The date is “NOW”
-
Son Yazılar
- Education After Work: Why Schools Must Be Rewritten
- Work, Wealth, Meaning — and the Moment We Stop Wanting
- Uzaydan Dünyaya Bakmak: Büyük Resmi Yeniden Hatırlamak
- Reality happens in awareness
- When Consciousness Comes First
- Bilinç Tek Bir Merkez mi, Yoksa İç İçe Geçmiş Pencereler mi?
- Collective Shadow, Projection, and the Need for an Enemy
- Unfinished Business: Power, Silence, and the Gestalt of Collective Awareness
- Hassan Fathy: The Modest Visionary Who Built for the People
- Connection, Choice, and Being Fully Human
Kategoriler
Arşivler
-
Diğer 82 aboneye katılın
Gençlik nereye doğru?
Bugün Bebek semtimizin bilinen yerlerinden birinde arkadaşlarımla güzel havanın tadını çıkararak birer kahve içelim dedik.
Yaz gelmiş, trafik yine felç, ipini koparan kendisini sokağa atmış, her yer dolmuş taşmış. Terasa bir geldim kendimi yaşlı hissetttim, ana ne oluyor, nereye geldik burası ne olmuş, böyle miydi derken kendi durumumuza güldük. Neyse ki yan masamızda çok cici ileri yaşlarda bir çift oturdu da rahatladık.
Başkalarını eleştirmeyelim diye direttiysem de hayretler içersinde ortamı izlemekten kendimi alıkoyamadım.
Ortaokul ve lise ağırlıklı bir ortam, kızların durumu olacak şey değil…Hani şirin olmaktan öte gencecik yaşlarda hormonlar almış başını gitmiş. Bir tripler, bir konuşmalar şaka gibi…Yapaylık bu yaşta başlamış, geleceğe yatırım yapılıyor. Okul formaları ile geliniyor üstelik, etekler mini…Okullara ne olmuş anlamadım. Nasıl bu etek boylarına izin veriliyor hiç anlamadım. Ya kızlar okuldan çıkıp etekleri 5 parmak yukarı çekiyorlar ya da yeni konsept bu. Buysa ben modern olarak kendimi düşündüğüm halimle modern olmadığıma karar verdim. Bizim liseli yıllarda müthiş bir disiplin vardı. Etek boyu diz altı olmalıydı, makyaj filan, disipline gönderilirdiniz. Herşeyi yaşımıza göre yaşatırlardı, çok ta iyi etmişlerdi ama yeni sistemin sanırım ayarı kaçmış…Okul formaları ile kafelere gitmek filan olmazdı. Eve gider değişirdik, dışarda görülsek yine uyarı alırdık. Mini etekler yanında ayrıca gözlere kalemler çekilmiş, yeni kare format Ray Ban gözlükler takılmış, uzun saçlar bir sağa bir sola savruluyor, savurma sırasında gözlerle süzmeler filan. Gözler fıldır çıldır. Cep telefonları ellerde zaten belirtmeme bile gerek yok. Full engine babys. Innnnnn ııııııııııııııınnnnnnnnnnnnnnn.
Küçük yaşta tükenişin başlangıcı manzaralar. Naaber, gerçekten miiiiii, ne diosoooon tipi konuşmalar. Oğlanlar ise yüzlerinin yarısını kaplayan kara gözlükler ile kara kuru, çok bi havalı takılıyorlar, masalarında kızlar. Az sonra viski açtırılıyor…Ne diyeyim ki…Daha bıyıkların yeni terlemiş, beyin hücrelerin masanda oturan kızlardan en az 5 yaş geride, farkında diilsin ama pek havalısın. Popüler olma hayalleriyle yanan tipitipler. Komikler hakkaten. Saat 5’te viski konsepti bitirdi beni.
Bu saatlerde biz neler yapardık diye düşündüm, ya bi spora giderdik, arkadaşlarımızın evine giderdik, cafelere giderdik te içkiler açtırılmazdı asla. Nacizane kola olayımız vardı. Okuldan çıkıp gözümüze kalem çekmezdik. Çok kibar ve naif kalmışız anca anladım. Hani herşeyin bir yaşı vardır da bunlar herşeyi çabuk tüketiyor belli.
Bunların aileleri çok mu umarsız, bu tripler gizli mi oluyor, normal denen şey artık bu mu merak ettim doğrusu.
Büyük konuşmamak lazım, başımıza gelir sonra diye sustuk ama üzülerek ve kendi olası çocuklarımızı düşünerek izledik. Gossip Girl dizisindeki görüntüler İstanbul’umuzda da aynen varmış işte.
Deneme-Essays içinde yayınlandı
1 Yorum
29 Nisan Dünya Dilek Günü
29 Nisan 2010, 38 ulke ile birlikte Turkiye’de de ilk defa “Dunya Dilek Gunu/World Wish Day” olarak kutlanacak.Tam 30 sene once 29 Nisan gunu hayati tehlike tasiyan bir hastaliga sahip olan Chris’in dilegi Amerika’da gerceklestirildi.
Asagidaki linkten guzel hikayesini okuyabilirsiniz:
http://www.wish.org/about/the_first_wish
Bu dilek “Make A Wish” derneginin temellerinin atilmasina onculuk etti ve bugun Make A Wish Turkiye ile birlikte 38 ulkede
faaliyet gosteren yaklasik 250.000 dilek gerceklestirmis dunyanin en bilinen en onemli derneklerinden birisi haline gelmistir.
http://www.wish.org/
Bu ozel gunde Make A wish Turkiye olarak neler yapiliyor? http://www.birdilektut.org/
Asagidaki linkten guzel hikayesini okuyabilirsiniz:
http://www.wish.org/about/the_first_wish
Bu dilek “Make A Wish” derneginin temellerinin atilmasina onculuk etti ve bugun Make A Wish Turkiye ile birlikte 38 ulkede
faaliyet gosteren yaklasik 250.000 dilek gerceklestirmis dunyanin en bilinen en onemli derneklerinden birisi haline gelmistir.
http://www.wish.org/
Bu ozel gunde Make A wish Turkiye olarak neler yapiliyor? http://www.birdilektut.org/
29 Nisan Dünya Dilek Günü’nde etkinliklerimiz İMKB’de bir Dilek Çocuğumuzun saat: 9:15 te İMKB de Çan Çalarak seansı başlatmasıyla start alacak.
Türkiye’nin 7 farklı bölgesinde, 7 şehirde (Adana, Ankara, Erzurum, İstanbul, İzmir, Samsun ve Siirt) aynı gün 7 çocuğun dilekleri gerçekleştirilecektir.
Yine aynı gün içinde İstanbul’da (Beşiktaş, Ortaköy, Kadıköy, Üsküdar iskeleleri ile Bağdat Caddesi), İzmir, Ankara ve Adana’nın merkez bölgelerinde gönüllülerimiz herkese ücretsiz olarak Dilek Rozeti ve tanıtım broşürü dağıtacaklardır.
Dileğin Gücünü Paylaşın ! Gerçekleştireceğiniz 1 dilek, yapacağınız bir miktar bağış ile çocuklarımızın hayallarini gerçekleştiriyor ve onları mutlu ediyor olacaksınız. Onlar gibi sizler de birer iyilik meleği olacaksınız…
Dünya Dilek Gününe özel sanal ortamda bir müzayede düzenliyoruz. http://www.gittigidiyor.com/bir-dilek-tut
Şu anda burada sergilenmekte olan 12 adet çok özel eşya Bir Dilek Tut Derneği Ticari İşletmesi tarafından GittiGidiyor.com desteği ile düzenlenen e-müzayedeye çıkacaktır. Bu özel eşyalar, değerli sanatçılarımıza, sporcularımıza ve işadamlarımıza ait olup, her birinin çok özel bir anısı vardır.
29 nisan öğlen başlayacak ve 4 mayıs öğlen sona erecek olan bu müzayade daha fazla çocuğunun hayaline kavuşmasına köprü olacak.
Sizler neler yapabilirsiniz?
- Alacaginiz yildiz rozetimizi tum gun takabilirsiniz.
- Gittigidiyor sitesinde acik arttirmaya katilabilirsiniz.
- Butceniz olcusunde bagis yapabilirsiniz.
- Kurumsal sponsor olabilirsiniz.
- Web sitemizi ziyaret edebilir ve sitemizi çevrenize yayarak daha cok bilinirlik saglanmasina katkida bulunabilirsiniz.
- Hayati tehlike tasiyan hastaliga sahip tanidiginiz, bildiginiz cocuklarin ailelerini dernegimize yonlendirebilirsiniz. Dilek hattımız 212 259 50 52.
Dunya Dilek Gununuz kutlu olsun!
Bugün bir dilek tutmayı ve sevdiklerinizin 1 dileğini gerçekleştirmeyi unutmayın 🙂
STK - NGO içinde yayınlandı
bir dilek tut derneği, dünya dilek günü, dilek dilemek, make a wish Turkey, world wish day Turkey ile etiketlendi
Yorum bırakın
David Helfgott
Geçtiğimiz aylarda İstanbul’a gelmişti de duyar duymaz bilet almaya koşmuş ama tabii ki tükendiğini görmüş ve çok üzülmüştüm. Ama açıkçası bir daha
geleceğine de emindim çünkü tek sefer ile yetinilebilecek bir sanatçı değildi o…Nitekim haberini alınca bu sefer daha erken davranıp biletimi aldım.
