of view is as follows: If the facts are for the benefit of the unit and the whole together, rather than the tendency to judge something as right or wrong, it means that the cell is in its natural fluidity. But if the cases are slightly in favor of the unit or predominantly in favor of the whole, there is a disturbance in the balance. In fact, this is the whole philosophy: In any phenomenon, there is both an existing and a whole and an individual. Being able to see and recognize the borders, and being aware of the existence of beyond the borders and not ignoring them.

In fact, “boundaries are freedom”. Human nature has a curiosity for innovations. Innovation means borders. For example, I lie down and hold the bottle, the bottle is a contact limit. I am also a limit. I’m the part inside my skin, I’m not the part outside. The more boundaries there are and the more contact opportunities I have, the more freedom I become if I can create an opportunity to develop myself in those I touch.

Gestalt point of view does not distinguish, it covers every point of view that has ever emerged. One is not better or worse than the other. All of them have something they want to tell from their own position. The same apple, everyone looks at the same apple and says something, but we look at the apple from different angles. We perceive that apple from different levels of consciousness, and the meanings we produce about the apple change in line with what level of consciousness we are and from which angle we look at it and whatever we need.

Let’s think of a bag, all the emotions that a person can experience, all the thoughts he can think and produce in that bag. The Gestalt point of view assumes that everyone has the capacity to live, produce, think, whatever is in these bags. But capacity is a path, a process that will be developed with one’s own will, one’s own choices, one’s own will, and which will be followed with patience.

Ahmet Erözenci:  Can anyone reach the maximum capacity?

Hanna Nita Scherler:  There is no end point.

Ahmet Erözenci: Let’s say that he uses his talents as much as possible?

Hanna Nita Scherler:  Mevlana.

Ahmet Erözenci:  What kind of work should I do, what kind of way should I show my daughter so that she can use the maximum of what she is aware of, even if she is not aware of all of her abilities?

Hanna Nita Scherler: When I work with people, I see this as the point where people have the most difficulty while discovering their own talents. Many people can very well point out what doesn’t go well with them. He says very well what he wants to change. Let me give an example: Every time I call my boyfriend, he doesn’t pick up the phone. When she doesn’t turn it on, I wonder what she’s doing and she says I lose all my mood. I know this is nonsense, but I can’t help myself, I’m always calling and asking what are you doing. He says tell me what should I do. The answer is simple: seek, don’t fight the urge to seek. Because the moment you say you won’t seek, you’re feeding that urge, you’re feeding that energy, because you focus your attention on that activity, don’t do it. At that moment, are you on the street, are you at home, and say to yourself, “What do I feel about the chair I’m sitting on now, what kind of object is on my back, where my elbows touch, what smell do I smell, what do I see around? If it’s a place I always go to, let me try to see a detail I haven’t seen before, in the place I’m in. Let me try to hear a sound I haven’t heard before. So what I’m saying is actually “pay attention to the here and now and limit your 5 senses to what you can see, touch, smell here and now”.

Ahmet Erözenci:  Well, isn’t it masking that moment? Because for the moment, he will save the appearance while sitting in the cafe, but 1 hour later, he will come to your mind while sitting in the minibus, but you will say, then feel full.

Hanna Nita Scherler:  I am telling with cells again, for example, the person says I love chocolate, no, you don’t like chocolate, you love yourself while eating chocolate. You love the pleasure it gives you, whatever happens in your sense of taste or in the cells while eating chocolate. If you want to develop something else you love instead of chocolate, you have to eat something else instead of chocolate for a long time, so that when those cells get used to that taste and when the cells divide, the cells that want that taste will begin to multiply. I mean something like this.

But unfortunately, many people choose to make sense of their lives by producing grievances. We love to produce coffee. Instead of creating an alternative path and seeking this, we prefer to evaluate that moment by talking about the issue we are unhappy with, even if we know that it makes us unhappy.

Ahmet Erözenci:  There is an event called apoptosis in medicine. Programmed cell death. The cells of the cells in the body and the cells in all organs must die within a certain program so that new ones will be replaced, in a sense, the organ will renew itself or continue its function in accordance with living conditions. If there are cells that oppose this apoptosis, what we call cancer emerges. The cancer cell is a very philosophical cell. Mankind has searched for immortality for years, on the other hand, the cancer cell is a cell that opposes death, the human being who seeks immortality produces that immortal cell from itself, and the death of that cell comes with the death of the person.

Hanna Nita Scherler:  You made a very good point. One of the most weighty and intense perspectives of the Gestalt perspective is the existential perspective. The existential point of view says: The most important thing we have to accept is that one day we will die. The existential perspective looks at psychopathology as defense mechanisms that I produced because I did not accept that I would perish one day. He looks at me as if I had accepted that I would die, I would not have produced these. The Gestalt point of view believes that there is a constant interaction between thoughts and bodily activities and emotions, if I relate it to the subject you are talking about. Every thought has an accompanying emotion, and every thought and accompanying emotion has a projection on the body. We don’t have to start with the thought. Every cell movement has a projection in a thought and an accompanying emotion. These are immutable triangles, let’s say motion. If a person rejects death in thought, its projection on the body is the cell that refuses to die… Therefore, we make our own end, our own life, impossible with our thoughts. However, I will die one day, in fact, I have to die so that other generations can grow up, it is not always the same, like cells, this is a natural flow of life. The more easily I can accept the natural flow, the more I can trust, the more I can live in the natural flow of life without any problems. If you ask what will be the projection of this on behavior: no matter what I am, whatever the phenomenon I encounter, I will not judge it, I will not try to change it.

Ahmet Erözenci:  Why does everyone want to be remembered later? Everyone knows that it will disappear, some accept it, some do not. But some of them do some movements to be remembered. What is the motivation for this?

Hanna Nita Scherler:  I can associate it with formalism. In the philosophy I believe in, every living thing has a permanent effect on the universe. Whatever we experience, every living thing in the universe has a share in every time we experience it collectively. Whatever it’s called. We can say that those who want to be remembered are egocentric in psychology, to be remembered is not a goal but a result. I do my best in the process I live for, for the sake of myself and the whole, and if what I did is remembered after I die, this is a result.

What I will focus on for myself is that when I do whatever I do with passion and enthusiasm, the result is for the benefit of both me and the people who live what I did.

Ahmet Erözenci:  What are the differences between pre-Gestalt Hanna and post-Gestalt Hanna in terms of relations? Can you explain with an example?

Hanna Nita Scherler:  It’s like day and night, something like my milestone. I no longer interpret any behavior as directed at me anymore. This knowledge has allowed me to see the vulnerability behind people’s behavior. It allowed me to relate to those soft bellies behind people’s behavior. A few years ago, a vehicle hit my car in traffic, we got out of the car and I saw that he was trying to list my mistakes, which started with “but you…” , he said what a strange woman you are… I said why, but he said I hit it, I said maybe, human state I could have hit it too, let’s see if we’re okay first, then let’s see what we can do. And then we had a nice chat there, and then it was settled.

Finally, when I think about what to say, I would like to ask: when was the last time you smelled a flower? When did you notice a ladybug or an ant?

Psikoloji / Psychology içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 10 Yorum

Atatürk Arboretumu

Atatürk Arboretumu, İstanbul Sarıyer ilçesi sınırları içinde Belgrad ormanının güneydoğusunda 296 hektarlık bir orman alanıdır. Arboretum, bitki müzesi anlamına gelmektedir, kökeni Latice’ye dayanır. Bu güzel alanda 2000 farklı bitki yetiştirilmektedir.

Arboretum haftaiçi ve haftasonu ziyarete açıktır. Girişler ücretlidir.

 

 

arboretum (1)

arboretum (2)

arboretum (7)

arboretum (8)

arboretum (9)

 

arboretum (10) arboretum (17)

arboretum (18)

arboretum (19)

arboretum (22)

arboretum (23)

arboretum (24)

arboretum (37)

arboretum (40)

arboretum (42)

arboretum (46)

arboretum (54)

arboretum (58)

arboretum (62)

arboretum (65)

arboretum (67)

arboretum (68)

arboretum (69)

arboretum (70)

arboretum (71)

arboretum (72)

arboretum (86)

arboretum (87)

arboretum (88)

Bitki çeşitlerinden bazı örnekler:

arboretum (93)

Calycanthus fertilis Walt

arboretum (95)

Acer Palmatum Thunb / Japon Akçaağacı

arboretum (84)

Acer Ginnala Maxim

arboretum (60)

Aucuba Japonica Thunb

arboretum (50)

Syringa x persica L / Leylak

arboretum (77)

Cupressus Arizonica Greene “Glauca” / Mavi Servi

arboretum (90)

Acer palmatum Thunb , dissectum

 

Adres: Sarıyer Köyü, 34450 İstanbul

Telefon:(0212) 226 1929 ile 226 2335

Toplu Taşıma: İETT Bahçeköy Durağı

 

 

 

 

Seyahat- Travel içinde yayınlandı | , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Balat

İstanbul’un yokuşları, eski evleri, tarihi dokusu ile önemli semtlerinden birisi olan Balat turistlerin ve fotoğrafseverlerin de ilgi odağı.

