Gestalt ile Yönetimde Akışkanlık

gestalt

Prof.Dr.Hanna Nita Scherler ve Ateş Ataseven‘in birlikte hazırladıkları kitap, soru-cevap şeklinde akıcı bir anlatım ile ve  yönetim konusuna Gestalt bakış açısı ile bakarak iş dünyasında 7 temel konuyu ele almaktadır.  İlk baskısı Haziran 2020’de gerçekleşen kitap “kitapkoala” sitesinden online temin edilebilir.

  1. Değerler
  2. Motivasyon ve İlham verme
  3. Geribildirim
  4. Etkileme ve İkna
  5. Çeviklik
  6. Farklı Nesiller
  7. Yüksek performanslı Takımlar

 

 

gestalt içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Sanat ve tasarım

 

james-kerwin

A Paradise Lost / James Kerwin / photography

DOUG-AİTKİN

Doug Aitkin’s mirage house, photographed by Ashley Cho

SEAN-DAVID

Sean Woodrow & David Corns

tito-agnoli

Tito Agnoli P3 Lounge Chairs for Pierantonio Bonacina, Italy, 1960s

davinci

Spiral stairway designed by Leonardo Da Vinci, Chambord Chateau in France

knoll

Design 1 (1950) 8 inch module, cast Hydrostone
Interior: Arnold Wasson-Tucker

tumblr_p5w1efDrkj1skkfpco1_540

HOUSE-GHOST IN FRANCE  Designers Christophe Berdager and Marie Peugeu

marina-ulay

Marina Abramović (born November 30, 1946) and Ulay (November 30, 1943 – March 2, 2020), 1977

 

christo-12

Christo Vladimirov Javacheff(1935-2020) /  ‘The Floating Piers’ consists of giant, yellow coloured walkways, floating on Lake Iseo and stretching 3 kilometres across the Italian water

bryan-randa

Art Glass – Motion by Bryan Randa

Kültür- Sanat / Culture-Art içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Tasarım Dünyası II

Tasarımlardaki detaylar ürüne anlam ve özellik katan unsurlardır. Çok sıradan bir ürün ufak bir tasarım değişikliği ile çok özellikli bir hale dönüşebilir. Görsel ve fonksiyonel zenginliğe kavuşabilir.

you-bench

You Bench / by Larissa Diegoli for Mileniohome

the-dish (1)the-dish (2)


THE DISH by Sawdust Bureau | Bespoke Furniture Melbourne

wave-table-lozi (1)wave-table-lozi (2)

Wave table by Lozi Designs

floating-market-bench (1)    floating-market-bench (2)

FLOATING MARKET BENCH BY LÊ LONG VĨNH AND HUYNH THANH QUYEN

 

serpa-bench (2)

serpa-bench (1)  Bench Serpa. Designer. Ronald Sasson

circle-chair (2)

circle-chair (1) The Circle Dining Chair /   Overgaard & Dyrman

catalina-bench (1)

catalina-bench (2)

Catalina Bench by Juskani Alonso

onda-sideboard (1)

onda-sideboard (2)

Onda Sideboard by Arthur Casas Design

bardot-table

bardot-table

Bardot Table by Gabriel Scott

teotim-table

teotim-table

 

houtlander_2018_interdependence_ii_outdoor_seating__outdoor_2_1024

Houtlander_Interdependence_Credit-Hayden-Phipps-2-copia-1

Interdependence II – Houtlander / Rossana Orlandi

Tasarım-Dekorasyon-Mimarlık-Design-Decoration-Architecture içinde yayınlandı | , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Gestalt Bakış Açısı ile Değişim-Dönüşüm

hanna-nita  Klinik psikolog, gestalt terapisti Prof.Dr.Hanna Nita Scherler ile 14 Haziran günü Butik Global Online tarafından düzenlenen online buluşmanın videosu ve konuşmadır:

Konumuz değişim dönüşüm.

Neden değişmek isteyebilirim? Bir şeylerin hoşuma gitmiyor olması lazım, birşeylerden muzdarip olmam lazım, bir şeylerden rahatsız olmam lazım ki değişmek isteyeyim.Kimse durup dururken değişmek istemez aslında. Öff her gün işe git gel,çocuklara yemek yap,ütü yap, bıktım. Mutsuzum diyebilir insan. Egzemam var gül hastalığım var, kas ağrılarım var, topluluk önünde konuşurken kızarıyorum, bir türlü bunları geçiremiyorum, bundan dolayı mutsuzum,değişmek istiyorum.Bunları artık yaşamak istemiyorum diyebiliriz. Sürekli yaptığımız  şeyleri acaba birileri beğenecek mi,onaylayacaklar mı,iyi bulacaklar mı, takdir edecekler mi, sevilecek miyim diyebilirim ve değişmek isteyebilirim. Kendimi çok hırslı bulabilirim, başarısızlığa tahammül edemiyor olabilirim,onun için değişmek istiyor olabilirim. Veyahutta hayat nedir sorusuna kendimce kurguladığım cevaplar artık beni tatmin etmiyor olabilir,onun için değişmek isteyebilirim. Yani aslında değişmek istiyorsak bu yola baş koyduk demektir.Bahsettiğim “neden değişmek isteyeyim” konularına verdiğim örnekler aslında değişime davettir. Spesifik olgular değişim yolculuğunun ancak basamakları olabilir. Burada vurgulamak istediğim şu: değişime baş koymak demek,işte topluluk önünde konuşurken kızarmayayım artık, o yönde değişeyim değildir,o değişime bir   davettir,çağrıdır. Değişim yolculuğuna o şikayetin vasıtası ile başlamış olabilirim. Ya da insanlar beni sevsinler,onaylasınlar diye çok dert ediyorsam ve bunu dert etmekten sıkılmışsam değişmem demek artık bunu dert etmeyeceğim,işte değişimim bu demek değildir. O mesele sadece beni değişim yoluna davet eden bir davetiye,bir araç niteliğindedir. Değişimin önce ne olmadığını tanımlayalım ki karıştırmayalım.

Değişim ne değildir?

Kaygı, acı,umutsuzluk, öfke,suçluluk.utanç duymaya, hayatta çaba sarf etmeye muvaffak kazandırmaz değişim. Değişiyorum diye artık acı çekmeyeceğim, utanç duymayacağım,suçluluk duymayacağım, kaygı duymayacağım zannetmeyelim. Değişim, bu yaşam olgularından bizi muaf tutmaz,değişim o değildir.Bu olguları her zaman deneyimleyeceğim, değişen neye ilişkin öfkeleneceğim, neye ilişkin acı duyacağım, neye ilişkin umutsuzluk yaşayacağım değişebilir. Ama bu olgular hayat boyu deneyimleyeceğim olgulardır. Neye ilişkin bu olguları yaşayacağım değişir dedim, bir de bu olgularla nasıl temas edeceğim de değişir. Bu olgulara ilişkin kendimi nasıl konumlandıracağım da değişir. Aslında herşey aynı kalır,ama o hayat olgularına ilişkin benim yaklaşımım, onları benim anlamlandırmam,onlarla benim temas etme şeklim değişir. Yani değişim insan olmakla ilgili olguların bazılarını artık yaşamayacağımın garantisi değildir. Böyle bir sanrıya kapılmayalım.

Değişim bir yerden başka bir yere gitmek değildir.Değişim insan olmakla ilgili bileşenlerinin değişmesi değildir. Hep aynı kalacağım 5 duyumla varoluşumun 4 boyutu ile, becerilerimle hep aynı kalacağım. Değişen becerilerimi nasıl kullanacağımdır. Değişecek olan onlardır. Yani pilav yapıyorsam hayat boyu pilav yapmaya devam edeceğim. Değişen pilav yapmaya atfettiğim anlam pilav yaparken süreçte deneyimleyeceklerim ve sonucuna ilişkin beklentilerimdir. Yani değişim tamamen içsel bir süreçtir, kesinlikle şekilsel değildir, yani değişimin ne olmadığını tanımlamış olduk.

Değişmeye nereden başlayacağım? Beni değişime ne davet edecek? Zorlanmalarım davet edecek. Ya da çok mutlu olduğum  anlar davet edecek. Yani “normal eğri” diye bir tanım vardır. Herkesin bir normal eğrisi vardır. Bu eğrinin dışında kalan mutsuzluk veya mutluluk benim için değişime davettir. Peki, nereden anlayacağım benim için normal eğrinin dışında kalan bir deneyim yaşamakta olduğumu?  Zaten bedenim, duygularım ve düşüncelerim bana bunu haykırmakta olacaklar. Yeter ki ben bedenime, duygularıma ve zihnime kulak kabartayım. Bana onları haykırmakta olacaklar. Ne yapacağım? Ne yaşıyorum ve ne deneyimliyorum diye kendime sormayı adet edineceğim, bakın “neden” demiyorum. Ne yaşıyorum, ne deneyimliyorum  diye kendime soracağım. Niçin diyeceksiniz? Bu soruları sormak benim farkındalığımı geliştirecek. Farkındalık  geliştirmek niyetle ilgilidir. Neye niyet? Bakınca her zaman gördüğümden farklı birşey görmeye niyet, dinleyince her zaman duyduğumdan farklı birşey duymaya niyet, dokununca her zaman hissettiğimden farklı bir şey hissetmeye niyet. Hemen mutlu bir olayın bizi nasıl değişime davet edebileceğinden örnek vereyim. Mesela şöyle düşünün, uzun süredir evlisiniz veya ilişkideyim ve o ilişkide arzu ettiğim ilgi,sevgi ve önemi görmediğimi düşünelim. O ilişkiyi bitiriyorum ve içimde bir eksiklik,yoksunluk var. Yakın duygusal ilişkide düşünülmek, istenmek,önemsenmeyi yaşamak istiyorum. Ve diyelim ki bir yerde birisine rastlıyorum, ayaküstü sohbet ediyoruz, neler yapıyoruz konuşuyoruz, ona laf arasında diyorum ki haftaya yaş günüm var, arkadaşlarımı çağırıyorum, onun için alışveriş yapıyorum. Yine laf arasında demişim ki mesela  oğlum için x  kitabını arıyorum. O laf arasında bunları söylediğim kişi,doğum günümde bana bir buket çiçek gönderiyor, bakıyorum bu ayaküstü sohbet ettiğim kişiden gelmiş, nasıl mutlu oluyorum,diyorum ki ”işte beklediğim adam bu” bana ilgi gösteren, önem veren adam bu. Bakıyorum ki 2 gün sonra çalıştığım yere gelmiş aşağıdan telefon ediyor diyor ki, kitapçıya girmiştim, kendim için birşey bakarken çocuğuna lazım olan kitap gözüme ilişti alıverdim,sana getirdim diyor mesela. Mutluluğum daha da katlanıyor, diyorum ki “işte söylediklerimi unutmayan, bana önem veren insan” Şimdi bu değişime bir davettir. Hani çok mutlu oldum ya, neden değişime davet? Çünkü ben karşımdakinin davranışımı kendi ihtiyacım doğrultusunda değerlendiriyorum, kendi ihtiyacım doğrultusunda anlamlandırıyorum. Olgu tek başına benim yüklediğim anlamı barındırmıyor. Belki onun amacı başka. Ama ben önemsenmek ve ilgi görmeye aç olduğum için o havucu benim ihtiyacım olan doğrultuda algılıyor ve anlamlandırıyorum. Bu adamla ilişkiye başladıktan kısa bir süre sonra  anlıyorum ki hiç te öyle değilmiş, adam listesindeki skoruna bir tane daha eklemeyi planlıyormuş aslında. Ben de o listedeki bir isim daha olmuşum. Hani nerde çok önemsenmek ? Burada adam mı suçlu? Kesinlikle adam suçlu falan değil, ben suçluyum,çünkü ben ne yaşıyorum ne deneyimliyorum, heyecanlanmadan önce duraksamadım. Bir kendimi dinlemeye izin vermedim, ne oluyor burada diye yavaşlayıp kendi kendimle birazcık kalmaya ihtiyacım var. Değişim yolu böyle bir yol.

Bir arkadaşım telefon edebilir ve bana diyebilir ki “aşk olsun,hiç beklemiyordum, 4 kız buluşmuşsunuz, biz her zaman birlikte buluşmaz mıydık? Neden siz 4ünüz bana haber vermeden buluştunuz? Aşk olsun” içimden diyebilirim ki “aman bu da hep böyle yapıyor,ne kadar da önemsiyor kendisini, herşeye maydanoz olmak istiyor.  Onsuz çıkamaz mıyız 1 kere” Ben hep bu anlamı atfediyorsam o da hep beni arayıp aşk olsun diyorsa o zaman dinlerken farklı bir şeyi duymaya niyet ediyorsam zaman içersinde o siteminin ardında “ben kendimi terk edilmiş hissediyorum yada önemsenmemiş hissediyorum, senin tarafından düşünülmeye ihtiyacım var”denildiğini duymaya başlayabilirim. Diyebilirim ki, hah senede 2-3 kez arıyor,sadece ihtiyacı olunca arıyor,sonra ardı arkası gelmiyor,bir daha aradığında yüz vermeyeceğim diyebilirim. Bu mecazi anlamda dokunup ta farklı bir şey hissetmeye niyet etmezsem bu kişiyi böyle konumlandırmaya devam ederim, ama dokunup ta farklı birşey hissetmeye niyet edersem bu kişinin  benimle beraber zaman geçirmekten benim onunla beraber zaman geçirmekten hoşlandığım kadar hoşlandığını ama eğer aranmazsam, eğer istenmezsem diye düşündüğünü, çok zedelenebilir olduğundan dolayı ilişkiyi sürdürme cesareti,ilişkiye devamlılık sağlamak cesaretinin bulunmadığını hissedebilirim. Bütün bunlar her zaman atfettiğim anlamın dışında bir anlam atfetmeye, her zaman duyduğumun dışında birşey duymaya,her zaman gördüğümün dışında bir şeyi görmeye niyet etmemle başlayabilir. Bunu yapmak için alet çantamdaki alet edevatı çeşitlendirmem gerekir. Her zaman verdiğim tepkiye ek olarak bir tepki daha geliştirmeye niyet etmem gerekir. Örneğin:  acaba yapabilecek miyim? acaba takdir edilecek miyim diye beynimi kemiren düşüncelerden şikayet ediyorsam farklı bir alet kullanmaya niyet etmek demek, bu düşünceyi kovalamak değil,bu düşünce gelsin, gelecek zaten, ama ona bu düşünceye ek olarak şöyle bir cümle söylemeyi vazife edineyim: ben onaylanmak istiyorum,ben kabul görmek istiyorum. Acaba onaylanırmıyım? Acaba sevilir miyim sevilmez miyim diye düşüneceğime ne istediğimi kendi kendime tekrarlayayım: Ben sevilmek istiyorum, ben taktir görmek istiyorum. Bu “Acaba” aletinden farklı bir alettir. Onu da niyet ederek kullanmaya başlayabilirim ancak. Yani alet çantamdaki aletleri çoğaltmak ve aynı aletin kullanım şeklini çeşitlendirmem gerekir.

Örneğin: of çok mutsuzum bu ilişki içerisinde,inanılmaz mutsuzum, ama söyleyemiyorum. Söylersem mahvolur, söylersem yaşayamaz,bu “mahvolur söyleyemem” aletini farklı kullanalım. Acaba mahvolacak olan ben olmayayım? Acaba ben olabilir miyim o? Aleti karşımdaki vidayı duvara vidalamak için değil de aleti kendime doğru çevirip kullanabilir miyim acaba?