Hep arkadaşlarıma sanat programları yaparım 3/4 ü gelmez, bu sefer yapmadım bir sürü arkadaşıma rastladım. E pes dedim 🙂
Lütfi Kırdar’a uzunca bir süredir alıcı gözü ile bakmamış genelde konferanslara gelmiştim. Bu sefer Bahçe fuarından çıkıp daha erken vardım ve şahane
lobisinde beklemeye başladım. Hani pozitif bakacağım diye şartlandım bu aralar ama bakmaya çalıştım göremedim 🙂
Oturduğum tasarım harikası lake koltuklardan başlayayım…Önümde yaşlı bir hanım nasıl oturacağını şaşırmış, bir sağ popoya bir sol popoya yükleniyor
rahat etsin diye ama ne mümkün…Sırt yüksekliği ve koltuk derinliği ergonomi örneği, Red Dot ödülü verilmeli. Hani ucuz bir yere vermişler yap bir oturma grubu abi demişler anca bunlar çıkmış. Utanç verici.Sanki herkes genç, sanki herkes sağlıklı da modern çizgiler tasarlanıyor, sözde. Ne sözde ne özde.
Masaların lakesi de tabii ki çarpılmaktan kalkmış, bu da tabii ki düşünülmemiş, toplu alan kullanımı ile ev kullanımı karıştırılmış.
Koca fuaye alanında kenarlarda masalar konmuş beklemekten yorulanlar masaların üstüne oturuyor…Komik.
Konserlere özellikle klasik konserlere gelen kitle genelde 40 yaş üstü, yani orta yaş ve üzeri insanlar. Dolayısı ile daha çabuk yorulan veya bir takım sağlık problemlerine sahip kişiler sıklıkta. Bunlar adeta yok sayılıyor. Çok ayıp artık.
Neyse…bunlar 1 düzgün proje çizimi ve yeni ergonomik mobilya siparişi ile çözülebilecek olumsuzluklar. Umarım yönetim konuya el atar.
Saat 20.20, 10 dakika sonra konser başlayacak, hepimiz yerleşmeye başladık, ben de şahane bir yerden bilet almışım…Önümde bir de ne göreyim!!! Arasından seyrettim 🙂 Korkuluklara bak, yine düşünülmemiş detaylar. Mimarlık harikaları.
David Helfgott siyah pantalonu ve kırmızı gömleği ile sahnemize çıktı, o kadar sempatik ,o kadar sevimli, o kadar içtendi ki…Zaten yerinde duramıyor, sürekli zıp zıp zıp durumunda, önüne çıkan herkesin elini sıkıyor, içten ve samimi, doğallık var…Şizoaffektif bozukluğa sahip, bir anormallik olduğu çaktırmadan hissedilebiliyor ama anormallik nedir ki…Hele hele böyle "dahi" bir anormal olduktan sonra. David bu dünyada "görevli" olan şanslı kişilerden birisi aslında…Piyano başına oturduğu andan itibaren o gereksiz fazla ışıklandırmanın altında öyle bir bütünleşti ki müziği ile bu ne biçim bir adamdır, nasıl bir çalmaktır, nasıl bir yetenektir ve nasıl bir kopmaktır hayretler ile dinledim…
Karşımda ileri yaşlarda bir çocuk vardı. Coşkusu yüzünden ben ağladım. Eserlerini bitirince her seferinde ayağa kalkıp bir arı gibi vızır vızır herkesin elini sıkıyor, yerinde duramıyor, bir sağ tarafa bir sol tarafa zıplıyordu. Borusan Filarmoni çalıp kendisinin beklediği anlarda ellerini çalmamak için tutuyor, filarmoninin çaldığı notaları piyanosunda tuşlara basmadan çalıyor sonra tekrar elini tutuyor. Kendi sırası gelince sanki piyanonun içine düşüyor, hani eriyip tuş olacak…Öyle bir kaptırıyordu ki homurdanmaya arada şarkıları mırıldanmaya başlıyordu. Gözlerim doldu sürekli. Hakikaten anlatılmaz, gidilip dinlenir sadece…Ne mutlu kendisine ki böyle güzel üstün bir yeteneğe sahip…Artık konserin bitiminde seyirciler elini sıkmak için yarışır hale geldiler…çok komik bir manzara idi. Hatta kendisi hızını alamayıp güvenlik görevlilerinin de ellerini sıkmaya koştu, böyle mütevazi ve doğal bir adamdı işte…
Dünyanın 4 bir yanında ve kendi evinde konserlerine devam etmektedir…Yakın bir zamanda tekrar gelmesi dileğiyle…
Kültür- Sanat / Culture-Art içinde yayınlandı
David Helfgott, Lütfi Kırdar kongre merkezi, piyano, Shine filmi ile etiketlendi
Yorum bırakın
Hachiko-Sadakatin Hikayesi
HACHİKO: A dog’s Story, filmini gözyaşları içersinde seyrettikten sonra bir hayvansever olarak bu konuda bir yazı yazmak istedim.
Hachi, 1923 Kasım ayında Japonya’nın Akita bölgesinin Odate şehrinde dünyaya geldi.
Hachi: sekiz, Ko: Yavru anlamına, yani ismi sekiz yavru anlamına geliyor.
1924 yılında Tokyo Üniversitesi Tarım ve Zıraat bölümünde profesör olan sahibi Hidesaburo Ueno kendisini Tokyo’ya getiriyor. 1925 yılında üniversitede kalp krizinden vefaat eden sahibi ölünceye kadar Hachi, her gün sahibini Shibuya tren istasyonunda uğurluyor ve her akşam da karşılıyordu.
Sahibinin ölümünden sonra başkalarına verilen Hachi, her seferinde kaçmayı başarmış ve sahibini aramaya devam etmiştir. Artık sahibi ile yaşadığı evde kendisini bulamayacağını anlayınca düzenli olarak her öğleden sonra 10 yıl boyunca sahibinin treninin geliş saatinde tren istasyonunda sahibini beklemeye devam etmiştir. Düzenli olarak o tren istasyonunu kullanan yolcular tarafından çok dikkat çekmiş ve herkes tarafından sevgi ile beslenmiştir.
Profesör Ueno’nun öğrencilerinden bir tanesi birgün Hachi’yi tren istasyonunda görmüş, onu o sırada sahibi olan Kobayashi evine kadar takip etmiş ve hayatı hakkında aileden bilgi almıştır. Ondan sonra da Akita köpek cinsi hakkında bir araştırma yayınlamıştır. Düzenli olarak Hachi’yi ziyarete gelen ve sadakatini gözlemleyen öğrenci, Hachi hakkında birçok makale yazmıştır. 1932 senesinde ülkenin en büyük tiraj alan gazetelerinden birinde Hachiko hakkında yayınlanan makalesi büyük yankı uyandırmış ve Hachi’yi milli bir kahraman haline getirmiştir.
Nisan 1934 senesinde Shibuya tren istasyonunda Hachiko için bronz bir heykel dikilmiştir ve törene Hachi de katılmıştır. 2. Dünya savaşı sırasında malzeme ihtiyacı sebebi ile kullanılan heykel 1948 senesinde heykeli yapan sanatçının oğlu Takeshi Ando tarafından tekrar yapılmış olup hala en uğrak buluşma noktalarından birisi haline gelmiş Shibuya tren istasyonunda bulunmaktadır.
Hachi, Japonya’da sadakatin simgesi haline gelmiştir.
Hachi, 8 Mart 1935 senesinde sahibinin kendisini bulduğu noktada 11 yaşında ölmüştür.
Doldurulmuş halde olarak “National Science Museum of Japan” Ueno şehrinde sergilenmektedir. (Bunu okuyunca ölüsüne saygı gösterilip gömülmüş olması gerektiğini düşünerek çok rahatsız oldum)
Her sene ölüm yıldönümü olan 8 Mart’ta Shibuya tren istasyonunda Hachiko için yüzlerce hayvanseverin köpekleri ile katıldığı güzel bir anma töreni düzenlenmektedir.
Hachi hakkında ilk olarak 1987 senesinde “Hachiko Monogatari” isimli bir Japon filmi yapılmış ve büyük başarı kazanmıştır.
Ayrıca “Hachiko: The true story of a loyal dog” ile “Hatchiko Waits” isimli 2 de kitap yayınlanmış olup birçok ödüller kazanmışlardır.
Filmle ilgili bilgiler :
http://www.imdb.com/title/tt1028532/
Hayvanlar- Animals içinde yayınlandı
akita cinsi, hachiko, sadakat, sadık köpekler, sahibini bekleyen köpek, shibuya tren istasyonu ile etiketlendi
2 Yorum
Kürk modasının arkasındaki gerçekler
Blogumda hep güzelliklere yer vermeyi arzulamama rağmen yakın çevremde “kürk” giyenlerin olması ve bu insanların benim dostlarım ve örnek aldığım kişiler olması karşısında tepkisiz kalamadım ve okurlarsa kendilerini aydınlatmak ve şaşkınlığımı ve inanamamazlığımı belirtmek üzere bu yazıyı yazmaya karar verdim.