1985 yılında İstanbul’un UNESCO Dünya Kültür ve Doğa Mirasını Koruma Sözleşmesi‘ne dahil edilmesinden sonra yapılan ilk çalışma, Fener-Balat semtlerinin rehabilitasyon projesi oldu. 2003-2007 seneleri arasında Avrupa Birliği fonundan elde edilen kaynaklar ile birlikte Fener-Balat hattında seçilen evler rehabilitasyon projesi kapsamında restore edildi. Daha sonra birçok sorun, itiraz ve mahkemeler ile durduruldu.

Ancak bugün Balat’ın ara sokaklarında gezerken daha restore edilmeyi bekleyen ve ihtiyaç duyulan yüzlerce evin bulunduğu da gözlerden kaçmıyor. Özellikle boş evlerin durumu son derece tehlikeli ve çoğunun çevresinde herhangi bir koruyucu tedbir alınmadığı için her türlü kazaya açık bir konumda duruyor.

Olumsuz yönleri gözardı edildiğinde film setleri için, fotoğrafçılar için, eski binalara ve mimarlık tarihine  ilgi duyanlar için oldukça ilginç ve malzemesi bol bir semt Balat. Hala sokaklarında çocukların oynadığı, pencerelere çıkan hanımların birbirini çay davetlerine bağırarak çağırdığı, çamaşırların evler arasında asıldığı, balkonlarına çanak antenlerin monte edildiği mahalle hayatının yaşandığı alışıldık İstanbul hayatı dışında renkli bir yer.

 

 

balat (8)

balat (9)

balat (10)

balat (11)

balat (12)

balat (13)

balat (14)

balat (15)

balat (16)

balat (17)

balat (18)

balat (19)

balat (20)
balat (6)
balat (5)
balat (4)
balat (3)
balat (2)
balat (1)

Tasarım-Dekorasyon-Mimarlık-Design-Decoration-Architecture içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Gemi Modelciliği – Metin Gürkan

metin-gurkan (2)

Arkas Deniz Tarihi Merkezinde, Gülcemal (1875), Şam (1884), Bezm-i Alem (1888), Cumhuriyet (1893), Tarz-ı Nevin (1903), Ankara (1927), Gülbeniz A (2011) maketlerinin altında adına rastladığım Metin Gürkan’ı İstanbul’daki atölyesinde ziyaret etme imkanı yakaladım.

gulcemal

Metin Gürkan, Gülcemal gemi maketinin arkasındaki isim. Gülcemal, Osmanlı bayrağını Amerika’ya ilk götüren gemi olarak Türk Sivil Denizcilik tarihindeki yerini alıyor. Cemal: Yüz ;  Gülcemal, gülyüzlü anlamına geliyor.

Güzel sanatlarda 2 sene, sonrası Kocaeli üniversitesi makine mühendisliği bölümü, ardından 27 sene bankacılık sektöründeki geçmişi içersinde paralelde gemi maketçiliği çalışmalarını yürütmüş.

Gemi modeli nasıl yapılır?

Gemi modeli yapmak için öncelikle planlara ihtiyaç vardır. En iyi gemi planları arşivleri National Maritime Museum-Londra’da bulunmaktadır. Gemi planları varsa kendi tersanesinden, tersanesinde yoksa National Maritime Museum’dan temin edilir. Gövde planı (lines plan) olmadan maket yapılamaz. Bu planlar ücretli olarak temin edilir.

metin-gurkan (1)

Gemi modellemesinde ne gibi malzemeler kullanılıyorsunuz?

Ticari gemilerde, ana gövdede ıhlamur ağacı, oyması kolay ve temizdir. Boya ve macunu güzel kabul eder. Yaşam mahalinde pleksiglas kullanılır. Autocad ile çizimleri yapılır, CNC tezgahta kestirilir. Nostaljik gemilerde ise ahşap kullanılır.

Ham malzemeleri yurtdışından getirtiyorum. Pleksiglas ve plastik döküm yerli imalatından hiç memnun değilim. Örneğin 1 mm kalınlık bulsanız bile plakada bu kalınlığı tutturamıyorsunuz…

Modelcilerin bir kısmı kit model kullanır. İspanya ve İtalya en büyük üreticileridir. Kit modeli 1 ayda toparlayabilirsiniz. Bunların Türkiye’de de distribütörlükleri bulunmaktadır.

Bir gemi modelinin el yapımım mı yoksa kit mi olduğu süslemelerinden ve üst donanımlarından anlaşılır. Modellerin bedeli düşüktür ve ölçeklerde büyük hataların yapıldığına şahit oldum diyor.

Bir geminin modelini yaparken paralelde başka gemiler yapmak doğru değil, konsantre olmak lazım.

Gemi modelciliği yarışmalarına da katılıyorum. Gemi modelciliği yarışma kurallarını NAVİGA koyuyor. Sadece %10 oranında hazır malzeme kullanılmasına izin veriliyor.

Metin Gürkan, nostaljik gemi yapmayı çok seviyor, bunların yapımı 6 ayı bulabiliyor. Gelecek hedefleri arasında “Kurtuluş” vapurunu yapmak var ama henüz planlarını bulamamış.

cumhuriyet

Cumhuriyet, 1893

Türkiye’de gemi modelciliği hangi seviyede?

Statik modelcilikte profesyonel, dinamik modelcilikte amatörüz. Gemi modelcileri ve gemi severler derneği ekolünden gelen maketçiler bilimsel anlamda iyi iş çıkarıyor. Orada fikir alışverişinde bulunuyor, uygulamalar üstünde tartışıyoruz.

Biraz da Ankara gemisinden bahsedelim…

Ankara gemisinin planlarını Rahmi Koç ile bulduk. Amerikan yapımı. Pearl Harbor’da Japon savaş uçakları Amerikan donanmasına ait 97 gemiden 96’sını batıyor, birisini batırmıyorlar, çünkü güvertesinde ve bordosunda haç işareti var. Geminin ismi Solace. Solace “telkin” anlamına geliyor…Evlatlarını kaybeden aileler biraraya gelip “Solace” derneğini kuruyorlar. Savaşa hayır kampanyası başlatıyorlar. Amerika gemiyi uzakdoğu ülkelerine satmak ister, sonuçta Türkiye’ye satılır. Türkiye’ye gelince adı Ankara olarak değişir ve iç-dış hatlarda yolcu vapuru olarak hizmet vermeye başlar. 80’li yıllarda artık verimini kaybetmeye başlar ve söküme gönderilir…

O yıllarda Haliç tersanesi içinde Çorlulu Ali Paşa camii imamı Makina ve Kimya endüstrisi kurumuna resmi mektup yazar, şadırvanın kurşununun eridiğini ve onarılması gerektiğini bildirir. Konudan İzmir Aliağa gemi söküm tesisleri haberdar olur ve “bizde bol kurşun var, Ankara gemisini sökerken bir kamarada karşılaştık” diye imama haber gönderir. Bu kurşun kaplı kamara Solace gemisinin “röntgen odası”dır…

metin-gurkan (3)

Metin Gürkan:  532 321 2756                 meting@superonline.com

Biyografi- Biographies içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 4 Yorum

Olumsuz yanıt nasıl verilir?

saying_no

İş dünyasında olumsuz yanıt vermek ile ilgili ciddi bir sıkıntı yaşanıyor. En büyük şirketten bireysel kişilere kadar olumsuz bir yanıt vermek için çok farklı yöntemler izleniyor. Nedir bu yöntemler? Neden “uygun değildir!” yanıtını veremiyoruz?

Örneğin bir firmaya teklif verdiniz ve bu teklifin sonucunu bekliyorsunuz. Belli bir bekleme süresinden sonra firma yetkilisini aramaya başlıyorsunuz. Şu ortak tavırlar ile karşılaşıyorsunuz:

Teklifiniz inceleniyor, size döneceğiz (aradan zaman geçiyor, dönen olmuyor, işin başkasına verildiğini duyuyor veya tahmin ediyorsunuz)

Teklifiniz elimize ulaşmadı, tekrar gönderir misiniz? (Zaman kazanma stratejisi)

Henüz karar vermedik (karar süresi ile ilgili bilgi de yok, aradan zaman geçiyor, iş başkasına verilmiş, başlamış bile)

Sizden teklifi alan kişiyi defalarca arıyor, not bırakıyorsunuz, geri dönen yok (halbuki teklif “çok acil” istenmiş)

Kişiyi arıyorsunuz, telefonlarını açmıyor (teklifi alıncaya kadar hergün defalarca konuşmuşsunuz ama!)

veya teklif gönderip “ayıp olmasın, rahatsız etmeyeyim” diye aramayanlardansanız karşı taraf sırra kadem basıyor.

Kişiyi arıyorsunuz, yetkili kişiye sorayım diyor, geri dönüş olmuyor.