Ya da “ben gitmek istemediğimi söylemek istemiyorum,çünkü o çok üzülür.” Aleti başka türlü kullanalım, sen hep başkalarının üzülmemesi için mi gayret edeceksin? Kendin üzülmeyesin diye gayret sarf etmeye ne zaman başlayacaksın? Yani aynı aleti başka türlü kullanalım.  Mutsuzluğumun nedeni olarak belirlediğim nesne benim muhatabım değildir. Gelişime dönüşüme niyet ettiğim zaman mutsuzluğumun sebebi olarak tayin ettiğim nesne benim muhatabım değildir,o ancak beni kendi sürecimdeki değişime davet eden bir araç olabilir. Neye araç oluyor? Beni kendimle temasa davet eden bir araç olabiliyor. Değişim, kendimi olmak istediğim konuma doğru ittirmekle gerçekleşecek bir süreç değildir. Rahatsızlık deneyimlediğim konum her ne ise,önce onunla temas etmem lazım. Karanlıktan korkuyorsam değişim ışığı yakmak,mum yakmak değildir. Karanlıktan korkuyorsam değişime götürecek olan tek yol,karanlıkta kalmaya niyet etmektir.Karanlıkta kalarak ne deneyimlediğimi kendime tanımlamaya niyet etmektir. Yani yaşadığım zorluk ya da mutluluk her ne ise onunla temas, onu geçiştirmek ya da onun devamını istemek değil. Bir şeyi geçiştiriyorsam ya da çok beğendiğim için orada kamp kurup hep onu yaşamak istiyorsam orada bir sorun var demektir.Hiçbir şeyi silemeyeceğimiz gibi bize memnuniyet veren hiçbir şeyde hayat boyu kamp kuramayacağımızı bilelim. Her şey gelir geçer,herşey değişir. Önce ne algıladığımı ve nasıl algıladığımı anlamam gerekir,bunun için de kendime objektif  olmam gerekir. Şimdiye kadar hep tersini duyduğunuza eminim, başkalarına objektif ol denir ya, hayır. Kendinize objektif olun, başkalarına kesinlikle sübjektif olun. Ne demek bu? Başkasının yaşadığı acıyı hissedebilmem için ona sübjektif yaklaşmam lazım. Objektif yaklaşırsam onun yaşadığı acıyı nereden anlayayım? Onunla hemhal olmak gayet sübjektif yaklaşmayı gerektirir. Kendimi tanımak istiyorsam,kendimle temas etmek istiyorsam, kendimi neyi nasıl yaptığımı, farkındalığımı geliştirmek istiyorsam kendime mutlaka objektif olmam lazım.Kendime objektif olmak demek,kendimi birşeyleri yaparken aynı zamanda da uzaktan gözlemleyebilmek demek, yani hep bir üçüncü gözden gözlemleyebilmek demek.

Bütünleşme ve birşeylerden ayrışma sürecidir tüm hayatımız. Zorlukları en kuşbakışı anlamda hayatı yaşadığımız bu bütünleşme ve ayrışma kıvamında bir bozukluk olduğunu söyleyebilirim.Bu bütünleşme ve ayrışma kıvamında –denge kelimesini özellikle kullanmaktan kaçınıyorum- çünkü denge deyince insanlar bütünleşme ile ayrışma arasında bir denge zannediyorlar, öyle birşey yok, bazen köküne kadar buluşacağım bazen köküne kadar ayrışacağım,ihtiyacıma göre,diyorum ki bütünleşme ve farklılaşma kıvamında ayar bozukluğu olduğu zaman ben hayat içerisinde akmam. Hayat içersinde akınca zaten “acaba bu kıyafeti alsam mı almasam mı” diye düşünmem.O kıyafeti alasım varsa aynanın karşısında kendime baktığım anda “işte bu” derim,kasaya gider öderim. Ama bu kıyafeti alayım mı almayayım mı diye düşünüyorsam orada akmayan birşey var. Gündelik hayatımız da öyle,bir şeyleri farkında oluyorsak yani yaşarken hakkında düşünüyorsak  orada birşey var demektir,akmıyor çünkü. Oradaki bütünleşme ve ayrışma kıvamında bir eksiklik yada fazlalık var demektir. O zaman zorlanıyoruz. Zorlanma aslında bir anlamda , ben şimdi ya fazla buluşmaya çalışıyorum ya fazla ayrışmaya çalışıyorum, bir bakayım, ne yapıyorum, ne kadar ayrışıyorum ne kadar buluşuyorum, buna bir alıcı gözüyle bakayım.

Tüm hayat aslında bize ardıl olarak fırsatlar sunar. Nasıl fırsatlar sunar? Varoluş gerginlikler barındırır. Kutuplar barındırır, yaşam demek aynı anda birden fazla gerçeklikle karşı karşıya kalmak demek. Çocuğumu A okuluna mı vereyim C okuluna mı vereyim? A işine mi gireyim B işine mi gireyim? İlişkide kalayımmıçıkayımmı? Hep bir gerginlikler içersindeyiz ve bu  gerginlikler doğal olarak bizde kaygı tepkisini uyandırır. Bu çok doğaldır. Eğer bu kaygı tepkisini yaşıyorsak varoluşsal anlamda bir kaygı yaşıyoruz demektir,yaşadığımızın göstergesidir.Bu kaygı her zaman olacak,bu kaygı hayatta oluşumuzun fıtratında var.Kaygıyı yadsırsak kaygının içinde kayboluruz.Kaygıyı yadsırsam kendimi var etmek için gerekli sorumluluğu almayıp sonuçlarına katlanmadığım için kaygı katmer katmer artar. Kaygımın içersinde kaybolurum. Kaygıyı yadsırsam da varoluşa duyarsız kalırım,bu da bir anlamda duvara toslamama sebebiyet verir. Tek bir çarem var aslında…O da kaygı ile temas etmek, sanmayalım ki hayatımızın bir eşref saati var ve o eşref saatinde kaygı ile temas edeceğim ve oh sorumluluğu salacağım,böyle birşey yok,bu hergün var ve bazı günler onlarca,yüzlerce, binlerce kere.  Değişim bir kez gerçekleşecek ve ondan sonra orada kamp kurulacak bir konum değildir. Değişim hayat boyu süren bir süreçtir. Bir olma halidir. Neyle ilgili bir süreçtir? Ne ile bütünleşip buluşacağım,neden farklılaşacağımın ayrışacağımın kararının sürekli verildiği bir süreçtir. Fiziksel-somut gelişim de bir süreçtir. Bebekken 40-50 cm doğarız, sonra boy atarız 70lere geliriz, kıllanırız, göğüslerimiz çıkar, adet görmeye başlarız,menapoza gireriz,erkeksek vücudumuz  gelişir,göğsümüz kıllanır,adele yapmaya başlarız,cinsel organlarımız gelişir. Bunlar için çaba sarf ediyormuyuz? Hayır.Kendi kendine oluyor,fiziksel gelişimimiz kendi kendine oluyor.Soyut gelişim fırsatları da kendi kendine olur. Soyut gelişim, şekilsel değil, anlamdaki gelişimler. Fırsatları gani gani gelir hayatta.Fiziksel gelişimden tek farkı önümden parade gibi geçen gelişim fırsatlarına niyet etmem lazım,uzanıp onları almam ve kullanmam lazım.Bu konuda söylenecek çok şey var. Bugün belli bir bakış açısından ilerliyoruz.

01-yaş arasında seçimim olmayan bir ebeveynle bütünleşmeyi öğreniyorum. O bana göğsünü uzatırsa ben süt emebilirim. O benim altımı temizlerse ben hayatla ilgili umutlanabilirim,hayata ilişkin bütünleşme ilk bütünleşme deneyimim seçmediğim ebeveynimle oluyor.

2-3 yaşında seçmediğim ebeveynime hayatı zehrediyorum,giymeyeceğim,yatmayacağım,istemiyorum, yemiyeceğim,uyumayacağım. Seçmediğim ebeveynimden ayrışma fırsatını deneyimliyorum, öğreniyorum.

4-5 yaşında bu sefer 2 seçeneğim var,annem ve babam.Biriyle bütünleşmeyi seçerken öbüründen ayrışmayı seçiyorum, derler ya kız çocuk babaya erkek çocuk anneye daha yakındır. Bütünleşme ve farklılaşma deneyimimizin nasıl yavaş yavaş çeşitlendiğine örnek veriyorum. Hayat fırsatlarına örnek veriyorum.Bu sefer ne yapıyorum,birisiyle daha fazla yakınlaşırken öbürünü nasıl iteceğimi öğreniyorum,değil mi?

6-11 yaşında artık lisanı iyice kullanabildiğim ve  zihinsel faaliyetlerimin farkına vardığım için birazcık oraya gark oluyorum. Orada bütünleşmem ve farklılaşmam bir insanla olmuyor, daha çok zihinsel faaliyetlerimin keşfi ile ilgileniyorum.

12-20 yaş arası,deli ergen dediğimiz yaşlar, bu sefer ailem hep orada,ben ne yaparsam yapayım beni kaldırıyorlar zaten, ailemden ayrışıyorum,  ailemin dışında bir sürü bütünleşmeyi seçebileceğim yaşıtlarım var,seçiyorum, hatta onlarla bütünleşip ailemi neredeyse tamamen reddetmeye gidiyorum,tüm bunlar bütünleşme ve ayrışma kıvamlarını tatmam, neler yaşadığımı deneyimlemem için ardıl fırsatlar aslında.

21-35 ya da 40 yaş arası, bu sefer yakın duygusal ilişki kurduğum kişi ile bütünleşiyorum,bir eş seçiyorum kendime, onunla bütünleşiyorum,onun dışındaki insanları 2.planda tutabiliyorum.

Bakın nasıl çeşitlendi…Ayrışma ve bütünleşme yetilerim her basamakta bir önceki basamağı kapsıyor ve daha çetrefil bir formülü barındırmak üzere aşıyor. Artık bu yaşta evlenmek için seçtiğim kişiyle bütünleşiyorum,onun dışındaki kişilerden ayrışıyorum.İş dünyasında da para kazanmak,araba ve ev sahibi olmak için var gücümle ayrışıyorum. Ayrışmak demek illa olumsuz algılamayın,seçim yapıp kendimi ortaya koyuyorum,hırsımla hareket ediyorum, kopartıyorum, ısırıyorum, alıyorum. Hayatta kendime bir yer ediniyorum iş anlamında,maddede.

40-65 yaş arasında ise artık ailem var,evim var, arabam var,biraz param da var. Kazanmaya devam ediyorum,şimdi artık hem aile,hem iş,hem sosyal yaşantım,hem hobilerim bunların hepsinde ayrışıp bütünleşmeyi kendi ihtiyacım doğrultusunda yapabilecek becerileri kazanmış oluyorum.

65’ten sonrada artık bunları yapıyor da olabilirim tabii ki,ama bunları yapmaktaki niyetim ve yapış şeklim değişiyor. Bunları hiç biri benim için önemli olmuyor artık,bunların hepsine hayatın barındırdığı hareketler, faaliyetler,yaşantı parçacıkları şeklinde bakıp seyrinden zevk almaya başlıyorum. Bir zamanlar bunlar için ne kadar çaba sarf ettiğimi, elde edincene kadar çok sevindiğimi, kaybettiğimde nasıl karalar bağladığımı, nasıl üzüldüğümü  seyre dalıyorum veo seyirden zevk almaya başlıyorum.

Bu basamaklar sürecinde neyle bütünleştiğim ve nerden ayrıştığım farklılaşıyor. Farkındaysanız somuttan soyuta doğru gidiyor. Bu bir süreç. Bu fırsatlar hepimizin hayatında var. Pek azımız 20-35 yaş arasında kendimize dönüp değişmeye baş koyabiliyoruz. Açık söylemek gerekirse bunun için yaşadığımız hayat tarzı pek fırsatta bırakmıyor. Hep bir koşuşturma,hep birşeyleri yapma,yetişme derdi içinde geçiyor.

Genellikle 35-40 yaşından sonra mutsuzluklar veyahutta tekrarlanan davranışların memnuniyet veya mutluluk kazandırmadığı farkındalığına varılabiliyor.O zaman bir iç yolculuğu niyeti daha güçlü şekilde belirebiliyor. Aslında bu çizdiğim safhalarda kendimizi konumlamakta hep sabit koordinatlar kullanıyoruzdur ama bunun farkında değilizdir, hep bütünleşme ve farklılaşma şeklimiz sabittir,koordinatlarımız sabittir ama biz bunun farkına varmıyoruzdur.

Temaslarımız doygun olmadığı için, tam temas edemediğimiz için bırakamıyoruzdur. Bırakamamak ne demek? Belki 4-5 yaşında 2 seçeneğimiz varken, bunlardan 1 tanesi ile yakınlaşıp diğerinden farklılaşmak gerektiğinde,  yakınlaştığımla doygun bir temas yaşayamadığım için onu salabilemiyorumdur. Yani bu ne demektir? O dönemde bütünleşip ayrışmam gereken diğer nesnesinin temsillerini yetişkin hayatıma da taşıyorum demektir. Yani akış : temas et-bırak, temas et-bırak şeklinde gider. Bu sizinle paylaştığım süreçte doygun temas yaşayamadığım için bırakamıyorumdur, bırakamadığım için de ondan sonra temas edeceklerimle yine doygun temas edemiyorumdur. Böylelikle birikiyor, geçmişten hep alacaklı olarak devam ediyorum. Ve sonunda rahatsızlık hissetmeye,mutsuz olmaya başlıyorum. Bu süreci ele almak,kendimi revizyona sokmak demek, mutsuz olduğum olgu ile uğraşmak demek değildir. Bunun altını özellikle çiziyorum.Mutsuz olduğum olay sadece henüz farkında olmadığım ayrışma ve bütünleşme kıvamında bir bozukluk olduğunun göstergesidir ancak. O zaman ne yapmam lazım? Olguları nasıl algılıyorum ve nasıl anlamlandırıyorum sorusunu kendime sormam lazım. Bu soru şunu gerektirir. Odağım önceden belirlenmiş bir olguya olmayacak,uyaranlardan hangisi ile ilişkide olacağımı önceden belirleyerek kendimi gündelik hayatımda konumlandırmayacağım. Bir şeylerin benim dikkatimi çekmesi için açık olacağım. Receiving yani karşılayabilmek…Receive etme, bir gözlük var, ben bu gözlüğü takıyorum ve doğrultusunda dünyaya bakıyorum değil. Gözlüğü çıkartıyorum ve dünyada birşeyin benim ilgimi çekmesi için merakla bekliyorum gibi bir konum. Bu tabii söylendiği kadar kolay değil,çünkü burada bir bilinmezlik var. Kendimi neye bırakacağım,ne benim ilgimi çekecek,bilmiyorum. Süreçte kalabilmek, nasıl yapacağım bunu? Ardındaki manayı hep merak edeceğim. 5 duyumla algıladığım somut şekil beni hayatta şimdiye kadar konumlandırmakta olan anlamdır. Şimdiye kadar sürdürmekte olduğum bütünleşmek ve farklılaşmak kalıbından dışarı çıkmış olmam. O zaman algıladığımın ardındakini merak ediyor olacağım. Ne güzel bana çiçek yolladı, şahane,beni düşünüyor değil…belki öyledir, ama 1 dakika acele etmeyeyim,hemencecik bir anlam yüklemeyeyim.O çiçek bir şekil, onun ardındaki anlam diğerinin iradesi ile belirlendi, ben bilemem. İradenin niyetinin ne olduğunun kendisinin zaman içersinde ortaya çıkarılabilmesi için sabırla beklemeyi öğrenmem lazım. Alel acele karar verirsem her zamanki bütünleşme veya farklılaşma senaryonun tekrarını ediyor olurum. Yani aslında değişmek, tahammül etmek demektir. Neye tahammül ediyorum? Başkasına mı  kendime mi? Kendime tahammül ediyorum. Başkasına değil. Kendimin nesine tahammül ediyorum? Tahammülsüzlüğüme tahammül ediyorum. Birşeyler çabucak olsun istiyorum, birşeyler önümde çabucak belirsin istiyorum. Bu mümkün değil. Değişmek aynı zamanda süreç içersinde şükretmeyi öğrenmek demektir. Genellikle insanlarla değişim konusunda çalıştığımda, insanların %99’u kendileri danışmak için geldiklerinde sözel olarak değişmek istediklerini söylüyorlar ve bunda samimiler. Fakat mevcut araçlarını kullanırken farklı kullanmak doğrultusunda onları davet ettiğimde veya farklı araçlar tanıtmaya çalıştığımda mutlaka bir mazeret buluyorlar. O bahaneler dirençtir. Bunlara çomak sokulmaz. Bunları da tanımlamak lazım. O da değişim sürecinin bir parçası. Değişim demek zihnimi bedenimi tercüme etmekte kullanmak demek. Yani meta düzeyde teknolojiyi insanlara hükmetmek için kullanmak değil,böyle yapıldığında çuvallıyoruz,şekil 1A’da görüldüğü gibi, zihinsel kapasitelerimize bedenimizde yaşadıklarmızı tercüme etmek için kullanmaya baş koymaktır değişmek. Yani duygularıma hükmetmek yerine onları kullanmayı öğrenmem gerekir. Zorlandığımızda bedenimiz ve duygularımız haykırırlar demiştim, açık ve yüksek bir biçimde haykırılar. Zihnimi bu haykırışları bastırmak için,ortadan kaldırmak için, yenmek için kullanırsam kendime yapabileceğim en büyük kötülüğü yapmış olurum değişim yolunda. Duygularımın haykırışlarını değişim yolunda kullanmayı öğrenmem gerekir. Her duygunun bedensel bir iz düşümü vardır. Zihinsel becerilerimi duygumun bedensel izdüşümlerini tanımlamaya betimlemeye kullandığım zaman değişim yolunda yol almaya  başlayabilirim. Bunu yapmak için tahammülden bahsettim ya,neye tahammül edeceğim?Kendi kendime sabote ediş tarzlarıma tahammül edeceğim,kendime tahammül edeceğim,kendi şımarıklıklarıma,kendi cesaretsizliğime,kendi korkuma,kendi utancıma, kendi suçluluğuma,kendi kendimi nasıl yargıladığıma tahammül etmem gerekir. Bunun için kendime sevgiyle,şevkatle, ihsanla yaklaşmam gerekir,kapsayıcılıkla yaklaşmam gerekir. Bilmem gerekir ki hayat boyu aynen bir deve gibi hayatın yükleri her zaman sırtımda olacak. Hörgütsüz bir deve olmayacak gibi tüm yüklerden arınmış bir insan olabilemez. Aslan gibi bağımsız olacağım. Aslan gibi istediğimi avlayabileceğimi,bunun için gerekli herşeye sahip olduğumu unutmayacağım,ama aynı zamanda yani bir çocuk gibi de heyecanımı kaybetmeyeceğim, saflığımı kaybetmeyeceğim.