Hayvanlara karşı büyük bir sevgi duyuyorum. Dünyamızın onlar olmadan bir bütün olabileceğine kesinlikle inanmıyorum ve herşeyin onlarla güzelleştiğini görüyorum.
Ahhh bu kürk sevdalısı insanlar…2009-2010 sezonu kürk hayvanları için bir katliam senesi oldu. Kürk yine “moda” oldu, sosyetik kadınlar kürkleri ile moda yarışı yaptılar, dergiler boy boy kürklü kadın resimleri doldu taştı. Herkes kürke koştu. Koş bilgisiz, koş habersiz, koş duyarsız insan…Daha çok koşarsın.
Çin şu anda dünya kürk üretiminin büyük payını elinde tutmakta. Medeni ülkelerde kürk üretimi yasaklandığı için ülkeler Çin’e yöneldi, talep arttı, kürk fabrikaları çoğaldı. Peki “kürk modası”nın arkasında yatan gerçekler neler?
Tilki, vizon, tavşan, şinşilla,kedi ve köpek gibi hayvanlar doğada avlanmakta ve neredeyse hareket edemeyecekleri kadar ufak kafeslere yerleştirilmektedirler.
Bu kafeslerin her yanı açık olup yazda kışta açık havada bırakılmakta hayvan her türlü olumsuz hava koşuluna maruz bırakılmaktadır. Kafeslerde korku içersnde yaşayan hayvanların birçoğu kendini öldürmek amaçlı kendi ayaklarını-bacaklarını yemekte ve kanamadan ölmektedir.
Diğerleri ise psikolojik olarak travmalar geçirmekte ve kafeslere kendilerini vurmaktadırlar. Yakalanan hayvanların bazıları kafeslere tıkanırken kafes kapıları ayaklarına kapatılmakta ve kırılmaktadır. Hayvanlar kırıklarla son günlerini acı içersinde geçirmektedir.
Ölüm metodları son derece barbarcadır. (Buraya dehşet verici fotoğraflar koyabilirdim ama yürek kaldırmaz, koyamayacağım) Kafesten çıkarılan hayvanlar metal sopalarla coplanarak sersemletilmekte ve yere vurulmakta, sonrada hala yaşarken kuyruklarından veya bacaklarından asılarak “diri diri” yüzülmektedir. Çırpınan hayvanlar barbar deri yüzücüleri tarafından yere serilerek kafalarına basılmakta, boyunları kırılmakta ve yüzme işlemine devam edilmektedir. Dayanıklı olan bazı hayvanlar ise derileri yüzüldükten 10 dakika sonrasına kadar bile hala nefes almakta ve göz kırpabilmektedir…Başka ölüm şekilleri de vardır elbet…Bu kadarla kalmamaktadır. Hayvanlara anal ve oral yollardan elektrik verilmektedir, hayvanlar boğularak veya asılarak öldürülmektedir. İşte giyilen o şık ve güzel kürklerin altında yatan kanlı gerçek budur…
Bütün bunlar artık medyada ve internette fotoğraflar ile dehşet verici videolar ile gösterilmesine ve kampanyalar düzenlenmesine rağmen hala yüzbinlerce insan kürk giymeye devam etmektedir. Bu nasıl bir mentalitedir, nasıl bir bilinçtir, nasıl bir eğitim anlayışıdır merak ederim…Hiç merak etmem aslında, büyük bir duyarsızlık ve umursamazlık görürüm. Yazık…
Kürk sahibi olmak eskiden bir statü göstergesi idi, bugün ise medeni ve uyanmış insanın statü sembolüdür kürk giymemek, doğaya-hayvana saygı göstermek.
Bizim yaşama hakkımız olduğu kadar bu dünyanın dengesini koruması için hayvanlarımızın da yaşam hakkı bulunmaktadır.
Modaya uyarken ne giydiğimize de dikkat etmeliyiz. Üzerimize bir kürk geçirmeden de güzel olabiliriz. Bir kürk giymeden de toplumdaki yerimizi gösterebiliriz. Bir kürk giymeden de mutlu olabiliriz.
Ey kürk giyen, uyan da adam ol. Uyan da farkında ol. Uyan da çevreye verdiğin zararı gör. Uyan ki benim sevdiğim varlığı sen yok etme. Çünkü bu hakka sen değil anca Tanrı sahiptir. Uyan ve medeni ol.
Konu ile ilgili geniş bilgi için :
Hayvanlar- Animals içinde yayınlandı
hayvan hakları, hayvan işkenceleri, kürk modası ile etiketlendi
1 Yorum
Sıgara ve saygı üzerine
İnanılmaz ciddi miktarlarda sıgara tüketen bir toplumda yaşıyoruz. Bağımlılık had safhalarda. Sıgara yasağı geldi geleli uyanık firmaların dış mekan ısıtma satışları da patladı. Kar-kış-yağmur-çamur demeden insanlar sokaklarda testi gibi dizilip sıgara içiyor. İsteyen içsin elbette.
Ya kapalı mekanlarda yasağa rağmen patron veya başka konumlar sebebi ile içenlere ne demeli…
Bu hafta üstüste 2 hadise yaşadım ve hayretler içersinde kaldım.
İlk olayım 3,5 saat süren bir toplantı idi. Toplantıda 3 kişi idik ve karşımdaki 2 kişiden birisi 3,5 saat boyunca hiç aralık vermeden sıgara üstüne sıgara yaktı. Bana içip içmediğim veya rahatsız olup olmadığım sorulmadı bile. Adamın nefes alış verişlerinde büyük bir kalp kizi sinyalini gördüm ve kendimi tutma gereği duymadan da "kardiyoloğa en yakın sürede gitmenizi tavsiye ederim" diye uyarıda bulundum. Adam önce biraz şaşırdı, sitemime devam ettim ama o da aynen içmeye devam etti.
2. olayım da bugün gittiğim 2 saatlik bir toplantı idi ki mekan bir işyeri, içilmesi yasak, içmeyen ve rahatsızlığını pencere açarak dile getirmeye çalışan 3 kişi daha var. Toplamda 7 kişiyiz. Daha mekana girerken sıgara dumanı karşılıyor sizi, ne kadar hoş bir ilk etki. 3. sınıf kahvehane adeta. Hanımefendi hiç umrunda olmadan sıgara üstüne sıgara yakıyor. Bu hanım da sözde eğitimli ve duyarlı bir insan. Son derece şaşırtıcı bir durum. Kendisi dışında içen yok. Ben yanında oturuyorum, toplantıdan başka bir özel görüşmeye geçeceğim, üstüm başım sıgara kokusu içersinde. Önce yerimi değiştiriyorum, sonra koca bir pencereyi sonuna kadar açıyorum. Anlayana. Ama umrunda değil kimsenin. Çünkü o zıkkımı içmese olmuyor, toplantıya konsantrasyonum kayboluyor çünkü aklım pek almıyor bu davranışı. Yaptığı iş ile davranışı tamami ile zıt. Samimiyet nerede diye soruyorum kendime.
Ben mecbur muyum leş gibi sıgara kokmaya, kapalı ufak bir ortamda senin dumanını solumaya? Nerede kaldı saygı? Git kapının önünde iç, rahatını bozan sen ol. Ben hiçbir zaman zincirleme sıgara içip iş yaptığını zanneden insanları anlamamışımdır. Terbiye et beynini, azalt şu meredi, dışarıda iç, saygı göster çevrene. Bu kadar bencillik bu kadar terbiyesizlik olmaz ki. Acınası bir durum, çirkin bir görüntü, insanın o kişiye ne saygısı ne sevgisi kalmıyor. Kendini kontrol edemeyen bir iş kadını portresi çizdiğini hiç mi fark etmez insan?
Yurtdışında olsa kendisi bile yapmazdı bunu, ama kendi ülkesinde olduğu için yapabileceğini, kimsenin birşey demeyeceğini biliyor. Bravo. Böyle mentaliteler oldukça gelişimi daha çok bekleriz. Başkalarına saygı göstermezsek saygı beklemek ne derece doğru acaba?
İç, iç, daha iç. Tek tek içme, aynı anda hepsini iç.
Deneme-Essays içinde yayınlandı
2 Yorum
Jacek Yerka
En sevdiğim yaşayan ressamlardan birisi olan Jacek Yerka hakkında kısaca bilgi vermek ve eserlerine blogumda kısmen yer vermek istiyorum.
Yerka, 1952 senesinde şimdi de yaşamakta olduğu Polonya’da dünyaya gelmiş, güzel sanatlar ve grafik eğitimi görerek 1980 senesinde başarılı bir sanatçı olmuştur. Üniversite yıllarında hocalarının daha az detaylı, daha az realistik çağdaş sanat teknik yönlendirmelerine direnmiş, bunun yerine klasik ve son derece titiz çalışmalarına devam etmiştir. Sonunda kendi hocaları sanatçının yeteneğini kabul etmişlerdir.
Polonya’nın pastoral atmosferi Yerka’nın eserlerine her ne kadar güzel bir zemin hazırlasa da sanatçı en büyük ilham kaynağını rüyalarından almaktadır.