Daha nice örnekler verilebilir…

sayno

Kişilere veya firmalara geri dönmemek henüz profesyonel bir çalışma sistemine ayak uyduramamış olduğunuzu gösterir. Halbuki “hayır” demenin gayet nazik yolları vardır ve karşınızdaki firmanın ısrarlı arayışlarına son vermek ve kendinizin de rahatsız olmaması açısından bunu yazılı veya sözlü ifade edebilmek gerekir.

yazılı veya sözlü kullanabileceğiniz olumsuz yanıt çeşitleri:

Örnek 1:  Sayın X, ilginize teşekkür ederiz. Şu anda verdiğiniz hizmeti alamayacağız (veya ihtiyaç duymuyoruz, veya başka bir firmadan alıyoruz). Bilgilerinizi bizimle paylaşırsanız ihtiyacımız olunca sizlere geri dönüş yapabiliriz. İyi çalışmalar dileriz.

Örnek 2: Teklifiniz incelenmiş, fakat  uygun bulunmamıştır. İlginize teşekkür eder, ileriki çalışmalarımızda birlikte çalışmayı dileriz.

Örnek 3: Başvurunuz incelenmiş, fakat belirtilen pozisyon için şu anda uygun bulunmamıştır. Teşekkür eder, iyi çalışmalar dileriz.

Daha samimi ilişkiler içinde olduğunuz durumlarda sözel olarak yanıt vermeniz daha doğru olabilir:

Örnek 4: Çok vaktinizi aldık, sizleri de tekliflerle yorduk. Fakat şu anda maalesef konuyu askıya aldık (veya daha ekonomik çözümlere gitmeye karar verdik). İlginiz için çok teşekkür ederiz.

Sizden randevu almak isteyen birisine olumsuz yanıt verme şekli şöyle olabilir:

örnek 5: Gerek şahsen, gerekse asistanınız aracılığı ile : Ahmet bey, şu anda çok yoğun bir dönemdeyim, maalesef bu görüşmeyi yapamayacağım. Müsait olduğum zaman ve ihtiyaç duyduğum taktirde ben sizleri ararım. Teşekkür ederim.

Ticari hayatta önemle anlaşılması gereken konu ; olumsuz yanıt verirken kişiye değil, duruma, verilen hizmete hayır diyoruz.

Yine ortak bir durum olumsuz yanıt verirken gerekçesini belirtmemektir. Gerekçenin belirtilmesine gerek olmamakla birlikte karşınızdaki firma veya kişinin verdiği hizmette, fiyat, servis, ilgi, ürün kalitesi gibi konularda yetersizlik, eksiklik varsa bunların belirtilmesi o firmanın eksiklerini düzeltmesi açısından faydalı olabilir. Dolayısı ile bunları nazik bir dille açıklamak yapıcı bir yaklaşım olacaktır.

Olumsuz bir yanıt verince karşımızdaki kişi veya kurumla ilişkileri kesmiş olmuyoruz. Talep edilen durum ile ilgili konuyu kapatmış oluyor, ileride faydalanabileceğimiz hizmetleri yeri gelince tekrar talep etme hakkını saklı tutmuş oluyoruz.

theeverygirl_sayingno

ekonomi, iş dünyası / economy &business içinde yayınlandı | 2 Yorum

Gemi Modelciliği – Azmi Beydeş

Arkas Deniz Tarihi Merkezi ziyareti sırasında gördüğüm birbirinden güzel gemi modelleri sayesinde gemi modelcilerini  atölyelerinde ziyaret edip çalışmaları hakkında bilgi almaya karar verdim. Merkezde en çok dikkatimi çeken modellerden yola çıkarak 2 gemi modeli ustası Azmi Beydeş ile Metin Gürkan’ı ziyaret edip atölye ortamını ve modelciliğin arkasında yatan el emeğini görme imkanı buldum.

AZMİ BEYDEŞ

azmi-beydes (1)

azmi-beydes (4)

azmi-beydes (3)

azmi-beydes (2)

HMS Prince, 1670

Azmi Beydeş’in atölyesi Karşıyaka’da. Maket merakı çocukluktan geliyor. Daima cebinde çakı taşır, ağaç buldu mu oymaya başlarmış. Sadece oyma çalışıyor, asla hazır malzeme kullanmıyor. Günümüzde maketçiliğin çok ilerlemiş olması, birçok parçayı hazır bulma imkanı olmasına rağmen hiçbir parçayı hazır kullanamadığını, elinin gitmediğini söylüyor. Gemi pervanalerini, insan figürlerini dahi oyma çalışıyor.

azmi-beydes (6)

Azmi usta özellikle kalyonları çok seviyor. Kalyonların el sanatını en iyi gösteren gemi maketleri olduğuna inanıyor.

Gemi maketçiliğine tam olarak dönmeden önce kebapçılık yapmış, öte yandan da kendine göre maket çalışmalarını yürütmüş.Arkas Deniz Tarihi Merkezinde yer alan  HMS Prince kalyonunun yapımı 12 sene sürmüş. Önce plastik kitini bulmuş, oradaki oranı izleyerek oyma olarak bu kalyonu yaratmış. Yıllar önce İzmir Fuarı sanat sokağında bu kalyonu sergilemiş, çok talep olmuş, gazetelere bile çıkmış, ama satmak istememiş. Sonra Fuat kaptanın önerisi ile kalyonu Arkas‘a götürmüş ve ilk satışını gerçekleştirmiş. 1999 senesinden beri de Arkas için gemi maket yapmaya devam ediyor.

azmi-beydes (7)

Maketlerinde Şimşir ve Limba ağacı kullanıyor. Şimşir’i vinç, ırgat ve aksuarlarda, Limba’yı gövdede kullanıyor. Şimşir ağacının en önemli özelliği çok temiz ve güzel oyulabilmesi. 100 senede 2 metre uzuyor. Rize’de bulunuyor ve kesimi artık yasaklandığı için bulması çok zor bir ağaç haline geldi.

azmi-beydes (5)

Azmi usta uzun saatler çalışıyor, bir kere konsantre oldum mu bölününce olmuyor, bitirinceye kadar sabahlara kadar oyuyorum, o parçayı bitiriyorum diyor.

Yeni yapacağı savaşan 2 geminin denizini bile ağaçtan oyacağını söylüyor. Denizi daha kolay malzemeler kullanarak yapmak var ama olmaz içim rahat etmez diyor. Denizlerdeki hareketi oyarak vereceğim diyor…

Bir yandan da hala oymamacılık kurslarına gitmeye devam ediyor. Artık usta sayılırım, öğrenciler neden geldiğimi soruyorlar ama olsun öğrenecek şeyler vardır elbet diyorum diyor…

azmi-beydes (8)

(Azmi Beydeş 2017 senesinde vefaat etmiştir. Mekanı cennet olsun) 

Biyografi- Biographies içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | 4 Yorum

Arkas Deniz Tarihi Merkezi

arkas01

2012 senesi Mayıs ayında İzmir’in Bornova ilçesinde deniz, gemi ve tarih tutkunlarının mutlaka ziyaret etmesi gereken Arkas Deniz Tarihi Merkezi kapılarını ziyaretçilerine açtı.

Arkas Holding yönetim kurulu başkanı Lucien Arkas’ın 30 sene önce başladığı gemi maketi koleksiyonculuğu sonucunda toparladığı maketlerin ufak bir bölümünün sergilendiği bu merkezde 89 gemi maketi, 126 parça gemi antikası ve 67 tablo tarihçeleri ile birlikte yer alıyor.

Müze-ev 3 kattan oluşuyor. 1.kat (giriş katı); 20.yüzyıl gemileri, Türk gemileri, M.Ö’ye ait gemi maketleri ve kaşif gemileri ile gemi antikaları olmak üzere 4 bölümden oluşuyor.  Zemin kat; savaş gemileri, gemi antikaları ve Türk kayıkları,özel amaçlı gemilerden oluşuyor. 2.katta ise 17.yy, 18.yy, 19.yy ve 20.yy gemilerini görebiliyoruz.

Model gemiler, orijinallerinin aynısı olarak el yapımı üretilmiştir. En basit modeller bile en az 5-6 ayda yapılmaktadır. Modellerin yapımı için tüm gemilerin planları bulunur. Günümüzde internet bu planlara ulaşımı kolaylaştırmıştır.

Model gemilerin sanatçıları: Engin Alsan, Nezih Bekat, Azmi Beydeş, Ergin Bürge, Coşkun Güreli, Bedri Selay, Alpay Türkekul ve Metin Gürkan.

Sayfamızda gemi modellerinin bazılarını paylaşacağız.

arkas02

Giriş alanı

arkas10

Dümen dolabı ve pusula dolabı. Tüm dümenlerin önünde pusula vardı ki dümenci devamlı pusulayı takip edebilsin.

Şömine üstünde görülen denizaltı Jules Verne‘nin Nautilus gemisi.

arkas03

Christian Molsted, 1862-1930, The breakthrough in the battle of Koge Bay on July 1st 1677

arkas04

Giriş katı Türk gemileri salonu

arkas05

Gülbeniz A.

Hegemann Yard Group’un Volkswerft Stralsund Tersanesi’nde inşa edilen, yapımı 2 senede tamamlanan, 2011 senesinde denize indirilen, 210.54 metrelik uzunluğu, 31.000 beygi gücü ile Türkiye’nin en güçlü motoruna sahip, en büyük konteyner gemisi. 35.000 ton ağırlığa kadar yük taşıyor.