Bütünleşme ve farklılaşma kıvamındaki bozukluk şu anlama geliyor, aslanlığımı unutuyorum,sadece deve oluyorum, yada develiğimi unutup sadece aslan oluyorum, yada hem aslanlığımı hem develiğimi unutup sadece çocuk oluyorum. Yok böyle birşey. Üçünün de benim için uygun kıvamını deneye yanıla bulmak durumundayım. Sonuç: hayat yaşanılan ardıl anlardan ibarettir. Bu anları nasıl deneyimleyeceğim benim seçimimdir. Ben ne anlam atfedersem öyle deneyimlerim,bilmeliyim ki hayat tek başına yaşanır.Diğerini sevmek belki ve çoğunlukla kendimi sevmekten daha kolaydır ve kendimi sevmeyi öğrenme çabasından bir kaçıştır. Önce kendimizi sevmeye çalışalım,bunu yapabildiğimiz zaman göreceğiz ki zaten diğerlerini seviyoruz. Değişmek demek,diğeriyle kendimi paylaşmak için temas etmek demek. Bu ne demek? Ben sana sana sığınayım sen bana destek ol,sen bana sığın ben sana destek olayım diye diğeriyle temas değil.Diğeriyle temas kendimi paylaşmak  için olduğunda değişim yolunda ilerliyorum demektir. Amaç değişimde yolda kalmaktır. Değişime baş koyulduğunda varılacak bir nokta yoktur. Devamlıdır değişim,koordinatlar devamlı değişir. Zihnimiz bu süreçte bir bağlayıcıdır. Neyi bağlayıcıdır? Beni dünyaya bağlayandır zihnim. Dolayısı ile zihnin ne olduğunu bileyim de değişim sürecinde ona olduğundan fazla anlam atfetmeyeyim. Bilincimin faaliyeti niyetlendiğim nesne ile ilişkilidir. Dolayısı ile değişim sürecinde niyet çok önemlidir. Değişmem demek niyetimin farkındaolmam demek. Bilmeye başlamaktan neye nasıl niyet ettiğimi anlamaktan geçer. Durmam lazım, acele sonuçlara varmamam lazım. Zaten kendimle durmayı öğrenirsem değişim sürecinin büyük bir basamağını atmış oluyorum. Merak et,kendini merak et, ne yapıyorum,nasıl yapıyorum,ne algılıyorum, nasıl anlamlandırıyorum, nasıl tepki veriyorum,neyi tekrarlamaktayım? Bu acaba neyi tekrarlamaktayım diye zihinsel olarak keşfedilecek bir süreç değil. Yöntemi fenomenolojik bir yöntem. Kendimi çalışmak durumundayım, bu bir ibadet, senede 1 kez kendime zaman ayırmakla olacak birşey değil,her gün diş fırçalar gibi, yıkanır gibi,yemek yer gibi.Esası görmeye niyet etmem lazım. Esas nedir?

Dirençlere nasıl yaklaşmak gerekir?

Dirençler bize aslında : sen hazır değilsin,sen biraz daha bekle diyordur. Dolayısı ile dirençlere çomak sokulmaz. Dirençle beraber gidilir,direnç deşifre edilir.

Bilincimin faaliyeti niyetlendiğim nesne ile ilişkilidir.Buna bir örnek alabilir miyiz?

Daha önce verdiğim örnekten yola çıkayım. “Bana çiçek yolladı,ne kadar güzel, nihayet beni düşünen, bana önem veren birisini buldum. “

Yani niyetlendiğim nesne nedir? Bu adam.

Neden? Çünkü beni gerçekten düşündüğünü zannediyorum.

Bilincimin faaliyeti:  bu nesne ile meşgul olmaya başlar. Meşguliyetimin içeriğini benim varsayımlarım belirler. Değişim demek zaten varsayımda bulunduğumun idrakine varmaktır. Varsayımda bulunmadan yaşayamayız. Önemli olan varsayımda bulunmadan yaşamak değil, önemli olan varsayımlar yaptığımın ve bunların ne olduğunun farkına varmak ki farklı varsayımlarda bulunabileyim.

Her çiçek illa düşünülüyorsun, önemseniyorsun anlamını taşımayabilir. Nasıl ki Freud demiş: bazen puro, purodur. İlla cinsellik içermeyebilir.

Duygu yoksa değişim yok mudur? Ben yoksam değişim dönüşüm  yok mudur? Peki ben’in ne kadarı ben,ne kadarı kültür ayrışmasını nasıl yapacağım?

Ben diye birşey yok. Ben ikilem yaratmaktır. Ben, farklılaşmayı öğrenme sürecinde sosyal yazılım doğrultusunda kurguladığım soyut bir kavramdır. Ben diye birşey yoktur aslında. 40 yaşından sonra yavaş yavaş buluşma ve ayrışmalarda soyut alana geçiliyor dediğimde bunu kastetmiştim aslında. Ben olarak tanımladığım herşeyin içine yavaş yavaş ölünür o süreçte. Ben olarak bütünleştiğim herşey yıkılmaya başlar, taa ki birlik bilincini anlayana kadar. Duygu yok diye birşey yok. Duygu her zaman var. Duygusuz bir insan olamaz. Duygusuz bir bitki,kaya, taş bile yok.

Bizde üzüntü yaratan her durumun kaynağı yine biziz cümlesine nasıl bakarız?

Hiçbir dışsal olgu ben seçmezsem bende birşey yaratamaz. Bütün duygusal deneyimlerim,deneyimlerime atfettiğimanlamlarla belirlenir. Atfettiğim anlam ne kadar kapsayıcı olursa deneyimleyeceğim duygu o kadar hayatın akışına uygun olan bir duygu olur. Hayatın akışına uygun 6 tane duygu var: Mutluluk,üzüntü, korku,öfke,tiksinme ve şaşkınlık. Bunların dışındaki duygu dediğimiz şeyler zihinsel süreçlere bulanmış bu saydığım 6 duygunun türevidir. Bu 6 duyguyu neye ilişkin yaşayacağımın belirleyicisi benim. Manava gitim 10 lira verdim bana 3 lira yerine 2,5 lira geri verdi, vaaaay diye sinirlenmeyi seçebilirim. Ya da seçmeyebilirim.

Kıskançlık diye bir duygu yok aslında.Kıskançlık bir değerdir,bir kurgudur.

Çocukluğumuzdan beri yetiştiğimiz çevredeki öğretilerle kazanılmış değerlerimiz var. Bunların değişimi belli bir yaşa gelince olabiliyor. Bazıları travmalarla değişim gösteriyor. Onları bu kadar hızlı değiştirebilir miyiz?

Değişim hızlı olmaz.Değişim sabır ister. Tamamlanacak birşey değildir. Sürekli değişmekteyiz. Bu bir veri.

Bu söylemin ardında şöyle birşey duyuyorum: bazen istemek yetmez,bazen bu yola baş koymak yetmez.

Bir mükemmel yok,önemli olan süreçte olmak, birşeylerden memnuniyetsizliğimin farkındaysam zaten süreçteyim demektir.

It takes as long as it takes.

Kendini paylaşmayı açabilir misiniz?

Sınırlarımı net tanımlamak.Hep havaalanını örnek veririm. Pistin ışıkları,sınırları net.Uçağı buraya indirebilirsin diyorum. Kendimi ortaya koyuyorum, kendimi paylaşıyorum. Ben sana bunu vereyim sen de bana şunu ver. Ben sana bunu verirsem sen de beni kabul eder misin falan ile değil. Sonuçlarına hükmetmeden ortaya ne koymak istiyorsam onu koyuyorum, bir sonraki adımı hesaplamıyorum. Ne olursa olur.Ardında duruyorum.

Fenomenolojik metodoloji yöntemi ile hayatın her 2 ucucunun barındırdığı gerginliğinikapsama esnekliğini kazandım diyelim. Yakın ilişkide bulunduğum eş,çocuk, anne, baba ile ilişkilerim nasıl düzelir? Değişir?

Kişi ancak kendi değişimiyle ilgilenmeli. Ben değişirken sen de değiş, hadi gel beraber değişelim böyle birşey yok. Hadi gel beraber spora gidelim denir de hadi gel beraber değişelim denmez, herkes kendi değişiminden sorumlu olmalı. Benim muhatabım başkası değil, mutsuzluğumdan sorumlu tuttuğum nesnem benim muhatabım olamaz,çünkü kimse benim mutsuzluğumdan sorumlu değildir. Ancak ben kendim mutsuzluğumdan sorumluyum, ben ancak kendimi değiştirebilirim, benim kendimi değiştirmem aile fertlerini başlatabilir de ilişkileri daha büyük bir çıkmaza da sokabilir. Olabilir.Garanti yok.

Atfedilen anlam ve varsayımların sorumluluğunu almak nasıl değerlendirilir? Çiçek almaya atfedilen anlamda olduğu gibi, o çiçeği alırken atfettiğim anlam ve sonuçları benim ürünlerim mi?

Aynen öyle. Yorum bana ait.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

gestalt içinde yayınlandı | , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Mutsuzluğun Kaynağı

eckhart-tolle

Covid dönemi, Şimdi’nin Gücü kitabının yazarı spiritüel liderlerden Eckhart Tolle’nin çok sık aralıklarla çok güzel videolar paylaşmasına vesile oldu. Dün paylaştığı videosunda mutsuzluğumuzun genel olarak düşüncelerimizden kaynaklandığını anlattı:

Birçok insan sükunet ile başa çıkamamaktadır. Şu anda üst seviye bir eğitim kurumundasınız. Bu demektir ki daha alt seviyelerden geçtiniz. Üst seviye eğitim çoğu alanda sizin zekileşmenizi ve kavramsal zihninizi kullanmanızı talep eder. Bu da uygundur, kavramsal zihin, düşünebilmek ve düşünceleri uygulama kabiliyeti demektir.

Dünyada her şeyde olduğu gibi olumsuz bir tarafı da bulunmaktadır. Kavramsal zihnin olumsuz yönlerini netlikle görebiliriz. Çünkü sadece üst seviye eğitim alanlar değil, milyonlarca insan zihinlerini çok fazla kullanmamakta ancak zihinlerinin insafında hareket etmektedirler. İnsanlar “düşünüyorum” derler ve bu mantıklı gelir, ancak “kalbimi çarptırıyorum” demezler. Çünkü kalbiniz çarpar ve bu size olan bir şeydir. Onu kendiniz çarptırmazsınız. Ancak insanlar düşündükleri zaman düşünce eylemini gerçekleştirdiklerini zannedelerler. Ama çoğunlukla bu doğru değildir. Kalbiniz nasıl çarpıyorsa düşünceniz de o şekilde olur, düşünceler başınıza gelir. Düşünce birden zihninizde oluşur ve işte oradadır. Nereden geldi? Yani insan farkındalığının içinde bulunduğu durum – bilinç değişimi yolculuğuna girmiş kişiler hariç – milyonlarca insan kavramsal zihin, düşünceler, sürekli düşünce halinde olmak ve sürekli yüzeye çıkan düşünceler içindedirler ve kendilerinin kim oldukları ile bunları karıştırırlar. Bu sebeple insanlar “düşünüyorum” derler. Tabii ki belli düşünce tipleri – kaygı gibi- net bir şekilde görülebilir ki başınıza gelir. Zihin akar gider ve siz durduramazsınız. Sabahın 3ünde uyanırsınız ve korku dolu düşünceler aklınıza gelir. Olası kötü sonuçlar akar durur.

Spiritüel uyanışın başlangıcı, düşüncenin doğuşunu gözlemlemek, düşünceyi görmek ve düşünce ile bütünleşmemek. Düşünceyi düşünce olarak tanımak. Uyanış hakkında konuşursak, mesela Buddha hakkında konuşursak, Buddha kimsenin ismi değildi, bir kişiye verilen bir unvan idi, Sanskritçede Buddha kelimesinin anlamı Budd yani uyanık. Buddha, uyanmış kişidir. Uyanmış olmak önemlidir, bu ne demektir? Uyanık olduğumuzu düşünürüz, şu anda uyanık değil miyiz? Sanskritçede “tuaya” kelimesi vardır. İnsan bilincinin 4 aşamaya bölmüşlerdir, birincisi rüyasız uyku, rüya durumu, uyanık olmak, tuaya (güç) kavramsal zihnin ötesidir, düşünce akışından ayrışmış olmak olup farkındalık ve varoluş olarak tanımlanmaktadır. Bu durum birçoğunuz içinde uyanmaktadır, bu sebeple buradasınız. Deneyimledikleriniz farkındalığınızın derinleşmesi olabilir. Farkında değilseniz ve günlük hayatınızda var olmuyorsanız o zaman kavramsal zihniniz ile bütünleşmişsinizdir ve kimliğiniz kavramsal bir kimliktir, başka bir deyişle kim olduğunuz yani dünya ile ilişkiniz ve tepkileriniz, kavramsaldır ve kafanızda kim olduğunuzu söyleyen bir öyküden ibarettir, geçmişinizden doğmuştur ve geçmişinizde zihninizin koşullanması ile oluşmuştur.

Hayatınız hakkında düşünüp konuştuğunuzda bu kavramsal zihninizdir ve geçmişten türemiştir, beraberinde duygular taşır ve bu da sorun değildir, geçmişi hatırlamak, başınıza gelenler, başarılarınız, başkalarının size yaptıkları ve sizin başkalarına yaptıklarınız, sahip olduklarınız, başkalarının sizin hakkında düşündükleri, egonuz. Zihniniz farkındalık içinde değilse ego doğar. Her düşünce bir enerji formatıdır. Kafanızdaki bu enerji formları “bu ben ve benim hayatım” der. Bu egosantrik durumun karakteristikleri vardır ve sürekli tatminsizdir. Altında yatan düşünce ise “hayatımda önemli bir şey eksik, oraya henüz varmadım” Bazı insanlar hatta henüz yaşamaya başlamadıklarını düşünürler. Hayatlarının dönüm noktasını beklerler. Bazı ifadeler kullanırlar: bir gün başaracağım gibi. Neyi başaracaklarını bilemeyiz. Başaracağım, ulaşacağım, büyük dönüm noktası vs insandan insana değişir. Parasal başarı, ün, ideal beni tamamlayacak eş…Aramaya başlarsınız, bazen o kişiyi bulduğunuzu zannedersiniz, aha işte orada dersiniz, kısa bir süre için egonuz mutlu olur. Aynı şey iyi bir iş sahibi olunca da yaşanır. Bir şeyler başarmak harikadır ama bunlara bakmak ve daha onlar aracılığı ile kendinin daha bütün olacağını zannetmek, tam bir tatmin hissi işlememektedir. Sadece kısa süre için işler.