Yerka 1995 senesinde World Fantasy Award yani Dünya Hayal Ödülünü en iyi sanatçı dalında almıştır. Eserleri Polonya, Almanya, Fransa ve Amerika’da sergilenmektedir.
2008 senesinde Torun şehri tarafından onursal ödüle layık görülmüştür.
Sanatçı, kendi web sitesinde eserlerini nasıl hazırlamaya başladığına dair açıklamalarda bulunmuştur. Buna göre yumuşak 2B kurşun kalem ile önce not defterine eskiz çalışmaları yapmaktadır. Eserini geliştirmeye layık bulduğu taktirde bu sefer daha kaliteli bir kağıda eserini aktarmakta, renklendirme yapmakta ve detaylar eklemektedir.
Bu aşamadan sonra eser eşine ve 4 kızına sunulmakta ve fikirleri alınmaktadır, genelde aile içi tartışmaya sebep olan bu durum mekanın terk edilmesi ile sonlanmaktadır.
Bundan sonra eser faturalar ve diğer eserlerin altında birkaç hafta bekletilmekte ve tekrar aile onayına sunulmaktadır. Hala aynı yorumda diretilirse sanatçı eseri ya arşivlerine kaldırmakta ya da koleksiyonculara satışa sunmaktadır…
Fakat çoğunlukla kızlarından birisi tarafından eseri mutlaka özel ilgi görmekte ve sanatçının eserini pastel çalışmaları ile ilerlemesine sebep olmaktadır. Pastel, sanatçı için bitmiş bir eser değil sadece kanvas üstüne akrilik çalışma yapabilmesi için bir zemin çalışması anlamına gelmektedir.
Yerka’nın eserleri galeriler yanında online olarak ta satışa sunulmaktadır. Ayrıca CD veya kitap kapaklarında, poster basılmasında kullanımı istendiği taktirde sanatçı ile ileşime geçilerek gerekli izinler alınarak kullanım hakkı verilmektedir.
Eserlerinden bazıları…
Jacek Yerka’nın web sitesinde Igilizce olarak birçok eserini, kitap çalışmalarını ve daha detaylı bilgileri görmek mümkündür.
Yerka’yı en kısa sürede İstanbul’da görmek dileği ile…
Kültür- Sanat / Culture-Art içinde yayınlandı
ünlü ressamlar, jacek yerka, sürrealizm ile etiketlendi
Yorum bırakın
Jean Pierre Augier
Bugün bir arkadaşımdan çok güzel bir power p.slide mail aldım.
Birbirinden güzel heykel çalışmalarına hayran kaldım. Son derece zarif, yalın ve çok güzel bulduğum bu heykellerden bazı resimleri ve heykeltraş hakkında kısa bilgileri burada paylaşmak istedim…Sanatçının web sitesinde eserlerini detaylı olarak görmek mümkün.
Jean Pierre Augier
Jean Pierre Augier (www.jpaugier.fr)
1941 Fransa-Nice doğumlu sanatçı Saint Antoine de Siga’da yaşamakta ve çalışmaktadır. Çocukken kendi başına malzemeler yaratan heykeltraş 1963 yılından itibaren kullanılmayan eski aletlere karşı özel bir ilgi geliştirerek kaynak kullanmasını öğrenmiş ve bu eski aletler ile kompozisyonlar yaratarak ve sadece demire şekil vererek objeler yapmaya başlamıştır. Üzerinde çalışmayı en çok sevdiği konular kadın, çiftler, annelik, fabl ve hikayeler,mitoloji ve din’dir. Eserlerindeki ana meziyetler zarafet, hareket, şefkat ve mizahtır.
Biyografi- Biographies, Kültür- Sanat / Culture-Art içinde yayınlandı
Fransız, heykel, heykeltraş ile etiketlendi
Yorum bırakın
Çukurcuma dünyası
İstanbul’un en hoş, elit, sanatçılar ve sanatçı ruhlu kimseler ile dolu yörelerinden birisi de Çukurcumadır.
Birbirinden güzel mağazalar,cafeler, ufak ve farklı detaylar ile dolu insana ilham veren yeridir.
Galatasaray’dan oraya doğru yürürken ilgimi çeken her yere girme kararı alıp birbirinden hoş yerler görme imkanı yakaladım.
Yolculuğumun ilk durağı önünden defalarca geçip 1 kez bile girmediğim Arkeopera kitapçısı-sanat galerisi oldu.
Sıcacık ve samimi bir dekorasyonda birbirinden güzel ve bulunması çok kolay olmayan arkeoloji ve tarih üzerine şahane kitapların, bir üst katında çok şirin bir sanat galerisinin,en alt katında ise çok hoş ve güzel hediyelik eşyaların satıldığı ziyaret edilmesi gereken bir dükkan. Kitapçılara girdiğimde çalan müziğe de hep dikkat eder,ona göre de puan veririm. Elvis Presley’in güzel şarkılarının hoş bir tonda (bangır bangır bağırmayan) çaldığı bu yerde kendimi evde gibi hissettim.
Bir üst katındaki galeride Ayşe Türemiş’in suluboya resim sergisi yer almaktaydı. Gerçekten çok başarılı ve resimleri de birbirinden güzel bulduğum bu sergiyi resme ilgisi olan herkesin görmesini tavsye ederim. Türemiş, 2003 yılından beri suluboya tekniği ile tarihi mekanları resmetmekte. Bazen suluboya mı resim mi ayırt etmek zorlaşıyor, büyük bir zevkle sergiyi gezdim.
Sanatçı ile ilgili bilgilere aşağıdaki web sitesinden ulaşılabilir:
Arkeopera’nın bodrum katındaki hediyelik eşya bölümünde hakikaten birbirinden hoş objeler mevcuttu. Herşeyi görebilmek ve incelemek için biraz zaman harcamak lazım.
Arkeopera’dan çıkıp yürümeye devam ettim, Cezayir restorantın biraz ilerisinde daha önce dergilerden aşina olduğum STOA mağazasını görüp hemen bir ziyaret gerçekleştirdim…Ahşabın, daha doğrusu doğal dokulu ahşabın bir hayranı olarak burada da büyülendim. Gerek dükkanın dekorasyonu, gerek ürünlerin birbirinden güzel olması gerekse tabii tam bir Paris dükkanına girmişim havasını vermesi beni inanılmaz cezbetti. Tardu bey orada değildi fakat yardımcısından aldığım biliye göre kendisi önce felsefe okumuş, sonra Paris’te takı tasarımına,sonra da ahşap ile sanatsal objeler ve mobilyalar tasarlamaya başlamış. Boşuna Paris’te bir dükkana mı girdim diye hissetmedim demek ki, geçmişinin etkilerini çok güzel yansıtmış. Ahşaplar yurtdışından getirtilip Tardu beyin kendi atölyesinde işlenmekteymiş. Fakat ahşapların güzelliği, dokusu, hissi hakikaten muhteşem.
Dükkanın hemen girişinde karşınıza çok hoşuma giden, takı üretiminin yapıldığı ufak bir masa çıkmakta, masanın üstündeki karışıklık, aletler vs o kadar güzeldi ki… Sanatçı atölyesine girmiş gibi hissediliyor. Ayrıca dükkana girerken inilen taş basamaklar, çok hoş bir aydınlatma, yumuşak bir ışık…Son derece başarılı bir mağaza ve rafine bir zevki yansıtıyor.
Şimdi deeee eskiciler, ara sokaklar, yıkık binalar ve minik ambilere devam…
Dışarıdan dükkan olduğunu ilk bakışta algılamadığım, önündeki kediyi okşarken dükkan olduğunu fark ettiğim bir başka olağanüstü mekan…
Ayşe Orberk’in dükkanı.
İçeri girince yine büyülendim, evime gelmiş gibi çok samimi bir duyguya kapıldım. O sırada burasını gösterecek, konuşacak bir arkadaşımın yanımda olmasını isterdim doğrusu. Sol köşede mis gibi yanan bir şömine, inanılmaz güzel mobilyalar, sanırım 30-40 cm genişlikte rabıta yerler, yüksek tavanlar, demir doğramalar, tuğla duvarlar, burası da tam bir Paris havasında idi. Bazı objeler babaannemin evinde kullanlanlar ile aynı olduğu için geçmişe gittim, büyük keyif aldım. Anladığım kadarı ile Ayşe hanımın kendi uğraşları sonucunda yaratılmış. İnanılmaz güzel bir atmosfer. Projenizi ve müşterinizi alıp gelin, saatlerinizi burada geçirin, büyük keyif alın.
Ayşe Orberk
Turnacıbaşı sokak No:51 Beyoğlu
T: 212 2526636
Mağazanın karşı köşesinde yer alan cafede ilk dikkatimi çeke şey, büyük bir keyifle mışıl mışıl uyuyan kedi oldu. İçerisi de son derece güzel dekore edilmiş, yine çok sıcak bir cafe idi. Adını almayı ihmal etmişim…Karşı koltuğumda kediyle birlikte güzel bir kahve içtim.