Gemi isimleri önceden gemi sahibi tarafından belirleniyor. Gemiler “dişi” olarak tanımlanır, bu sebepten dünya genelinde dişi isimler verilir. Her tersanenin gemi maketi yapan maketçileri bulunmaktadır. Gemi teslim edilirken 1 maket gemi sahibine taktim edilir, bir maket ise tersanede saklanır.

arkas06

Bandırma

1878 yılında inşa edilen Bandırma vapuru, Türk milli hareketinin başlangıcı olan Mayıs 1919’da Mustafa Kemal Paşa ve kurmaylarını İstanbul’dan Samsun’a taşıyan gemi olarak tarihteki yerini almıştır.  1925 yılında gemi Bozmacı İlhami isimli Türk armatöre satılmış, ve aynı armatör tarafından hurda olarak parçalanmıştır. Replikası Samsun’da gemi müze olarak ziyaretçilerine açılmıştır.

arkas07

Savarona

arkas08

Savarona, Atatürk’e teslim edildiğinde dünyanın en büyük yatı idi. 2013 senesi içinde ise dünya en büyük yatlar sıralamasında 13. sıraya geriledi.

Savarona, Atatürk’ün ölümünden sonra Deniz Kuvvetlerine veriliyor ve denizci yetiştiriliyor. Ömrünü doldurduğunda zamanla bakımsızlıktan çürümüş. Söküme gidecek diye zamanında içinde bulunan çok değerli eşyalar ve eserler de sökülmüş, satılmış, yokolmuş. Armatör Kahraman Sadıkoğlu, 1989 yılında geminin işletme hakkını 49 seneliğine alarak orijinaline birebir uygun olarak baştan yenilemiştir. 40 milyon Dolar üzerinde bir masraf yapıldığı söylenmektedir.

Amerikalı banker Lady Cadwallader 1930 yılında Almanya-Bremen’de bunu özel sipariş üzerine yat olarak yaptırtıyor. Gemiyi 6 sene kullanıyor, fakat bir türlü Amerikan bayrağını çekemiyor, çünkü dönemin Amerikan hükümeti yata Amerikan bayrağı çekilebilmesi için geminin değerinin 2-3 katı vergi talep ediyor. Bunun altında yatan neden o dönem Almanya’da Hitler güçlenmeye başladığı ve gemi Almanya’da üretildiği için tamamen politik nedenler. Hitler bunu duyunca yata el koymak istiyor, bu sefer Amerika müsade etmiyor ve Lady Cadwallader’e yatı satması için baskı uyguluyor, ancak sadece onay vereceği bir ülkeye satışına müsade edeceğini söylüyor. Aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk için bir yat istiyor; ona satılabilir müsadesi veriyor. Böylece gemi Atatürk’e yat olarak geliyor, Lady Cadwallader çok sevdiği yatın isminin değiştirilmemesi üzere özel bir ricada bulunuyor. Atatürk te ladynin isteğini kabul ediyor. Savarona isminin anlamı: Efsanelere göre Hint okyanusunda bir deniz kuşudur. Bir kuğuya benziyor ama kuğu değil, kuğudan çok daha büyük. Kimisi onu bembeyaz, kimisi simsiyah tarif eder. Savarona’nın amblemi kuşun resmidir.

Savarona restorasyona getirildikten sonra Kahraman Sadıkoğlu’nun ilk işi Amerika’dan özel bir balon getirtmek olmuş. Yat olduğu gibi balonun içine konmuş. Silah sektöründe kullanıldığı için ancak özel izinle kullanılabilen bir zehir dönemin Amerikan başkanı George Bush ile görüşülüp izin alınarak getirtilmiş ve o balon içine sıkılmış.

Yat 2 ay kapalı kalıyor. Sonra açılıyor, tonlarca fare ölüsü çıkıyor. Fareler başka türlü temizlenemiyor, bulmak çok güç. Fareler çürümüş metalleri bile yiyorlarmış. Tadilat ancak bu aşamadan sonra başlayabiliyor.

Geminin tüm öyküsünün kaleme alındığı bir de kitap var: Bir Tutku’nun öyküsü.

Savarona gemisi bugün İstanbul-Kuruçeşme sahilinde demirli olarak beklemekte ve özel olarak kiralanabilmektedir.

arkas09

Santa Maria, Nina (İspanyolca’da kız anlamına gelmektedir) ve Pinta (İspanyolca’da benekli anlamına gelmektedir)  Christophe Colomb‘un 1492 yılında yaptığı transatlantik yolculuğunda kullandığı 3 kalyon gemisinin maket çalışmaları.

arkas11

Gemi tabelaları. Bu tabelalardan her gemide 1 tane bulunmaktadır. Tabela üstünde yapıldığı tersane ismi ve amblemi, geminin yapılış tarihi, kaçıncı gemi olduğu yazar. Gemi tabelaları çok değerlidir. Gemiyi söken kurum genelde tabelaları kendisine saklar. Daha gemiler söküme giderken yolda tabelalar sökülmüş olabiliyor. Bu yüzden koleksiyoncular için büyük değer taşır.

Turumuz sırasında genel bilgiler alıyoruz. Türkiye’de tersanecilik nasıl diye soruyoruz. Türkiye, yatçılıkta çok ileri bir konumda. Dünyadaki çok büyük yat tersaneleri Türkiye’de de tersane açıyorlar. Çünkü burada işçilik daha ucuz. Dünyanın en büyük, en güzel, en modern yelkenli yatı Maltese Falcon, Tuzla’da yaptırılmış.

arkas12

Deniz kızı. Gemilerin burunlarına konurdu. Efsaneye göre uzun aylar boyunca denizlerde, okyanuslarda seyahat eden denizciler deniz kızlarının seslerini, ıslıklarını duyarlardı. Deniz kızları onları çağırıyor zannederler, kendilerini denizlere atar ve boğulurlarmış. Bu deniz kızlarını gemi burunlarına koymalarının sebebi seslerini duydukları deniz kızlarını kaçırdıklarına inanmalarıymış.

arkas24

17.yüzyıl gemileri bölümü

arkas23

HMS Prince, 1670 kraliyet donanmasının birinci sınıf gemilerinden bir tanesi idi. Fransız hattını ilk kıran gemi olarak ün kazanmıştır.

Her bir noktası ile el yapımı. Hazır hiçbir detay kullanılmamış. Maketin yapımı Azmi Beydeş tarafından 5 sene sürmüş.

arkas27Constitution, 1797

Amerika’nın iç savaşlarda kullandığı gemilerdendir. Kayalara sürtünmeye karşı daha dayanıklı olsun diye geminin altı ağaç üzerine bakır levhalar ile kaplanmıştır.

arkas28

Altta görülen beyaz malzemeye-taşlara  “safra” denmektedir. Geminin dengesini sağlamaya yarar. Bu sistem günümüzde de kullanılmaktatır. Bu sefer taş yerine denizden çekilen su doldurulmaktadır. Taşların üzerinde görülen fıçılarda su, içki, barut gibi malzemeler bulunmakta idi.

arkas29

Cutty Sark, 1870

Hindistan’dan İngiltere’ye çayı en hızlı şekilde getirmek üzere dizayn edilmiş ticaret gemisidir.

arkas13

Zemin kat: savaş gemileri ve özel amaçlı gemiler bölümüne genel bakış (üstte)

arkas14

Rus çarının yatı Livadia. Denizde yüzen saray. Burada 3 bacanın yanyana olması ilginçtir. Denizciliğe uygun bir yat değildi.

livadia

arkas15

Nusret mayın gemisi. Miyadını doldurunca satılıyor. Gemiyi alan kişi üst bacasını kestiriyor. Arka tarafa bir seyir köprüsü ve yaşam mahali yapıyor ve ambar yapıyor, küçük bir yük gemisi olarak kullanıyor. Seneler sonra Mersin limanında durduğu yerde batıyor. Limandakiler gemiyi 2 parçaya bölerek denizden kendi vinçleri ile çıkarıyorlar. Daha sonra Tarsus belediyesi tarafından alınıyor, bir parkın içine kaide yaptırarak gemiyi sergiliyor, üst kısmını ise eski resimler yardımıyla yaptırıyor. Ama orijinaline çok uygun çıkarılamamış.

arkas16

Yavuz muharebe kruvazatörü

1950 yılında görevden alınıyor. 1963 yılında satışa çıkarılıyor. 1971 yılında hurdaya çıkarılıyor…

Bugün Yavuz’dan geriye İstanbul’da sergilenen top mermisi ve Gölcük’te sergilenen pervanesi kalıyor…

arkas19

Aziz Nikola gemi-kilise (1901-1917), Çarlık dönemi kilise gemisi. Karadeniz’de seyrederdi, kilise olmayan yerlerde nehirlerden geçer, ayin yapılırdı. Üzerinde birden fazla kilise ihtiva ederdi. Bolşevikler tarafından yakılmıştır.