Bir süre sonra fark edersiniz ki yanlış insanı tanımışsınız. Hepsi bir hatadır. Birisi ile yaşamaya başladığınızda ilk tanıdığınız insan, yemek yediğiniz, kumsalda yürüdüğünüz, gözünüzün içine bakan insan, birlikte yaşamaya başlayınca artık öyle bakmaz olur. Ego, daima yetersizlik duygusu içindedir, kendinize ne kadar şey eklerseniz ekleyin, tatmin edemezsiniz. Bu dünyanın sizi mutlu etmesini beklemeyin. Mutluluk bu dünyadan doğmaz. Bu dünya sizi mutlu etmek için tasarlanmamıştır, sizi zorlamak için tasarlanmıştır. Bu dünyanın sizi mutlu etmek için tasarlandığını düşünürseniz çok öfkelenirsiniz çünkü hayatınız aktıkça “hayatım neden işlemiyor, bu gerçeklik neden yoluma sürekli engel çıkarmaktadır?” Tam bir sorun çözersiniz ardından başka bir sorun çıkar. Sağlığınız, paranız, yaşamınız, ilişkileriniz, iş durumunuz, bu alanlardan birisinde genelde bir sorun çıkar. Bir alanda sorunu çözersiniz diğer alanda sorun çıkar. Sürekli zorlanırsınız. En büyük zorlanmalar insanlardan gelir. İnsanlar oldukça zorlayıcıdır. Başka insanlar üzerinden doygunluk hissi ararken aslında onların acı kaynağına dönüştüklerini görürüz. Çünkü egosal zihne hapsolmuşsunuzdur ve egosal zihnin dünyadan beklentileri bulunmaktadır. Bu beklentileri dünya karşılayamaz. Ancak dünyanın bu beklentileri karşılaması gerektiğini düşünürseniz sürekli mutsuz olursunuz, dünya sizi zorlamaya devam eder. Tüm beklentileriniz illüzyondur ve bunlar inanılmaz bir acı kaynağı olurlar, karşınıza çıkan her zorlama (her zorlanmada “birşeyler yanlış” düşüncesi oluşuyorsa) mutsuzluk kaynağına dönüşür.

Zorlama ile mutsuzluk arasında büyük bir fark vardır. Dünyadan yanlış beklentileriniz varsa her bir zorlama sizi mutsuz edecektir. Hayat sizi yalnız bırakmıyor, demek ki hayatınızda ciddi şekilde yanlış giden bir şeyler oldu…Huzur mu istiyorsunuz? Arada gelir ancak uzun süreli olmaz. Dünya sizi daima zorlayacaktır, çünkü zorlama aracılığı ile sizi uyandırmak için gereken sağlanacaktır. Bir süre sonra, bilinçsizlikten uyanmaya başladığınızda, mutsuzluğunuzun kaynağının çoğunun (iyi hissettirmeyen her türlü duygu) hayatınızdaki durumlardan değil, %90’ı zihniniz tarafından üretilmiştir. Bu da harika bir farkındalıktır. Kalan %10 belki sevdiğiniz birinin ölümü olabilir, normaldir. En hafifinden en ağırına kadar mutsuzluklar, mesela bankaları aradığınızda istediğiniz hizmete ulaşamamanız, karşınıza konuşacak yetkili çıkmaması sizi çok rahatsız eder ve mutsuzluk kaynağı olabilir. Havaalanlarındaki uzun kuyruklar bunların sizde yarattığı düşünceler…Bunlara bakınca mutsuzluk kaynağınız durumlardan mı yoksa durumlar karşısında zihninizde oluşan düşüncelerden mi kaynaklanır? Çoğu zaman mutsuzluk kendi kendinize konuşmanız ve düşüncelerinizden kaynaklanır.

 

Kişisel Gelişim-Self evolution içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | 1 Yorum

Covid ve şirket logoları

audi-covid Audibad-year Good Yearfedex-covid    Fed-ExWeb  Mastercard

mcdonalds-covid Mc Donalds

mercedes-covid Mercedes Benz

NBA-covid  NBAWeb  Nikestarbucks-covid  StarbucksWeb  TargetWeb  US Openvw-covid  Volkswagen

Covid-19, Tasarım-Dekorasyon-Mimarlık-Design-Decoration-Architecture içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Gezilecek Yerler

 

POSİTANO

Positano / Amalfi Coast

Camille Moirenc

Camille Moirenc

Andrew Trotter Architecture

Andrew Trotter Architecture

lake-garda

Lake Garda by Jordan Hammond

bali

Bali by Jordan Hammond

kunihito-miki

Kunihito Miki Photography

alessandro-carai

Alessandro Carai   (Yunanistan-Santorini)

oliver-wong

Croatia: by Oliver Wong   (Hırvatistan)

stait-of-the-turks

the Stair of the Turks (in Italian, “Scala dei Turchi”), on the coast of Realmonet, near Porto Empedocle (Ag)

scola-tower

scola tower liguria italy

justin-lang

Puente Nuevo / Ronda, Spain by Justin Lang

algarve

Algarve, Portugal

cinque-terre

Cinque Terre, Italy

dubrovnik

Dubrovnik

petra

Petra antik kenti- Ürdün

portrush

Portrush-İrlanda

madonna-della-corona

Madonna della Corona, Italy; by Manuel Dietrich

bubble-room-maldives

Bubble Rooms-Maldives

el-nido

Hidden Beach, El Nido / Philippines (by Dan Moore)

bolivia

Valle de la Luna– Bolivia

portugal

Carvoeiro; Faro, Portugal

castello-d,-burgos

Castello di Burgos by Alessandro Orrù

mont-saint-michel

Mont Saint Michel Normandy-France (from a drone)

pulau-padar

Padar Island, Komodo National Park / Indonesia

iceland

Iceland Highlands

 

 

Seyahat- Travel içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Gestalt bakış açısından ilişkiler

hanna-nita    timur-harzadin

Dr. Timur Harzadin ile Prof.Dr.Hanna Nita Scherler Gestalt bakış açısından ilişkiler temasını işlediler.

Çift ilişkileri, aşk, yeme bozuklukları ve kendinle temas konularının işlendiği konuşmanın yazılı halini aşağıda okuyabilir ve Youtube’da yayınlanan 2 videoyu buradan izleyebilirsiniz:

Video 1:

Video 2:

Timur Harzadin : Danışanlarımdan örnek vereyim, çokça gelen bir konu, mesela çiftler iyi başlıyorlar, hep dip dibeler. Erkek 6 ay sonra bazen yalnız kalmak istiyor, kadın istemiyor. Erkek çok dip dibeyiz diye şikayet ediyor, kadın benimle ilgilenmiyor diyor. 2 taraf ta kendince haklı. Giderek gerilim tırmanıyor. 

Hanna Nita: Erkeğin ailesinde aile ilişkileri kadının ailesinde olduğundan daha mesafeli, bireyler daha ayrışmış. Kadının ailesinde bireyler daha iç içe. Öğrenilmiş duygusal düzeyi daha iç içe, erkekteki öğrenilmiş duygusal yakınlık düzeyi daha mesafeli, ayrışmış.

termostat

Hepimizin bir duygusal termostatı vardır. Bu termostatın bir ucunda kaynar derece öbür ucunda da donar derece. Donan uçta çok ayrışmış bireyler var diyelim, kaynayan uçta da iç içe bireyler var diyelim.

Bu termostat üzerinde hepimizin kendini güvende ve iyi hissettiği bir bölge vardır. Bahsettiğiniz adam için kendini normal hissettiği yer soğuk uca yakın. Kadın için iyi hissettiği yer kaynar tarafa yakın.

Bozuk olan termostatlardır, donanımımız değildir. Çünkü termostatlar sosyal yazılımla belirlenir, doğal bir şey değildir. Bu 2 insanın birbirini seçmesi tesadüfi değil…Kadının doğal yapısı, formatı, fıtratı bütünleşmek için öbür ucu da varoluşuna katma ihtiyacında. Nasıl katacak? Bir başkasının nezdinde bu kadın zorlanmalı ki o tarafı da varoluşuna katsın.

Erkek için de aynı şey, erkeğin formatı kadının nezdinde yadsımakta olduğu daha iç içe tarafı tanımak zorunda. Dolayısı ile bunlar birbirlerine çekim duyuyorlar, çünkü diğerinin nezdinde kendilerini tamamlamak istiyorlar.ama ne oluyor? Hiçbiri bunun farkında değil. 2si de diğerine sen hatalısın diyor. Adam diyor ki “bu kadar iç içe olmak iyi değil, biraz uzak olmalıyız” Kadın ise “hayır mesafeli olmak iyidir” diyor, birbirlerini suçluyorlar. Burada Gestalt bakış açısı her ikisinin de zorlandıkları bu anda zihinsel hikayeyi bırakıp içinde bulundukları anda her ne yaşıyorlarsa …

Bu 2 insanın birbirini seçmesi tesadüfi değil, kendilerini tamamlamak istedikleri için birbirlerini buldular. Birbirlerini neden bulduklarının farkında değiller. Her biri diğerini ya kontrol etmeye  ya suçlamaya ya çok kızarsa darılmaya çalışır. Bunların hepsi ikame tatmin. Yani amaçladıkları temas açısından ikame tatmin. Esas ihtiyaçları ile temasa götürmüyor. İhtiyacımla temas ettiğim zaman doygun hissederim.

Erkek ondan birazcık ayrışmak istiyor diye kadın “ sen zaten beni sevmiyorsun, sen zaten hep böyle yapıyorsun, iyi öyleyse git” vs dediğinde tüm bu davranışı kendini tatmine hizmet etmiyor, dolayısı ile ikame tatmin oluyor.

Aynı şey erkek için de öyle. Peki ne yapmalılar? İkisi de birbirlerine çattıkları, birbirlerine kızdıkları ve birbirlerini değiştirmeye çalıştıkları için bir şekilde memnuniyetsiz hissetmeye başlayacaklar.

Diyelim ki kadın öfkeli, adam üzülsün.

Kadın kızmanın kendi bedenindeki fiziksel hafızasına gitmeli, duygusal hafızasına gitmeli, buraya gidiş kızıyorsam o anda kalbim mi hızlı çarpıyor, nefesim mi sığ, sırtımdaki kaslar mı gergin, ellerim soğuk soğuk terliyor mu, şakaklarım atıyor mu, ne ise kendisine tanımlaması gerekiyor. Bu kendine tanımlama ve betimleme süreci o kişiyi kendi hayatının belirli bir zamanında şimdi yaşadığı öfkeye benzer bir öfkeyi yaşadığı “suç mahali”ne getirir. Yani ne demektir bu? Küçükken annesi, babası ya da kendisi için önemli birisi tarafından aynen şimdi kocasının yapmakta olduğu gibi duygusal olarak kendisinden uzaklaştığını, bedensel ve duygusal hafızasında tekrardan hatırlamaya başlar. İlgili duygu gelir. İlgili duygunun boşaltılması gerekir. Kızgınlıksa kızması gerekir, öfkeliyse öfkelenmesi, üzgünse ağlaması gerekir. İlgili duygunun boşaltılması gerekir. Geçmişte o zaman ve orada her kimdiyse ondan ayrışmaya çalışan ve onun kızdığı, o zaman yaşanan olaya, o zaman o olayı yaşadığı yetişkin zihinsel bir çerçeve koymuştu. Kişi o olay ile ilgili bedensel duyumsamayı ve ona eşlik eden duyguları tanımlayan zihinsel çerçeveyi başkasının koymuş olduğu şekilde bugüne kadar taşımıştır. Bu bahsettiğim içsel çalışma sonucunda kişi duyguyu boşalttıktan sonra artık yeni bir zihinsel çerçeve koyabilir.

Aynı şey erkek için de söz konusu. Bu içsel süreçleri yaşamak onlara şunu gösterecektir: Bu mesele eşimle ilgili değil, bu mesele benimle ilgili.

Kadın diyecek; Bir zamanlar aynen eşimin benden uzaklaştığı gibi benim için önemli olan birileri de benden uzaklaşmıştı.

Erkek te diyecek ki: Bir zamanlar aynen karımın yaptığı gibi ahtapot gibi duygusal olarak benim üzerimde hegemonya kurmaya çalışan birileri vardı hayatımda. Ben de ona tepki gösteriyorum ama karımın nezdinde ona tepki gösteriyorum.

Bunu anladıkları zaman birbirlerinin üzerindeki o baskıyı kaldırırlar.

Mesele aynı olaya bakıp aynı şekilde düşünmek değildir, farklılık içerisinde de birliktelik yaşanabilir. İnsanlar birbirlerine aynı olaya ilişkin farklı düşünüp farklı hissettiklerini söyleyebilirler. Mesele söyleyip te geçemediğimiz zamandır. Geçemediğimiz zaman  orada bitmemiş bir mesele olduğuna işarettir. Orada karşıdaki ile uğraşmayı bırakıp kendimizle uğraşmamız gerekir.

Bu meselenin benimle ilgisi nedir sorusunu sorabilirim. Beynimi bedenimi tanımlamakta ve bedenimdeki yaşantıları tanımlamakta kullanacağım.

Timur Harzadin: Bir ilişkiye girerken bazen planlama yaparız. Deriz ki: beni çok sevsin, değer versin, oraya buraya götürsün vs. Önkoşul ve pazarlıklar oluyor.

Hanna Nita: Gestalt bir temas sanatıdır. Kendinle temastan bahsettik. Şimdi de biraz uyaranlarla temastan bahsedelim. Bu uyaran başka bir insan, hayvan, eşya, kitap, film olabilir. Herhangi bir deneyim öncesinde Gestalt uygulayıcısı beklenti tanımlamaz. Çünkü beklenti tanımlamak demek karşılaşacağım olgunun barındırdığı uyaran zenginliğine kendimi kapatmam sadece kendi görmek istediğim doğrultusunda kendimi açık tutmam demektir.

gestalt Yani şöyle diyelim: bakacağım alan şöyle bir alan

gestalt1 ama ben kafamda önceden ben şunu görmek istiyorum diye geliyorum.

Görmek istediğim ve dikkat ettiğim şey görebileceklerimden o kadar daha az ki, o zaman ben kendimi kısıtlamış oluyorum.

Gestalt uygulayıcısı hayata “ben şunu göreceğim” diye yaklaşmaz. Herhangi bir anda algılayabileceklerimin maksimumuna kendimi açık tutayım, içlerinden hangisi o anda beni cezbederse ona odaklanayım diye kendisini serbest bırakır.

Ben pek az insanın bir ilişkiden beklediklerini dile getirirken “ben karşımdakini sevmek istiyorum, karşımdakini sinemaya götürmek istiyorum vs” dediğini duymadım ama kendisine yapılmasını istediklerinden bahsederler. O beni korusun, o beni kapsasın, o beni sevsin…Sen?

Ben ilişkiye girerken orada ne olduğunu anlayacak bir boşluk bırakmalıyım kendime, nefes alıp vermek gibi. O boşluğu bırakmazsam eğer olanla değil olduğunu zannettiğimle ilişki içerisinde kalırım. Bu da sorun çıkmasına bilettir tabii ki.

Aşk böyle bir şey değil mi?

Aşk, seninle değil, zannettiğim senle ilişkiye girip ondan sonra da “sen ne için benim zannettiğim sen değilsin?” diye kızmaya küsmeye başladığım ve zannettiğim sen olman için seni zorlamaya başladığım bir süreç.

Karşımdaki kişi beni kandırmıyor, ben görmek istediğimi görüyorum. Ben anlam atfediyorum.

Gestalt bakış açısından bakarsak çok faydalı bir şey, şöyle faydalı: beni kendimi geliştirmeye iten bir şey. Aşık olmak kendimi gerçekleştirme alet çantamda bulundurmam gereken bir kerpeten mesela.

Dinleyici sorusu: Aşk her zaman otantikliğin kaybı ile mi sonuçlanır?

Hanna Nita: Hayır, tam tersine. Aşk her zaman otantikliğe götürür.