Kahvemi içtikten sonra keşfetmeye devam dedim…Bir baktım, çok komik bir isme sahip bir dükkan…Kop-Art’tan AL SANA! Aaaa burası neymiş diye bir girdim ,ben burasını bir yerden biliyorum dedim, meğer geçen senenin meşhur filmi Issız Adam’daki dükkanmış…Duvarlar sergi havasında sokak hayvanları resimleri ile doluydu,
nedir bunlar diye sorunca Berlin’de sokak hayvanları üzerine bir sergi yapmışlar, bunlar da o sergiden alıntılar imiş. Başladık hemen hayvanlarımız ve sorunlarımızı konuşmaya, Cansu hanım da yıllardır bu işlerin içinde olup güzel çalışmalar yapmaktaymış.Arka bahçe kapısının önünde de şişko "yenge" isimli güzel bir kedi içeri girmeye çalışıyordu. Yarım saatlik bir film hazırlamışlar, yakında yayınlayacaklarmış. Ne mutlu ki böyle insanlar var, bu kişilerle tanışınca hemen anlaşıyor insan, amaç aynı, emek var, sevgi var, ne güzel!
Gezimin bir sonraki durağı tamamen tesadüfi karşıma çıkan "Porof. Zihni Sinir" atölyesi oldu! Çok sevindim çünkü Zihni Sinir’in hayranıyım ve icatlarını hakikaten çok komik, yaratıcı ve güncel buluyorum. Mağazası Arnavutköy’de zannediyordum ki meğer ilgisi yokmuş 🙂 Mucit İrfan Sayar bey ile de tanışma fırsatım oldu. Çok sakin ve mütevazi bulduğum İrfan bey ile uzunca konuşma fırsatımız oldu. Bu ürünleri neden birçok mağazada bulamadığımızı sordum, bu tip orijinal şeylerin çok daha kolay ulaşılabilir yerlerde olmasının bizler hediye alınca da kolaylık sağlayacağını belirttim. Müşteriyim ya, tutamadım kendimi 🙂 Ama amacım zaten güzele teşvik etmekti.
Ama meğersem online satışları da mevcutmuş zaten. Yine de bence bu ürünleri görerek almak ayrı bir zevk.
Kartpostallar, irili ufaklı projeler, kitaplar, büyük objeler alabilmeniz mümkün. Asma kat gibi birkaç basamak üstte üretimi görebiliyoruz.
İrfan bey şirketler ile de çalışmalar yapmış, öğrenciler ile biraraya gelerek projeler üretmiş.
Kendi web sitesinde zihni sinir üniversitesi varmış. Burada da projeler üretilebiliyormuş.
Web sitesi çok keyifli.
Bence İrfan beyin bir dönem zihni sinir müzesi açması çok güzel olurdu, daimi sergi, sürekli yeni eserlerini ekleyecek. Çok şahane bir yer olurdu.
Benim görünce çok güldüğüm güzel bir ürünü oldu. Küçük çocuklar için "emzikli gözlük" projesi 🙂 Çocuklara TV seyrederken uygunsuz bir sahne çıkarsa bu emzikli gözlüğü takıyorsunuz, gözlükler kapkara, birşey göremiyor,ama emziği ucunda cof cof emebiliyor,ağlamıyor. Bana dedemi hatırlattı, küçükken ne zaman TV’de film sırasında bir çift öpüşmeye başlasa veya yatağın kenarı bile görülünce hemen bana "Kika, haydi odana" der, içeri gönderirdi. Halbuki böyle bir gözlüğüm olsaydı sorun çözülmüş olacaktı 🙂 Bugün TVlerde yayınlanan sahneleri görse ne yapardı acaba?
Çukurcuma çok renkli bir dünya, her sokakta ayrı bir güzellik…
Defalarca uğramak lazım ki anca herşeyi görebilesiniz.
Bol keşiflere, güzel ambilere.
Tasarım-Dekorasyon-Mimarlık-Design-Decoration-Architecture içinde yayınlandı
ayşe orberk, çukurcuma, best shopping areas in İstanbul, kediler, kop-art, shopping in İstanbul, zihni sinir ile etiketlendi
Yorum bırakın
Power Distance Index
Dün akşam kardeşim, şu anda okumakta olduğu Malcolm Gladwell-Outliers the story of success isimli kitapta bahsedilen “power distance index” konusundan ve bu konunun iş hayatında yaratabildiği büyük problemlerden ve buna bağlı bazı uçak kazalarından ve bu kazaların dehşet verici önlenebilir sebeplerinden bahsedince ben de neymiş bu power distance index deyip çok önemli ve engin bir konuyu araştırmaya ve kendi hayatımda karşılaştığım bir takım sorunları da görmeye başladım…
Çok keyifli ve iş hayatında herkesin öğrenmesi gereken bir konu olduğunu düşünüyorum. Hatta bu konu üniversitelerde hangi bölüm olursa olsun, genel bilgi adı altında zorunlu bir ders olarak okutulmalıdır.
POWER DİSTANCE INDEX
Bir kurum veya organizasyonda, ya da aile içersinde otoritenin/gücün eşitsiz dağılımını yani hiyerarşik düzenini o ülkenin insanlarının kabullenme derecesidir.
Profesör Geert Hofstede, 1967-1973 arasında IBM tarafından 70 ülkeden birçok çalışanın verilerini toparlayarak kültürel farkları karşılaştırmış ve önemli raporlar hazırlamıştır. 2001 senesinden itibaren de bu raporları yenilemiştir.
Bu araştırmalar sonucunda kendisi 4 önemli konu geliştirmiş ve bu konular doğrultusunda ülkeleri incelemiştir.
- yüksek otorite mesafesi (power distance index)
- Bireysellik (Individualism): Bireysel veya kollektif eğilimleri inceler.
- Maskülinite (Masculinity) : Erkek ve kadın arasındaki rol dağılımını inceler.
- Kararsızlıktan-belirsizlikten uzak durma (Uncertainty Avoidance Index) Belirsiz durumlar karşısında halkın toleransını inceler.
İlerleyen yıllarda, gelişen araştırmaları ile birlikte 5.madde olan “uzun süreli oryantasyon” da inceleme konularına eklenmiş ve 23 ülke incelenmiştir.
Örneğin yüksek otorite mesafesine sahip ülkeler, güç ve servetin eşitsiz dağılımını büyük derecede tolere edebilen vatandaşlara sahiptir. Böyle ülkelerde bir sınıflaşma mevcuttur.
İş hayatından bir örnekle açıklamak gerekirse çalışan kişi patronuna hislerini, endişe- şüphelerini ve aynı fikirde olmadığı zamanları yansıtmaz. Patron karar veren merciidir.Organizasyon hiyerarşiktir ve ender olarak değişebilir. Organizasyon merkezidir ve çalışanlara ne yapmaları gerektiği söylenir. Ayrıca yöneticiler ile çalışanlar arasında büyük bir maaş farkı mevcuttur.
Düşük otorite mesafesine sahip ülkeler ise güç ve servet arasındaki farkları minimize eder. Patron pozisyonundaki kişi karar anında çalışanına danışıp ortak karar alabilir. Maaşlar arasında yüksek bir fark yoktur ve tüm çalışanlar eşit kabul edilir.
Yüksek otorite sahibi ülkelerden birisi olan Kore’nin Kore havayolları 1990 sonlarına kadar dünyada en fazla uçak kazası yapan havayolları idi. İnceleme yapıldığı ilk zamanlarda eski uçaklar ve yetersiz eğitimli pilotlar yüzünden hataların yapıldığı beklenmiş olmakla birlikte derin inceleme yapılınca enteresan sonuçlara varıldı: Kore kültürü hiyerarşiktir ve büyükleriniz ile kıdemlilerinize karşı çok saygılı olmak zorundasınız. Fakat Boeing ve Airbus uçak firmaları” 2 eşit pilotun” uçuracağı şekilde modern ve kompleks olarak dizayn edilmişlerdir. Dolayısı ile pilot ve co-pilot aynı derecede hakim olmak zorundadırlar.
1997 senesinde Kore havayollarına ait 254 yolcu taşıyan Boeing 747, 801 numaralı uçuşunu gerçekleştirdi varacağı Guam havaalanına çok az bir mesafe kala uçakta türbülans başladı, uçak personeli uçağın çok dik inişe geçtiğini fark edip, havaalanının görüş mesafesine girmediği yorumlarına şahit oldu. Uçak düştü ve 228 kişihayatını kaybetti.
Malcolm Gladwell, kitabında yaptığı inceleme sonucu Co-pilot’un sorunu fark ettiğini ama yüksek otorite mesafesine sahip bir kültürden geldiği için ölüm pahasına sorunu pilota açıkça söyleyemediğini ve çok farklı yollar ile göstermeye çalıştığını ama zaman sebebi ile artık ölüme gittiklerini göstermiştir.
Böyle bir açıklama son derece dehşet verici olup bir takım kültürel kabullerin bazı alanlarda kesinlikle geçerli olmaması gerektiği sonucuna da varılabilir.
Bu kaza ile birlikte zaten havayolları şirketleri ve genel uçuş yasalarında önemli değişiklikler gerçekleşmiş.