arkas20

Süngerci takımı. Sünderi denizde yüzerek toplamak çok zordu. Deniz tabanında yürüyerek toplamak çok daha verimli oluyordu. Görülen ayakkabılar çok ağırdı, başlık ta oldukça ağır, etli bir metalden yapılırdı. Ayrıca dalgıçlar bellerine kurşun bağlardı. Tekneye tulumbalara bağlı iple bağlı idiler. İple girip iple çıkabiliyorlardı. Süngerciliğin başlıca 2 tehlikesi vardı. Birisi iplerin bir yerlere dolanıp kopması idi, ikincisi ise çok meraklı olan devasal deniz kaplumbağaları hortumları gagalayıp koparıyorlardı. Bu durumlarda süngercinin ağır yüklerden dolayı yukarı çıkması imkansız olduğu için boğuluyorlardı.

arkas17

Bodrum kat gemi antikaları bölümü

arkas21

Gemicilik haritaları: Almanaktan alınan bilgiler bu haritalarda yol gösterici oluyor. Paralel cetvel ve kompaslar ile gemi kaptanları kendi yerlerini bulurlardı. Bir kaptan haritada olmayan bir yerde kaza yapar, batarsa o yeri bulduğu için ödüllendiriliyordu.

arkas18

Paraketeler: Geminin kaç mil sürat ile gittiğini ve kaç mil yol aldığını tespit etmeye yarardı. Geminin büyüklüğüne ve uzunluğuna göre kıç tarafına monte edilir. Köpekbalıkları denizde hızla hareket eden paraketelere merakla yaklaşırlarmış. Köpekbalığı midesinden parakete çıktığı çok görülmüş. Bu yüzden gemilerde yedekli bulundurulurmuş.

arkas22

Amerigo Vespucci

İtalyan Deniz kuvvetlerine bağlı, denizci yetiştiren bir okul gemisidir. Geçtiği yerlerde onu gören herkes tarafından selamlanır.  Yelken açma töreninde görülen yelkenlerin üstüne tüm denizciler yanyana dizilirler. Dünya denizlerinin en güzel kızı olarak nitelendirilir.Neden denizlerin en güzel gemisi deyince: 1950’li yıllarda Amerikan uçak gemisi okyanusta seyreden gemiye kimlik sorar. Ben Amerigo Vespucci, okul gemisiyim der. Bu komutanın çok hoşuna gider ve siz dünya denizlerinin en güzel kızısınız gibi birçok güzel iltifatta bulunur, bu da dilden dile dolaşarak tarihe geçer.

arkas30

Arkas Deniz tarihi merkezi:

Ziyaret Saatleri: Salı, Perşembe ve Cumartesi 10.00-18.00

Rehberli turlar Salı ve Perşembe günleri düzenlenmektedir. Turlara katılım için rezervasyon gerekmektedir. Burayı gezmek ve gemilerin tarihçesini de zevkle öğrenmek için rehberli tur alınmasını tavsiye ederim.

Adres: 80 Sokak No:28 Bornova, İzmir

Telefon: 0 232 342 10 11

Kültür- Sanat / Culture-Art içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 2 Yorum

Köpek

stray-dog

Sabah yürüyüşlerimde karşılaştığım, her seferinde çoşku ve sevinçle karşılandığım küçük dostum 🙂

Hayvanlar- Animals içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Bir kitap nasıl pazarlanır?

Alışılagelmiş pazarlama stratejilerinin dışında çok keyifli ve güzel bir fikir olduğunu düşündüğüm bir kitap pazarlama yöntemine denk geldim.

MirandaJuly

Oyuncu ve yazar Miranda July, yeni kitabını “No one belongs here more then you”  güzel bir web sitesi hazırlayarak tanıtıyor…Buzdolabının tepesine oradan ocağının üstüne mesajlarını yazıyor…54 resimli sayfa ile tanıtımını tamamlıyor. Yazılar çok güzel, fikir nefis, resimler basit, geneli samimi. Fazla söze gerek yok, girin bakın.

Özel ve değişik bir film arıyorsanız: Me and you and everyone we know

Kitaplar-Books içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Grand Hotel de Londres

grandoteldeLondres (37)

Beyoğlu Meşrutiyet caddesi üzerindeki en meşhur ve belki de en eski otel “Grand Otel de Londres” yani Büyük Londra otelidir. 1960’lı yıllardan beri Antakya’lı Hüzmeli ailesine aittir.

Otelin içini gezerken yetkililerden bilgi alıyoruz. Müşterilerinin neredeyse tamamı yabancı, özellikle Avrupa ve Amerika’dan çok ziyaretçileri bulunuyor. Sebebini sorunca yabancı müşterilerin tarihi dokuya, nostaljik havaya çok ilgi duyduklarını yerli müşterilerin ise  lüks ve konfor aradıklarını dolayısı ile burasını pek tercih etmediklerini öğreniyoruz. Yine de sanatçılar, tiyatrocu ve sinemacıların uğrak yeri.

Otelin popülerliğini katlayan kişilerden birisi Almanya’da yaşayan bol ödüllü ünlü yönetmen Fatih Akın. Gegen die Wand yani “Duvara Karşı” filminin çekimlerinin bir bölümü burada geçti, o dönem ve günümüzde İstanbul’a geldikçe otelde konaklıyor. Filmin gösterimi ile birlikte otele ilgi inanılmaz artmış, yurtdışında tanımayan kalmamış diyorlar…

Sezen Aksu’nun “yanmışım sönmüşüm ben” şarkısına ait klibi yine Fatih Akın tarafından burada çekilmiştir.

Bir dönemdir kapalı gişe oynayan dünya edebiyatının önemli eserlerinden birisi Goethe’nin Faust oyununun çevirisi Haydar Zorlu tarafından burada hazırlanmış…Bunu da gezimiz sırasında tesadüfen orada bulunan Haydar beyin kendisi tarafından öğreniyoruz…

Buraya gelen müşterilerin büyük bir kısmı otelde hiçbir restorasyon yapılmamasını, dokusunun mutlaka korunmasını rica etmekteymiş.

grandoteldeLondres (35)

grandoteldeLondres (11)

grandoteldeLondres (1)

grandoteldeLondres (2)

Otelin en eski parçalarından birisi bu büfe ve piyano

grandoteldeLondres (3)

grandoteldeLondres (10)

grandoteldeLondres (5)

grandoteldeLondres (6)

Otelin sürekli elemanı “Yakup” gelen müşterileri ilgi ile izliyor…

grandoteldeLondres (32)

Müşteriler için bilgisayar alanı

grandoteldeLondres (15)

grandoteldeLondres (14)

grandoteldeLondres (22)

grandoteldeLondres (23)

grandoteldeLondres (27)

Tasarım-Dekorasyon-Mimarlık-Design-Decoration-Architecture içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Adahan İstanbul

adahanistanbul (26)

General Yazgan sokak üzerinde konumlanmış, Kamondo ailesi tarafından yaptırılmış hazineye ait 140 yıllık tarihi eser bina 27 sene boş kaldıktan sonra  Dikon Mimarlık ofisi sahibi mimar Sedat Aklan tarafından  5 senelik restorasyon çalışması sonunda 2012 senesinde Adahan Istanbul ismi ile otel olarak hizmete girdi.

4 katlı ve 47 odalı otelde 4 adet toplantı salonu (bunların ikisi, içinde banyosu ve küçük mutfak ünitesi olan sanatçı ve araştırmacı stüdyosu olarak tasarlandı. Bu birimlerde isteyenler, otel servisinin tümünden yararlanarak konaklayabilir ve çalışmalarını sürdürebilirler), kütüphane, kahve barı, restoran ve tiyatro gösterileri ile özel davetlerin yapıldığı bir mahzen alanı bulunuyor.

adahanistanbul (23)

Otele girişte ve tüm gezim boyunca dikkatimi çeken özellik başta hoş ve hafif bir kokunun tüm otelde ve odalarda kendisini hissettirmesi. Bu özellik güzel bir etki bırakıyor…

Orijinal olarak ortaya çıkarılmış mermer zemin, mermer merdivenler, orijinal olarak bırakılmış duvarlar ve tavan dekorları,  ham bırakılmış mobilya ile doğramalar, sade aydınlatmalar ilk anda göze çarpan detaylar. İhtiyaçtan fazla hiçbir dekoratif öğeye rastlamak mümkün değil. Resim, aksesuar,halı gibi dekoratif objeler yok denecek kadar az. Sade ama fonksiyonel, ferah ve zarif bir dekorasyon hakim.

Mimar Sedat Aklan ile keyifli bir sohbet eşliğinde otel hakkında geniş bilgi edindik.

“Mekanın niteliğini insanlar talep ediyor. Mekan sizi rahat veya rahatsız hissettirebilir. İnsanları rahatsız etmeden, şaşıracakları ama keyif alacakları mekanlar tasarlamalı…Mekan tasarımı dünya görüşünüzü aktarır. Son dokunuşları yaparken doğru seçimi yapmalısınız. Mesajınızı alanlar ve almayanlar olacaktır. Mesajınızın doğru yere gitmesi için gelen insanların donanımlı olması da şarttır tabii” diyor.