Aşık olmak otantik bir davranış değildir. Tersine aşık olduğum zaman karşımdakini algılamıyorum. Karşımdakini istediğim gibi algılıyorum. Otantik olmak tüm uyaranlara nötr kalmaktır. Onların benim ilgimi çekmesine izin vermektir. Aşk ise ben kafamdaki bir şeyle gidiyorum, bunu istiyorum diyorum.

Dinleyici sorusu: Ayrıldığım insanla hep içsel konuşmalar yapıyorum. Ne anlama geliyor? Bu konuda ne yapmalıyım?

Hanna Nita: Ne konuştuğuna bakar. Bana şunu bunu yaptı diyorsam bendeki izdüşümüne odaklanmam lazım. Bunun türevi olan duyguları geçmişimde bulmalıyım.

Dinleyici sorusu: Aşık olma deneyimim arttıkça çantamdaki alet sayısı da artar mı?

Hanna Nita: Çok doğru, artar.

Dinleyici sorusu: Değersizlik duyguma Gestalt açısından nasıl bakabilirim?

Hanna Nita: Değersizlik zihinsel bir kavram, doğada değersiz tavşan, değersiz ağaç, değersiz çiçek var mı? Yok. Ben değersizim dediğimde bunun senin hücresel hafızanda ve duygusal hafızanda neleri uyardığına odaklanmaya çalış. Ben bedenimde ne yaşıyorum da bunun adına değersizim diyorum. Ben hangi tür duyguları yaşıyorum da bunun adına değersizim diyorum. Bizi iç yolculuğumuza taşıyacak olan kapı zihnimizden geçmez, bedenimizden ve duygularımızdan geçer. Onlara odaklanmamız lazım.

Dinleyici sorusu: Duygumu fark ettim, bedensel yansımasını fark ettim. Geçmiş kaynağını bulmam için bir yöntem var mıdır?

Hanna Nita: Bu bir yolculuktur. Yola baş koyulduğunda sonuca hükmetmeden yolda kalınması gerekir. Yani ben suç mahaline gitmek istiyorum diye yola çıkılmaz. Fenomenolojik metodoloji sadece “şu anda yaşadığını tanımla” bunu gerçekten yapmaya başladığınız zaman suç mahaline gidersiniz. Ama düşünerek bulamazsınız. Zaten bulsaydınız bu sorunu yaşamazdınız. Süreç önemli, sonuç önemli değil.

Dinleyici sorusu: İnsanlar eve kapandı, fazlaca yemek yiyor. Sürekli bir atıştırma hali var. Kilo alıyoruz. Bu konuda ne yapabiliriz? 

Hanna Nita: Bizi davranışa götüren ihtiyacımızdır. İhtiyacımızın ne olduğunu zihinsel süreçlerle belirleriz. Örneğin acıktığınızı nasıl anlarsınız? Bedeninizde ne oluyor da buna acıktım diyorsunuz? Midemde bir duyumsama oluyor, bunu biliyorum ve gidip yiyorum.

Aslında gerçekten fizyolojik olarak acıktıysak herkesin bedenini o acıkmayı insana anlattığı bir duyum vardır. Ona acıktım anlamını yükleyip eyleme geçeriz ve kendimizi doyururuz. Yemek bozukluğu demek, acıktığım zaman yemiyorum, duygusal açlıklarıma da fiziksel olarak tepki veriyorum demektir. Sinirlenince yiyorum sonra da gidip kusuyorum. Yememem gerektiğini düşünüyorum, veyahutta tuzlu-tatlı-meyve-et abur cubur sırası olmadan bir şeyler yiyoruz.

Gestalt bu olaya şöyle bakar: Davranıştan önce ihtiyacımızı tanımlıyoruz ya, duyumsama ile tanımlama arasında -emin değilsek- mümkün olduğu kadar bir boşluk bırakalım. Çünkü eğer aç değilken ben açım anlamını yüklüyorsam o zaman yemek yiyeceğim. Eğer duygusal açlıklarımı yemek yiyerek giderme alışkanlığım varsa kendime şunu hatırlatmamda fayda var: Ben her yemek yiyeyim dediğimde bir durayım, gerçek ihtiyacım ne? Duygusal bir çalkantı içinde miyim? Üzülüyor muyum? Kaygılı kıyım? Yemek yiyerek bu geçecek mi? Durmam lazım. Durmamın faydası şu: Duygusal açlığımı yemek yiyerek gidermeye çalışıyorsam duygusal açlığıma ben tahammül etmiyorum demektir. Kendime sevgi göstermiyorum, kendime şevkat göstermiyorum, kendimi kapsamıyorum demektir. Yemek yemek yerine gerçek ihtiyacımı sormak için kendime eğilmemin kendisi şifalandırıcıdır. Çünkü kendime şefkat gösteriyorumdur, kendimle ilgileniyorum, kendimi dinliyorum.

Dinleyici sorusu: Gemiler limanda güvendedir. Ama bunun için yapılmadılar. Limanda çürürler. Bunu açıklayabilir misiniz?

Hanna Nita: Gemilerin limanda çürümesi demek, insanların sürekli alışık oldukları olumsuz bile olsa, ne yaşayacaklarını bildikleri için güvenli kalacaklarını bildikleri alanda kalmaları demektir. Bu da büyümüyorum, gelişmiyorum demektir. Büyümek ve gelişmek için bilmediğim alanlara adım atmam lazım. Karanlıklara adım atmam lazım. Çünkü limanda kalıp bilmediğim alanlara gitmemek için sarf edeceğim çaba, bilmediğim denizlere açılmak için sarf edeceğim çabanın 1000 misli daha fazladır.

Dinleyici sorusu:Aşık olmak tekrar tekrar gerçekleşen bir deneyim midir?

Hanna Nita: İnsan aşık ola ola, aşık olduğu nesneyi değiştirmeye başlar. Aşık olunacak nesne, bir insandan soyut bir şeylere kayar diyeyim.

Aşık olmak bir ilham kaynağıdır, coşkudur, varoluşla ilgili heyecandır, bir sevgidir.

Dinleyici sorusu: Bitmemiş mesele ile temas edip farkındalıkla sonra ne yapmalıyız?

Hanna Nita: Bitmemiş meseleye temas ettikten sonra o bitmemiş meselenin bir temsili ile tekrardan karşılaşacağınızı bilin. Bu temsil ile karşılaştığınızda daha önceden verdiğiniz tepkilerin dışında bir tepki vermeye özen gösterin. Çünkü bitmemiş mesele zihinde bitmez, deneyimde biter, yaşantının içinde biter.

Timur Harzadin: Örnek whats apptan mesaj atıyorum, kısa sürede cevap bekliyorum ama gelmiyor.

Hanna Nita: İstediği zaman diliminde cevap gelmeyince ne oluyor? Mesela sinirleniyorum. Bedenimdeki izdüşümüne bakacağım. Şunu hatırlayacak, küçükken de annesi babası kendisinin ihtiyaçlarını karşılamakta birazcık ihmalkar davranıyorlardı diyelim. Bunu anladı…Karşımdaki insan annem babam değil, ben onlara olan tepkimi niye bu insana vereyim? Bu insan başka bir insan, ben çocuk değilim, yetişkinim. Ama bitmedi…

Bir daha benzer bir olay karşısına çıkacak, aynı adam veya farklı bir kişiyle. Çabuk olmasını istediği bir şeyin çabuk olmadığını görecek, işte o zaman, o anda farklı bir tepki vermek doğrultusunda çaba sarf etmek zorunda.

Sinirlenmek yerine “ben yine onun istediğim zaman diliminde cevap vermesini bekliyorum, onun farkındayım” bile dese bu bir farkındalık. Yavaş yavaş bu olay eskisi kadar kendisini rahatsız etmeyecek.

Dinleyici sorusu: O zaman hiçbir zaman gerçekten aşık olmuyor muyuz? Aşk yok mu?

Hanna Nita: Öyle demedim. Aşk var. Olmaya da devam edecek insanlar olduğu sürece. Fakat bilelim ki aşık olduğumuzda aşık olduğumuz kişinin zannettiğimiz niteliklerine aşık oluyoruz, gerçekten o kişinin kim olduğuna aşık olmuyoruz. Daha sonra da gerçekleri ortaya çıktığında “ama sen benim aşık olduğum kişi değilsin” diyoruz. Zaten değildi.

Dinleyici sorusu: Herhangi bir zihinsel çerçeve içine koymadan sürekli fenomenolojik tanımlama yapmak bizi nereye götürür?

Hanna Nita: Bizi çok çok zengin diyarlara götürür. Farklı bir frekansa götürür.

Tohum fidan olur, fidan gövde olur, gövde dal verir, ondan sonra da yapraklar çıkar, meyve çıkar. Fidan dal çıkınca ne olacak diye soruyor mesela…Dal da der ki sen fidansın, fidanlığını yaşa, fidanlığını tanımla, farkına var. Gövde olup dal çıkartınca o zaman göreceksin. Fenomenolojik metodolojiyi deneyimlemeden fenomenolojik metodolojisi beni nereye götürecek sorusunun hiçbir anlamı yok. Deneyimleyin.

Dinleyici sorusu: Eğer sürekli duygusal şiddete uğruyorsam sürekli kendi içimize bakmak anlamlı mı?

Hanna Nita: Burada Gestalt uygulayıcısının kullandığı önemli bir prensip devreye giriyor. Bizim sadakatımız her zaman önce kendimize olmalı. Eğer sürekli duygusal şiddete uğruyorsam önce kendime sadakatimi yürürlüğe sokmam lazım. Duygusal şiddete uğruyorsam önce duygusal şiddete uğradığım konumdan kendimi çıkarmam lazım. Ondan sonra içime dönerim.

Dinleyici sorusu: Mutlu olma zorunluluğu var mı?

Hanna Nita: Mutlu ve mutsuz olmak hayatın barındırdığı normal hallerdir. Hiç kimse sürekli mutlu veya sürekli mutsuz değildir. Var oluşun doğal halleridir. Mutlu olmazsak mutsuzluğu, mutsuz olmazsak mutluluğu bilemeyiz. Zıtlıklar beraber tezahür eder. Biri diğeri olmadan anlam kazanamaz.

Neden mutsuzluğu daha çok yaşıyorumun cevabı çünkü mutsuzluğun muhtemelen bekçiliğine soyunmuşsundur.

Timur Harzadin: Ortayı bulmak problem olabilir mi? Hep dengeyi bulalım, ortada kalalım…

Hanna Nita: Orta diye bir şey yok aslında. Uydurulmuş bir şey. Gestalt bakış açısı der ki kaynağında barındırdığın her olguyu ihtiyacın doğrultusunda deneyimleme esnekliğini göster. Yani ben çok ta öfkelenebilirim, çok üzülebilirim, çok sevinebilirim. Sorun bu duyguları zaman zaman yaşamamda değil, sorun uyaran ne olursa olsun aynı duyguyu sürekli yaşıyor olmamdadır.

İnsan hali ile ilgili her şey olması gerektiği gibidir zaten. Sağaltım değil. Sadece bütünleşme, tamamlanma. Tamamlanma demek kaynağımın tümünü kullanabilme esnekliğimi geliştirebilmek demek. Yani gideceğim nokta kendi içimde bir bütünüm ama aynı zamanda ait olduğum bütünün bir parçasıyım, yani ben hem tekim hem bütünüm. İkisini aynı anda yaşayabilmek. O noktaya götürecek beni. Ben hem falanca kişiyim hem de bütün kainatın içinde bir hiçim. Kainatla birlikteyim aslında. İkisini aynı anda idrak etmek. Ne kendime çok fazla önem vermek, çünkü aslında ben öldüğümde de evren devam eder. Ama aynı zamanda da ben yapabildiğim oranda bütüne hizmet edebilecek bir şeyler ortaya koymakla da yükümlüyüm. Bu anlamda kendi içimde bir bütünüm ama ben olmadan da evrenin devam edebileceği anlamda bir hiçim.

Timur Harzadin: Kainata bir şeyler vermek ihtiyaç mıdır?

Hanna Nita: İhtiyaçtır. İnsan için değil aslında, varoluşumuzun fıtratında o vardır.

Dinleyici sorusu: Eşimizdeki özellikleri doğru yorumlamadığımızı ve onun zaten sahip olduğu özellikleri atfettiğimizden nasıl emin oluruz?

Hanna Nita: Hiçbir şeyi doğru yorumlamayız .Biz başkasına ilişkin bildiğimizi zannettiğimiz her şeyde yanılıyoruzdur. Biz kendimizi bile bilmeyiz. Başkasını bilmek nasıl mümkün olabilir. Benim başkası hakkında söylediğim her şey ancak benimle ilgili olabilir.

Timur Harzadin: Duyu organlarımıza çok güveniyoruz. Gördüğüm her şeyi doğru zannediyorum.

Hanna Nita: Duyu organlarımız mükemmel çalışır. Altyapımız mükemmel. Bu mükemmel donanımımız bozan zihinsel süreçlerimiz.

Dinleyici sorusu: Kafamdakine aşık oldum. Sonrasında karşımdakinin derin gerçekliğine temas ettikçe onu olduğu haliyle sevmeye devam edemiyor muyum?

Hanna Nita: Zaten olduğu haliyle rahatsız değilsen orada bir sorun yok. Sorun rahatsız olup ta karşındakini değiştirmeye, suçlamaya, kontrol etmeye çalıştığınız zaman oluyor.

Ev işleriyle ilgilenmek zorunda olan bir insanın kendi potansiyelini gerçekleştirmek için kendine dönebilmesi ve potansiyelini gerçekleştirmesi ne derece mümkün?

Hanna Nita: Neyle uğraştığımız önemli değil, şekillere takılmayın, tüm mesele şekillerin ardındaki anlamlar. Uğraştığım şey ister ev işi olsun ister Nasa’da uzay mekiği için çalışayım bir şey fark etmiyor. Ben yapmakta olduğum o işten dolayı ne yaşıyorum? O yolda neler deneyimliyorum? Potansiyelimi gerçekleştirmeye götürecek olan ne yaptığımla ilgili değildir, yaptığımı nasıl yaptığımla ilgilidir.

Psikoloji / Psychology içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Gençler Covid-19 döneminden nasıl etkilendi?

HBR-webinar

Harward Business Review dergisi genel yayın yönetmeni Serdar Turan 19 Mayıs tarihinde moderatörlüğünde gerçekleşen webinarı BURADAN izleyebilirsiniz.

Konuşmacılar: Evrim Kuran, Acar Baltaş, Ercüment Büyükşener, Serdar Turan

Gençler Covid-19 döneminden nasıl etkilendi?

İçinden geçmekte olduğumuz dönem ve sonrasında gençleri nasıl bir dünya ve kurumsal yapı bekliyor?

İK profesyonelleri ve liderler gençlerden neler öğrenebilir?

Farklı kuşaklar, dijital dünya, iş dünyasının evrimi, yetkinlikler ve psikoloji perspektiflerinden gençliğe dair keyifli bir sohbet…

 

 

 

Covid-19 içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Yunus Adam

dolphin-man

DOLPHIN MAN

Jacques Mayol: Yeryüzündeki yaşamın kaynağı denizdir. Tepeden bakınca uyum etkisini yaratır. İçimizdeki mistik ve kutsalı uyandırır. Bir yunus olduğunuzu hayal edin…Ihtiyaçları doğrultusunda özgürce yaşayan…Hepimizin içinde uyuyan bir yunus yaşar.

İnsan ile yunuslar arasında bir tür rezonans bulunur. Yunus dalışa geçince bir balık değildir. Sizin ve benim gibidir, nefesini tutar. Dalmadan önce nefes alır ve dalarken nefesini tutar.

Yunusları ile defa Kızıl Denizde gördüm. 7 yaşındaydım. Çin’den Fransa’ya yol alan buharlı bir vapurun alt güvertesindeydik. Kalbimin çok hızlı çarptığını hissettim, çok etkilenmiştim, meraklanmıştım, heyecanlanmıştım. Bir tanesine dokunmak isterdim.

jaques-mayol 1927’de Şangai’da doğmuştum. Babam Shangai Fransız konsolosluğunda mimardı. Ailem çoğunlukla Japonya’da yaz tatilini geçirirdi. Erkek kardeşimle ve daha sonra oyun arkadaşımız olan bir sürü çocukla denizde oyunlar oynardık. Ama dalgıçlarının (AMA; Japonca’da kadın okyanus dalgıçları anlamına gelmektedir) çocukları yoldaşlarımdı. Japon amalar eski nefes tutarak dalma sanatını uygularlardı. İstiridye tedarik ederlerdi.

ama-divers Japon AMA dalgıçları

Tropiklerde, bir adanın sahilinde çıplak yaşamayı ve sabahın erken ışıklarından gün batımına kadar dalmayı hayal ederdim. Babam sayesinde kendimi denize adamaya karar vermiştim. 1948 senesinin bir ilkbahar sabahı sırt çantamı alarak yola çıktım. 5 sene durmadan seyahat ettim. Fas, Danimarka, İsviçre, Kanada. Seyahat etme maceram sayesinde bazı isteklerimi tatmin ederek ciddi şeyler yapma vakti geldi.

jaques-mayol-1Harika bir Danimarkalı kadın ile evlendim ve Florida-Miami’ye yerleştik.

jaques-mayol-2

Dottie Mayol (kızı): Babamı düşününce aklıma siyah Speedo mayosu gelir. Onu hiçbir zaman kot pantolon, takım elbise giyerken görmedim. Her zaman mayolu idi. Babam Miami’ye Deniz akvaryumuna mülakat yapmaya gitti ve onlardan iş teklifi aldı. Onu ziyarete gittiğimi hatırlıyorum, akvaryum camlarından büyük balıkları gözlemleyip onları beslerdi. Ağır çizmeleri ve başındaki dalgıç başlığı ile dolaşırdı. 8 yaşındaydım.

Jacques Mayol: Birçok işte çalıştım, ancak bilmeden hayatımın akışını tamamiyle değiştirecek belirgin bir adım atmak üzereydim. 1957 senesinde akvaryumdaki o gün “clown”u gördüm, beni tanıdı. Birbirimizi daima tanıyor gibiydik.

jaques-mayol-3

Jack Slack (dalış arkadaşı) : Clown baş yunuslardan birisi idi, çok akıllıydı, neredeyse her şeyi öğretebiliyordunuz. Hepimiz onu çok severdik. Yunusların arasında en insani olan oydu, neredeyse insan gibiydi.

Jacques Mayol: İnanırım ki insanla yunus arasında bir akrabalık vardır. Onlar da bizim gibi sıcakkanlıdır ve su altında nefeslerini tutarlar. Onlardan korkarsanız bunu hissederler. Korkmaz ve onlara güvenirseniz onu da anlarlar. Bir çeşit bağımız var.

Steve McCulloch (deniz canlıları uzmanı) : Jacques’ın denizin altında yunusların ilgisini çeken bazı kabiliyetleri vardı, farklı idi. Daha derine dalabiliyordu, nefesini daha uzun tutabiliyordu, sakindi. Kalp atışlarını hissederler, bir insanın sudaki mizacını hissederlerdi, Jacques’ın özel bir şeyi vardı ve yunuslar büyülenirlerdi.

jaques-mayol-4

Jacques Mayol: 50 metreden daha derine dalma tehlikleleri üzerine fizyologlar tarafından birçok uyarı yapılmıştı. Bir dalgıç 50 metre derinlikte neredeyse kesin ölüm ile yüzleşirdi. Bu sebeple sporcu dalgıçların bunu aşmama çabaları anlaşılabilir bir şeydi. Enzo Maiorca hariç…Maiorca, Sicilya’da balıkçılar arasında çok iyi tanınırdı, balık yakalarken arkadaşlarına derinlerde yardımcı olurdu, yıllarca derin dalışları, geniş göğsü ile denizin kralı ünvanıyla Sicilya’da nam saldı. İtalyanların dünya derin dalış rekorları hızla dünyada yayıldı. En son meydan okuyucusu sahneye yeni çıkmıştı, bendim.

Jack Slack (dalış arkadaşı) : Bahamalara taşınmadan önce Jacques geldi ve ona 200 feet dünya rekoru denemesinde koçluk yapmamı istedi. O zamanlar bir dünya rekoru denemesinde çokça kişi görev alırdı, çünkü tehlikelidir, çok derindir, denizin altında başka dalgıçlar görev alırlar.

jaques-mayol-5

Jacques Mayol: 60 metre rekorumu denemeye yeltendiğim gün zaman ve mekan içinde asılı kalmıştım. Hedefim dışında başka hiçbir şey yoktu. Uçuruma kendimi bıraktım.

Umberto Pelizzari (1990 dünya serbest dalış şampiyonu) : Derine indiğiniz zaman normal dünyadaki hissettikleriniz kaybolur. Vücudunuzun kilosu ve ölçüsü değişir. Kalp atışlarınız yavaşlar. Dakikada 12-13 kez atar. 150 metrelik bir derinlikte her bir santimetre karenizde 16 kilo basınç oluşur. Ciğerleriniz 1/16 oranında büzüşür. Nefessiz kalmanın sıkıntısı kalbe ve beyne çok az oksijen gitmesinden dolayı bayılmadır. Bilinç kaybı yaşanır, yanınızda sizi yukarı çıkaracak kimse yoksa ölürsünüz.

jaques-mayol-6

Bob Croft (1960 dünya serbest dalış şampiyonu): Jacques, 70 metreden yüzeye çıktığında bilinçsizdi, sonra kendine geldi. Basın bana şimdi bu rekoru kıracak mısınız diye sordu, ben de düşünmeden tabii ki diye cevap verdim. Sonra kendi kendime ben ne yaptım diye sordum. Rekor denemem öncesi gece, biraz viski ve puro içiyordum, Jacques uğradı ve içtiklerime şaşırarak uyuman ve dinlenmen lazımdı, yarın senin büyük günün, içmemelisin dedi. Jacques benden çok daha disiplinliydi. Yoga yapardı, bazen 25-30 dakika baş üzeri dururdu. Adeta transa girerdi.

jaques-mayol-7

Dr. Mukund Bhole (yoga terapisti): Geleneksel anlamda yoga kendinle bağlantıya geçmek ve bir tür deney üstülüğe geçmek demektir. Mayol bu kuruma geldi çünkü nefes çalıştığımız birçok yoga teknikleri bulunuyor. Bu nefes teknikleri kendisinin dalış alanında kullanışlı idi. Kendisine farklı tekniklerin nasıl çalıştığını anlatırdım. Mesela hızlı nefes tekniği olan kapalbhati, kesik nefes tekniği olan uddiyana gibi. Nefes tutma diyemem, çünkü zihinsel boyutta hala nefes alma-verme farkındalığına sahipsiniz.

jaques-mayol-10

Jacques Mayol: İnsan hayata nefesle bağlıdır. Klasik batı görüşü nefesi basit bir fizyolojik olay olarak görmektedir. Geleneksel doğu anlayışında ise daha derin bir şeydir. Nefes ile vücudumuz, zihnimiz ile bütünleşmeyi ve deniz çevresi ile entegrasyonu deneyimleriz.

jaques-mayol-11

Dottie Mayol (kızı): Annem ve babamın aşk-nefret ilişkisi vardı. 1957’de boşandıklarında 7 yaşındaydım. Kardeşim 3 idi. Annem 2 küçük çocuk ile yalnız kaldı, ona zor gelmiş olmalı. Boşanmalarından sonra hazine avcılığına Fort Lauderdale’e gitti. Sonra Turks and Caicos adalarına istakoz avına gitti. Bu alanda iyi para kazanılmaktaydı.

Gianfranco Carletti (dalgıç): Ailesini bırakarak birçok yere gitti, gençken Zsa Zsa Gabor gibi ünlü Hollywood oyuncularına şöförlük yaptı. Tek isteği küçük bir Fiat 500, yatak, düzgün bir firma ve arada sırada kadınları değiştirmek idi. Hayatı ve hayali buydu. Nerede olduğu fark etmezdi, Japonya, Afrika…nerede olsa iyiydi.

Yves Gladu (sualtı kameramanı): Gerçek bir göçebe idi. Sıradışı bir şekilde seyahat ederdi. Yanına hiçbir şey almazdı. Oldukça garipti. Miami’de onunla seyahat ettiğimi hatırlıyorum, bir elinde pasaportu diğer elinde palet, şnorkel ve maskesi bulunurdu. Başka bir şeyi yoktu.

Bruno Rizzato (sualtı fotoğrafçısı): Onu olduğu gibi kabul ederdik. Turin’e geldiğinde evimde 1 ay veya daha fazla kalırdı. Bu beni rahatsız etmezdi, ne de olsa arkadaşımdı, idolümdü ve çok özeldi. Ancak masraflara hiç dahil olmazdı.

Giancarlo Formichi (sualtı kameramanı) : Jacques ile çalıştığınızda Jacques sanki varolmazdı, yoktu. Başka bir kişilikti. Bir yerlere giderdi, pozitif insanlar gibi güler, dalga geçerdi. Ancak hiçbir zaman özel hayatından bahsetmezdi.

jaques-mayol-8

Dottie Mayol (kızı): Babamdan hiçbir haber almadık, ölü mü hayatta mı bilmiyorduk. Bir gün kütüphanedeydim, bir dergi okuyordum, babamı gördüm. Hayattaydı. Floridadaydı, telefonunu buldum, aradım, şok olmuştu ama haberimi aldığı için mutluydu. Beni almaya geldi. Lithva isimli bir Rus gemisine bindik. Lithva Karadeniz’e gidiyordu, babamla geçirebileceğim 2 haftalık bir seyahat idi. Maalesef kız arkadaşının da geldiğini öğrenince büyük bir hayal kırıklığına uğradım. Florida’da birlikte yaşadığı Alman bir kız arkadaşı vardı, Gerda. Çok üzülmüş ve bozulmuştum. Bazı şeylerin önemini, aile ilişkilerini vs anlayamazdı. Bunun kendi ailesini bırakıp gitmesinden mi kaynaklandığını bilemezdim, neredeyse 18 sene ailesini görmemişti.

jaques-mayol-9

Gerda, onun gibiydi. İdeal eşi idi ve aynı mizaca sahiplerdi. Özgürdü, hayvanları severdi ve birlikte mutluydular. Birlikte bir ev inşa ettiler, aynı eski arabaya sahiplerdi, yemek zevkleri ortaktı, Jacques neyi severse Gerda da onu severdi.

Sonra Jacques her şeyi kaybetti…Gerda bir gün bir süpermarkette bir yabancı tarafından bıçaklandı…

Dottie  Mayol (kızı) : Bir gün babam bana geldi, konuşamıyordu, ağlıyordu, bana Gerda’nın ölüm hikayesini anlattı. Kollarında ölmüştü. Ondan sonra bir daha Gerda hakkında hiç konuşmadı.

Giancarlo Formichi (sualtı kameramanı) :Bu olay olduğunda derin bir depresyona girdi. Çünkü Jacques Mayol her zaman yalnız bir adam olmuştu.

Hitoshi Narita (arkadaşı): Arkadaşlığımız nasıl özel bir şeye dönüştü?  Jacques kelimelerle rahatlıkla iletişim kurulamadığını söylerdi. Yunuslar gibi, telepati ile. Katsuyama’da marinada yarı zamanlı çalışırdım, marina sahibi bana bir gün “garip bir yabancı seni soruyor” dedi. Kim olabilirdi? Dışarı çıktım, Jacques  Mayol idi. Konuşmaya başladık, ağlamaya başladı. Hatırladığım zaman benim de gözlerim dolar…Gerda öldü dedi…Orada bir piyano vardı ve piyano çalmaya başladı ve dedi ki “müzik benim dostum, müzik benim bir tanem, ama müzik Gerda’nın bıraktığı boşluğu dolduramaz” Dalış hocam Eishin Osaki, Daikon tapınağında onu Budist bir rahip ile tanıştırdı. Orada rahipten Zen’in tüm spiritüel elementlerini ve Japonya’yı öğrendi.

Jacques Mayol: Tapınakta yaşadığım dönem, Zen ustam fazla meşgul olduğumu fark etti. Derhal bana “düşünmek yok” dedi. Omuzlarıma elindeki soparlara dokunarak düşüncelerimin akışını durdurmak üzere bölerdi.

Asaka (Budist rahip): Zen’in ne anlama geldiğini bana sorarsanız, derim ki basitliğin güzelliği ve huzurlu bir zihin. Daha derine dalmak üzere Jaques’ın Zen’den kazancı zihnini düşüncelerinden özgürleştirmek ve düşüncelerinin akıp gitmesine izin vermesi olmuştur. Karanlığa emilme korkusunu bile yenmiştir. Zen konumuna ulaştığına inanıyorum. Büyükbabam derdi ki: Fazla düşünüyorsan beyninin daha fazla oksijene ihtiyacı olur. Düşüncelerini bırakırsan, suyun altında daha fazla kalabilirsin. Sanırım düşüncelerinden özgürleşmek konusunda idman lazım.

Jacques mayol-12

William Trubridge  (serbest dalış şampiyonu): Derine dalmak kendi içinizde bir seyahate çıkmaktır. Mayol serbest dalışa bu elementi getiren ilk kişi oldu. İnsanlar derinliğin sessizliği hakkında çok konuşurlar. Duyulacak çok az şey vardır. Günlük hayatımızdaki susmak bilmeyen zihinsel konuşmalar gibi içimizdeki sesler de sessizleşir. Serbest dalışın en çekici yönlerinden birisi mutlak bir sessizlik içinde var olabilmektedir. Nefes ve zaman arasında bir bağ vardır ve nefesinizi tuttuğunuzda bu beklemeye alınır.

Jacques mayol-20  Jacques Mayol: Her şeyden önce geldiğimiz yer denizdir. Dünyadaki yerimiz ise bunun bir uzantısından başka bir şey değildir. Balık mı insana evrildi yoksa insan mı balığın başka bir tasarımı? Denizde daldığında nefesini tutan insan deniz canlıları ile aynı.

Junji Takasago (doğa fotoğrafçısı): Sanırım Jacques insan gruplarının yaratılmadan önce daha saf, yunuslara daha yakın varlıklar olduğuna inanıyordu. Jacques ona döndü…Yunuslar ile tanıştı, yunuslar gibi yaşadı, onların yöntemlerini takip etti. Sanırım onlar gibi yaşamak istedi. Bu sebeple denize gider, onlarla yüzer ve onlardan öğrenirdi. Ancak insanlara ve insan topluluklarına karşı alaycı bir yaklaşımı vardı. Bir gün çevre hakkında sohbet ediyorduk ve dedi ki “insanların var olmaması doğa için çok daha iyi olurdu.”

Jacques mayol-13

Bernard Delemotte (sualtı kameramanı): Hikaye şöyle başladı, balinalar ile iletişimim üzerine bir film yapıyorduk. Kambur balinaların yaşadığı yere yolculuk ettik ve Caicos’ta son bir kez durduk. Tekne sahile yaklaşınca kimi göreyim? Jacques Mayol. Ona balinaları görmek ister mi diye sordum, heyecanla daha önce balina görmediğini ancak yunuslarla çalıştığını söyledi. Kambur balinalar şarkı söyler. Tüm çıkardıkları sesler suda vibrasyon yaratır. Jacques serbest daldığı için bunları daha fazla hissederdi. Çevresi ile tam bir uyum içersinde idi. Çok ilginç ve dokunaklı bir an yaşadık. Bir ara 2 balina aşk dansı yapmaya başladılar. Birbirlerinin çevresinde dönüp sesler çıkarmaktaydılar, aslında konuşuyorlardı. Jacques 2 dev balinanın arasına indi, sakin bir şekilde aralarında durdu.

Jacques mayol-14

Jacques Mayol: Bir zamanlar “düşünülemez” denilen bir hedef için hazırlanmaya karar verdim. İnsanoğlunun 100 metre derinliğe inebileceğine inanıyordum. Çevremi araştırmacılar, doktorlar, teknikerler ile donattım. İlk Su altı X-ray cihazı olmak üzere daha önce denenmemiş bir dizi deneye kendimi adadım. Kanımdaki alyuvarların çoğalmasını sağlamak üzere yüksek rakımlarda antreman yaptım. Uzun süreli nefes tutma çalışmalarım onu takip etti. Ancak ne kadar derine dalabileceğimi keşfedecektim.

Alfredo Guglielmi (dalgıç): Cressi firmasının reklam direktörü dalış okuluma geldi, yanında da düzgün, bıyıklı bir beyefendi vardı. Rekor denemelerinde yer almak ister miyim diye sordular. Jacques ile derhal uyuştuk ve birlikte çalışmaya başladık.

Bruno Rizzato (sualtı fotoğrafçısı): Yoga yapmak Jacques’a çok yardımcı oldu. Doktorların da kendisi ile hemfikir olduklarını söyledi. Su altındayken başarısının %50’sinin antreman ve kondisyonuna diğer %50sinin ise yogaya bağlı olduğunu söylerdi.

Gianfranco Carletti (dalgıç): Ona göre insan vücudu için bir sıfır noktası bulunmamakta idi. İnsanoğlunun karar verdikten sonra istediği her derinliğe ulaşabileceğine inanırdı. Teorilerini ıspatlamak için maksimum derinliğe ulaşmak isterdi. Her zaman ölmesi gerekse dahi hayalini gerçekleştireceğini söylerdi.

Tüm faaliyetlerimizi kayıt altında tutardık. Film ve resim çekerdik. Bunları medyaya, gazete ve dergilere dağıtırdık. Gittikçe ünlenmeye başladı.

Jacques Mayol: Ölümün ne olduğunu anlamak lazım. Dalışlarımda ölümden hiçbir zaman korkmadım, ancak teknik hatalardan korktum.

Jacques mayol-15

Alfredo Guglielmi (dalgıç): Tüm sezonu dalarak geçirirdik. Rekor denemesi vakti gelince tamamiyle hazırdık. Ancak o kadar derinlere indiğinizde dikkate almadığınız bir şey her zaman olabilir. Köşebaşında bir kaza sizi bekliyor olabilir.

Jacques Mayol: Bir platform üzerinde oturuyorum, paletlerim denizde, gövdem su dışında, gözlerimi kapatıyorum, nefesim yavaşlıyor, iç dünyam ile bağlantım başlıyor. Hazırım.

Jacques mayol-16

23 Kasım 1976’da Jacques Mayol, 49 yaşında 100 metre serbest dalış dünya rekorunu kırdı. Çinliler ve Japonlar kendisini “Fransız yunusu” olarak tanımlıyorlar.

100 metre insanoğlu için limit midir? Sanmıyorum.

legrandbleu

Veeeee 1988…Yönetmen Luc Besson’un 3.filmi “Le Grand Bleu” sinemalara giriş yapıyor. Film Jacques Mayol’un hayatını işliyor…

thebigblue

Jean-Marc Barr (film başrol oyuncusu) : Film ile birlikte Jacques ününe ün kattı.

20 haftada 3.500.000 izleyici ile Fransız sinemasında tarih yazıyor ve kültürel bir fenomen haline geliyor.

Junji Takasago (doğa fotoğrafçısı): Filmi izledim, filmin denizi tasvir etme şekli çok farklı idi. O dönemde denizi sadece bir su oluşumu olarak görürdüm. Kendi içine yolculuk edebileceğin bir yer olarak düşünmemiştim. Mistik bir dünya idi. Japonlar mistisizme meraklıdır.

Jacques mayol-19  Meghan Heaney-Grier (Amerina serbest dalış şampiyonu, çevreci): Çocuktum ve Jacques Mayol ile tanışacak olmaktan dolayı çok heyecanlıydım. Sonra onunla tanıştım, gayet normal bir insan dedim, ama değildi. Onunla tanıştığımda 2 rekorumu kırmıştım. Rekor denemelerine devam etmek üzere karar aşamasındaydım. Bazı insanlar için doğrudur, benim için doğru değildi, Jacques için doğru değildi. Jacques, serbest dalışın yarışçı tarafını desteklemezdi. Serbest dalış, bundan çok daha fazlasıdır. Suyun altındayken teninize değen her bir damlayı hissedersiniz, sizi tamamen ele geçirir. Okyanusla ilişkimde Jacques çok etkin idi.

Junji Takasago (doğa fotoğrafçısı): Sıklıkla derdi ki “Junji, en önemli şey ailedir. Bir evin ve köpeğin var. Evin, ailen ve köpeğin en önemli şeylerin. Onlara iyi bak.

Hitoshi Narita (arkadaşı): Sonraki yıllarda sanırım Jacques yalnızdı. Hayranları artık kendisine Jacques diye koşturmuyorlardı. Genelde yalnız olurdu. Birlikte yüzmeyi ve seyahat etmeyi teklif ederdi. Ancak işlerimle meşguldüm.

Jacques mayol-18

Jacques Mayol: Olağanüstü bir kumsaldayım, gerçek cennet. Bu hayatı ben seçtim ama mutlu değilim, çünkü cenneti bulamadım. Bilinçaltımda aradığım adayı bulamadım. Bugün bunu çok daha fazla hissediyorum. Yorgunum. Elba adasına evime gideceğim, dinlenmeye çalışacağım.

dottie-mayol  Dottie Mayol (kızı): Bizi Elba adasına götürdü, onunla 4-5 gün geçirdik. Üzüntü vericiydi. Bu kadar kötü olduğunu anlamamıştım. Kimse bana depresyondan çektiğini söylememişti. Depresyon olduğundan bile emin değilim. Kendisine sormuştum ” kör değilsin, engelli değilsin, neden hayattan vazgeçmek istiyorsun?” …”kendime göre sebeplerim var” derdi, başka bir şey söylemezdi. 2.bir aile sahibi olmayı ummuştu, evet bunu bana söylemişti. Hayatının bir döneminde tekrar aile sahibi olmak istemişti, aile babasıydı…Sonra kendisini yapayalnız buldu.

Jacques mayol-17

Jacques Mayol, büyük maviye geri dönmeye karar verdi…Ünlü dalgıç 74 yaşında Elba’daki evinde hayatına son verdi. Hayatı ve rekorları Luc Besson’un filmine ilham verdi. 

Giancarlo Formichi (Sulatı kameramanı): Bir insanın hayatına son vermesinin ardında yatan mantık artık verecek bir şeyinin kalmamasıdır. Önce 1 numara idi, sonra artık değildi. Nedenini yazmadı. Hiçbir şey yazmadı. Selam verdi. “Başka bir dünyaya gidiyorum” bu bir selamdı. Belki bundan daha iyi olduğuna inandığı dünyaya gitti.

hitoshi.narita  Hitoshi Narita (arkadaşı): Hayat ve ölümü sık sık konuşurduk. Japonya’da kendi hayatınıza son vermek bir utanç değildir. Jacques’ın ölümünde spiritüel Samuray elementleri vardı. Öyle düşünüyorum, evet.

Maurizio Russo (Mayol’un Amerikan yayıncısı): Bir kez demişti ki “yaşlı yunusların ölme vakti geldiğinde gruptan ayrılırlar ve yalnız ölmeye giderler.” Sanırım o da bunu yaptı.

Steve McCulloch (deniz canlıları uzmanı): Gözlerimi kapatıp onu düşündüğümde kendimi iyi hissederim, onu düşünmeden geçirdiğim bir günüm yok sanırım. İnsanoğlunun okyanusla ilişkisinde, aldıklarımızda ve verdiklerimizde  gözlerimi açan kişi oldu. Nefes tutarak, serbest dalış yaparak okyanusla bütünleşmemize aracılık eden kişi oldu.

Junji Takasago (doğa fotoğrafçısı): İnsanlar hayata bakmalı ve herşeyin bir yaşamının olduğunu, herşeyin bir amacının olduğunu görmeli ve bu farkındalıkla yaşamalı…2 amacımız var. İnsan olarak öncelikle sevmeyi öğrenmeliyiz. İkincisi ise doğa, hayvanlar ve bitkiler ile dengede yaşamayı öğrenmeliyiz. Bu yaşam biçimimle uyum içinde ve bunu başkaları ile de paylaşmak istedim. Jacques’ın ölümü tüm insanların içindeki üzüntüyü fark etmemi sağladı. Jacques’ın bana işaret ettiği şeyleri taktir etmeye karar verdim. Hala öyle yaşamaya devam ediyorum…

Jacques Mayol:  Homo Delphinus, insanın doğadan ve okyanustan ayrılmadığını anlamıştır. Mikroptan mavi balinaya kadar hiçbir şey aşağı veya üstün değildir. Her şey bağlantılıdır. Denizi aşılması gereken bir sınır olarak, keşfedilmesi gereken bir alan görmüyorum. Denizi temel bir element olarak görüyorum. Ben denizin kendisiyim. 

Dolphin_Man-868748043-large

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Biyografi- Biographies içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Yeterince iş yok…bu doğru mu?

Byron Katie, bir çok spiritüel lider gibi “düşünceleri” sorgular. Yaşadığı derin depresyon sonucunda kendi vardığı farkındalığı ile herkes tarafından kabul gören ve hayat değiştiren The Work / Çalışma sistemini yaratır. Yaşadığı süreç ile ilgili detaylı bilgileri web sitesinden okuyabilirsiniz.

Bugün neredeyse her ülkede çalışmayı yapabileceğiniz ekipler bulunmaktadır. Çalışmayı “Olanı Sevmek” kitabında birçok detaylı örnek ile anlayıp kendi hayatınıza uygulamanız mümkündür. Bir başucu kitabı olan “olanı sevmek” her takıldığınızda başvurabileceğiniz değerli bir kaynaktır. Çekilen tüm acıların nasıl da düşünce şeklimiz, kişi ve olaylara yüklediğimiz anlamlar, geçmiş ve gelecekte yaşamayı tercih etmemiz ile bağlantılı olduğu bu çalışmada net bir şekilde görülebilir. İnsan, kitabı okuduktan sonra “bunu kendime neden yapıyorum? Deli miyim?” diye sorar.

Byron Katie’nin çalışmalarından haberdar olmak için web sitesinde e-bültene üye olabilirsiniz. Covid döneminde haftada 4 gün saat 19:00’da birer saatlik online çalışma yapmaktadır.

11 Mayıs 2020 tarihinde online gerçekleşen Byron Katie webinarında işsiz kalmak konusunu çalıştı:

BK: Nasılsın?

S: İyiyim ancak içimden bir konu yükseliyor. Birkaç senedir sizin “çalışma”nız üzerinde kendim çalışıyorum. Karantina döneminde işsiz kaldım, yine bu çalışmaya başladım.

İş bulamıyorum ve yeterince iş imkanı yaratıldığını düşünmüyorum.

BK: Yeterince iş yok, bu doğru mu? Bunun gerçekten doğru olduğunu bilebilir misin?

S: Aslında karantina döneminde evde yapmam gereken işlerin bir listesi var. İşlerimi yaptıkça işaretliyorum. Henüz yapmadığım, bekleyen işlerim de var.

BK: Yeterince iş yok düşüncesi oluştuğunda içinde doğan duygularını bize anlat

S: Baskı, sıkıntı, ailemde işini kaybeden insanlar hakkında konuşulanları hatırlıyorum. Göğsümde sıkışma oluşuyor.

BK: Onları olduğu gibi deneyimle, değiştirmeye çalışma, duyguların var olma hakkı var. Yeterinde iş yok düşüncesi oluştuğunda geçmiş ve geleceğe bak lütfen. Kendi evinde değilsin, geçmiş ve gelecek görselleri oluşuyor. Banka hesapların eriyor, virüs banka hesaplarını eritiyor.

S: Geçmişte işim varken ki halimi görüyorum, onu özlüyorum. Gelecekte ise bir şeyi kaybediyormuşum gibi hissediyorum, sadece para değil sanki zaman da kaybediyorum.

BK: yeterinde iş yok düşüncesi olmadan sen kim olurdun?

S: Daha iyiyim. Şu anda işim olmamasına rağmen gayet yoğunum. İş hayal ediyorum, zihnimde yaratıyorum.

BK: yeterinde iş yok düşüncesini çevir

S: Yeterince iş var.

BK: Her yerde iş var. Bulaşıkları yıkıyoruz, çamaşır yıkıyoruz, yürüyüş yapıyoruz. Hayat güzel. Planladığımız şey değil.

S: İnsanların değer verdiği veya gelir getiren şeyler değil belki, ama önemli.

BK: Gözlerini kapat ve neler yaptığına bak. Bu sabah uyandım ve bu durum benim için hiçbir zaman değişmeyecek diye düşündüm. Çalışmanı yap. Virüsü sen yaratmadın, olan bu. Bize verilen bu. Öz değerin ile temasa geçmenin en iyi dönemi.

Yeterinde iş yok…Sonsuz iş fırsatı var.

S: İşlerin hayatıma kolaylıkla akmasını, ihtiyaçlarımı karşılamasını, beni bu durumdan kurtarıp bana coşku vermesini istiyorum.

BK: Evimde olarak tekrarla

S: Evimde işlerin hayatıma kolaylıkla akmasını, ihtiyaçlarımı karşılamasını ve bana coşku vermesini istiyorum.

BK: Bu imgeleme “erteleyenler” için çok güçlüdür. “İşlerin hayatıma kolaylıkla akmasını istiyorum” Ev işlerin var, onları yap. İster iş ister ev işi olsun yap.

S: Evimde işlerimin ihtiyaçlarımı karşılamasını istiyorum.

Evimde işlerimin beni bu durumdan kurtarmasını istiyorum.

BK: Kurtaracaktır tabii.

S: Daha önemli işlerin yapılması gerektiğini ve para kazanmam gerektiğini düşünüyorum.

BK: Daha önemli işlerin yok, gerçekliğin bu ve şu anda bu değişmeyecek. Şu anda burada ve bu durumdasın. Bunu fark et.

Bugün çamaşırlarımı kirliye attım, bu benim bugünkü işimdi.

S: Zihnimin hayatıma kolaylıkla akmasını istiyorum.

BK: Evet, zihninle mücadele edeceğine hayatına akmasına izin ver. Düşüncelerimin hayatıma kolaylıkla akmasına izin veriyorum.

S: Zihnimin ihtiyaçlarımı karşılamasını istiyorum.

BK: Evet, bulaşıkları yıkama mücadelesi vermeden…Kendinle savaş vermeden.

  1. Çalışan insanları görünce kötü oluyorum.

BK: İçinde savaş vermektesin, savaş demek korku demek. Yeterinde iş yok diye düşünürken şu anı kaçırıyorum. Ev işlerini yap ve hayatın mucizelerini deneyimle. Bunun ödülü verimli bir hayat yaşamaktır. Daha sonra gelen her işi yapabileceğini görmektesin.

S: Zihnimin beni içinde bulunduğum bu durumdan kurtarmasını istiyorum.

BK: Ev işlerini yap

S: Ne istiyorum diye soruyorum. Hiçbir zaman iş olmuyor. Mesela CV’mi yazmam gerekiyor, ama bu işin kendisi değil.

Zihnimin beni içinde bulunduğum bu durumdan kurtarmasını istiyorum ve düşüncelerimin bana tatmin ve coşku vermesini istiyorum.

BK: Evet, aynen bu. Hiçbir iş bana tatmin ve coşku veremez. Düşüncelerim bana tatmin ve coşku verir.

Tüm acılarımızın kaynağının düşünce ve inançlarımızdan kaynaklandığını fark edelim.

S: İş bulmak kolay olmalı, iş kaçmamalı, beni rahatsız etmemeli, hayatımı yönetmemeli, dünyadan ve istediklerimden beni ayrıştırmamalı.

BK: Düşüncelerim benim için kolay olmalı, evet savaş içinde olmamalıyım, düşüncelerim yerinde ve sakin olmalı, düşüncelerim hayatımı yönetmemeli, düşüncelerim dünyadan ve istediklerimden beni ayrıştırmamalı.

Dünya liderleri ve hükümetlerin savaşa son vermesini bekliyoruz ancak kendimiz evimizde kendi savaşımıza son veremiyoruz.

Dünya üzerindeki görevimiz her ne ise bu “çalışma” bizi özgürleştirir. Düşüncelerimiz bizi çok yorar, tüm gün düşündüklerimiz ve inandıklarımız bizi duvarlara çarpar.

S: Düşüncelerim beni rahatsız etmemeli

BK: Bu doğru mu?

S: Evet

BK: Peki nasıl tepki veriyorsun?

S: Gidip bir şeyler yiyorum.

BK: Suçluluk duyuyoruz, sonra alışkanlıklarımıza devam ediyoruz. Suçluluk geçmişle ilgilidir, geçmiş hakkında düşünüp inandıklarımla ilgilidir.

Bu düşünce olmasa ne olurdu?

S: Bu düşünce tekrar ediyor. Geri gelip duruyor. Zihnim huzurlu değil. Kendimi rahatsız ediyorum.

BK: Çevir, düşüncelerim beni rahatsız etmeli! Evet, etmeli, taa ki çalışmayı yapıp düşüncelerini analiz edinceye kadar.

Düşüncelerini analiz edince, her bir düşünceyi analiz edip onların zıtlarına bakıp kendine uygun olup olmadığına bakınca huzuru bulacaksın. İstediklerini sorgulayacaksın. Senin için doğru mu bakacaksın.

S: Bu şekilde düşünmek sorunları çözmüyor.

BK: Kendi kendine mantıklı gelmek içsel huzuru, zihinsel huzuru bulmana aracılık ediyor.

S: Bana ihtiyaçlarımı sağlaması için işe ihtiyacım var,  zamanımın ve özelliklerimin iyi bir şeye hizmet etmesi için işe ihtiyacım var,  kendimi değerli hissetmek için işe ihtiyacım var, hayatıma çözümler getirmesi için işe ihtiyacım var,  ulaşmak istediğim yere beni götürmesi için işe ihtiyacım var.

BK: Şimdi bu cümleleri çevir

S: Mutlu olmak için düşüncelerimin bana ihtiyaçlarımı vermesini, zamanımı ve özelliklerimi iyi bir şeye hizmet etmesini, kendimi değerli hissettirmesine, hayatıma çözümler getirmesine ve ulaşmak istediğim yere götürmelerine ihtiyacım var.

BK: Diğer yargına bakalım.

S: İş zordur, benden kaçıyor, benim için değil, yok, beni mahvediyor

BK: Evdeki işim zordur, böyle bakalım.

S: Hayır değil.

BK: İş zordur diye düşününce ne oluyor?

S: Erteliyorum. Sonra suçluluk duygusu geliyor.

BK: Suçluluk duygusu ego için tam bir güçlenme alanıdır.

S: Düşüncelerim zordur, benden kaçıyor, benim için değil, yok, beni mahvediyor

BK: İş hakkındaki düşüncelerin…Evdeki işlerini yap.

Düşüncelerini sevinceye kadar kendini sevemezsin.

S: Asla işsiz olmak istemiyorum.

BK: İşsiz olmak için can atıyorum. Neden bunu yaparız?

S: Tekrar yaşanabilir, iş sahibiyken işimi sevmeyebilirim.

BK: İşsiz olmak için can atıyorum. Neden? Şu anda yapmak isteyip te yapamadıklarımı yapmam için bana alan sağladı, geleceğe hazırlıyor. Arkadaşlarım Jon Kabat-Zinn ve Alanis Morisette bu dönemde çok güzel meditasyon çalışmalarını sunmaktalar, bunlar güzel fırsatlar. Bu da benim size yaptığım bir çalışma.

Evde olanlarımız için nasıl başa çıkmayı bilmediğimiz bu yalnızlığa aslında ihtiyacımız var. Bunu deneyimleyerek farkındalığımız artıyor.

Kendi düşüncelerimi sevmezsem, kendi işimi de sevemem.

Kişisel Gelişim-Self evolution içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Komşunun Penceresi

neighbor

THE NEIGHBOR’S WINDOW

Kategori: Kısa film

Yazan, yöneten, editleyen: Marshall Curry

Oyuncular: Maria Dizzia, Greg Keller, and Juliana Canfield

Üretim: Jonathan Olson & Julia Kennelly

Yapımcı: Elizabeth Martin

Görüntü yönetmeni: Wolfgang Held

Muzik: James Baxter & The National

Ödüller: 2020 en iyi kısa film oskar ödülü

Film, Diane Weipert tarafından Love+Radio podcastinde anlattığı gerçek bir hikayeden esinlenmiş olup hikayeyi BURADAN dinleyebilirsiniz.

20 dakikalık kısa filmi izledikten sonra filmin derin etkisinde kalıp hemen hikayeyi dinledim, hikaye daha uzun ve daha detaylı, anlatan kadın da çok güzel anlatmış…Çok duygusal…Aslında önce hikayeyi dinlemek ve kafanızda filmi yaşamak lazım, sonra filmi izlemek daha güzel olacaktır…

 

 

Kültür- Sanat / Culture-Art içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Covid-19 E-Ticareti nasıl etkiledi?

5 Mayıs tarihinde gerçekleşen “Future Commerce 360” webinarında Covid’in e-ticarete olan etkisinin analizleri yapıldı.

TÜBİSAD Yönetim Kurulu Başkanı Kübra Erman Karaca “E-Ticaret 2019 Raporu”nu yorumladı.

Nielsen Türkiye Genel Müdürü Didem Şekerel Erdoğan ile Tüketici Araştırmaları Direktörü Nur Serenli, COVID-19 döneminde online alışverişçinin yolculuğundan bahsetti ve e-ticaretin yükselişi ile ilgili önemli içgörüleri ilk kez bu yayında paylaştı.

Alkaş Yönetim Kurulu Başkanı ve JLL Türkiye Yönetim Kurulu Başkanı Avi Alkaş soracak, Migros Tic. A.Ş. İcra Başkanı Özgür Tort yanıtladı.

Inveon Kurucu ve Yönetici Ortağı Yomi Kastro’nun moderatörlüğünde gerçekleşen “Covid-19 Sonrasına Hazır Mıyız?” başlıklı oturumda ise,
CEVA İş Geliştirme Kıdemli Başkan Yardımcısı (Hindistan, Orta Doğu ve Afrika) Murat Karadağ, Hepsiburada Ticari Grup Başkanı Mutlu Erturan ve İstegelsin Kurucu & CEO’su Sedat Yıldırım değerlendirmelerde bulundu.

Nielsen Türkiye Genel Müdürü Didem Şekerel Erdoğan’ın 4 Mayıs tarihinde Ekonomist sitesinde yer alan e-ticaret değerlendirmesi BURADAN okunabilir.

FC360-1

FC360-2

TECH DEĞER: Türk tüketiciler yeni deneyimlere, yeni teknolojilere ve yeni ürünlere çok açık. Alışkanlıkların resetlendiği bu dönem, abonelik sistemiyle satış veya A/VR teknolojisiyle ürün deneyimi sunmak için doğru zaman.

POST-COVID’e yansımaları ne olabilir? Markalar benzer dönemlere hazırlık olarak dijitalleşme yatırımlarını arttıracak.

FC360-3

Covid döneminde daha fazla online alışveriş yapanların oranı Türkiye’de %37, dünyada %27, Avrupa’da %22 olmuştur.

FC360-4

PERAKENDE: Online ve mağaza içi teknolojik navigasyon uygulamaları, akıllı sepetler, holografik uygulamalar, insansız raflar, ürünlerin barkod üzerinden takip edilebilirliği, ürün teslimat, insansız taşıma araçları, 3D Yazıcılar.

MARKA DENEYİMİ: Arttırılmış gerçeklik uygulamaları aracılığıyla fiziksel dünyanın sanalda tekrar kurulması; marka, perakendeci ve içerikle etkileşimin sanalda kurulması ve arttırılması.

ÇİN: %93 5G telefona geçmek istiyor.  %67 AR/VR alışverişe hazır.  %68 ürün teslimat tercihi.

FC360-6

PERAKENCELİLER YENİ NORMALE NASIL ADAPTE OLUYOR?

ÇİN ÖRNEĞİ: %67 online kanala ve teknolojik uygulamalara daha fazla yatırım yapıyor. %53 ürün asortmanlarını ve raflarını daha fazla sağlık ve koruyucu ürünler içerecek şekilde yeniden organize ediyor. %43 tedarik zincirisi, özellikle de taze gıda için, tekrar organize ediyor.

FC360-7

COVID-19 SONRASI YÜKSELEN TÜKETİCİ TRENDLERİ / KORE ÖRNEĞİ:

*Kore’de 2.organik ürün patlaması yaşandı. Tüketiciler taze ürünleri daha fazla ve yeni tarifler eşliğinde kullanmaya başladı.

*Birden çok varyantın bir arada satıldığı çoklu paketler artıyor. Kendi kendine yap özellikli ve ve hazırlaması keyifli ürünler yükselişte. Sağlıklı ve kolay hazırlanan ürünler ön planda.

ÜRÜN ETKINLIĞI

*Özel içerikli ve belirli bir fonksiyonu yerine getiren ürünlerin satışı artıyor. “Ürünün etkinliği” lüks algısının önüne geçiyor. Tüketici kolaylık ve fonksiyonellik için daha fazla ödemeye hazır.

HİPER KİŞİSELLEŞTİRME

*AR/VR ile kozmetikte temassız alışveriş tercih ediliyor. Güzellik ve kişisel bakım paketleri abonelik sistemiyle tüketicilere iletiliyor. Tüketiciye özel “hiper kişiselleştirilmiş” öneriler kritik önemde.

FC360-8

Pandemi sürecinde tüketicilerin internetten gıda, içecek ve ev temizlik ürünü satın alma sıklığı arttı.

%41: koronavirüs salgınından sonra gıda, içecek ve ev temizlik ürünü alışverişlerimi internetten yapma sıklığım arttı.

%49 gıda, içecek ve ev temizlik ürünü alışverişlerimi internetten yapma tercihim orta ve uzun vadede değişmeyecek.

FC360-9

Pandemi döneminde e-ticaret satışları: 

koronavirüs öncesi: 30.12.2019-08.03.2020 arası dönem

koronavirüs dönemi: 09 Mart 2020 / 12 Nisan 2020 arası dönem

32 FMGC kategorisi %57’den %171’e yükseldi

Kişisel bakım %61’den %171 yükseldi

Ev bakım %36’dan %162’ye yükseldi

Bebek maması %56’dan %122’ye yükseldi

Çay&kahve %91’den %258’e  yükseldi

FC360-10

Covid-19 döneminde en hızlı büyüyen 10 kategori:

saç boyası %166’dan %709’a

ağda ve tüy dökücüler %53’ten %574’e

Hijyenik ped %96’dan %562’ye

Öamaşır suyu %91’den %482’ye

sabun ve duş jelleri %71’den %443’e

kağıt ürünleri %57’den %310’a

Türk kahvesi %53’ten %305’e

saç kremi %168’den %289’a

hazır kahve %53’ten %282’ye

ev temizlik ürünleri %78’ten %265’e

FC360-11

Türk alışverişçileri dünyadan nasıl farklılaştı?

Covid 19 sebebi ile evde daha sık yemek yapıyorum/yiyorum diyenlerin oranı %80

Koronavirüs ile ilgili gelişmeleri “günde birkaç defa” takip etme oranı %94, dünyada %75, Avrupa’da & 74.

%41 gıda, içecek ve ev temizlik ürünü siparişlerimi internetten yapma sıklığım arttı

%49 gıda, içecek ve ev temizlik ürünü siparişlerimi internetten yapma tercihim orta ve uzun vadede değişmeyecek.

FC360-12

FC360-13

FC360-14

FC360-15

FC360-16

FC360-17

 

Covid-19 içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Hıdrellez Duası

Hıdrellez Duası 😇😇😇 🌹🌹🌹

Sevdiğim kim varsa, kendimde dahil, sevebileceğim herkes de dahil 😍😍😍

Bu duayı okusun. Kendi sesiyle duysun. Duası gerçek olsun. Her kelimesine şükretsin. Tek satırına nazar değmesin. Tüm dilekleriniz gerçek olsun. Sevdikleriyle bir arada olsun 💑👩‍👩‍👦👨‍👩‍👦‍👦👭👬👨‍👨‍👧‍👧

Nesi varsa, bölüşecek biri olsun, nesi yoksa, bulup getirecek biri olsun. Bu birileri az ama öz olsun. Bazıları dünyada tek olsun. Sevgisinin tamamını harcasın. Harcasın ki, ona büyük bir miras kalsın 🤗🤗🤗

Neşesi bol olsun. Kendini mutlu etsin, durduk yere neşelenmek nedir bilsin. İçinde bir şey durup, durup zıplasın 💃💃💃

Duydukları, gördükleri onu gıdıklasın, kahkaha attırsın. 🤣😂😂😄😆

Sağlığı iyi olsun. Kalbi ritmini çalsın. Yanakları kiraz pembesi, dudakları bal olsun. Teni sıcak kalsın, enerjisi dışına taşsın. Kanı bol olsun, damarlarında dönüp, dönüp dolaşsın. Yapmaktan bıkıp usanmayacağı bir işi olsun. 😘🙏🙌✌️👸👼🤶

Başarının gerçek adının bu olduğunu unutmasın. İbadet eder gibi, bu keşfini her gün yeniden kutlar gibi, onu yapıp dursun. Değiştirmek istedikleri değişsin. 👊👊💪💪

İçte ve dışta, iyi günde ve kötü günde tadilat yapsın. Eskilerini atsın, ruhunu havalandırsın.Kapıda hep kamyonu dursun 🚛🚛🚛

Dilediği yere taşınsın. Kendinden taşınmak isterse, içindeki güç, dışındaki sevgi ona yardımcı olsun. Bir şey ona sürpriz olsun.💆🙆👫🙋🙎

Günlerinden bir günü, bir pakete sarılı olsun. Açılınca, içinden hiç beklemediği güzel bir haber çıksın. Bu gün üçyüzaltmışbeş’ten herhangi biri olsun. 🤑🤓😜😇😍🤗😎🙃

Öylesine bir pazartesi, arkaya kavuşturduğu ellerinde, unutulmaz bir salı saklasın. Öyle tahmini mümkün olmayan bir şey olsun ki bu, hayatın zekasını anlatsın. Bir hayali gerçek olsun. Bir hayale gözünü yumsun. Peşinden koşup, onu sobelesin 🚶🏃⛹️🚴🏇⛷️🎿🏂

Hayalini kendinden saklamasın. Bir çizgi filmde olduğunu, her şeyin mümkün olduğunu unutmasın .Hayal kurmaktan hiç vazgeçmesin .Mümküngiller ailesinin bir parçası olduğunu her zaman en derinden tüm molekülleriyle hissetsin 🙃🙃😀😀😍😍

Bugün Hıdırellez. Tüm dilekleriniz gerçek OL’sun .Gerçek hepinizi Özgür kılsın. 🌹🌻🌷💐🍄☘🍀🌼🌺🌳🌸

Amin 😇🙏😇

Esin Kaynağı- Inspirations içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | 1 Yorum

Ohad Naharin

gaga1

Kabiliyet seviyesinin ne olduğunun önemi olmaksızın, fiziksel hissiyatı ile bağlantı kuramayacak kimse yoktur. Yavaş-hızlı, yoğun-yumuşak kavramlarını anlayamayacak kimse yoktur. Çaba ile hez arasında bağlantı kuramayacak kimse yoktur. Vücudunda kollarını ayıramayacak ve onları hareket ettiremeyecek kimse yoktur. Eğilemeyecek, bükülemeyecek ya da doğrulamayacak kimse yoktur. Müzik dinleyip te bir kıpırdanma hissetmeyecek kimse yoktur. Her gün dans ederim ve herkesin bunu yapmasını istiyorum.

Ohad Naharin, İsrailli koreograf, çağdaş dans sanatçısı

9 Mayıs tarihine kadar online izlenebilecek belgeseli kaçırmayın…

Mr.GAGA

mr.gaga

Belgeseli izledikten sonra Covid döneminde açılan online dans atölyelerine katılmak isterseniz GAGA PEOPLE web sitesinden kayıt olabilirsiniz.

Bu garip devreden geçerken bazen hislerimizi ifade edecek hiç bir mecra bulamayız. Bu platform buna çok derin ve güzel bir şekilde imkan tanıyor. Dünyanın çeşitli şehirlerinden birbirlerini tanımayan insanlar zoom ile bağlanıyor ve kendi yorumları ile hiçbir sınır olmadan dans ediyorlar. Çok tatlı, insani, birleştirici…

Dersler Tel Aviv ve New York üzerinden veriliyor. Türkiye saatleri ile 4,5,6,7,8,9,10 Mayıs tarihlerinde:

Tel Aviv: 09:00 / 11:00 ve 18:00’de var.

New York: 16:00 / 21:00 ve 01:00 ‘de var.

Tüm tarihler için 1 zoom linki verilmiş olup 5 USD bağış yapılması karşılığında online derslere katılabilmektesiniz. Desrler 30 dakika sürüyor.

 

 

Kültür- Sanat / Culture-Art içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | Yorum bırakın