Türkiye’nin power distance index’i ile ilgili çok doğru ve özet bir yazı buldum.
http://internationalbusiness.wikia.com/wiki/Turkey_Power_Distance
Yazıdan bazı alıntılar şöyle:
Türkiye, yatırımcı ülkeler için en iyi yatırım yapılabilecek ülkelerden birisidir. Öncelikle Asya-Avrupa ve Ortadoğu arasında stratejik bir pozisyonda olan coğrafi konumu sonucu sofistike bir iş dünyası ile bağlantıda olup, nakliye koşulları açısından çok önemlidir. Burada başarılı iş bağlantıları yapmak için öncelikle Türkiye’nin 66 olarak çıkmış yüksek otorite mesafesini bilmek ve incelemek gereklidir. 66 oldukça yüksek bir değer olup, hiyerarşik düzeni ve liderlerin söz hakkını belli etmektedir.
Burada iş yapmak isteyen kişiler için konuya 3 konudan bakılabilir. Görevdeş kişilerin iletişimi, yönetici-görevli kişilerin iletişimi ve yatırımcı-hükümet ilişkileri.
Öncelikle Türkiye’de mesleki ünvan önemlidir, doktor,mimar,yüksek mühendis gibi mesleki ünvanlar ile kişiler arasındaki fark belli edilir.
Yaş, bilgi ve tecrübeyi belli eden önemli bir faktördür ve yaşlı kişilere her zaman saygı ve hürmet beklenir. Bu sebeple önemli bir konu görüşülecek ise genç bir yöneticinin değil daha yaşlı birisinin devrede olması tercih edilmelidir.
Ayrıca iş dünyasında eğitim, otorite ve sınıf büyük önem taşımaktadır.
Bir firmadaki çalışanların üst düzey yöneticileri ile görüşmeleri pek olası değildir.
Şirket içi bozulmalara (ahlaksızlık, rüşvet gibi) ve insan haklarına çok önem verilmektedir.
Hükümet-yatırımcı ilişkilerine gelince bürokratik açılardan yatırımları zorlaştıran birçok engeller bulunmaktadır ve yabancı yatırımcılar tarafından hükümetin iş hayatına müdahale etmemesi istenmektedir.
İş hayatında yabancı ülkeler veya yabancı yöneticiler ile çalışan tüm işadamlarının bilmesi, öğrenmesi ve araştırması gereken, başarıya gitmenin önemli nokltalarından birisi olan bu konu ile ilgili şu anda en çok satanlar listesinde olan kitabı almak güzel bir başlangıç olabilir…
Konular hakkında geniş ve detaylı bilgiler için linkler:
http://www.geert-hofstede.com/index.shtml
http://www.geert-hofstede.com/hofstede_turkey.shtml
Kitaplar-Books içinde yayınlandı
Geert Hofstede, kültürel fark, Malcolm Gladwell, otorite, patron ile etiketlendi
Yorum bırakın
Dostluk üzerine
Dostların hayatımızda önemli bir yeri vardır.Ailemiz kadar önemli bir yer kaplarlar. Hatta yeri gelince bazen ailemizden daha sık görüşürüz. Dostlarla evimizi, dünyamızı, derdimizi, sevincimizi paylaşırız, yeri gelince destek oluruz yeri gelince seferber. Bu çok içten gelen bir birlikteliktir, daima sürmesini arzu ederiz, karşılıklı hoşgörü ve anlayış ile zaten genelde hep hayatlarımızdadırlar.
Dosttan gelen her türlü kabul, olumlu yorum veya eleştiriyi çok içselleştiririz. Dost hep doğru söyler, hep yol gösterir gibi bir inancımız vardır. Bazı dostlarımızı yere göğe sığdıramayız, hatasız kul muamelesi gösteririz. O dosttan gelecek herhangi bir hata bizi çok sarsar, doğrularımız alt-üst olur.
Dostluk bizlerde bir beklenti oluşturur…İşte o beklentiler bazen sıkıntılara sebep olur.
Daima yanımızda olmalarını isteriz. Olamadıkları zamanlarda bazen bozuluruz, kendimizce alınırız. Halbuki belirtilen mazeretler ister bize mantıklı gelsin ister mantıksız herkesin kendi özel hayatı vardır ve karşılıklı buna saygı göstermek gereklidir. Bu konuda geçenlerde ufak bir anım olmuştur. Yakın bir arkadaşım akşam vakti beni aramıştı, o sırada evde yazı yazmakla meşguldüm ve telefonu duymama rağmen konsantrasyonumu bozmamak adına cevap vermedim. Sonra kendisini geri aradım ve açıklamamı yapınca ufak bir sitem dinledim. Çünkü o sırada bana sorması gereken birşeyi vardı. Neyse ki konuşarak olayı hallettik. Bu sırada kendisine de söyledim, her dakika yanında olmayabilirim, bozulmak yok!
Ama insanlık hali, beklentimiz var ve istediğimize ulaşamayınca alınabiliyoruz.
Dostlarımızla iletişimimiz çok önemlidir. Herhangi bir konuda bozulduğumuz, darıldığımız zaman olayı biraz geçirip arkadaşımız ile karşılıklı konuşmak aslında en doğrusu ve olayı büyütmeden yapılacak en güzel harekettir. Ama bazen de bunu yapmak ağırımıza gider, gurur yaparız, ilgi alaka bekleriz. Kendi kabuğumuza çekilir, araya mesafe koyarız. Bazen bu gereklidir, bazen de hakikaten çok gereksiz.
Çünkü karşımızdaki insana derdimizi söylemezsek o kişi nasıl anlar ki? Hele de bilmeden bizi üzecek bir davranışta bulunduysa.
Yine yazın böyle bir anım olmuştu, arkadaşım bana oldukça sert gelen bir tavırda konuşmuş,telefonu pat diye kapatmıştı. İnanılmaz bozulmuştum, ertesi gün ona ne kadar bozulduğumu, kendisini benim yerime koymasını belirttiğim bir not yazmıştım. Hemen beni aramış, bunu bilinçli yapmadığını söyleyerek özür dilemişti. Eğer bu notu yazmasaydım konuyu kafamda büyütecek ve çözülemez boyutlara getirecek, mesafe koyacaktım. Ona da kendisini ifade edecek şansı vermemiş olacaktım. Halbuki hiç gerek yoktu. Konu ertesi gün çözülmüş ve unutulmuştu. Bu davranışı da çok hoşuma gitmişti.
Yine yakın zamanda arkadaşlarımdan birisi facebook aracılığı ile bir arkadaşına sitem mesajı yayınlamıştı ve o kişi kendini bilir diye mesaj vermişti…Bu davranışa oldukça şaşırmıştım, çünkü 2 kişi arasındaki özeli yayınlamaya ne gerek var anlayamamıştım. Kendisine soru soranlara da tabii ki cevap vermemişti. Anladığım kadarı ile kırıldığı arkadaşından ilgi bekliyordu ama bence yanlış bir yol seçmişti, çünkü bana kalırsa arkadaşını da bu tavrı ile kırmıştı. Bazı tepkilerimizi verirken kendimizi başkasının yerine koymamız da gereklidir. Sitemle, eleştiri ile, kızgınlıkla sorun çözülmüyor, konuşarak, karşılıklı açıklama yaparak ancak çözeriz.
Kabul ederiz, etmeyiz o ayrıdır. Ama dost isek konuşuruz. Konuşmak istemezsek olayı kafamızda tekrar tekrar yaşayıp büyütürüz, ufacık bir olay koca bir sorun haline gelebilir, üzülen de, sinirlenen de, sıkılan da biz oluruz. Çünkü konu çözümsüz kalır. Tabii ki bu herkesin kendi tercihidir ama neden hayatımızda gereksiz sorunlar üretelim ki…
Dostların yeri ayrıdır, her türlü naz niyaz yapılır. Bazen sevgiliye davrandığımız gibi davranırız. Aslında çok komiktir bu. Geri çekip kendimizi izlersek gülecek bol malzeme buluruz.
Günlük hayatımız dostlarımızla keyiflenir, şöyle güzel bir kahve eşliğinde yapılan tatlı sohbetlerin keyfi sonsuzdur. Güzel bir yemek sofrasında yapılan hararetli tartışmaların, güzel anıların paylaşımının, günlük dertlerin anlatımının ve dertli bir dosta verilen toplu desteğin tadına doyum olmaz.
Mangallar, rakılar, kahveler, hızlı ziyaretler, yemekler, doğumlar, ölümler, evlilikler hep dostlarla güzeldir…Zorluklar dostlarla çok daha dayanılır hale gelir. Dostlar ufkumuzu açar, desteğimizidir, moralimizdir.
Kendimizi kötü hissedince veya çıkmaza girdiğimizde nasıl hemen dostlarımıza koşar destek bekleriz…2 güzel kelime, bir moral konuşması ile yeniden doğar dağları deviririz.
Bu ve binbir başka sebepler yüzünden dostlarımıza gereken hoşgörüyü ve anlayışı her zaman göstermeliyiz. Hatamız varsa da kabullenmeyi bilmeliyiz.
Dostlar iyi ki varsınız!