Yapı, tuğla yığma bina, zemin volta döşeme. Restorasyona başladıklarında öncelikle dönemin mimari malzemelerini incelemiş, ona göre projelendirmeyi gerçekleştirmişler.

Duvar kalınlıkları 40 ile 60 cm arasında değişkenlik göstermekte.

Mermer zemin üstünde farklı döşemeler mevcutmuş, merdiven kat kotları takip edilerek esas mermer ortaya çıkarılmış.

Toplantı odası gibi bazı mekanlarda görülen freskoların üzerinde 7-8 kat boya bulunuyormuş. Bunlar hafif buhar verilerek tek tek soyulmuş ve orijinal freskolar ortaya çıkarılmış.

Binada çimento kullanılmamış, kireç harç ve kireçli boya kullanılmış. Kireçli boya içinde ihtiva ettiği kalsiyum kristalleri sebebi ile ışığı yansıttığı için derinlik hissi vermekte olduğundan otel müşterilerinin dikkatini çekmekteymiş.

Tavan yüksekliğinden hiçbir şey kaybetmemek adına havalandırma sistemi otel içinde bulunan 4 adet şaft ile çözülmüş.

En üst kata çıkan merdivenler yokmuş. Orijinal merdivenlere sadık kalmak adına diğer katlardaki merdivenlerden profiller çıkarılmış, Marmara ocağında bir usta bulunmuş ve merdivenlerin taslakları kestirilmiş. Sonradan da son haline getirilmiş. 180 cm uzunluğundaki basamakların tanesi 280 kg ve 40 cmlik bölümü duvar içinde konsol olarak çalışmakta.

Sedat bey yatak seçiminin de otelin önemli unsurlarından birisi olduğunu, konfora dikkat edilmesi gerektiğini ifade ederek, hava sirkülasyonu bulunan özel olarak seçtiği doğal malzemelerden yaylı yatak yaptırdığını belirtti. Gelen müşterilerden çok olumlu geri bildirimler aldıklarını hatta bazılarının yatak satın almak ve bu markayı getirtmek istediklerini belirtti.

Otelin zemini genel olarak mermer yanında Montreal’den getirtilmiş masif ahşap. Verniksiz. Banyo zeminleri ise yerden ısıtmalı taş.

Odalarda halı kullanımının doğru olmadığını, insanların halıya basmaktan hoşlanmadıklarını çoğunlukla “pis” olabileceği düşüncesinde olduklarını gözlemlediğinden hiçbir odada halı bulunmadığını ifade ediyor.

Nevresimler ve havlular beyazlatılmamış, boyanmamış pamuk.

Abajurların ahşabı yakılmak üzere soba önünden atölyelerden kurtarılmış, tornaya götürülmüş ahşap. Abajurlar ise el yapımı Hint kağıdı.

adahan

4 kat boyunca inen aydınlatma el yapımı. 960 adet kağıt başlıklı 1 wattlık aydınlatmadan oluşuyor. Merdiven boşluğundaki hava sirkülasyonu sebebi ile aydınlatma zarif bir biçimde hareket ediyor.

adahanistanbul (27)

adahanistanbul (28)

Toplantı odası 15 kişilik. Fakat geniş bir alanda yer aldığı için bu sayı rahatlıkla arttırılabiliyor.

adahanistanbul (16)

Toplantı odası önünde yer alan kahve barı hem otel müşterilerine hem de toplantı yapan firmalara yönelik tasarlanmış.

adahanistanbul (21)

Kütüphanede İstanbul ve dekorasyona dair birçok kitap ve dergi bulunuyor. Turist müşterileri şehri gezmeden önce burada bir ön çalışma yapma imkanı bulabiliyorlar.

adahanistanbul (17)

Otelde ayrıca Van ilinden getirtilen el emeği göz nuru halı ve kilimler meraklılarına satışa sunuluyor.

adahanistanbul (1)

Geniş ve uzun koridorlardan odalara dağılıyoruz…Koridorlardaki sadelik ve boşluk dikkat çekici…Duvarlar zaman zaman gerçekleşen sergiler için kullanılıyor. Sergilerden zaman içinde toplanacak eserler ile duvarlar süslenecek.

adahanistanbul (35)

Otelin en büyük odalarından birisini ziyaret ediyoruz. Daire büyüklüğündeki oda geniş aileler, rahatlık arayan iş adamları için ideal.

adahanistanbul (36)

Oda salon alanı

adahanistanbul (43)

Farklı banyo tasarımlarından bir örnek

adahanistanbul (38)

Eski kapıların yatak başı olarak değerlendirildiği bir yatak örneği

adahanistanbul (31)

Orijinal tavanın restorasyon sonucu olduğu gibi ortaya çıkarıldığı en güzel odalardan bir tanesi

adahanistanbul (3)

Otelin en üst katında Cachi restoran bulunuyor. Burası sıcacık, ev havasında döşenmiş hem otel müşterileri hem de dışarıdan gelen misafirlere açık bir lokanta/bar. Açık terasından yaz aylarında Haliç manzarasını seyretmeniz mümkün. Yemekler otelde günlük yapılıyor, dışarıdan hiçbir şey alınmıyor. Dondurulmuş gıda kullanılmıyor. Öğle yemeklerinde dışarıdan birçok müşteri geliyor, fiyatlar makul ve bütçelere göre farklı menü paketleri bulabilmek mümkün.

Otelde yemekten, temizlik ürünlerine kullanılan herşey organik, dolayısı ile Greenstar yani Yeşil Yıldız belgesine sahip! Çevreye duyarlılığın son yıllarda gittikçe önem kazanması, Kültür ve Turizm bakanlığının bu konuda yaptığı bir araştırma ile turistlerin bu konuya duyarlı tesislerde kalmak istemelerine dikkat çekmesi bu oteli bu ihtiyaca cevap veren tarihi ve güzel bir tesis haline getiriyor.

Çatıda konumlanmış güneş toplayıcıları ile otelin sıcak su ihtiyacı karşılanıyor. Yağmur suyu toplayıcıları ile mekanik ve kimyasal temizlikten geçirilen yağmur suyu temiz su olarak kullanılıyor ve bu sayede dıştan temiz su kullanımı en aza indirgenmiş oluyor.

Odalarda kullanılan perde ve nevresimler koton, hiçbir sentetik malzeme kullanılmamış. Mobilyalar masif ahşap ve hiçbir kaplama veya cila yok.

adahanistanbul (7)

adahanistanbul (8)

Lokanta barından bir görünüm

adahanistanbul (10)

adahanistanbul (12)

Otelin altındaki tiyatro-parti alanına iniyoruz. Şu anda burada The Club ismindeki tiyatro grubunun  gösterileri sergileniyor. Linkten gösterileri takip edebilirsiniz.

adahanistanbul (24)

Adahan Istanbul

Asmalı Mescit mahallesi, General Yazgan sokak, No: 14 Beyoğlu

T: 212 243 8581

www.adahanistanbul.com

  • 29.05.2023 tarihli güncelleme: Otel farklı bir gruba satılarak Adahan Decamondo Pera olarak restore edilerek hizmete açıldı.
Tasarım-Dekorasyon-Mimarlık-Design-Decoration-Architecture içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 1 Yorum

İstanbul Art Fair


22. İstanbul sanat fuarı “Artist 2012” Tüyap Beylükdüzü fuar alanında 17 Kasım tarihinde başladı.
25 Kasım günü sona erecek fuarda 86 katılımcı galeri ve sanat merkezi 7 ve 8. hallerde temsil ettikleri sanatçıların eserlerini sergilemekte.

Fuara birçok okuldan öğrencilerin getirilmesi ve sanat ile erken yaşlarda tanıştırılmaları mutluluk verici manzaralar idi.

Fuardan bazı sanatçıların eserlerini burada paylaşacağız.


Mehmet Emin Özer- Amedus art gallery


Mehmet Emin Özer- Amedus art gallery


Ekin Erman- Amedus art gallery


Teoman Südor- Galleria L’aura


Parisi Elena- Artestruttura


Meryem Salahi- Troy Sanat


Albina Onay- Evin Sanat galerisi


Zeynep Baransel, geri dönüşüm, 2006- Evin sanat galerisi


Neş’e Erdok, 1 bardak su, Evin sanat galerisi


Kader Genç- Karşı Sanat


Kader Genç- Karşı Sanat


Sevgi Akyüz Yaman- Karşı Sanat


Caner Karakaş- Karşı Sanat


Caner Karakaş- Karşı Sanat


Soner Çakmak, Lanetliler teknesi- Düş yolcusu sanat durağı


Fikret Otyam- Polart Galeri


Hakan Kamışoğlu- Galeri Eksen


Lebibe Sonuç- Galeri Eksen


Lebibe Sonuç- Galeri Eksen


Çetin Özer- Galeri Binyıl


Gürbüz Doğan Ekşioğlu- Gallery Mabeyn


Hale Nurol- Valör sanat galerisi


Handan Günaydın- Doğuyorum Sanat grubu


R.Doğuhan Özgün- Galeri Pipo


İrfan Okan

Fuar hakkında daha geniş bilgi için:
http://www.istanbulartfair.com/

Kültür- Sanat / Culture-Art içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 1 Yorum

Ne yapacağımı bilmediğim zaman ne yapmalıyım?


Ne yapacağımızı bilmediğimiz bazı zamanlar yaşarız. Bu işte tıkanıklık olabilir, bir projemizde yeni fikirlere sahip olamamak olabilir, hayatımızla ilgili karar vermemiz gereken bir yol ayrımında duruyor olabiliriz, değişiklik yapmak istiyor ama nerden nasıl başlayacağımızı bilemiyor olabiliriz.
“dur” gelir. Dururuz. Fikirlerimiz tükenmiştir, yaratıcılığımız bitmiştir, üretemeyiz, ilerleyemeyiz, çakılır kalırız. Birşey yapmak istersiniz, içinizden bile gelmez. Hayat sanki “pause” düğmesine basmıştır. Hadi bakalım…Şimdi ne olacak?
Böyle dönemlerde ne yapmak lazım, kimler neler yazmış diye bir araştıralım bakalım…

Michael Hyatt- International leadership
1. Nihai sonucu unutun! İşin gerçeği nihai sonuç üzerindeki kontrolümün tahminimden daha az olduğudur. Ayrıca sonuca ulaşıncaya kadar birçok değişkenler de değişecektir. Projeler ve anlaşmalar zaman içersinde gelişecektir. Şimdiden göremeyeceğim sorunlar olabilir.
2. İkinci doğru eyleme odaklanın. Sonuç hakkında endişelenmek veriminizi düşüreceği için projenizi ilerletecek diğer eylem hakkında düşünün.
3. Bugün birşey yapın! Anahtar budur. Birşey yapmak hiçbir şey yapmamaktan iyidir.

Ben Lichtenwalner-Modernservantleader.com kurucusu
4. Yapılabilecek doğru hareketlerin listesini yapın!
5. Dua edin.


Eckhart Tolle
Karar veremediğimiz zaman bunun tek sorumlusu zihnimizdir ya da “kafamızın içindeki sestir”. Çoğu insan bu sese sahip olduklarını fark etmezler bile. Ama o yine de konuşur, tükenmek bilmeyen bir içsel diyalog yaratır. Hatta bu sesle bazen kendinizi konuşurken bulursunuz. Bu ses öyle devamlı dırdır eder ki buzdolabınızın sesine ya da aynı odada bulunan bir süre sonra duymadığınız havalandırma sesine benzer.
Zor karar zamanlarında bu ses pek yardımcı değildir. Genellikle eleştirir, sürekli sizi ve yanlış yaptığınız veya yapmadığınız şeyleri eleştirir. Başkalarını da eleştirir. Size dayanamayan birisyle yaşar gibisinizdir. Böyle bir insanla yaşamak istemezdiniz, bu kişiden ayrılırdınız. Ama aklınızdan kurtulamayacağınıza göre çakılıp kaldınız. Sonuç? Cesaretinizi kaybedersiniz. Karalarınızdan çıkabilecek pozitif sonuçları göremezsiniz.
Kafanızdaki ses gerçek sorunlar olmayan sorunlar da yaratmaya başlar. Bunlar henüz olmamış şeylerdir, belki yarın olacaktır, belki gelecek hafta. Gerçekleşmemiş sorunlara kulak vermeye: endişelenmek denir. Kafanızdaki ses bunu yapar. Ya olursa? Der. Sıkıntı yaratır. Böylece hayatın çoşkularını hissetmez olursunuz.
Sonra artık fikir üretemez olursunuz. Bu sefer kafanızdaki ses ilgili ilgisiz herşey hakkında şikayet etmeye başlar. Hava, ekonominin gidişatı, hayatınızın aslında bu şekilde olmaması gerektiği vs vs. Şikayet yük getirmekten başka birşeye yaramaz. Birşeyler yapmaya çalışırken sırtınızda koca bir kaya yükü ile ortalıkta gezmeye benzer ve hiçbir şey yapamayacak hale gelirsiniz.

Şimdi kafanızdaki sesin birden sustuğunu hayal edin…wow bu sessizliğin ne kadar güzel olduğunu fark edersiniz. Doğru karar vermek için ihtiyacınız olan şey tamamiyle budur. Şimdide olmanız gerekir. Şu anda olan şeyler dışında herşeyden özgür olmanız gerekir.
Tabii ki parmaklarınızı şıklattığınız an olacak birşey değildir. Bazı insanlar bunu ekstrem sporlarla ilgilenerek deneyimlerler. Mesele bir dağ tırmandığınızda el ve ayaklarınızı nereye koyacağınızı neyi tutacağınızı düşünürsünüz. Başka hiçbir şey düşünmediğinizi fark edersiniz. Çünkü başka birşey düşündüğünüz taktirde düşme tehlikeniz bulunur.
Başka insanlar doğaya gider. Kuşları dinler, yaprakların rüzgarda hışırtışını dinlerler ve birden şimdide olmanın ne demek olduğunu anlarlar.
Tabii ki illa tehlikeli sporlarla ilgilenmek veya doğaya kaçmanız gerekmez. Bulunduğunuz herhangi bir yerde var olabilir, düşüncelerinizden uzaklaşıp bedeninizin canlılığına odaklanabilirsiniz.
Şimdide bulunduğunuz zaman ana duyu organlarınızdan duyu algınız, görme algınız anında artar. Üretmek zorunda olmadığınız sükuneti hissedersiniz. Ne yapmanız gerektiği düşünceleri altında aslında hep orada var olmuştur. “Burada bir konu var” ve “bu konu hakkında aklım neler diyor” arasındaki farkı görmeye başlarsınız. Mesela “işimi kaybedebilirim” ya da akıl gözü ile “işimi kaybedebilirim, yani evimi kaybedebilirim, kızımı okuldan almam gerekebilir, ailemin evine taşınmam gerekebilir, dolayısı ile hafta bitimine kadar yeni bir iş bulmam lazım- iş olmasa bile ve yeteneklerim bulunmasa bile.”
Tabii ki bu geleceğinizi görmezden gelmeniz ve yarın ne yapmanız gerektiğine dair düşünmemeniz anlamına gelmez. Sadece dikkatinizin şu anda olması anlamına gelir. Belli şeyleri planlamanız gereklidir ama her zaman şimdiki anda kalmanız ve olanın tabiatını görmeniz yeterlidir.
Bunu nasıl yapabiliriz? Öncelikle kafanızdaki sesi tanımakla başlayabilirsiniz. Ne düşündüğünüzü duyduğunuz zaman düşünmeyi kesebilirsiniz. Başka bir deyişle “şu anda ne gibi bir sorunum var?” diye kendinize sorun. Bu sıklıkla sizi uyandıracaktır. Kabul etmeniz gerekir ki: “evet, şimdi bir sorunum yok. Yani şu anda işinizi kaybetmediniz. Belki sonra kaybedeceksiniz ama şu anda işiniz var. Sonra müdahale etmeniz gereken bir konu vardır. Ama bu bir sorun mudur? Eğer “şu anda” bir sorun doğarsa “o zaman” çaresine bakarsınız.
İçinde bulunduğunuz durumun ne olduğunu-kafanızdaki ses dışında- anladığınız zaman çırpınmanıza gerek kalmaz. Durum var olmaya devam eder. Bunu dert etmeye, içmeye, ağlamaya veya başkalarına danışmanıza gerek kalmaz. Buna karşı direnç göstermeyi bırakabilirsiniz çünkü bunu düşünmekten dolayı kendinizi hasta etmek üzeresinizdir.
Böylece günlük normal aktivitelerinizi yapmaya devam edebilirsiniz ve burada sezgi devreye girer. Çünkü sükunete bağlandığınız zaman analitik düşünmeden daha yüksek bir kreatif yetenekle bağlanırsınız. Genellikle doğru karar spontan bir biçimde beliriverir. Bu hemen olmayabilir ama günlük yaşama geri dönüş sırasında gerekli olan alan ve sessizlik sezgilerinizin yüzeye çıkmasını sağlayabilir.
Her zaman herşeyi farklı yapabilirdiniz. Ama önemli olan bunu ne yaptığınız değil, nasıl yaptığınızdır, yaparken ki farkındalığınızdır.