“If you judge people, you have no time to love them.” (İnsanları yargılarsanız onları sevecek vaktiniz kalmaz)
– Mother Teresa
“Keep your friendships in repair.” (Dostluklarınızı onarımda tutunuz)
– Ralph Waldo Emerson
“One loyal friend is worth ten thousand relatives.” (Sadık bir dost, onbinlerce akrabaya bedeldir)
– Euripides, Greek playwrite
“Be slow to fall into friendship; but when thou art in, continue firm and constant.” (Dostluklarda yavaş kurunuz ve içinde olduğunuzda sağlam ve istikrarlı ilerleyiniz)
– Socrates, Greek Philosopher
“Friendship is the only cement that will ever hold the world together” (Dostluk tüm dünyayı bir arada tutabilen tek çimentodur)
– Woodrow Wilson
“Misfortune shows those who are not really friends.” (Talihsizlik, gerçek dost olamayanları işaret eder)
– Aristotle
“The best mirror is an old friend.” (En iyi ayna eski bir dosttur)
– George Herbert
“What is a friend? A single soul in two bodies.” (Bir dost nedir? İki ayrı vücutta tek bir ruhtur)
– Aristotle
“My best friend is the one who brings out the best in me.” (En iyi dostum bendeki en iyiyi yüzeye çıkarandır)
– Henry Ford
“A friend should be a master at guessing and keeping still.” (Dost, tahmin etmede ve susmakta üstat olmalıdır)
– Friedrich Nietzsche
“When we seek to discover the best in others, we somehow bring out the best in ourselves.” (Başkalarındaki en iyiyi ararken, kendimizdeki en iyiyi su yüzüne çıkarırız)
-William Arthur Ward
” ‘Stay’ is a charming word in a friends vocabulary.” (Kal, bir dostun sözlüğündeki en büyüleyici kelimedir)
–Louisa Mary Alcott
Deneme-Essays içinde yayınlandı
affetmek, dostluk, dostun beklentileri, hoşgörü, yapıcı olmak ile etiketlendi
1 Yorum
Yaratıcı İmgeleme
Orijinal adı ile Creative Visualization 1978 yılında 30 yaşında olan Shakti Gawain isimli yazar tarafından yazılmış, ilk basım 2.000 adet olarak piyasaya sürülmüş ve bugüne kadar yaklaşık 6.000.000 adet ve 35 farklı dilde satılmıştır.
Kişisel gelişim konuları ile ilgilenen ve hayatında kendi iradesi ve düşünce yolu ile olumlu değişimler yaratmak isteyen herkese kolay uygulanabilen, zevkli çalışmalar ile dolu, her gün başvurulabilecek, tam anlamı ile çok başarılı bir başucu kitabı. Kitabı bugün tamamladım ve akşam başucumda, gündüzleri çantamda bulundurmaya karar verdim.
Aynur da çantasında taşıyor, bugün birlikte bazı konular üzerinde beyin fırtınası yaparak anlatılan çalışmaların nasıl sonuçlar verdiğini konuştuk. Hakikaten son derece güzel anlatımlar ve çok güzel bir içgörü kazandırıyor.
2010 senesinden midir, genel bir bilinç uyanmasından mıdır bilmiyorum ama (sanıyorum her ikisi de) çevremiz gittikçe daha içsel konulara önem vermeye ve kişisel gelişime yönelmeye başladı. Bu sene çoğu insanın hayatına yeni bir yön vermek istediğini, 2010 senesinden çok umutlu olduklarını, ama bunu nasıl başaracaklarından kimisinin emin olmadıkları konuşmalar ile sık sık karşılaşıyorum. Geçen senenin yarattığı baskı ile insanlar bunalmış ve değişim istemekteler. Bu da güzel bir tepki. Beynimize işlenmiş bir takım korkular, bilinçaltımıza işlenmiş baskılar ve alışkanlıklar, iş hayatında yaşanan stresin yaratmış olduğu travmatik bakış açıları…Hepsinin değişim ve olumlu tablolara dönüştürülme vakti geldi. Günlük hayatta empoze edilen negatifliklere herşeyimizi kapatıp daha olumlu bir bakış açısına sahip olmak ve gerçekten istediğimize ulaşmak için özelikle başlangıç aşamasında olan kişiler için ideal bir kitap.
Çok severek ve faydalı olacağını düşünerek kesinlikle methediyorum. Zaten kişisel gelişim konularından bahsedilen tüm ortamlarda mutlaka bu kitabı herkese öneriyorum. Kaybedilecek değil kazanılacak çok şey var. Kitapta bahsedilen birçok konudan 1 tanesini bile hayatımızda istediğimiz yönde değiştirmek ve olumlamak bize büyük mutluluk kazandıracağı için okumak ve uygulamakta büyük fayda görüyorum.
Kitabın satın alınabileceği yerler:
www.nadirkitap.com 4 TL (2.el)
www.kitapyurdu.com 7,7 TL
www.hermeskitap.com 8 TL
www.akasayayinevi.com 8,25 TL
www.kitapturk.com 8,8 TL
www.dr.com.tr 8,49 TL
www.idefix.com 9,35 TL
www.netkitap.com 9,35 TL
www.pandora.com.tr 9,9 TL
Yazar hakkında bilgi almak için:
Kişisel Gelişim-Self evolution içinde yayınlandı
inanmak, shakti gawain, Yaratıcı imgeleme ile etiketlendi
1 Yorum
Ethnicon
Geçen hafta yarım günümü Kapalıçarşı’ya ayırmıştım.
Büyük bir keyifle çarşıyı gezip yeni yerler keşfetme gayretinde iken karşıma çok çok güzel ürünleri olan bir mağaza çıktı…Diğer tüm mağazalardan ürünleri ile açıkara fark yaratan renk cümbüşü ile hemen dikkat çeken şirin bir kilim ustası…
Kilimlere özel bir ilgim yoktur fakat renkleri ve birbirinden farklı kilimleri görünce aklımı kaybettim, maalesef o gün fotoğraf makinemin pili bittiği için içimde kalmıştı, burasını mutlaka yazmam gerek demiştim, bugün çok sevdiğim mimar dostum ve iş danışmanım, büyüğüm Luis birlikte mağazaya tekrar gittik.
Son derece sıcakkanlı ve misafirperver ortakları bizi Türk kahvesi ikramları ile ağırladılar.
Sohbetler sırasında ben de bol bol fotoğraf çekme imkanı buldum. Sağolsunlar çekime de izin verdiler. Elimde bir ev projesi olsa mutlaka kullanacağım, kilimleri nerelerde nasıl kullanırdım diye hayaller kurduğum çok keyifli bir yarım saat geçirdik. Yere mi serersiniz, kanepeye throw olarak mı koyarsınız, duvara mı asarsınız, yatak örtüsü olarak mı kullanırsınız, perde niyetine mi alırsınız bilmem ama hepsi birbirinden olağanüstü idi. Evin hangi alanında kullanılırsa kullanılsın mutlaka büyük dikkat ve ilgi çekecek muhteşem kilimler!
Eski Anadolu kilimlerinin toplanarak parçalarının kesilmesi ve yerine göre kök boya ile boyanması ile yaratılmış sanat eserleri.
İşte güzelliklerden bazıları…
Eski ve yıpranmış halı parçalarının kesilerek biraraya getirilmesi ile oluşturulmuş şahane bir halı/kilim.
Hemen karşı taraftai mağazalarında ise pamuklu ve ipekli kumaşlardan yastıklar, yatak örtüleri, şallar sergileniyordu. Nerelere bakacağımızı şaşırdık.
Güzel sohbetimizde yurtdışına ihracat yaptıklarını, Amerika’nın meşhur Conrad Shop mağaza zincirlerine ürün gönderdiklerini ve satışların çok başarılı gittiğini, çok beğenildiklerini, New York Times Magazine’de haber olarak çıktıklarını (kupürleri de gördüm) bu haber sayesinde 2 sene boyunca inanılmaz Amerikalı müşterilerin geldiğini anlattılar. Yurtdışında oldukça başarılı olmuşlar, zaten bu ürünler ile olmamaları imkansız.
Mimari projelerde özel çalışmalar da yapabiliyorlar.
Mutlaka görülmesi ve bence alınması lazım…
"They have come a long way from every corner of Anatolia and they are heading a long way to every corner of the world"
Ethnicon
Kapalıçarşı Takkeciler sokak
No:58-60
Tel: 212 5276841
(Hasan Güreli)
Tasarım-Dekorasyon-Mimarlık-Design-Decoration-Architecture içinde yayınlandı
özel dokuma kilimler, ethnicon, kapalıçarşıdaki halıcılar ile etiketlendi
1 Yorum
Me and Nuri Bala
MELİSA ÖNEL (www.melisaonel.com)
Yağmurlu bir İstanbul günü büyük bir heyecanla çok değerli bir sanatçı olduğunu düşündüğüm önce fotoğrafçı şimdi ise tescilli yönetmen olan arkadaşım Melisa’nın daveti ile Antalya film festivalinde "en iyi ilk belgesel" ödülünü almış filmi "Me and Nuri Bala" filminin Pera Müzesinde yapılan gösterimine gittim (www.meandnuribala.com) Filmin aşamalarını son 1 senedir ablası Aylin’den sık sık dinledim. Bu projesini ilk duyduğumda konusu çok ilgimi çekti ve Melisa’nın kendi yorumu ve bakış açısı ile sıradışı bir çalışma olacağını biliyor hatta bir ileri adım giderek bu kız şimdi ödül de alır diye düşünüyordum. Haksız da çıkmadım 🙂 Yakın çevresi,dostları, ailesi ve Esmeray’ın da bulunduğu gösterim 14:00te başladı. Filmi tarafsız izlemeye ve değerlendirmeye gayret ettim. Film değil aslında, belgesel ama film gibi, ama gerçek hikaye.
Filmin girişinden itibaren çok duygulanarak izledim. İlk daha film ismi çıkarken önce Me,Nuri Bala şeklinde ekranda yazı çıkıyor sonra Me ayrılarak araya "and" yazısı girerek Me and Nuri Bala haline geliyor. Burada aslında tek kişinin toplum baskısı altında 2 kişi olarak algılanması, bir de tabii aile kaynaklı kabulleniş/kabullenmeyiş mesajını aldım. Esmeray’a annesi Nuri Bala diye hitap edermiş…
Basında da adını duyduğumuz Esmeray’ın Kars’ta başlayıp İstanbul’da biten hayat hikayesi Melisa’nın Esmeray’ın günlük hayatı içine sızması ve kamerasını alarak onu her yerde takip etmesi ile çekilmiş. Esmeray’dan da çok etkilendim. Kürt, travesti ve feminist. Nasıl ama! Offff dedirten bir durum. Bu 3 konu da Türkiye’nin sorunlarından, konuşulması yasaklı konularından bazıları. Üçü bir arada bir kadın…Başından İstanbul’da çok zor,ruhu yıpratan tecrübeler geçmiş olmasına rağmen demir gibi ayakta kalmasını becermiş, hakikaten yılmamış, durumunu kabullenmiş ve gerçekten de sıkı bir mücadele vermiş bir savaşçı gördüm. Esmeray mecburi olarak girdiği sex işçiliğini uzun yıllar önce bırakmış, midye satarak ve kendi hayatından esinlenerek "Cadının Bohçası" isimli stand-up gösterilerini yaparak geçimini sağlamaya başlamış. Basından okuduğum kadarı ile İstanbul haricinde Van ve Diyarbakır’da da gösterileri olmuş ve çok ta beğenilmiş. Nasıl beğenilmesin ki? O kadar büyük bir toplumsal yaraya parmak basıyor ki…Eminim kendisi ile aynı durumda olan binlerce travesti vardır ve Esmeray da onlar için bir umut, bir destek, bir esin kaynağıdır.
Esmeray’la tanıştıktan sonra travesti diye anılması çok ters geldi. Sesinin daha erkeksi olması dışında hiçbir yanı ile farklı bir görüntüsü yok, gayet te sıcakkanlı ve sempatik bir kadın. Tanıdığım birçok kadından ve erkekten de daha cesur ve mücadeleci. Cinsel kimlik ile yargılanmak ve ayrımcılığa maruz kalmak ne kadar zor olsa gerek…Şimdi hala mahkemesi süren bir dayak konusu var ki sebebini duyunca üzüldüm…Umuyorum ki kendisini cinsel kimliği ve kökeni ile değil de insan olarak değerlendirirler, her insana verilen aynı haklar verilir ve ona göre adalet yerini bulur.
Neden insanlar kendi öfkelerini başkalarından yersiz yere çıkarır? Neden 3.cinse karşı hem büyük bir ilgi hem de aynı oranda bir nefret duyulur? Bu kişilerin cinsel kimlikleri hormonlarla ilgili bir konudur ve yapabilecekleri hiçbir şey yoktur. Bunu neden kabullenmeyiz ki? Barış-kardeşlik-sevgi diye herkes nutuklar atar ama hoşumuza gitmeyen bir konu olunca transeksüellik gibi birden her türlü şiddet ve adaletsizlik uygulanır…Neden? 3.cins tarihin her döneminde olmuş ve olmaya da devam edecektir. Bu konuları örtbas edip görmezlikten gelmekten ziyade onlara da her insan gibi aynı yaşam hakkı verilmelidir.
Melisa bu belgeseli ile bu konuya çok antipolitik bir dilde,son derece tarafsız ve içten çekmiş. Esmeray’a Ufo gibi bakmıyor sıradan bir insan olarak görmeye başlıyorsunuz. Bunu becermek te çok önemli. Zaten böyle olması da gerekmez mi? Melisa bu çalışması ile bence beklemediği çok kapı açacak, bazı yaşamları bilmeden değiştirecek ve umut kaynağı olacak. Ne güzel… Çok çok gurur duydum.
Filmin gösterimleri devam edecek. Filmin web sitesinde gösterim yerleri güncelleniyor. Mutlaka izlenmesi gereken güzel bir çalışma.
Kültür- Sanat / Culture-Art içinde yayınlandı
antalya film festivali, esmeray, melisa önel, nuri bala, travestiler ile etiketlendi
Yorum bırakın
Contemporary Istanbul 2009
Kapalı bir günde gidilebilecek keyifli yerlerden birisidir sanat fuarları. Herkes sevmez ama ben çok zevk alırım. Özellikle farklı, birçok birikimli insanın gittiği bir ortamdır. Fındık beyinler değil de saksıları çalışanların gittiği yerlerdendir yani 🙂 Renkli kişiler, değişik kıyafetler, sıradışı saç şekilleri de görmek mümkündür 🙂
Oldukça güzel eserleri bir arada görmek çok keyifli idi.
Fuardan en çok hoşuma giden birkaç eseri kendime derledim. Yurtdışından da özellikle Berlin’den fazlaca galerinin de katılmış olması bu fuarın her sene bir adım daha öne gideceğinin güzel bir belirtisi idi.
Contemporary İstanbul
3-6 Aralık 2009
Lütfi Kırdar Rumeli Salonu
Çok dikkatimi çeken enstelasyonlardan birisi resimde görülen tabutun içindeki kaz çalışması idi. Şöyle bir baktım e heralde "doğayı öldürüyoruz" mesajı verilmek isteniyor…sonra dayanamadım oradaki yetkili bayana sanatçının neyi anlatmaya çalıştığını sordum, cevap bana çok ilginç geldi : "Aptallık ölümdür" Nasıl yani? oldum…Ne alaka anlayamadım…abi öyle demiş, ne yapalım. işte sanatın da göreceli yanı bu, anlatılanla algılanan bambaşka olabiliyor, herkesin beyni ayrı işlediğine göre ayrı algılar yaratmak ta bir sanat şekli değil midir?
Cengiz Özer isimli sanatçının bu çalışmasını çok beğendim. Perdeye düşmüş yaprak gölgesi fotoğrafı gibi olsa da fotoğraf değil resim çalışması idi. Çok başarılı ve rafine buldum doğrusu. Yüksek tavanlı, geniş duvarlı bir evde sergilendiği zaman çok huzur veren bir çalışma olur diye düşünüyorum.
Kemal Tufan isimli sanatçımızın bu enstelasyonunu da çok beğendim. Taşların içersinde oynaşan birçok balık videosu yerleştirilmiş. Hoş bir fikirdi.
Berlin’den gelen galerilerden birisinin standındaki Volker Marz ve Hans Scheib isimli sanatçılara ait bu heykel çalışmaları da bence oldukça başarılı ve keyifli idi.
Çağatay Odabaş resim çalışması. Özellikle renk çalışmasına bayıldım. Açılış gecesi her 2 eser de satılmıştı.Zerrin Tekindal çalışmaları. Çok keyif verici buldum. Canlı renkler beni her zaman çekmiştir. Böyle renk kullanan kişilerin ruhlarının da çok renkli ve enerji dolu olduğunu düşünürüm.
İlker Yardımcı’nın INSECTAS isimli çalışması…Bilim kurgu filmlerinden fırlamış gibi. Çok beğendim 🙂
Devrim Erbil’in birçok İstanbul resim çalışmasından bir tanesi…Acaip detaylar mevcut,incelemek görmek lazım…Çok hoş, çok dolu.
Mehmet Günyeli’den Dervişler isimli siyah beyaz fotoğraf çalışması, çok çok beğendim. Huzur veriyor.
Balkan Naci İslimyeli…Afrika: Kara Yazı. İnanılmaz beğendim. Çok zarif…
Son derece erotik bir konuya değinmiş olmasına rağmen çok beğendim, inanılmaz başarılı buldum.
18 yaşından küçükler için sakıncalı eserler kapsamında sergilenen bu 3 çalışma bence gerçekten çok başarılı idi.
Donato Piccolo enstelasyonu. 2 sene önceki Venedik sanat festivalinde de sergilenmiş fakat çok daha kalabalık bir çalışma imiş. Günlük hayatın yarattığı ruhsal bunalım üzerine…Kasvet verici, içim sıkıldı…
Seneye daha da büyümesi dileği ile…
Kültür- Sanat / Culture-Art içinde yayınlandı
art in İstanbul, Çağatay Odabaş, Balkan Naci İslimyeli, devrim erbil, Feridun Oral, kemal tufan, Kezban Arca Batıbeki, Mehmet Günyeli, selahattin yıldırım, volker marz, Zerrin Tekindal, İlker Yardımcı, İrem Tok ile etiketlendi
Yorum bırakın






























































