Dr. Judith Rich-Huffingtonpost
1. Sizin hikayeniz nedir? Kendinize mevcut durum ile ilgili neler söylediğinizi fark edin. Bu bir sorun mu yoksa fırsat mı? Tarif ettiğiniz şekil deneyiminizi belirleyecektir. Sorununuz varsa korku ile tepki veriyor olabilirsiniz. Bunu bir fırsat olarak görürseniz yeni olasılıklar doğacak, kapılar açılacaktır. Onlar hep oradaydı, siz almaya hazır değildiniz.
2. Vücudunuzun verdiği tepkileri fark edin! Vucüdünüz size şu anda ne söylüyor? Boğazınızda düğüm var mı? Göğsünüzde sıkışma var mı? Ya nefesiniz? Kesik mi derin mi nefes alıorsunuz? Vücudun kendi bilinci vardır. Ender olarak hata yapar. Onu dinlemeyi ve ona güvenmeyi seçin. Sakin olduğunuzda bile ne yapmanız gerektiğini size söyleyecektir. Sesiz olun ve hiçbir şey yapmayın. Takip edin.
3. Duygularınızı fark edin! Gergin, sinirli, panik veya manik misiniz? Ya da sakin, sessiz, dengeli? Hislerinizi takip edin. Altında yatanlara bakın.
4. Yardım isteyin! Aileniz, dostlarınız, terapistiniz, koçunuz size yardım edebilecek her kimse…
5. Hareket edin! Yürüyün, koşun, dans edin, spora gidin, pilates yapın. Vücudunuz için iyi gelebilecek ne varsa yapın. Endorfin hormonlarını salgılayın, bakış açınız değişecektir.
6. Sürece güvenin:! Bir süreçte olduğunuzu ve olmanız gereken yerde olduğunuza güvenin. Nereden bileceksiniz? Başka yerde olmanız gerekseydi olurdunuz! Durumun içersinde sakinleşmeye izin verin ve tünelin ucundaki ışığı henüz göremeseniz bile ona her gün bir adımla yaklaştığınızı bilin.
7. Şimdi burada olun! Aradığınız cevaplar dışarıda değil, bulunduğunuz yerdedir. İçinize dönün.
8. Açılın! Gözlerinizi, kulaklarınızı, kalbinizi, aklınızı, ruhunuzu ve hayatınızı güzel birşeyin oluşumuna açın, her ne kadar şu anda öyle hissetmeseniz bile.
9. Oturun ve derin bir nefes alın! Sonra bir nefes daha. Aradığınız cevaplar aldığınız nefeslerin içindedir. Sevgi, kabul, cesaret ve huzuru içinize çekin. Korkuyu dışarı verin. Bu konuda medisayon yapıp nefesinizi odaklamanız aklınızı netleştirir ve sizi odaklar.
10. Kendinizden daha büyük bir gayeye hizmet edin! Başkalarına verebileceğiniz güzel şeyler var. Sizin verebileceklerinize ihtiyacı olanları bulun ve verin. Bilin ki aradığınız şey sizi aramaktadır.

Kişisel Gelişim-Self evolution içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | 2 Yorum

Internations

Internations 11 Eylül 2007 senesinde expat toplulukları için kurulmuş olan bir organizasyondur.
Tüm dünya ülkelerinden yaklaşık 600.000 üyeye sahiptir ve üye sayısı her geçen gün artmaktadır.
Şu anda dünyanın en büyük expat grubu haline gelmiştir.
Metin Süerkan ve Füsun Vollmuth liderliğinde İstanbul’da da Internations Türkiye olarak son derece faaldir.

Expat nedir? Kimlere denir? Kendi ülkesinden farklı bir ülkede yaşayan ve geçici veya sürekli olarak, kişinin dünyaya geldiği ve ikamet ettiği ülkeden farklı bir ülkede yaşaması olarak tercüme edilebilir.

Internations Istanbul topluluğunun amacı Türkiye’ye çalışmak için gelmiş, geçici bir süreliğine gelmiş veya yerleşik hayata geçmek üzere gelmiş yabancıları aynı çatı altında toplamak, tanışıklıklarını sağlamak, İstanbul ve Türkiye’yi tanıtmak, sosyal gruplar sayesinde etkinlik ve aktiviteler gerçekleştirmek ve yeri gelince de iş bağlantıları, fikir alışverişi yapacak platformlar yaratmak, yerleşik yaşantıyı en iyi şekilde tanıtarak insanların entegrasyonunu sağlamaktır.

Bunun için her ay farklı ve özel bir mekanda davet verilmektedir.
Davetlere katılabilmek için web sitesinden üyelik kaydı yaptırmanız yeterlidir.
Üye olduktan sonra İstanbul’da gerçekleşen tüm davet, etkinlik ve aktivitelerden haberdar olabilir,dilediklerinize katılabilirsiniz.
Internations Istanbul olarak organize edilen davetlerin katılım sayısı sezona ve mekana göre değişiklik göstermekte ama genelde 200 kişi ve üzeri olmaktadır.

Normal üyelik yanında özel bir üyeliğe belli bir ücret ödeyerek sahip olabilir, bazı özel etkinliklerden öncelikli ve ücretsiz yararlanma hakkına sahip olabilirsiniz.

Üyeler tarafından oluşturulmuş birbirinden güzel gruplar da mevcuttur. Bunlardan bazıları: Istanbul seyahat grubu, Istanbul yelkenli grubu, Istanbul trekking grubu, Istanbul geceleri grubu, Istanbullu ebeveynler grubu, Istanbul kitapseverler grubu, Istanbul güzel sanatlar grubu, Istanbul bekarlar grubu, Istanbul fotoğraf grubu, Istanbul şarapseverler grubu, Istanbul jazz severler grubu ve nicelerini sayabiliriz.

Web sitesinin “forum” bölümünde sorularınızı sorabilir, yaşadığınız sorunları paylaşabilir, ev arayabilir, mobilya kiralayabilir, şehirdeki aktivitelerden birbirinizi haberdar edebilir ve diğer site kullanıcıları ile fikir alışverişinde bulunabilirsiniz.

“İstanbul Places” bölümünü kullanarak İstanbul’da gidilebilecek her türlü otel, restoran, cafe, eğlence yeri, müze,tiyatro, konser ve akla gelebilecek her türlü yerden kullanıcı referans ve yorumları ile haberdar olabilirsiniz.

Tanıştığınız herkesi arkadaş listenize ekleyebilir, kendileri ile haberleşebilirsiniz.

Herhangi bir şekilde üyeler tarafından davetlerde veya web sitesi üzerinden rahatsız edildiğiniz taktirde konuyu merkeze iletebilir ve en kısa sürede yardım alabilirsiniz. Bu konuda özellikle çok hassas davranılmakta ve üyelerin düzgün, kaliteli ortamlarda medeni insanlar ile iletişimde olmaları için özel ilgi gösterilmektedir.

Internations Istanbul Expats:
http://www.internations.org/istanbul-expats

Youtube’dan dünyanın çeşitli ülkelerinde gerçekleşen davetlerle ilgili fikir edinebilirsiniz:

ekonomi, iş dünyası / economy &business içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

1.İstanbul Tasarım Bienali- Galata Özel Rum İlköğretim Okulu

1.İstanbul Tasarım Bienali’nin gerçekleştiği bir diğer mekan Galata özel Rum ilköğretim okulu.
Bina böyle bir etkinliğe ev sahipliği yapmak için mimarisi, konumu ve havası ile son derece doğru bir seçim olmuş.

Facebooktan tarihçesi ile ilgili edindiğimiz bilgiye göre: Özel bir mimariye sahip heybetli bir bina olan Galata Rum Okulu Milli Eğitim Bakanlığı’nın 29.01.1968 gün ve 420.5/1572 sayılı emirleriyle adı değiştirilerek Karaköy Rum İlkokulu adını almıştır. İlk kurucusu ve ilk maliki tam olarak bilinmemektedir.
Yıllar önce yapılan çok amaçlı salonun bir tarafını sarmalayan balkonlar, büyük sahne mermer nakışlı,oymalı alçıların özelliği kaybolmamıştır.
Taban taşları orjinalliğini yitirmemiştir. Koridorların genişliği sokak ve cadde büyüklüğündedir. İki taraflı geniş dönerli merdivenleri ahşap tırabzanları oldukça zengin bir görünümündedir. Beşinci katta duvarındaki özel yağlı boya resimler renkleri ve desenleriyle özel bir görünüme sahiptir. Okul inşaatı 1853’te başlayayıp, 1883’te tamamlandı. 1884 depreminde hiçbir zarar görmedi ve okul altı senelik ilköğretim düzenine göre öğretime başlamıştır.
Binanın üst katlarında kız öğrenciler , alt katlarında erkek öğrenciler ayrı ayrı öğretim yapmışlardır. 1936 yılında erkek ve kız öğrenciler birleştirilerek (Galata Rum İlkokulu) adı altında öğretime geçmiştir.
(http://www.facebook.com/galatarumokulu/info)

Çok katlı binanın en üst katından aşağı doğru sergiyi gezdik.

Pedro Reyes çalışmaları


Pedro Reyes çalışmaları


Tristan Kopp bisiklet


Enzo Mari çalışmaları


Kaynatıcı/boiler, Jesse Howard


Elektrikli süpürge/vacuum cleaner, Jesse Howard


Hafriyat/Digger, Os kids toys project


Ana mekandan genel görünüm

Karaköy Rum İlkokulundaki sergiler Milano mobilya fuarında Zona Tortona’yı andırıyordu. Doğal mekanlarda sade sunumlar ile hepsi birer öğrenci projesi havasındaydı.

Bienal ana sayfasından daha geniş bilgi edinebilirsiniz:
http://istanbuldesignbiennial.iksv.org/adhocracy/?lang=tr

Kültür- Sanat / Culture-Art içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın