Gestalt Terapi Üzerine

18 Haziran 2020 tarihinde gerçekleşen Prof. Dr. Hanna Nita Scherler  & Türk Sağlık Vakfı online söyleşisinin yazıya aktarılmış halidir:

Yayın izni verdiği için Hanna Nita hocama teşekkürler.

1986 yılında masterı bitirdiğimde gönüllü olarak Bakırköy hastanesinde çalışmaya başlamıştım. 1988 yılının baharında Boğaziçi üniversitesindeki çok sevdiğim bir hocam bana dedi ki: “Nita tam sana göre bir yer buldum, Cleveland’da, bu yaz oraya gidiyorsun”. 88 yılının yazında ben Temmuz-Ağustos aylarının tamamında yoğun bir Gestalt eğitimine, ne bulacağımı bilmeden, hocam bana önerdi diye kalktım gittim. Gidiş o gidiş, hayatım değişti. Gestalt ile öyle tanıştım.

Moderatör: Türkiye’de Gestalt terapisi en çok merak edilen ekollerden birisi haline geldi. Gestalt terapisi nedir? Nasıl tanımlayabiliriz?

Tabii ki herkes kendi bakış açısından kendi öznelliğinden cevap verecektir, bunu göz önünde bulundurarak cevap vereyim. Çünkü başka Gestalt terapistlerine sorsanız başka bir tanım vereceklerdir elbette.  Benim için Gestalt bir terapi yöntemi değil. Benim için Gestalt bir yaşam felsefesi, nasıl bir yaşam felsefesi diye sorarsan da, insanın başkalarıyla temas yolu ile kendisiyle temasında sürekli gelişmesine ilişkin derdim.

Moderatör: Sizin kullandığınız bir metaforunuz vardır, 88 tane piyano tuşundan bahsedersiniz bunu anlatırken. Bu terapi ekolünün felsefi temeli nedir?

Fritz Perls, Gestalt terapisini doğururken, hamilelik sürecinde kendi deneyiminden birçok olguyu sepetine atmıştır. Bunlardan belki de en önemlisi analitik yöntemli çalışan bir terapistinin olmuş olması idi. Kendisi analitik bakış açısından çalışan bir terapiste gidermiş ve yazılarında şundan bahseder: Biri beni benden daha iyi bildiğini nasıl iddia edebilir? Davranışlar nasıl bir başkasının öznelliğinden benim öznelliğim hakkında yorumlanabilir? En çok tepki duyduğu şey bu olmuş ve yola çıkarken geliştireceği yaklaşımda kişiyi kişiden daha iyi kimsenin bilemeyeceği, ancak kişinin kendisinin bilebileceği varsayımından hareket etmiş. Jung’dan almıştır. Jung kolektif bilinç altından bahseder. Aslında Perls açıkça bahsetmemekle birlikte, diğerinde kendimizi bulabileceğimizi söyleyerek birlik bilincine doğru yol alınabileceği yaklaşımında satırlar arasında bulunmaktadır. Hümanistik felsefeden çok etkilenmiştir. Hümanistik felsefeye göre insanı kendi potansiyelini gerçekleştirmek motive eder. Perls’e göre insanın kendi potansiyeli benim 88 tuş dediğim şey. Yani hepimiz eşit kaynakla doğuyoruz, fakat sosyalizasyon sürecinde öğrendiklerimiz kaynağın tamamını kullanmamızı engelliyor. Şöyle düşünebiliriz: Bir sahne var, bu sahnenin tamamına ben sahibim, fakat ebeveynlerim, projektörleri ellerinde tutanlar, sahnenin sadece belli bir bölümünü aydınlatıyorlar ve ben çocuk olarak zannediyorum ki benim sahip olduğum sadece onların aydınlattığı taraf. Halbuki onların aydınlatmadığı, karanlıkta kalan, ama benim barındırmakta olduğum kaynaklarım da var. Perls’ün Hümanistik bakış açısını göz önünde bulundurarak demek istediği kişiyi ebeveynlerinin aydınlatmadığı karanlık tuşlarını keşfetmenin motive edeceği.

Diyeceksin ki nereden bilebilirim öyle taraflar barındırdığımı (kullanılmayan)? Diğeri ile ilişki içerisinde yaşadığım bombeler, zorlanmalar, yaşadığım sinirlilik, kaygı, üzüntü, gündelik hayatımdaki gidişatın dışında tepki verdiğim olgular bana orada kaldıramadığım bir şeylerin olduğu mesajını verir. Eğer o olgulara barındırdıkları mesajı algılamak üzere eğilirsem karanlık tarafımı keşif yolculuğuma çıkarım. Yani Hümanistik bakış açısından Perls’ın aldığı kısım: ben barındırdığım ama henüz tanışmadığım taraflarım ile tanışma motivasyonuyla hareket ediyorum. Varoluşçu felsefeden de çok etkilenmiştir. Herkesin kendi hayatından sorumlu olduğu, kendi seçimlerinden sorumlu olduğu, herkesin seçim yapmakla ve yaptığı seçimlerin sonuçlarına katlanmakla yükümlü olduğu kısmı varoluşçu felsefeden aldığı olgulardır.

Felsefeden laf açılmışken,  Taoizmden de çok almıştır. Taoizmden, kuşbakışı söyleyecek olursam; hayatı bir döngü içerisinde algılar, yani her şey yaşamda bir döngü içerisinde, devinim içerisinde gelişmektedir. Perls yaklaşımına buradan esinlenerek “cycle of experience” adını verdiği benim onu “yaşam döngüsü’ olarak Türkçeye çevirdiğim bir döngünden bahseder.

Bütün hayatımız, doğumdan ölüme kadar bir döngüyü barındırır, her deneyimin o döngü içerisinde çeşitli basamakları vardır. Döngünün en can alıcı noktası temas noktasıdır. Temas içinde bulunduğumuz andaki ihtiyaçla olduğunda o döngünün keyfine doyum olmaz. Ama temas andaki ihtiyaca değil de geçmişten taşımakta olduğumuz eski bir ihtiyaca cevap verdiğinde o döngünün sıkıntısı çok olur. Çünkü ikame bir tatmin içerisinde olmuş oluruz. Zaten Gestalt bakış açısı da ikame tatminlerin bize verdiği sıkıntıların farkına varılmasının, o sıkıntıyı değişime davet olarak görebilmenin metodunu barındırır.

Felsefi uçlarından bir tanesi de Budhizmdir. Budhizmden ağırlıklı olarak metodolojik bir takım araçlar almıştır. En önemlisi insanın kendisine şahitlik edebilme kapasitesini geliştirmek ile ilgilidir. Bir diğer felsefi bacağı sistem yaklaşımıdır. Perls insanın içinde bulunduğu zemine, insanla birlikte bir sistem olarak bakar. Bunun önemi ne diyeceksin? Sistemdeki parçalardan bir tanesindeki değişiklik sistemin tamamında değişikliğe vesile olur. Bunun insan olgusuna indirgenmiş şekli nedir? İnsan kendisini değiştirmeye dönüştürmeye bir yerden başlasa bu yeterlidir. Çünkü oradaki değişiklik tüm sistemlerine bulaşacaktır.

Bir diğer bacağı, Gestalt psikolojisidir. Gestalt psikolojisinin Gestalt terapisi ile hiçbir ilgisi yoktur. Gestalt psikolojisi tamamen algı ile ilgilidir. Ben Perls’ün buradaki yaratıcılığa hayran kalmışımdır.

Bir insana 3 nokta gösterip bu nedir diye sorarsak “üçgen” der, ya da ardıl noktaları düz bir hat üzerinde gösterirsek “çizgi” der. Aynı şekilde 4 nokta gösterirsek “kare” der. Bu Gestalt psikolojisi ile ilgili bir çalışma, algılama ve anlamlandırma ile ilgili. Fritz Perls demiş ki: bu niçin sadece somut bir algılama ve anlamlandırma ile sınırlı kalsın? Soyut algılama ve anlamlandırmaya uyarlayabilirim bunu demiş, bence çok yaratıcı bir zıplayış! Şöyle ki gündelik hayatımızda çeşitli uyaranlar karşılaşıyoruz. O uyaranları somuttaki 3 nokta gibi düşünebiliriz. Yani 3 soyut nokta var, biz nasıl üçgeni bildiğimiz için 3 noktaya üçgen diyorsak, soyut anlamda da karşılaştığımız uyaran bize o güne kadar hayatımızda yaşadığımız hangi kalıbı çağrıştırıyorsa o anlamı yüklüyoruz. O beklentiyi yüklüyoruz. Yani örnek verecek olursam; babam çok dominant biriydi diyelim. Onunla ilişkide birtakım kalıplar öğrenip içselleştirmişimdir. Yetişkin olduğumda, çalıştığım işte amirim de dominant. Nereden anlıyorum dominant olduğunu? Bazı tavırları ve söyledikleri bana aynen babamın yaptıklarını çağrıştırıyor. Bunlar uyaran. Ben babamla ilişkimde üçgeni öğrendiysem bu üçgen diyorum, kareyi öğrendiysem bu kare diyorum.

Psikodrama’dan  boş iskemle tekniğini, rol yapma tekniğini almıştır. Willhelm Reich bedenle çalışmıştır. Yani insanın soyut anlamdaki savunmalarının hepsinin somut olarak bedenindeki kaslarda tezahür ettiğini savunmuştur. Perls bunu bakış açısına dahil etmiş, bedenle çalışmaya çok önem vermiştir. Varoluşçu feslefe açısından sepetine attığı bir diğer olgu da Martın Buber’in “ben ve sen” veya “ben ve benim uzantım” çalışmasıdır.

Perls, Gestalt terapisinde danışan ve danışman arasında mutlaka “ben ve sen” ilişkisinin kurulmasına özen gösterir, onun altını çizer. Psikanalitik yaklaşımı ben ve sen olarak değil de ben ve benim uzantım olarak görür, çünkü ben seni senden daha iyi bildiğimi, senin hakkında yorumlar yapabileceğimi iddia edersem, o zaman seni nesneleştiriyorum demektir der. Buna çok sert tepki gösterir. Yani Gestalt terapisinde danışman danışanına ilişkin hiçbir şekilde, zinhar yorumda bulunamaz. Bu Perls’e göre arsız bir iradeye girer.

Moderatör:  Gestalt ekolü neyi amaçlar?

Bütün yaşam, parçaların bir arada oluşturduğu bütündür aslında. Bu konu beni hep çok cezbetmiştir. Her şey her şeye işlemiş bilginin tezahürüdür. Bu ne demek? Kendi bedenimizi alalım, bir beden bir bilinçten bahsediyoruz, 2 gözden, 2 kulaktan, 2 koldan, 2 bacaktan ve bedenin işleyişini sağlayan birçok sistemden bahsediyoruz. Bir kuruma bakarsak; bir kurumun da soyut anlamda, gözleri, kulakları, kolları, bacakları vardır ve işleyişini sağlayan birtakım sistemler vardır. Tabiata bakalım, tabiat ta öyle, dağları kemikler, okyanusu kan, ormanları ciğerler olarak algılayabiliriz. Yani çok soyuta kaçtım soruyu cevaplarken, Gestalt terapisinin amacını öyle sorunları halletmek, insanın kendi kapasitesi ile buluşmasını sağlamak gibi yüzeysel bir şekilde anlatasım yok, onlar zaten potada. Onlar zaten kutunun içinde. Bana göre amaç çok daha derin, aslında çoktaki biri fark edebilme kapasitesini geliştirmek.

Moderatör:   Çoktaki birin kapasitesini geliştirebilmek için ve diğer amaçlar için kullandığı yöntemler nelerdir peki?

Yöntem olarak fenomenolojik yöntem kullanılır. Fenomenolojik metodoloji anda kalmakla ilgilidir. Anda kalmak açıklamasını kullanmayacağım, çünkü bunun altı boşaltıldı, onu fark ediyorum. Dolayısı ile bu şekilde değil başka şekilde anlatacağım. Bir gözlükle dünyaya baktığımızı varsayalım. Bu gözlük benim sosyal yazılım dediğim bir gözlük. 2 tür kaynaktan söz etmek mümkün. Bir tanesi herkesin doğuştan sahip olduğu fiziksel kaynakları. Fiziksel kaynaklarımız nelerdir? Uyaranları algılayacak 5 duyumuz vardır, 5 duyumuzla algıladığımız uyaranları anlamlandıracak hepimizin zihinsel kapasitesi vardır. Zihinsel süreçlerimize eşlik eden duygularımız vardır. Yani bu bardak 4/5’i boş dersem buna eşlik eden duygu ile 1/5’i dolu dersem buna eşlik eden duygu farklı olur. O zaman hem 5 duyum var hem zihinsel kapasitelerim var, hem de duygularım var, hem de bütün bunları kapsayan ve daha fazlasını barındıran bir tinsel boyutum var. Bu kapasite hepimizde var, yani varoluşumuzun 4 boyutu hepimizde var, kaynağımızın 1 kefesinde o var, öbür kefesinde ise sosyal yazılım var. Sosyal yazılım nedir? Öğrendiğimiz ve öğrenme yoluyla içselleştirdiğimiz her şey. Peki neden bu kaynak oluyor? Çünkü eğer bu sosyalizasyon süreci olmasaydı buna bardak diyemeyecektik, içine sıcak sıvı koyulduğunda sıcak, soğuk sıvı koyulduğunda soğuk olan bardak diyemeyecektik. Nesnelerin adları olmasaydı gündelik hayatımızda bardak ver yerine tanımlamaya kalkışacaktık? O zaman sosyalizasyon süreci pratiklik kazandırması açısından çok önemli. Sosyalizasyon süreci bize hayata ilişkin inançlarımızı, değer yargılarımızı kazandırır. Hiç birimiz değer yargılarından bağımsız değiliz, hepimizin inançları ve değerleri var, olmalı da. Tüm bu lafları fenomenolojik metodoloji ile nasıl bağdaştıracağız? Gündelik hayatında sosyal yazılımı kullan, çünkü lazım. Ama Gestal terapisinde sosyal yazılımı kapının dışında bırak diyor Perls. Nasıl kapının dışında bırak? Danışanınla ilgili her şeye aynen bir bebeğin gördüğü her şeyi ilk defa keşfettiğindeki merak ve heyecanla baktığı gibi bak. Betimlemek ve tanımlamak niyetiyle bak. Bir yafta koymak niyetiyle bakma. Erkek danışanının  kulağında küpe varsa kulağında küpeli erkekler dosyası açma, karşında sarı saçlı yüzünde birçok estetik ameliyat geçirdiğini düşündüren bir danışanın varsa sarı saçlı estetikli dosyanı açma, onları kendin keşfetmeye koyul. Fenomenolojik metodoloji danışman açısından bunu sağlıyor, bu kapıyı açıyor.

Danışan açısından da, fenomenolojik metodoloji şunu öğretir: her danışanın bir hikayesi vardır, danışanın anlattığı hikayeden çok o hikayeyi anlatırken kendisinin deneyimine odaklanmayı öğretir. Hikaye sadece araçtır. Hani derler ya kahve bahane,  muhabbet şahane diye. Önemli olan deneyimin tanımlanmasıdır. Birbirimizi dinleyeceğiz, birbirimizin gözünün içine bakacağız, yani ben ve sen ortak bir biz alanı oluşturacağız. Gestalt terapisinde danışman ve danışan yoktur. İkisinin beraber oluşturduğu bir “biz alanı” vardır. Hem danışan hem danışman kendilerinin oluşturdukları ve her gün daha derinleştirdikleri bize emanet ederler. Neden emanet ederler kelimesinin kullanıyorum? Çünkü fenomenolojik metodoloji spontan yaşanır, o metodolojide” ben bugün danışanımla ne yapacağım?” yoktur. Yani bilinmezlik içerisinde beraber olunur. “Hayalet” filmindeki gibi beraber seramik yapıyorlardı, beraber hissederek vücut veriyorlardı seramiğe. Fenomenolojik metodoloji anda yaşanır, karşılıklı bir etkileşimle, karşılıklı birbirlerinin derinliklerine temas ederek vücuda getirilecek bir şekil yaratırlar.

Moderatör: Bireysel uygulamalardaki etkisi bir yana grup çalışmalarında da Gestalt terapinin aynı etkisini görmek, aynı doyuma ulaşmak mümkün mü?

Aynı demeyelim, İkisinin de kendine has tadı var. Gestalt grup terapisi çok çok derinleşebileceğimiz bireysel terapide çok daha uzun zamanda belki gelebileceğimiz bir noktaya kişiyi çok daha çabuk getirebilecek bir zemin, bir fırsat sunar, neden? Çünkü grupta benim dışımda kaç kişi varsa o insanların her biri benim bazı tuşlarımın yansımasıdır. Ben o insanlarla etkileşim içerisinde, kimisi ile çalmayı bildiğim tuşları tekrarlarım ama kimisi ile de daha önce hiç sesini duymadığım tuşların tınısı ile tanışırım. Bu her zaman akışkan ve hoş olmayabilir, bazen zorlayıcı gelebilir ve esas beni geliştirecek olan da tanımadığım aynalarımla henüz bakmadığım aynalarda kendimi görmektir. Grup, bireysel terapiye kıyasla katılımcılarına bu zenginliği sunması açısından farklıdır. Daha iyidir daha kötüdür diyemeyeceğim, farklıdır.

Moderatör: Gestalt terapisine devam eden danışanların ortak özelliklerinden bahsedebilir miyiz?

Bahsedebiliriz. Danışanlar aslında ne bulacaklarını bilerek gelmezler. Danışanlar, Gestalt terapi istiyorum diye gelmiyorlar, kimisi akut olan probleminden kurtulmak için geliyor, kimisi akut problemi olmadan kendisi ya da hayatla ilgili sorduğu sorulara cevap aramak için geliyor, kimisi ilişkisel bir sorun için geliyor, kimisi hayatında önemli bir karar verme aşamasında, kararını terapistle beraber verme beklentisi içerisinde geliyor. Yas içerisinde olan var, ciddi hastalıklar geçirenler var…insan olmakla ilgili her hal terapiye gelmek için bir neden olabiliyor. Gestalt terapisi almak demek iç yolculuğuna niyetli ve bu konuda aktif olmak demek. Ama kişi geldiğinde bunun bilincinde olarak gelmiyor. Ben çoğunlukla, kişiyi bu yola baş koyarken almakta olduğu sorumlulukla ilgili yavaş yavaş bilgilendirmeye ve yetkilendirmeye başlıyorum.

Yetkilendirmek demek şöyle bir şey, mesela diyor ki, “bu iş çok fena değil, memnunum ama daha fazla para kazanabileceğim daha fazla fayda sağlayabileceğim, daha iyi paket sunan  başka bir şirket var ama iki arada bir derede kaldım, geçeyim mi geçmeyeyim mi?”  Buna verdiğim cevap: Bu sorunun cevabı bende değil.

“Ama ben de bilmiyorum, bilsem gelip sormazdım” diyor mesela, ben de diyorum ki soruya cevap aramayalım, soruya cevap bulamakta kalalım, istiyor musun?

 Soruya cevap bulamamanın ne demek olduğunu ve bunun nasıl bir şey olduğunu yavaş yavaş anlatmaya başlıyorum ve bunu anlatırken de demin bahsettiğim, “senin seçimin- senin sorumluluğun-sen seçip yolda sen kalacaksın, ben sana ancak eşlik edebilirim, yarenlik edebilirim, ben senin burada yaratacağımız bizde yaşayacaklarına şahitlik edebilirim, yapabileceğim bu” diyorum çeşitli şekillerde.

O zaman neyi anlamaya başlıyor? Benim çalışmam gerek,  benim bu yola baş koymam gerek, onu anlıyor. Koyamayacağını anlayanlar veya koymaya niyeti olmayanlar zaten devam etmiyorlar. Bunlar çok azınlıkta onu söyleyebilirim.

Burada çok mütevazi olmayacağım, benim için her yeni danışan bana yeni bir ayna olduğu için ben bu yaratacağımız biz konusunda aynı derecede heyecan duyabiliyorum ve bu heyecanımı iyi yansıtabiliyorum ki insanlar o sorumluluğu almaya çekimser olsalar dahi heyecanıma geliyorlar.

Moderatör: Bu alanda kendilerini geliştirmek isteyen meslektaş ve meslektaş adaylarınıza önerileriniz nelerdir?

Bu yolda ilerlemek için illa bir Gestalt terapisti bulmaları şart değil, ilk adım  kendilerine alıcı gözüyle bakmaya niyet etmek, yani ben ne yapıyorum? Nasıl yapıyorum? Kendilerine onu sorarak başlamak. Belki biraz varoluşçu felsefe, Eckhart Tolle gibi mesela, Fritz Perls’in birçok kitabı var, onlarla başlanabilir, biraz okumak, eğer meslektense bu kişiler, mutlaka imkanları dahilide farklı ülkelerde bunun nasıl çalışıldığına, öğretildiğine birazcık bakmak. Mesela Gürcistan’da var, Makedonya’da var, çok uzaklara Amerika’ya gitmeye gerek yok, okumak ve tabii bunun teraspisine gitmek, grup terapisine katılmak ama hep bir bebek merağı ile, kendini yargılamadan, kendine şefkat ve merhametle yaklaşarak.

Soru: Bir vaka üzerinden örneklendirme alabilir miyiz? Örneğin danışan önümde bir engel olduğunu düşünüyorum, kaldıramıyorum, boğuluyorum diyor. Gestalt terapisi ile nasıl yaklaşabiliriz?

“Bana bunu anlatırken ne deneyimliyorsun? Tanımlar mısın?” diye başlarım. Farz et ki ben “engel” kelimesinin ne olduğunu bilmiyorum. “Engeli bana, benim de senin gibi algılayabileceğim şekilde tanımlar mısın? Betimler misin? Kaldıramıyorum kelimesini anlamadığını farz ederek senin kaldıramıyorum’u yaşarken neler deneyimlediğini anlayabilmem için bu deneyimi tanımlar mısın?” diye başlarım.

Soru: Gestalt terapisinde direnç nasıl ele alınır?

Gestalt terapisinde direnç çok kıymetli bir araçtır. Direnç demek, temas sınırında temas etmek üzere olduğum olguyla temas etmekten kaçınıyorum demektir. Bununla temas etmek yerine kendimi bununla temastan alıkoyacak bir şeyler yaratıyorum demektir. Gestalt bakış açısından bu esas temas etmek üzere olduğuyla temas etmeyip başka şeylerle temas etmesi çomak sokulacak bir şey değildir, savaşılacak bir şey hiç değildir. Tam tersine, direnç tanımlanır. Tanımlandıkça işlevi malum olur. İşlevi malum oldukça da artık kendisini bu şekilde korumaya ihtiyacının olmadığını anlar. Direnç geçmişte geliştirilmiştir. Şimdiki şartlar farklıdır, kendisi de farklıdır. Artık kendisini geçmişte olduğu şekilde korumaya gereksinimi yoktur. Tehdit aynı değildir, belki de tamamen ortadan kalkmıştır.  

Soru: Bu yaklaşımda can alıcı bulduğunuz olmazsa olmaz felsefi yaklaşım boyutu ve danışma anındaki terapötik teknikler nelerdir?

Sorunun ilk kısmı Gestalt felsefesi ile taban tabana zıt. Çünkü en başta dedim ki Gestalt parçaların bir araya gelerek oluşturduğu bütündür. Hayatımızda her zaman temas içerisinde olduğumuz birden fazla olgu olacaktır. Bunların bir tanesini diğerlerinden daha önemli ilan etmek temasta bozukluğa davetiye anlamına gelir. Bir yönetim kurulu toplantısı düşünelim. Yönetim kurulu başkanı var ve farklı departmanların yöneticileri var. Eğer o yönetim toplantısında ben başkan olarak hep aynı departmanın yöneticisine daha fazla söz verirsem, zaman içinde diğer departman yöneticileri ifade bulmamış enerji ile dolarlar. Bu da bitmemiş meselelere sebebiyet verir. Dolayısı ile hayatımızla ilgili hiçbir olgu diğerinden daha önemli ya da daha önemsiz olamaz. Hepsine eşit uzaklıkta durmak söz konusu. Fenomenolojik bir duruştur bu. Dolayısı ile sorunun birinci kısmına verdiğim cevap hepsi çok önemli, hiçbiri çok önemli değil. Yerine göre ve ihtiyaca göre. Sorunun ikinci kısmına geçersek, tekniklerden bahsediyoruz. Ben lisanı tekniği var. Yani danışan konuştuğunda mutlaka öznenin kendisi olması doğrultusunda onu desteklerim. Ben lisanında konuşuyor olmak farkındalığı arttıran çok belirgin bir tekniktir bu.

Deneyler yapılır. Deneyler farkındalık deneyleri ve tematik deneyler olmak üzere ikiye ayrılır, mesela kişi konuşurken diyebilir ki “ben çok sakinim”. Diliyle sakin olduğunu söylüyor ama yüzünün her tarafı oynuyor, ya da üzgün değilim diyor ama gözünden yaşlar süzülüyor. O zaman farkındalık deneyi kullanılır. “Gözünden aşağı yaş süzüldüğünü görüyorum, gözyaşını dillendirir misin? Gözyaşın olarak konuşur musun?”denilebilir. Bu bir deney. Ya da “rahatım derken gözünün seyirdiğini görüyorum, seyiren gözün olarak konuşur musun?” Bu bir farkındalık deneyi.

Tematik deneyler ise kişinin kendi içindeki bölünmüş taraflarının sohbetinden oluşur. Fantezi çalışmaları, rüya çalışmaları, bedenle ifade çalışmaları bunların hepsi Gestalt terapisinde rahatlıkla kullanabileceğimiz tekniklerdir.

Soru: Farklı psikopatolojilerde de terapi sürecinde farklılıklar oluyor mu? Oluyorsa ne gibi farklılıklar var?

Farklı psikopatolojiler deyince ben iki şey anlıyorum. Biri semptom açısından, diğeri ise kişinin, semptomundan bağımsız, bilincinin konumlandığı yer açısından psikopatoloji. Yani şunu demek istiyorum, bilinç gelişimi açısından  kişi, nevrotik bilinç düzeyinde olup, obsesif olabilir, borderline bilinç düzeyinde olup da obsesif olabilir. Kullanılacak teknikler kişinin semptomuna göre değil, kendisini konumlandığı bilinç düzeyine göre şekillendirilmelidir.

Soru: Gestalt için zaman ne ifade eder?

Zaman, bir kaynaktır. Tüketilmesi gereken bir şey değildir. %100 izafidir. Ne zaman yapacaksın diye bir soru sormayız mesela, ama zamanı farkındalık geliştirmek için kullanırız. Zaman, her an ölebileceğimiz gerçeği açısından çok çok değerlidir, aynı zamanda hiçbir zaman ölmeyecekmişiz gibi de hayattan zevk alarak ve yapmak istediklerimize niyet ederek yaşayacağımız bir süreci temsil eder.

Soru: Gestalt terapisinde davranış değişiklikleri nasıl gerçekleşir?

Gestalt terapisi hiçbir zaman davranış değişikliğini amaçlamaz. Sonuçlarla ilgilenmez. Sonuçlar hükmedilen olgulardır. Gestalt terapisi sonuca hükmetmez, sürece odaklanır. Dolayısı ile davranış değişikliği olsa olsa bir sonuçtur.

Soru: Diğer yaklaşımlara göre daha uzun bir süreye mi ihtiyacımız var?

Hayır, dans etmek için 2 kişiye ihtiyaç vardır, müzik ne olursa olsun dansın niteliğini dans edenlerin kıvamı belirler. Bazı insan terapiye farkına varmaya çok hazır bir şekilde gelir, ben ona şöyle derim: tercüme etmesi gerekenleri tercüme etmiştir, son noktayı koymak için gelir. O kişiyle transformasyon çok kısa bir sürede gerçekleşir. Bazı kişiler farkına varmak üzere gelir, o zaman daha uzun süre geçer, fakat bunu sadece danışana bağlayarak cevap vermek yanıltıcı olur, çünkü gidişatı belirleyen bir diğer dans eden partner de danışmandır. Aynı şey danışman için de geçerlidir. Danışmanın karşısına kendisinde henüz keşfetmediği ama danışanı nezdinde keşfedeceği bir olgu gelirse o süreç daha uzun sürer, çünkü her danışman danışanını ancak kendisini taşıyabileceği yere kadar taşıyabilir. Bir adım ötesine taşıyamaz.

gestalt içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

“Ben” ne demek?

Şimdi’nin Gücü kitabının yazarı, spiritüel rehberlerden Eckhart Tolle pandemi döneminde birbirinden güzel videolar paylaşarak farkındalığımızı arttırmamız üzere ışık tutuyor.

“Ben” üzerine yaptığı 19 dakikalık konuşmasının çevirisini aşağıda okuyabilirsiniz, çeviri hataları tarafıma aittir.

Bir nokta gelir ve başka bir yere atlamanız gerekir, bu yerde form ile özdeşleşme rüyasından uyanmaya başlarsınız. Bu da birçok insanın başına gelmeye başladı ve bu sebeple de birçok insan spiritüel öğretilere çekilirler. Form rüyasından uyanış…

Ben kimim? “ben” ne demek? “kimlik” ne demek? “ben” demek ne anlama geliyor? “ben” nedir? Ne hissettiriyor? “ben” neyim?

Çoğu kişiye “sen kimsin” diye sorduğunuzda “ben” açıklamasını form sıfatları ile tanımlarlar; Bariz olarak bedenim, bu ben’im, muhtemelen öncelikli gelir… sonra birikimleri ile birlikte “zihnim” gelir, alışılmış düşünce hareketleri, hatıralar, düşüncelerle birlikte gelen duygular, “ben”in psikolojik formları…Ben bu bedenim deriz, sonra ismimizi söyleriz, ben John’um, çoğu insan bu tanımları benliklerinin büyük bir kısmı olarak düşünürler. Ben John’um, OK tamam, sonra eklemeler yaparlar, mimarım, OK kimliğine daha da yaklaşıyoruz. Babayım, OK, yaşım şu, OK, evet varmak üzereyiz, birkaç detay daha…Bir parça kağıda bir derleme yapabilirsiniz, veya daha detaylı bir şey lazımsa hayat tarihçenizi kitaplaştırabilirsiniz. Otobiyografiniz olur, ilginç, şimdi kim olduğunuzu biliyoruz…Bu da yeterli değilse saklı kalmış yönleriniz varsa belki psikoanalize 10 seneliğine gidebilir ve 4,5 yaşında anne, baba, büyükannenize karşı gizli kalmış hatıralarınızı, isteklerinizi ve duygularınızı keşfedebilirsiniz, sonra bunları ekleyebilirsiniz. Evet şimdi her şey tamam, kendimi tamamladım.

50 sene sonra bakarsınız, bedenimden, psikolojik ben’den, kafamdaki kimlikten geriye kalan tarih olmuştur, geriye hiçbir şey kalmamıştır. Birisi 2.el kitapçıda belki otobiyografinizi bulur.

Annem 3 sene önce vefaat etti ve şunu fark ettim: Onu hatırlayan tek kişiyim çünkü tüm arkadaşları ve ailesi öldü, onu tanıyan diğer insanların ufak tefek hatıraları var ve ben de gittiğim zaman onu hatırlayacak kimse kalmayacak. Kalan tek şey fotoğraflar olacak ve bir nesil sonra ise bu fotoğraftaki kim onu bile bilmeyecekler.

Çok sağlam ve gerçek görünen bir kimliğin nasıl yok olduğunu görmek garip. Yani form kimliğinden bahsediyoruz. Sen kimsin diye sorulduğunda veya ben kimim dediğimizde, kim olduğunuza dair olan tek şey form kimliği midir? Düşünce formları, duygusal formlar, fiziksel formlar, bunların biraraya gelmesinden ortaya çıkan kimlik tanımımız. Bu gerçekten bizim kimliğimiz midir yoksa başka bir şey var mı?

Şu anda otururken görebileceğimiz şey; geçmişinizi hatırlamak zorunda değilsiniz, hatta yokmuş gibi düşünelim, geçmişiniz yok ki bu da bir gerçek sadece şimdi var. Ve gelecek yok, bu da gerçek, sadece şimdi var. Kafanızdaki “ben şu ve şuyum” düşüncesi de yok, onu da yok edelim, diyelim ki kim olduğunuzla ilgili hiçbir şey bilmiyorsunuz. Kalan nedir? Kaybedilen nedir? Hiçbir şey.

Bu isimlendirilemeyen durumla karşılaştığınızda ki bu durum bir varoluş, canlılıktır, bu durum formun ötesidir, farkındalıktır, bu da esas kimliğinizdir, benlik bilincinizin geldiği yer burasıdır. Geçmişinizi hatırlamadığınız zaman geçmişinizi hatırladığınız zamana göre çok daha fazla kendiniz olmaktasınız. Düşüncelerle dolu olduğunuz zamana göre hiçbir şey düşünmediğiniz zaman çok daha fazla kendiniz olmaktasınız. Ben ve sorunlarım hakkında düşünmek…

Sessizliğin içinde daima var olan benliğinizin zamansız öz kaynağı evrensel bilinç ile bütündür. Formunuz içinden var olur. Formunuz yok olduğunca hiçbir zaman kaybolmaz, formdan akıp gider.

Bir anlık burada kalalım, geçmişiniz yok, kaybolan nedir? Hiçbir öz kaybolmaz. Zihninizde kim olduğunuzu kendinize anlatmaktan öte, kendi özünüzün için çok daha kuvvetli bir benlik farkındalığı yaşarsınız, bu sebeple “Dinginliğin Gücü” kitabımda belirttiğim gibi “sessiz/sükûnette (still) olduğunuz zamandan daha fazla kendiniz olamazsınız” Sessizlik demek, zihin sessizleşiyor, dışarıda ses olsun olmasın önemli değil.

“sessiz/sükûnette (still) olduğunuz zamandan daha fazla kendiniz olamazsınız” o zaman kendi özünüzü hissetmeye başlarsınız. Bu da bedenin yaşına bağlı değildir. 20 ya da 90 olun aynı dinginliktir. Sizi formla özdeşleşmekten doğan acıdan özgürleştirir, form er ya da geç sizi terk edecektir, güçlü veya güzel bir bedenle özdeşleşmişseniz ve bu beden yaşlanınca acı çekmeye başlarsınız, çünkü yok olmaya başlamışsınızdır, kim olduğunuzu fark etmemişsinizdir. Form kimliğimiz ve öz kimliğimiz vardır. Acı çekmek kendimizi sadece form kimliğimiz üzerinden tanımladığımız zaman doğar. Tarihçem, hikayem, bedenim, geçmişim, oyum, buyum, şuyum…Kendinizi sadece bunlar üzerinden biliyorsanız, bu bir bilinçsizlik halidir…Rüya hali, form rüyası.

Sonra içsel olarak tamamlanmamışlık, tatminsizlik, korku hallerinden bağımsız olarak davranmaya başlar ki bunların varlığı form olarak varoluşunuzu tanımladığınızda kaçınılmazdır. Her zaman yüzeyin altında veya yüzeye yakın tatminsizlik, korku, rahatsızlık, huzursuzluk, yetersizlik duyguları, doğru yerde değilim, doğru insanlarla değilim, şu anda doğru şeyi yapmıyorum hisleri vardır. Dışarı çıkıp daha fazla form arayışında olma ve onlarla bütünleşerek tamamlanma ihtiyacı doğar, ancak buna ulaşabilmenin sürekli gelip duran tatminsizlik duyguları olmadan “evde hissetmenin, kendi içinde köklenmenin” tek yolu, formun ötesindeki ile yüzleşmek, şu anda tam da burada, başka bir deyişle “Tanrı’nın varlığını fark etmek”tir. İçimizdeki Tanrı, içimizdeki zamansızlık.

Yaratan herkes çok bilinçsiz idi, form ile bütünleşmiş kişiler daha fazla şey yaratmak, daha fazla şeyle karşılaşmak, daha fazla şeye sahip olmak, daha fazla güce sahip olmak üzere en güçlü isteğe sahiplerdi.…Tüm güç sahibi insanlar, tarihi yaratmış olanların tarih kitaplarını okuduğunuzda form ile çok özdeşleştiklerini görürsünüz, çoğu da mutsuzdur, başarıları ve ulaştıkları ile mutsuzluklarından ve tamamlanmamışlıklarından özgürleşmeyi hedeflemişlerdir. Hala dışarı çıkıp bir şeyler yapmayı bilinçsizlikle ilişkilendiririz.

TS Elliot’un bir şiirindeki dize erken 20.yüzyıl insanlığı için “En iyi mahrumiyet mahkumiyeti ve en kötü tutkulu yoğunlaşma” tanımını getirir. Ne yapacaklarını bilmiyorlar anlamını taşır, çünkü özlerine bağlı olanların yaratmak üzere hissettikleri istek form kimliği ile bütünleşmiş olanların istekleri kadar yoğun değildir.

İçimizdeki özün form ile ilgisi yoktur. Dikkatimizin bir kısmını bu öze köklersek dünyamızda daha fazla tahribat yaratmadan bir şeyler yapabiliriz. Dinginlik ve daima “şimdi” olan sonsuz boyut içine köklenmeden sadece “yapmaya” odaklanırsak, tekrar form ile özdeşleşir ve yeni sorunlar yaratırız. “yapma”nın temeli bilinçli “olmak”tır. Peki imgelemeye ne demeli? İmgeleme güzeldir ancak ondan önce temeli atın. Temeliniz var mı? temelsiz ev kurmayın. Ne temeli? OLMAK, olmak mı? formsuz olan, sonsuz olan. Hayır bunu düşünmedik, tabii ki bunu düşünemezsiniz.

Temel, köklenmek, olmanın ne olduğunu fark etmek.

Olmak ne demektir? Dinginlik nedir? Hayır açıklayamam, anlatılacak bir şeyi yoktur.

Kişisel Gelişim-Self evolution içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

İnsanın Anlam Arayışı

23/11/2020 

Prof.Dr.HANNA NITA SCHERLER

Moderatör: Arş.Gör. Saadet Yapan / Hasan Kalyoncu Üniversitesi

Anlam arayışı başlığı altında paylaşacaklarımın benim anlam arayışımın bir özeti olarak dinlenmesi bence en doğrusu olur. Anlam arayışı yolculuğumdaki 62 yılda biriktirdiklerimin bugünkü hali ile özeti ya da ifadesi olarak algılanmasını tercih ederim.

Oldukça soyut bir konu, dinlerken takip etmesi hem kolay hem anlaşılır hem zevkli nasıl bir çerçeve içinde sunabilirim düşündüm ve birkaç konu başlığı belirledim. Daha doğrusu kendime birkaç soru sorarak ilerledim. İnsanın kendi koordinatlarını belirlemesinin öneminden bahsederim. Bu ne demek? Nasıl coğrafi bir bölgenin enlemi ve boylamı olup koordinatları belirlenirse aslında biz insanların da yaşayan evrende kapladığımız yerin neresi olduğuna dair iyi kötü bir farkındalığımızın olması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü ancak nerede olduğumu bilebilirsem nereye doğru gidebileceğimi bilebilirim.

Önce olduğum yerin resminin çekilmesinin daha doğru olacağını düşünerek yola çıktım. Yaşayan evrende hepimiz yer kaplıyoruz. Ne demek yer kaplamak, nasıl yer kaplamak? En belirgin şekilde somut olan fiziksel bedenimle yer kaplıyorum. Bir de soyut sayılabilecek duygular ve zihinsel sürecimle yer kaplıyorum. Duygular ve zihinsel sürece psikolojik yapı da diyebilirim.

Bir fiziksel yapım var bir de psikolojik yapım var. Bu 2 yapıyı kullanarak yaşıyorum ve aslında hayatımın kapsamı ve derinliği bu 2 yapı ile belirlenir. Yani bu 2 yapı benim taslarım olsa bu 2 tasın içine yaşayan evrenden ne kadar koyabilirsem o kadarı benim hayatımın kapsamı ve derinliğini oluşturur. Fiziksel bedenimle ne yapıyorum? Yemek yiyorum, uyuyorum, bir şeyleri tutuyorum, yıkanıyorum, taşıyorum, sevişiyorum. Bir insanın yaşayabileceği tüm duyguları duygusal bedenimle deneyimliyorum. Zihinsel süreçlerle düşünüyorum, fikrimi beyan ediyorum. Bunu yapmanın birçok yolları var. Beste yapabilirim, kitap yazabilirim, makale yazabilirim…zihinsel faaliyetlerimi bu şekilde ortaya koyuyorum.

Fiziksel yapımla psikolojik yapımı kullanarak bu evrende yer kaplıyorum dedim. Yer kaplamak için itici gücü nereden buluyorum? Bu yer kaplama arzum nereden geliyor? Hepimizin yaşamaya ilişkin bir istek, arzu barındırdığını düşünüyorum. Bunun aynen fiziksel yapımız ve psikolojik yapımız gibi doğamızda olduğunu düşünüyorum. Biz istesek te istemesek te bir arzu, bir istek barındırıyoruz. Fiziksel bedenimizin doğanın bir temsili olduğunu düşünmüşümdür hep. Yani bedenimiz küçük çaplı bir evren diyebiliriz.

Evrende ne olup bitiyorsa bedenimizde de aynı şeyler olup bitiyor. İstek/ arzuyu buraya nasıl bağlayacağım diyeceksiniz? Bedenimizdeki her hücre, biz şu anda konuşurken bile birbirleri ile temas etme arzusu içindeler. Bedendeki hücreler birbirleri ile buluşuyorlar ve birbirlerinden ayrışıyorlar. Yani yaşam aslında hücrelerin birbirleri ile bütünleşip birbirlerinden farklılaşmaları ve bu bütünleşme ve farklılaşma senkronizasyonunu sürekli yapmalarından oluşan bir zaman dilimi.

Tabiata bakarsak aslında kimyasal bileşimler birbirleri ile etkileşime girmek istiyorlar. Denizdeki su güneş ışınıyla birleşip bir şeyler oluyor, bedenimizdeki protonlar ve moleküller de öyle. Doğada sürekli bir bütünleşme ve farklılaşma hareketi var. Bunun en somut örneği nefes. Her nefes aldığımızda havayla bütünleşiyoruz, her nefes verdiğimizde havayı dışarı veriyoruz ve o havadan farklılaşıyoruz.

Diğer düşündüğüm kavram da şu oldu, OK varoluşumun boyutları ile yer kaplıyorum, bunu bütünleşerek ve farklılaşarak yapıyorum, peki bunun yapış metodum ne? Tarzım ne? Şeklim ne? Orada şunu düşündüm: en uygun bulduğum kelime de şu oldu, aşikane bir münasebet. İngilizcesi involvement.

Buluşmalarımı ve farkılaşmalarımı nasıl yapıyorum, nasıl bir tutku ile yapıyorum. Zoraki mi, isteyerek mi, gönüllü mü? Mesela yemek yemekten örnek vermek istiyorum. Hepimizin gün içerisinde defalarca yaptığı şey. Tabağımızı alıp televizyonun karşısına geçip mi yiyoruz? Tabağımızı alıp ertesi güne yetiştirmemiz gereken sunumu hazırlarken mi yiyoruz?  Ya da tabağımız alıp birkaç kişi ile zoomda sohbet ederek mi yiyoruz? Bunlar aşikane münasebet tanımıma girmiyor. Bir de şöyle düşünebiliriz: yiyeceğim her şey yaşamakta olan ama benim onu bölerek kendi canıma katacağım başka bir yaşam parçası. Bu fasulye olabilir, pilav olabilir, tavuk olabilir, bunların hepsi doğada kendi  yapılarında yaşayan canlılardı. Ben şimdi bunu tabağıma koyup yiyorum ama bu belki bir hafta önce çayırda dolaşan bir inekti, veyahut yüzen bir ördekti veya su kenarında duran bir ottu. Onu birisi kopardı, birisi çuvala koydu, birisi halde sattı, birisi halden aldı, markete getirdi, birisi onu raflara dizdi, gittim onu oradan aldım, yıkadım, tabağıma koydum. Bu huşu duyulması gereken, minnet duyulması, saygı duyulması, müteşekkir olunması gereken bir durum.

Veyahut pazardan alışveriş yapmayı örnekleyeyim. Mesela elma almak için uzandığımda pazarcı “oradan alma oradan alma, buradan al” der. Adamın kendi dizmiş ve sergilemekte olduğu elmalarına verdiği önemi algılayabiliriz. Bunu fark edebiliyor muyum? Ya da sadece benim almak istediğim elmaya uzanıp “ben onu istiyorum” deyip ona mı odaklanıyorum? Onun tarafından da bakıp, dizmiş olduğu elmalara verdiği önemi görüp ona saygı duyabiliyor muyum? O Pazar yerindeki neşeyi, coşkuyu, insanların yetiştirdiklerini getirip satmak için gösterdikleri çabayı, alanların en az parayı vererek en kaliteli malı almak için gösterdikleri çabayı fark ediyor muyum? Bundan bir haz alıyor muyum? Bunun bir parçası olduğuma şükredebiliyor muyum? Aşikane münasebet bu,  aşk içeren bir münasebet, öyle diyebilirim. Çoğunlukla biz “o elmayı istiyorum”, ya da “yarınki sunuma hazırlanıyorum”a o kadar çok odaklanıyoruz ki açıklamaya çalıştığım o andaki deneyimi yaşayamıyoruz, kaçırıyoruz. Aklımızdakine ya da psikolojik yapımıza o andaki deneyimin zenginliğini heba ediyoruz.

Buradan özetlersem yaşayan evrende bir yer kaplıyorum, somut boyutum var, soyut boyutum var, bütünleşip farklılaşmak için bir arzu duyuyorum, bu fıtratımda var, istesem de istemesem de arzu duyuyorum ve bu buluşmayı ve farklılaşmayı ne şekilde gerçekleştiriyorum, zihnimdekileri gerçekleştirmek üzere kendimi huşu duyacağım, minnet duyabileceklerime kör ederek mi yoksa bir aşk halinde mi yaşıyorum bunları?

Şimdi buradan sonra kendime sorduğum soru şu oldu: aşk halinde yaşamakla zihnimdekiler doğrultusunda hayatı adeta tüketircesine yaşamak arasında nasıl bir fark var?  

İngilizce kelimesi: Responsability, Türkçe’ye çevrildiğinde sorumluluk, ancak demek istediğim bu değil, response ability, yani etki verebilme olasılığı, etkileyebilme olasılığı. İnsanın etkileyebilme olasılığının sonsuz olduğunu düşünüyorum. Sonsuz. Ama eylem olasılığının sınırlı olduğunu düşünüyorum. Örneğin, İzmir depremi…Etkileyebilir miyim? Etki yaratabilir miyim? Yaratabilirim. Ancak eylemim kısıtlı: ben İstanbul’dayım, o İzmir’de. Eylemim sınırlı ama etkim sonsuz. Üzüldüğümü yazabilirim, yapabildiğim yardımı yapabilirim. Bir etki yaratabilirim ama eylemim kısıtlı olabilir.

Burada düşündüğüm şu oldu, yaşayan evrende yer kaplarken genellikle duruma mı tepki veriyorum yoksa insanlara mı tepki veriyorum? İnsanlara tepki vermek aşk ile yaşamak değil, çünkü insana tepki vermek demek: ben ve sen ayırımı yaratmaktır. Sen bana bunu yaptın, sen benim için bunu yaptın, sen bana rağmen bunu yaptın oluyor. Ama duruma tepki vermek, ben ve senden bağımsız burada yapılması gereken nedir, durum için ihtiyaç nedir? Ona tepki verelim. Davranışımızı olay ya da kişinin yaptığına atfettiğimiz anlam belirler. Atfettiğimiz anlam da biriktirdiklerimizden kaynaklanır. Ne görmüşüm, ne okumuşum, ne deneyimlemişim. Psikolojik yapım aslında o ana kadar biriktirdiklerimdir, O kadar. Bedenimiz de biriktirdiklerimizdir. Beden için besin biriktiririz. Psikolojik yapımız için soyut anlamda besin biriktiririz, yani duygular ya da entelektüel uyarılar. Benim bedensel yapımda ve psikolojik yapımda kim olduğum biriktirdiklerimle belirlenir, başka bir şey değil.

Burada kişinin anlam arayışı ile bağdaştıracağım noktaya gelmek istiyorum, mademki ben hayatı ancak biriktirdiklerim kadarıyla algılayıp anlamlandırabiliyorum, ancak biriktirdiklerim kadarıyla temas edebiliyorum o zaman ne isteyeceğim? Daha fazla biriktirmek isteyeceğim. Burada bir problem çıkıyor ortaya, çünkü bir yandan daha fazlasını isterken bir yandan da katiyen acı çekmek istemiyoruz. Daha fazlasını istiyoruz acı çekmek istemiyoruz. Daha fazlasını istemek demek mevcut güvende hissettiğim yerin dışına adım atmaya cesaret etmek demek. Kendimi güvende hissettiğim yer biriktirdiklerim ve memnun olduğum yerdir. Biriktirdiklerim ve memnun olduğum yer belirli bir duygusal menzildir, belirli bir zihinsel hal menzilidir. Ben o duygusal ve zihinsel faaliyet menzilinin içerisinde güvenli hissetmek üzere kendimi korumaya alırsam kendime kurgusal duvarlar çekmişim demektir. Bir yandan o duvarların içerisinde güvende kalmak isterken bir yandan da o duvarların ötesindeki bilinmeyen diyarlara giderek daha fazlasını biriktirmek isterim. Burada bir dilemma oluyor? Bu işi nasıl çözümleyeceğim? Nasıl yapacağım?

Biriktirdiklerim hep sağlık, zindelik, aidiyet, kabul görme, sevilme, başarı, güçlülük, yetkinlik, yeterlilik, amaç, anlam olsun istiyoruz. Ancak yaşayan evrende yer alma şeklim bir şeylerle bütünleşip bir şeylerden ayrışmak ya, eğer ben sürekli biriktirmek istersem nasıl ayrışacağım? Hep olduğum yerde sayacağım, o zaman gelişemeyeceğim. O en başta anlattığım andaki deneyimlerimi aşkla yaşayamayacağım, çünkü aşkla yaşayabilmek demek bir bebek gibi daha önceden hiç görmediğim deneyimlemediğim bir şeyi deneyimlemek demek.

Daha önceden bildiğim ya da görmeye alışık olduğum şekilde bakarsam,  orada yeni hiçbir şey göremem, yeni hiçbir şey fark edemem. Bu da büyümeyi engelleyecek, kendimi kurguladığım sınırlara mahkum edecek. Bu deneyimlemesi kolay bir varoluş konumu değil. Bu konum insana mutsuzluk getirir, bedbahtlık getirir, acı getirir. Kendimizi acıdan korumaya çalışırken aslında daha büyük acılara gark etmiş oluyoruz. Neden? Yaşamın belli bir dönemine kadar insanların kendisini bedensel duyguları ya da psikolojik yapıları ile tanımlamaları normaldir, doğaldır.

Ben kimim sorusuna verilen cevap, insanın hayatında belli bir yaşa kadar, ki Jung bunun 40 olduğunu savunur, ben bedenimim, ben duygularımım, ben düşüncelerimim, ben değer yargılarımım demesi doğaldır. Ancak kişi kendisini fiziksel bedeni ile ya da psikolojik yapısı ile tanımladığında, benim bedenim – senin bedenin, benim fikrim – senin fikrin, benim duygum – senin duygun ikilemlerini yaratmanın ötesine gidemez.

Evren ikilemler barındırır. Gece olur gündüz olur, yaz olur kış olur. Erkek var dişi var. Evren kendisi ikilemler barındırır, ikilemler varoluşun temelinde var doğasında var. Kişi kendisini bedeni veya psikolojik varlığı ile tanımladığında ikilem oluşturuyor. İnsan ne kadar ben, ne kadar sen arasında uygun dengeyi bulma çabası ile debeleniyor.  Bir noktada “bu işte bir yanlışlık var” diyerek, “ben bedenim değilim”, “psikolojik yapım hiç değilim” noktasına geliniyor. Hayatın anlamı gibi soyut ve derin bir meseleyi idrak etmeye çalışıyorsak, ben ve sen arasında debelenen ego düzeyini kapsayıp aşan bir bilinç düzeyine doğru yelken açmak gerektiğini düşünüyorum. Yani insan bedenin ve psikolojik yapısının içine ölmeli. Deminki terimleri kullanacak olursam bedenle özdeşleşmekten özgürleşmeli. Psikolojik yapısı ile özdeşleşmekten özgürleşmeli. Bu çok soyut bir şey, söylemesi yapmasından çok daha kolay.

Bunun oluru nedir? Nasıl gerçekleşebilir? Basit bir örnek vereyim: bugün bir danışanımla saat 14.00te online randevumuz vardı, kendisi görünmeyince onu aradım, aa dedi ben randevumuzu 15:00te zannediyordum, peki konuşabileceğin ortama yakın mısın dedim, yok dedi, arabadayım şimdi, kenara çekeyim konuşalım dedi, 5 dakika sonra aradı, dedim ki böyle olmasını şu anda nasıl deneyimliyorsun? Çok sinirliyim dedi, hata yaptım, bir şeyi doğru yapamıyorum, hep böyle yapıyorum, uğraşıyorum, beceremiyorum vs vs bedenine odaklan dedim, bedeninde ne yaşıyorsun? Titriyorum dedi. Burada kendisi ile temas ederken içeriği hiç önemsemedim, neden olduğunu falan filan, oradaki deneyim önemli, çünkü kafasında kurguladığı ile yaşadığı örtüşmeyince bedensel ve duygusal olarak tepki gösterdi. Zihinsel olarak yaşamayı beklediği şeyi yaşamayınca zorlandı, şimdi kendisi ile çalışa çalışa anda kalarak ama, ne yaşadığını sorarak, neden sürprizleri sevmediği, çok küçükken hiç beklemediği bir anda karşılaştığı nahoş bir sürprizle karşılaştığı ilk anda titremesine benzer bir titreme içerisinde olduğunu fark etti.

Burada altını çizmek istediğim, deneyim aradığımız tüm bilgiyi barındırıyor, anda yaşadığımız deneyim. Ben şimdi niye sinirlendim diye sorsaydı kendi kendine muhtemelen geldiğimiz yere gelemeyecektik, ama ben niye sinirlendim sorusunu sormak yerine zihinsel kapasitesini o anda bedeninde yaşadıklarını tercüme etmesini sağlayarak kullanmak istedim. Yani zihinsel becerinin andaki bedensel deneyimi tercüme etmek için kullanılmasından bahsediyorum. Zihinsel süreçler bizi kendimizden uzaklaştırır, bize yakınlaştırmaz. Dolayısı ile neden, niçin sorularını sorup soyut yanıtlar kurgulamaktansa zihinsel becerileri bedeni tercüme amaçlı kullanmak daha yerinde olur.

Soru: Neden bunu kendimize yapıyoruz acaba?

Önemli bir soru, bunu bilerek yaptığımızı sanmıyorum. Anda kalmak müthiş bir bilinmezliktir, çünkü ne ile karşılaşacağımı bilmiyorum. Halbuki bir sonraki an ne yaşayacağımı planlamak bende sanki bir sonraki anda karşılaşacaklarıma hükmedebilirmişim, onları kontrol edebilirmişim sanrısı yaratır. Yani bir sonraki anı planlamamak, boş bırakmak aslında cesaret ister, bu da bir seçimdir, ama sorumluluk almayı ve sonucuna katlanmayı gerektirir. Ve en önemlisi insan orada tek başınadır, suçlanacak, had bildirilecek kimse yoktur. Ama şunu da söylemem gerekir, bir kere tadı alındı mı artık vazgeçilemeyecek bir yoldur, ilk başta ürkütücü gelse bile daha sonra insan o yolda zevk alır ve bırakmak istemeyeceği bir yolculuktur.

Bedenim, duygularım ve zihnim temsili olduğum evrenin veya bütünün veya kaynağın, tezahürleridir. Yani beden bütünün bir tezahürüdür. Zihinsel yapı bütünün bir tezahürüdür. Bedenim ve psikolojik yapım temsili olduğum bütünü anlayabilmem için sahip olduğum araçlardır. Ben parçaları bütün zannedip onlarla özdeşleştiğim zaman kafamı duvarlara vurur buluyorum kendimi, acı çekerim. Halbuki bedenimi ve zihinsel yapımı en derin anlamda kim ve ne olduğumun koordinatlarını tespit etmek için kullanacağım araçlar olduğunu idrak edersem onlarla özdeşleşmem, onları kapsayıp aşan bir konum bulurum kendim. O da ne bedenimdir ne psikolojik yapımdır. Şahit konumudur.  Bedenimde neler yaşadığımı, zihnimde neler kurguladığımı, duygu olarak neler yaşadığımı deneyimlediğimi gözlemleyebileceğim bir konum yaratmış olurum.

Aslında bir metaforla anlatacak olursam, okyanusu ve kıyıyı düşünelim. Dalgalar, köpüren su zerrecikleri, yaşam öyle bir şey, her an dalgalanıyorum, aynı zamanda kumsaldayım ve o dalgaları seyrediyorum. Ben hem dalgalarım, su zerrecikleriyim, hem onları dışarıdan seyredenim. O ikisi bir bütün aslında, ya o ya o değil.

Yaşamaya %100 evet demek, açık yüreklilik ister, zedelenebilir olmayı gerektirir, dinlemeyi bilmek gerekir. Dinlemek demek arz edileni kabul eden bir tutumla yaklaşmak demek.  Görmek istediğimi görmek değil. Ne sunuluyor? Sunulanı göreyim, kabul edeyim. Onu bir hale yola sokmak yerine önce bir teslimiyet göstereyim.

Yaşam demek önceden planladıklarımı deneyimleyeceğim bir süreç değil, tam tersine…ben yolda giderken her şeyle karşılaşabilirim. Karşılaştıklarım ben onlara anlam atfetmeden bir şey ifade etmezler. Ben onlara anlam atfediyorum. Bütün mesele onlara atfetmek üzere olduğum anlamın son derece kısıtlı bir yerden geldiğini bilmek ve bu kısıtlılık içinde kalmamak için de andaki deneyimi yaşayabilmek. Mesela kendimden örnek vermek istiyorum: Son zamanlarda annemle olan ilişkim; bütün tarihçemiz silindi, hatırlamıyor, eğer zihnimdeki ile yaklaşacak olsam acımdan ve üzüntümden duramıyor olma gerekir, onu geçtim. Şimdi onun elini tuttuğumda benim elimin sıcaklığına veya soğukluğuna tepki veriyor, onun sevdiği müzik parçalarını bulup çaldığımda gülüyor, beraber şarkı söyleyebiliyoruz. Bu o anda onunla paylaşabildiğim deneyimler. Bunun iyisi kötüsü yok. Keşke öyle olsaydı böyle olsaydısı yok. Ne varsa ona %100 varım, evet.

Soru: Bunu nasıl öğreneceğiz? Nasıl yapmaya başlayacağız?

Çağrılar var, bence insanlar “dönüşüme çağrılırlar”. Bu çağrılar hiç beklemediğimiz anlarda gelir, insan hazır olunca o çağrıya icabet eder. O çağrılara icabet etmek için çok ta beklememek lazım, çünkü fırsatlar kaçabilir. Çağrıya icabet etmek demek, yaşadığımız acı, mutsuzluk ve bedbahtlığa farkındalıkla eğilebilmek. Farkındalıkla eğilebilmek demek lanet olsun ben niye böyle hissediyorum, şanssızım, bak yine başıma geldi değil, her ne yaşıyorsam sadece ve sadece deneyimime odaklanmak. Deneyim ne demek? Bedenimde ne yaşıyorum? Buna nasıl duygular eşlik ediyor? Buna nasıl düşünceler, kurgular eşlik ediyor? Bu bir ibadet halini almalı. Bir kere yapılarak öğrenilecek bir şey değil. Nasıl kas geliştirmek istiyorsak birçok kez aynı hareketi yapıyorsak, bu tür kaslarımızı geliştirmek için aynı şekilde ısrarla çalışmamız lazım. Yolun kendisi şifalandırıcıdır. Çünkü kişi deneyimini tanımlamak için yola baş koyduğunda kendisine sevgiyle, ihsanla, şefkatle yaklaşabiliyor. Zaten hepimizin istediği bu değil mi?   Bütün zenginlik şu anda.

Soru: Bu bizi hedonik hazza götürmez mi?

Ben hazdan bahsetmiyorum. Acıyı yaşa, acıyı tanımla diyorum. Yorum yok, tanımlama, betimleme.  Diyelim ki göğsümde bir yanma var; kaç cm büyüklüğünde, hacmi ne, sesi var mı, kokusu var mı gibi…

Şunu demek istiyorum aranacak bulunacak bir hayat anlamı yok. Tüm yaşamımız boyunca bir şeylerle bütünleşip bir şeylerden farklılaşmanın rasyoneli, hayatın sadece içinde bulunulan anda deneyimlenen olduğu, bunun dışında da hiçbir şeyin olmadığının anlaşılmasına hizmet ediyor o buluşmalar ve farklılaşmalar.

Soru: Empati hakkındaki görüşleriniz nedir?

Empati kelimesini sevmiyorum, kibirli buluyorum, çünkü empati demek : “ben senin ne deneyimlediğini biliyorum” demek. Yok böyle bir şey, herkes kendisinin ne deneyimlediğini bilebilir, o kadar. Seninle beraberken şunu şunu yaşıyorum, senin varlığında şunu bunu hissediyorum diyebilir, hepsi bu.

Soru: Duygularımızı nasıl tanımlayarak anda kalabiliriz?

Bütün düşüncelerin ve bütün duyguların bedende bir izdüşümü vardır. Bedenden yola çıkmak lazım.

Soru: Bahsettiğiniz dilemmadan, acıdan kaçtığımızda bu ikilemden kurtulmuş mu oluyoruz?

Hayır, İkilem hayatın doğasında var. İkilemin bir ya da öbür ucunda konumlanma çabası beyhudedir. Asıl ihtiyacımız, kutbun bir ya da diğer ucunda, ya da ortasındaki herhangi bir yerde, ihtiyacımız doğrultusunda olabilme esnekliğini kazanmaktır.  İkilemden kurtulmaya çalışmıyoruz, ikilem var, ikilemle beraber yaşamayı öğreniyoruz.

Soru: Acaba acılarımızı öğrenilmiş çaresizlik yoluyla çevremizden gördüğümüz metotlar hep benzer olduğu için mi bu şekilde yaşamaya devam ediyor ve bu şeklin bizi sıkıntıya sokmadığını düşünüyoruz?

Kendimizi aldatıyoruz.

**************************************************************************************************

Man’s Search for Meaning

Speaker: Prof.Dr.Hanna Nita Scherler

Moderator: Res.Ass. Saadet Maker / Hasan Kalyoncu University

I think it would be best to listen to what I will share under the title of searching for meaning as a summary of my search for meaning. I would prefer it to be perceived as a summary or expression of what I have accumulated in my 62 years of search for meaning, as it stands today.

It is a rather abstract subject, I thought about how I could present it in a framework that is both easy to follow, understandable and enjoyable while listening, and I determined a few topics. More precisely, I proceeded by asking myself a few questions. I talk about the importance of determining one’s own coordinates. What does this mean? Just as the latitude and longitude of a geographical region and its coordinates are determined, I think that we humans should have an awareness of the place we occupy in the living universe, for better or worse. Because only if I know where I am can I know where I can go.

I set out thinking that it would be more accurate to take a picture of where I was first. We all take up space in the living universe. What does it mean to take up space, how to take up space? I take up space with my most obviously tangible physical body. I also take up space with my intangible emotions and mental processes. I can also call emotions and mental process psychological structure.

There is a physical construct and there is a psychological construct. I live using these 2 constructs and indeed the scope and depth of my life is determined by these 2 constructs. In other words, if these 2 structures are my bowls, the more I can put in these 2 bowls from the living universe, the more they will form the scope and depth of my life. What am I doing with my physical body? I eat, I sleep, I hold things, I wash, I carry, I make love. I experience all the emotions a person can experience with my emotional body. I think with mental processes, I express my opinion. There are many ways to do this. I can compose, I can write a book, I can write an article… this is how I manifest my mental activities.

I said that I take up space in this universe by using my physical and psychological construction. Where do I find the impetus to take up space? Where does this desire to occupy space come from? I think we all have a desire, a desire to live. I think it is in our nature, just like our physical structure and our psychological structure. Whether we want it or not, we harbor a desire, a desire. I have always thought that our physical body is a representation of nature. In other words, we can say that our body is a small-scale universe.

Whatever is going on in the universe, the same things are happening in our body. How will you connect the request/desire here? Every cell in our body desires to contact each other even as we speak. Cells in the body meet and separate from each other. In other words, life is actually a period of time that consists of cells integrating and differentiating from each other and making this integration and differentiation synchronization continuously.

If we look at nature, chemical compounds actually want to interact with each other. The water in the sea combines with the sun’s rays and something happens, so do the protons and molecules in our body. There is a constant movement of integration and differentiation in nature. The most concrete example of this is breathing. Every time we breathe, we integrate with the air, every time we exhale, we exhale the air and we differ from that air.

The other concept I thought was, OK I take up space with the dimensions of my existence, I do this by integrating and differentiating, so what is my method of doing this? What do I need? What’s my shape? There I thought: the word I found most appropriate was this, a familiar relationship. English involvement.

How do I make my meetings and differentiations, what kind of passion do I do. Compulsory, voluntarily or voluntarily? For example, I want to give an example from eating. Something we all do many times a day. Do we take our plate and eat in front of the TV? Do we take our plate and eat it while we prepare the presentation that we need to serve the next day? Or do we take our plate and eat it by chatting with a few people on zoom? These do not fall within my definition of obvious relationship. We can also think of it this way: everything I eat is another piece of life that is living, but I will divide it and add to my own life. It could be beans, rice, chicken, all of which were creatures living in their own structures in nature. I now put it on my plate and eat it, but maybe it was a cow wandering in the meadow a week ago, or a duck swimming, or a grass standing by the water’s edge. Someone plucked it, someone put it in a sack, someone sold it, someone bought it, brought it to the market, someone put it on the shelves, I went and got it from there, washed it, put it on my plate. This is something to be admired, to be grateful for, to be respected, to be thankful for.

Or let me exemplify shopping at the market. For example, when I reach out to buy an apple, the marketer says, “Don’t buy there, don’t buy there, buy here”. We can perceive the importance the man attaches to the apples he has arrayed and displayed. Can I detect this? Or do I just reach for the apple I want to buy and say “I want it” and focus on it? Can I look from his side and see the importance he gives to the apples he has arranged and respect him? Do I notice the joy and enthusiasm in that market place, the effort people make to bring and sell what they grow, and the effort of those who buy it to buy the best quality goods with the least amount of money? Do I get any pleasure from it? Can I be grateful to be a part of this? This is a familiar relationship, a relationship involving love, I can say so. Often we focus so much on “I want that apple” or “I’m getting ready for tomorrow’s presentation” that we miss out on the experience I’m trying to explain. We waste the richness of the present experience on what we have in mind or on our psychological make-up.

If I summarize here, I occupy a place in the living universe, I have a concrete dimension, I have an abstract dimension, I have a desire to integrate and differentiate, it is in my nature, I have desire whether I want it or not, and how I realize this meeting and differentiation, I will feel awe to realize what I have in my mind, gratitude. am I blind to what I can hear or am I living in a state of love?

Now, the question I asked myself from here on was: What is the difference between living in love and living life in line with what is in my mind, as if it were consumed?

English word: Responsability, when translated into Turkish, is responsibility, but that’s not what I mean, it’s response ability, that is, the possibility of influencing, the possibility of influencing. I think the possibility of human influence is endless. Forever. But I think the possibility of action is limited. For example, the Izmir earthquake…Can I affect it? Can I make an impact? I can create. But my action is limited: I am in Istanbul, he is in Izmir. My action is limited, but my influence is endless. I can write that I’m sorry, I can help as much as I can. I can make an impact, but my action may be limited.

What I was thinking here was, do I usually react to the situation or react to people when taking up space in the living universe? To react to people is not to live with love, because to react to people is to create a separation between me and you. You did this to me, you did this for me, you did it in spite of me. But to react to the situation, independently of me and you, what needs to be done here, what is the need for the situation? Let’s react to it. Our behavior is determined by the meaning we attribute to the event or person. The meaning we attribute comes from what we have accumulated. What I have seen, what I have read, what I have experienced. My psychological structure is actually what I have accumulated so far, that’s all. Our body is what we collect. We accumulate food for the body. We accumulate sustenance in the abstract for our psychological makeup, that is, emotions or intellectual stimulation. Who I am in my bodily and psychological makeup is determined by what I have accumulated, nothing more.

Here, I want to come to the point where I associate it with one’s search for meaning, since I can only perceive and make sense of life according to what I have accumulated, but I can only touch what I have accumulated, then what will I want? I would like to collect more. A problem arises here, because while we want more, we don’t want to suffer at all. We want more, we don’t want to suffer. Wanting more means daring to step outside of my current safe place. Where I feel safe is where I save and where I am satisfied. What I have accumulated and where I am satisfied is a certain emotional range, a certain mental state range. If I protect myself to feel safe within that range of emotional and mental activity, then I have built fictional walls for myself. On the one hand, I want to stay safe inside those walls, on the other hand, I want to accumulate more and more by going to the unknown lands beyond those walls. Is there a dilemma going on here? How do I resolve this issue? How will I do?

We always want health, vitality, belonging, acceptance, being loved, success, strength, competence, adequacy, purpose, meaning. However, the way I am in the living universe is to integrate with something and separate from something, if I want to accumulate it all the time, how will I separate? I will always count where I am, then I will not be able to improve. I will not be able to live with love the experiences I had in that first moment, because to be able to live with love means to experience something like a baby that I have never seen and experienced before.

If I look in the way that I knew before or was used to seeing, I can’t see anything new there, I can’t notice anything new. This will hinder growth and condemn myself to the limits I have set up. This is not an easy existence position to experience. This position brings unhappiness, misery, and pain to people. When we try to protect ourselves from pain, we actually end up in greater pain. Why? It is normal and natural for people to define themselves with their bodily feelings or psychological structures until a certain period of life.

The answer given to the question of who I am is that it is natural for a person to say that until a certain age in life, which Jung argues is 40, I am my body, I am my feelings, I am my thoughts, I am my value judgments. But when a person defines himself with his physical body or his psychological structure, he cannot go beyond creating dilemmas of my body – your body, my idea – your opinion, my feeling – your feeling.

The universe contains dilemmas. It’s night, it’s day, it’s summer, it’s winter. There are males and there are females. The universe itself contains dilemmas, dilemmas are inherent in the basis of existence. It creates a dilemma when a person defines himself/herself with his/her body or psychological being. One struggles with finding the appropriate balance between how much me and how much you. At some point, by saying “there is something wrong with this job”, it comes to the point of “I am not my body”, “I am not my psychological nature at all”. If we are trying to comprehend an abstract and deep issue such as the meaning of life, I think it is necessary to sail towards a level of consciousness that includes and exceeds the level of ego that flounders between you and me. In other words, the human body and psychological structure must die inside. It must be liberated from identification with the body, if I were to use the terms just before. He must be free from identification with his psychological structure. This is very abstract, much easier said than done.

What’s the deal with this? How can it happen? Let me give a simple example: I had an online appointment with a client today at 14.00, when he didn’t show I called him, he said ah, I thought our appointment was at 15:00, I said, are you close to the place where you can talk, he said no, I’m in the car now, let’s talk, 5 minutes later called, I said, how do you experience this happening right now? He said I was very angry, I made a mistake, I can’t do something right, I always do it like this, I try, I can’t do it, etc. I said focus on your body, what are you experiencing in your body? “I’m shaking,” he said. When I came into contact with him here, I didn’t care about the content, why it happened, etc. The experience there is important, because he reacted physically and emotionally when he did not match what he imagined and what he experienced. When she didn’t experience what she expected to experience mentally, she had a hard time working with herself, staying in the moment, but by asking what she was going through, she realized that she was in a tremor similar to that when she first encountered an unpleasant surprise that she didn’t like surprises, when she was very young.

What I want to underline here is that experience contains all the information we are looking for, the experience we live in the moment. If he had asked himself why I was angry now, we probably wouldn’t have come to where we came from, but instead of asking why I was angry, I wanted to use his mental capacity by having him translate what he was going through in his body at that moment. So I’m talking about using mental skill to translate bodily experience in the moment. Mental processes drive us away from ourselves, not bring us closer. Therefore, it would be more appropriate to use mental skills for body translation rather than asking why and why questions and constructing abstract answers.

Question: Why are we doing this to ourselves?

An important question, I don’t think we did this on purpose. Being in the moment is a terrific obscurity, because I don’t know what I’m going to encounter. However, planning what I will experience in the next moment creates the illusion that I can dominate and control what I will encounter in the next moment. In other words, not planning the next moment, leaving it blank actually takes courage, which is a choice, but it requires taking responsibility and bearing the consequences. And most importantly, the person is alone there, there is no one to be blamed or condemned. But I must also say that once it is tasted, it is an indispensable road, even if it seems scary at first, then one gets pleasure on that road and it is a journey that one does not want to leave.

My body, emotions and mind are manifestations of the universe or the whole or the source that I represent. That is, the body is a manifestation of the whole. The mental structure is a manifestation of the whole. My body and my psychological makeup are the tools I have to understand the whole I represent. When I think the parts are whole and identify with them, I find myself banging my head against the walls, I suffer. However, if I realize that my body and mental structure are the tools I will use to determine the coordinates of who and what I am in the deepest sense, I will not identify with them, but find a position that includes and transcends them. It is neither my body nor a psychological construct. Witness position. I create a position where I can observe what I am going through in my body, what I am constructing in my mind, what I am experiencing emotionally.

In fact, to put it in a metaphorical way, let’s think of the ocean and the coast. Waves, bubbles of water, that’s what life is like, I’m floating every moment, I’m also on the beach and I’m watching those waves. I am both the waves, the particles of water, and the one who watches them from the outside. Actually, those two are a whole, it’s not him or her.

Saying 100% yes to life requires candor, requires being vulnerable, and knowing how to listen. Listening means approaching what is presented with an attitude that accepts it. Not seeing what I want to see. What is offered? Let me see what is presented, let me accept it. Instead of putting him in a position, let me first show a surrender.

Life is not a process where I will experience what I have planned, on the contrary… I can encounter anything on my way. The ones I meet don’t mean anything unless I attribute them to them. I attribute meaning to them. It’s all about knowing that the meaning I’m about to ascribe to them comes from a very limited place, and being able to experience the moment in order not to stay within that limitation. For example, I would like to give an example from myself: My relationship with my mother recently; all our history has been erased, he doesn’t remember, if I were to approach with what I have in mind, I must not be able to stop my pain and sadness, I passed it. Now, when I hold his hand, he reacts to the warmth or coldness of my hand, when I find his favorite music pieces and play them, we laugh and we can sing together. These are the experiences I was able to share with him at that moment. There is no good or bad in this. I wish it was like that, it doesn’t exist. Whatever it is, I’m 100% into it, yes.

Question: How do we learn this? How are we going to start doing it?

There are calls, I think people are “called to transform“. These calls come when we least expect it, and when a person is ready, he responds to that call. We should not wait too long to answer those calls, because opportunities may be missed. Responding to the call means being able to deal with the pain, unhappiness and misery we experience with awareness. Being able to bend with awareness means damn why am I feeling this way, unlucky, look, it’s not happened to me again, whatever I’m going through is just focusing on my experience. What does experience mean? What am I experiencing in my body? What emotions accompany this? What thoughts and fictions accompany this? It should become a form of worship. It’s not something that can be learned by doing it once. Just as we want to develop muscles, we do the same movement many times, but we need to work persistently to develop such muscles. The path itself is healing. Because when a person sets out to define his experience, he can approach himself with love, benevolence and compassion. Isn’t that what we all want anyway? All wealth is now.

Question: Doesn’t that lead us to hedonic pleasure?

I’m not talking about pleasure. I say experience the pain, define the pain. No comment, description, description. Let’s say I have a burning sensation in my chest; how many cm in size, what is its volume, does it have a sound, does it have a smell…

I mean, there is no meaning of life to be sought and found. The rationality of integrating with something and differentiating from something throughout our lives serves to understand that life is only experienced in the present moment, and that there is nothing other than that, those meetings and differentiations.

Question: What are your views on empathy?

I don’t like the word empathy, I find it arrogant, because empathy means “I know what you’re going through”. There is no such thing, everyone can know what he or she has experienced, that’s all. He can say that when I am with you, I am experiencing this, I feel this and that in your presence, that’s all.

Question: How can we stay in the moment by defining our emotions?

All thoughts and all emotions have a projection on the body. You have to leave the body.

Question: Do we get rid of this dilemma when we escape the pain, the dilemma you speak of?

No, Dilemma is inherent in life. It is futile to try to position himself on one or the other end of the dilemma. What we really need is to gain the flexibility to be at one or the other end of the pole, or anywhere in the middle, in line with our needs. We are not trying to get rid of the dilemma, there is a dilemma, we learn to live with the dilemma.

Question: Do we continue to live in this way because the methods we see around us through learned helplessness are always similar, and we think that this shape does not cause us any trouble?

We deceive ourselves.

gestalt içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Arduvaz Çatı Kaplaması

Yurtdışında sıkça kullanılan ancak Türkiye inşaat piyasasında henüz yaygın bir kullanıma sahip olmayan Onduline markasının “Arduvaz” taşı çatı kaplamasını kullanmadan önce İzmir’deki ilk uygulayıcılarından birisi olarak dikkat etmenizi önereceğimiz bilgiler:

Eski eserlerin çatı kaplamasında kullanılan bir malzemedir.

Öncelikle bu taş tamamen dekoratif bir ürün olup kiremit gibi hiçbir yalıtım ve çatı kapatma özelliğine sahip değildir. Bu sebeple çatı su ve ısı yalıtımı yani kaplamanın altında kalan bölüm çok iyi bir şekilde çözülmelidir.

Taş 5 mm kalınlığında ve 20×25 ebatlarında olup kesimi çok kolaydır. Firesi azdır. Sipariş verirken genelde çatınızın çok hareketli olmayacağı göz önünde bulundurarak %2 fire payı hesabını geçmemenizi tavsiye ederim.

Malzeme ithal edilmekte olup dövize endekslidir.

1 m2 alana yatayda 4 dikeyde ise 6 adet taş döşenmekte olup 24 adet arduvaz taşı gelmektedir.

Sipariş vereceğiniz m2’ye göre ürün palet içinde gelmektedir ve oldukça ağırdır. Bu sebeple araçtan indirince forklifte ihtiyacınız olacaktır.

Ürünün döşemeye başlamadan önce satın alım yaptığınız yerden uygulama ile ilgili ön bilgi almanızı ve uygulama başlarken çatı döşeme ekiplerinize yönlendirme yaptırmanız döşeme hızını arttıracaktır.

Önemli uyarı: Arduvaz taşını taşıyan kancalar tek ebatlıdır, yani tek bir uzunluğa sahiptir. Kutunun üzerinde bu uzunluk yazmamaktadır-nedense…Dolayısıile hepsi aynı geliyor zannedebilirsiniz. Aman Dikkat! Ancak kancalar yanlışlıkla 2 ayrı ölçüde gelebilmektedir. Teslim aldığınız zaman kutuları kontrol ederseniz işin ortasında bir sürprizle karşılaşmazsınız. Kancalar 2 farklı ölçüde gelirse taşınızın döşenmesinde kayma olacaktır.

Uygulama sırasında Arduvaz taşı altında kalan İsoline oluklu levhaların oluk tepe noktalarına Arduvaz taşıyıcı bantları vidalanmaktadır. Eğer çukur noktalardan vidalama yaparsanız alttaki yalıtımdan su kaçırma riskiniz bulunabilir. Burada uygulamada ekipleri sıkı tembihlemek gerekmektedir. (bknz alt resim)

Çatının üzerinde yürünebilmektedir, ancak gerekmedikçe üzerinde yürünmesi çok uygun değildir, malzeme ince olup kırılabilmektedir. Özellikle yağmurlu günlerde çatı eğimi yüksek ise kesinlikle üzerinde yürünmesini tavsiye etmem, kaygan bir yüzey oluşmaktadır. Çatının üzerinde işlem yapılması gerekirse dikkatli bir çalışma ister, özensiz çalışacak ekipler taşın kırılmasına sebep olur.

Çok ağaçlıklı alanlarda yani çatınızın çevresinde bol miktarda ağaç mevcutsa bu malzeme kullanımı 3 kez düşünülmelidir. Ağaçlardan düşen herşey malzeme arasında takılıp kalabilmektedir. Ayda 1 temizlik gerektirir. (bknz alttaki resim)

Malzeme sözde standart ölçüde gelmesine rağmen yine de taş aralıkları standart dışına çıkabilmektedir. (bknz üstteki resim)

Uygulamayı yapmış ve hakim bilen ekipler ile iletişime geçmek için thebighousemimarlik@gmail.com adresine mail atabilirsiniz.

Tasarım-Dekorasyon-Mimarlık-Design-Decoration-Architecture içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Priene Antik Kenti

Türkiye, yeraltı ve yer üstü kaynakları, doğası ve tarihi eserleri ile tam bir cennet…Gezilecek,görülecek o kadar güzel yerleri mevcut ki neredeyse zaman yetmez. Bu güzelliklerden birisi Ege bölgesi, Aydın ili Güllübahçe beldesinde yer alan Priene antik kenti. Büyülendiğimi belirtmem gerekir.

Priene antik kenti gibi tarihi alanlar mutlaka bir rehber eşliğinde gezilmeli. Muhteşem bir tarih yanında muhteşem bir manzaraya sahip antik kent hakkında bilgi için:

http://www.soke.gov.tr/priene-antik-kenti

https://aydin.ktb.gov.tr/TR-64435/priene.html

Mısır Tanrıları Kutsal alanı
, ile etiketlendi | Yorum bırakın

Kuzguncuk Evleri

Kuzguncuk semti, İstanbul’un en şirin ve sıcak semtlerinden bir tanesi; kedileri, cafeleri, galerileri ve minik dükkanları ile bir Pazar günü gezilesi tatlı bir keyif veren semti. Ara sokaklarını güzel güzel gezip ahşap evlerini, tatlı dünyaları görmek lazım.

Tasarım-Dekorasyon-Mimarlık-Design-Decoration-Architecture içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Cafelerde yeni hesap taktikleri

Geçenlerde yakın bir dostumla buluşup sabah kahvaltısına gittik. İstanbul’un en şirin semtlerinden birisi olan Kuzguncuk’ta yeni açılmış bir cafeye oturduk. Menüyü istedik, servis veren görevliye sorularımızı sorarak siparişimizi verdik.

kahvalti (1)

İlk sıradaki “mükellef kahvaltı” çok doyurucu, “2 kişilik geliyor aslında” dedi arkadaş, e o zaman biz de bari onu sipariş edelim, boşuna 2 ayrı menü istemeyelim dedik. 1 tane mükellef kahvaltı alalım o zaman dedik.

Adamın telaffuz ettiği cümleden ne anlarsınız? 1 menü sipariş ediyorsun ama menü o kadar doyurucu ki 2 kişi doyarsınız, 2.bir menü sipariş etmene gerek yok.

Bak kardeş, biz 1 menü sipariş ettik, yanında 44 Lira yazıyor, hesap 44 lira mı gelecek diye sormak aklımıza gelmedi. Hata bizdeymiş.

Kahvaltımız geldi, gerçekten 2 kişilik, lezzet, ihtimam şahane. Servis yapan görevli ile daha sonra sohbet ediyorum, bu menüyü 1 kişi nasıl yer? hakikaten çok fazla doyurucu geliyor, birçok şey de maalesef artıyor, bu sunumların azaltılması lazım, çöpe atılmaması gerekir, yazık diye kendimce kol gezen fakirliği de bilerek yorum yapıyorum. O da diyor ki evet haklısınız, biz de öyle düşünüyoruz ancak insanların yiyebileceği kadar verince bu sefer “aaaa bu paraya bu mu gelir diyorlar, gözleri doymuyor” diye konuşuyor.

Neyse kahvaltı,üzerine kahveler vs sıra geliyor hesap ödemeye. Ana bir bakıyoruz hesapta 2 tane menü yazılmış. 1 menü sipariş etmişiz. Heralde hata oldu diyerek arkadaşı çağırıyoruz, başka bir eleman geliyor, yoo hata yok, evet haklısınız, daha öncede itirazlar oldu, değiştirilmedi, ancak bu menü 2 kişilik olup tek kişi fiyatı yazıyor diyor.

Bak sen…Bize servis veren elemanı çağırıyoruz, arkadaş sen bize bu menü 2 kişilik geliyor bunu sipariş edin doyarsınız demedin mi? madem 2 kişilik ve gerçek fiyatı 88 TL neden menüde 44 TL yazıyor ve algıda yanılgı yaratıyorsunuz?

Bakın menüde kişi fiyatı olarak belirtmişiz diyor. E biz de 1 menü sipariş ettik zaten?

Peki diyorum ben geldim bu menüyü sipariş ettim tek başıma, nerede 2 kişilik olduğu yazıyor? Nerede 88 TL olduğu yazıyor? Bana otomatikman 88 TL mi yazıyorsunuz diyorum.

Yoo menüyü tek kişilere vermiyoruz, birden fazla kişilere veriyoruz diyor. Neden? belki ben 2 kişilik kadar yiyeceğim, sen niye karışacaksın seçimime?Tek kişiye vermiyoruz diye biribarede görmüyoruz?

Madem menü 2 kişilik ve gerçek fiyatı 88 TL bunu değiştirmeniz ve gerçek halini yazmanız gerekir diyorum.

Daha önce hiç böyle bir sorun yaşamadık (bir önceki servis veren ise tam tersini söyledi), ilk defa başımıza geliyor, anlaşılmayacak ne var bu kadar kahvaltıyı heralde 44 Liraya verecek değiliz,oradan anlamanız gerekmez mi diye cevap geliyor 🙂 E kahvaltı sohbeti etmişiz, yahu 1 kişilik kahvaltıya bu kadar ürün verilir mi demişim, anlamamazlıktan mı geliniyor nedir artık bilemiyorum…Kimi tutarsak mantığı…

Nasıl ama…

Biz de tüketici bilinci olan ve tüketici haklarını bilen insanlarız Tüketiciye doğru bilgi vermekle mükellefsiniz, bu fiyatlarınızı daha anlaşılır olarak düzeltmeniz gereklidir diyoruz, bakıyorlar çok rahatsız olduk,konu uzuyor, itirazlar sürüyor, o zaman 2.kahvaltıyı almayalım diyorlar, doğrusu da o diyerek, bir daha dönmemek üzere midemizde ekşi bir tat ve keyifsizlik ile oradan ayrılıyoruz.

Bu mudur servis vermek?

Alışveriş - Shopping içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Hayattaki Küçük Şeyler

Şimdi’nin Gücü kitabının yazarı, spiritüel rehberlerden Eckhart Tolle ile hayatımızdaki küçük şeylere bir bakış açısı:

Sürekli görmezden geldiğimiz şey hayatımızın büyük bölümünü yaratan küçük şeyler,hayatımıza hazırlanırken küme düşmüş şeyler…Bunlar nedir? Mesela hayatınızda her gün yaptığınız şeyler, bir şeyi bir yerden bir yere koymak, yürümek,nefes almak, gökyüzüne bakmak, ağaçlara bakmak, görmek, başka bir insana bakmak, onların varlıklarını hissetmek.Hayatı oluşturan tüm küçük şeyler. Dünyanın gözünde bir VIP( çok önemli kişi) olsanız bile ki bu çok anlamsız bir anlatıdır, bir belirleyici şeyden diğerine gidersiniz, ancak attığınız her adım, limuzin ile bile alınsanız, arabaya yürürsünüz,içine binersiniz, nefes alırsınız,pencereden dışarı bakarsınız, bir yere varırsınız, gideceğiniz yere yürürsünüz. Bunlar hep küçük şeylerdir işte. Papa bile olsanız, bir şirketin başkanı veya bir ülkenin başkanı bile olsanız aynıdır…Hayat küçük şeylerden oluşur. Objelerle ilişkinize bakın,her obje bir sonun temsilidir, eğer yeterinde anın içinde iseniz, objelere kısa bir ilgi gösterebilirsiniz. Bardağı yerinden kaldırmak, su dolu bir bardağa bakmakta,suyu içmekte bir keyif mevcuttur. Bunu fark etmek önemlidir, birçok insan uyuşturucu alırken bu farkındalığı deneyimlemektedir, acid gibi, bunlar sizin algılarınızı açar, düşünen zihninizikapatır ve suyu içmeye başladığınızda vayyyy amma güzelmiş,muhteşem,inanamıyorum dersiniz…Ve öyledir de. Sonra içersiniz, tadı muhteşemdir, su sıvıdır, canlıdır, tekrar bir yudum alırsınız. Bunun için acid almanıza gerek yoktur,tüm dikkatinizi başka birşey düşünmeden içtiğiniz suya vermeniz yeterlidir. İçinizdeki huzurun arka planı çevrenizdeki tüm yaşamdır,yaşantıdır. Bir şeyi kaldırmak ve valizinize koymak,onu katlamak, güzeldir. Bir meyve almak, onu soymak ve ısırmak. Şimdiki zaman zenginliği ile görülmemektedir. Çünkü daha önemli birşey ararsınız. Ancak daha önemli şey mesela Nobel ödülü aldınız ve Oslo’ya gidiyorsunuz, parlamentonun bulunduğu meydana bakan otelin balkonunda durursunuz, oraya gidilirmiş, “başardım, yaptım” dersiniz. Balkonda durmakta ve nefes almaktasınız. Tabii kafanızdaki hikayeye tam anlamıyla inanırsanız ki bu sizin konsept kişiliğinizi yaratır, “ben şunu bunu başaran buyum”, bu düşünceler size kimlik verir ve orada dururken kendinizi daha büyük hissetmeye başlarsınız. Balkondan indiğinizde sönmüş hissedersiniz. Veya diyelim ki bir pop yıldızısınız, milyonlarca insan rock yıldızı olmayı ister, bu yıldızlar sahnede müthiş deneyimler yaşarlar, enerjiler içlerinden geçer, insanlar onlara dokunmak isterler, kendilerini gittikçe Tanrı gibi hissetmeye başlarlar. Çevrelerindeki insanların yarattıkları bu kimliğe inanmaya başlarlar, sahneden indiklerinde yeşil odada oturduklarında “ana nerdeyim şimdi?” derler, sonra uyuşturucu almaya başlarlar,çünkü bir yetersizlik ve eksiklik duygusu doğar, düzelmek için uyuşturucu ihtiyacı hissederler. Rock starlarının otel odalarını parçaladıkları duyulmuştur, bu tip şeyler kendi benliklerini daha bir arttırmaktadır.

Birçok insan gelecekte olacak bir şeyler için yaşamaktadırlar. Elbette çaba gösterirken başarılı olabilirsiniz, bu güzel birşeydir, ancak size uzun süreli bir tatmin ve kimlik kazandırmayacaktır. Özellikle ortak bir fayda sağlayacaksa bir şeyler başarmak iyidir, ancak insanlık ve evrensel bütünlük için bunlar bile kimliğinizi oluşturmaz.

Kişisel Gelişim-Self evolution içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Gelebeç Aziz Nikolaus Kilisesi

Gezilip görülmesini tavsiye edeceğim yerlerden birisi Aydın’ın Söke ilçesindeki Gelebeç köyü…Burada 1821 senesinde inşa edilen Aziz Nikolaus kilisesi yer alıyor. Kilise Noel baba adına inşa edilen 2.kilise ünvanını taşımakta. Kiliseyi gezip yanındaki cafede güzel bir yemek yerken tepeden nefis bir manzara izleyebilirsiniz.Kiliseye bayıldım, bu kadar harap bir halde bırakılması,içersinin talan edilmiş olması, izmariti, duvar yazıları ile tarihe sahip çıkan bir kurumun bulunmaması gerçekten üzüntü verici. Harika bir atmosfer, ancak tehlikeli hale gelmeye başlamış, içinde gezerken çok dikkat etmek lazım. Yıkılmadan görün…

Kilisenin bahçesinde daha önce duymadığım “kemiklik” Osteoflak odası bulunuyordu. Bakınca bu da nasıl bir şey, bunca kemik neden apaçık ortada diye oldukça şaşırıp rahatsız oldum. İşin ilginç tarafı tüm iskelet kafalarının yok olmuş olması idi. Sorduğumda zamanında üniversitelerden gelindiğini ve eğitim için kafaların alındığı cevabını aldım.

Kilise hakkında genel bilgi:

http://soke.gov.tr/aziz-nikolaos-kilisesi

https://visitaydin.com/aydin/s/5c339868-f3ea-11e9-b127-04922610b1bc

Kilise hakkında çıkan haberler:

https://www.timeturk.com/2-asirlik-aziz-nikolaos-ayakta-kalmaya-calisiyor/haber-1300039

https://odatv4.com/defineciler-kiliseyi-talan-etti-08121804.html

https://www.sesgazetesi.com.tr/haber/3383346/198-yillik-kilise-yok-oluyor

https://www.dha.com.tr/yurt/tarihi-kiliseyi-defineciler-talan-etti-madde-bagimlilari-mesken-tuttu/haber-1613867

Tasarım-Dekorasyon-Mimarlık-Design-Decoration-Architecture içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Tuzla Plajı / Ildır

Ildır’dan 40 dakika araba mesafesinde bulunan Tuzla Plajı, gürültüden, pislikten uzak henüz keşfedilmemiş nefis bir koyumuz…

Yiyecek yok, WC yok, herhangi bir ihtiyacınızı karşılayabilecek bir hizmet yok. Bu doğrultuda hazırlıklı gidilmesi doğru olur.

Plaja inmek veya yukarı çıkmak yaşlılar için çok zor hatta uygun değil denebilir. Sportif bir insan olarak kayarak düştüm, zemin çok tekin değil. Normal bir araçla inip çıkmazsınız, jeep sahibi olmanız gerekiyor.

Yine de kafa dinlemeye değer.

Alaçatı - Çeşme içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Küfür Meditasyonu

Arkadaşım gönderdi, mutlaka yap çok etkin dedi, araba kullanırken çok eğlenerek ve gülerek dinledim.

Herkese tavsiye ederim.

Çok etkili, son derece eğlenceli meditasyon.

Nefes aaaaaaaaaaaaaaaaaal siktir et!

Lilla Ezgi Tatlısu ile küfür meditasyonu

Kişisel Gelişim-Self evolution içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Arkas Sanat Urla açıldı!

İç mimari tasarım, uygulama ve kontrolörlüğü tarafıma ait olan Arkas Sanat Urla 1 Eylül Salı günü kapılarını sanatsever ziyaretçilerine açtı.

Pandemi dolayısı ile Salı ve Perşembe günleri 11:00-17.00 arasında açık olacak ve randevusuz ziyaretçi kabul edilmeyecek olan müzeyi gezmek için 232-761 0480 numaralı telefonu arayabilirsiniz.

Adres: Yenice mahallesi, Sefaköy caddesi, No:23 Urla-İzmir

http://www.arkassanaturla.com

İç tasarım & dekorasyon : The Big House Mimarlık

Fotoğraflar: Hakan Burkut (copyright)

Kültür- Sanat / Culture-Art içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Bilinçsiz Insanlarla başa çıkabilmek

Şimdi’nin Gücü kitabının yazarı spiritüel liderlerden Eckhart Tolle ile bilinçsiz insanlar ile başa çıkma üzerine kısa bir soru-cevap değerlendirmesi:

Dinleyici sorusu: Hayatınızın erken dönemlerinde bilinçsiz insanlar ile başa çıkarken kendinizi yalnız, sinirli, izole edilmiş hissettiniz mi? Farklı hayat dönemlerinde bunlara yaklaşımınız ne oldu?

Eckhart Tolle: Bu muhtemelen herkes için en büyük tetiklenmedir,çünkü genelde insanlar tarafından tetikleniriz. Fiziksel bedeniniz, finansal durumunuz da tetikleyici konular olabilir, ancak çoğunlukla en büyük tetikleyiciler insanlardır. Çünkü insanlar zordur, kendi egoları içinde hapistirler.

Sorunuzun ilk bölümüne gelirsek, hayatımın birçok yılında oldukça izole yaşadım, bilincimdeki değişiklikten sonra normal hayatıma devam ettim,hala akademik dünyada idim, 4 yıl sonra bunu da terk etmek zorunda kaldım. Yıllarca dünyaya geleneksel kanallardan bağlı değildim,belli bir işim yoktu, ilişkim yoktu, yakın ilişkilerim yoktu.Günler, haftalar,aylar boyunca insan görmediğim oldu.

Yavaş yavaş ağızdan ağıza yayılan bir şekilde insanlar bana öneri almaya gelmeye başladılar. Ne kadar izole bir yaşam seçseniz de önünde sonunda bilinçsiz insanlarla iletişime geçersiniz. Sanırım bunu kabul etmeniz gerekir, bu tetiklenmeler sizi daha “mevcut-burada” yapar. Bedeninizi güçlendirmek isterseniz,fiziksel egzersiz yaparsınız. fiziksel egzersiz nedir? Hayatı beden için zor hale getirmektir. Bu yeni bir bakış açısıdır,ancak bakarsanız bunun doğru olduğunu görürsünüz,çünkü bedeniniz birden bire müthiş bir efor sarfetmek zorundadır. Bedeninize daha önce var olmayan tetikleyiciler sunmaktasınız. Ağırlık kaldırmak, koşmak veya her ne yapıyorsanız…Bedeniniz konfor alanını terk ederek bu tetikleyiciler sayesinde güçlenir. Ruhsal gelişme için ise tüm bu bilinçsiz insanlara ihtiyacımız var,aksi taktirde varoluş keskinleşip yüzeye çıkmaz. Yapabileceğimiz ilk şey bu bilinçsiz insanları hayatımı zorlaştırmak için buradasın bakış açısından ziyade nimet olarak görmek, burada bu dünyada olmanın bir parçası olarak ele almak, böylece onları hayatınızı zorlaştırdıkları zaman hoş karşılamak…

Önemli olan şey, bilinçsiz insanların sizi bilinçsizliğe çekmemeleridir.En büyük tetikleyici odur.

Durum veya insanlar tarafından tetiklendiğinizde reaksiyon gösterirsiniz ve tetiklenmeden önceki durumunuza göre daha bilinçsizleşirsiniz. Kızgın bir insanla karşılaştığınızda kızgınlaşırsınız, çatışmacı bir insanla karşılaştığınızda siz de çatışırsınız. Sonra belli birşey olur, tetikleyiciler sizi daha bilinçli yapmaya başlar.Bu sizin ruhsal çalışmanızdır. Bunların özel ilişkiler, aile ilişkileri veya iş ilişkileri olması önemli değildir. İlişkilere bakış açınızı değiştirirseniz ve onları ruhsal eğitim aracı olarak görürseniz bilinçsiz insanlarla başa çıkmak kolaylaşır. Bilinçsiz insanlar sizinle bilinçsiz bir şekilde iletişime geçerlerken orada var olmak ta ayrı bir tetikleyici,meydan okuma şeklidir.

Bunu farkındalık değişimimi yaşadıktan sonra öğrendim,babamın 2.eşi oldukça bilinçsiz idi ve zihinsel bir hastalığı ortaya çıkmıştı. Bu hastalık bilinçsizliğinin içinde gizli idi, akut paranoya geliştirmişti,ruh hastalıkları hastanesinde bir süre yatıp eve dönmüştü. Onları ne zaman ziyarete gitsem fark ettim ki onu gördüğüm an inanılmaz bir mevcudiyete geçerdim. Beni görünce hemen düşmanlarından, onu takip eden insanlardan bahsederdi.Bu senaryolara göre en azından 100-200 kişi onun hayatını zorlaştırmak üzere iş başında olmalıydı. Her seferinde bu insanların onun hayatını sabote etmek için yaptıklarını anlatırdı. İkinci gün hikayeler azalırdı,üçüncü gün sohbet azalırdı. 1-2 kez tam anlamıyla orada değildim ve hemencecik eski hikayeler anlatılmaya başlanırdı.

Benim bilincimin onun bilinci üzerinde etkisi vardı. Ben oradayken daha bilinçli olurdu. Gittiğim zaman eski bilinçsiz haline dönerdi.

Kişisel Gelişim-Self evolution içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Kendimize Sorular / Logoterapi

Pandeminin kendimdeki en büyük izdüşümü sanırım hayatın hem anlamına hem de anlamsızlığına şahit olmak ve gelip geçiciliğini ilk defa gerçek anlamda idrak etmek oldu. 2020 senesine şaşırtıcı tecrübeler ile giriş yaparak deneyimlerimi bana zarar vermeyecek şekle çevirerek ve bunları daha anlamlı ve güzel sonuçlara dönüştürerek yaşamayı tercih etme ve pandeminin bunun üzerine tuzu biberi olması ile birlikte “logoterapi” ile tanışma kararı aldım.

Pandeminin en güzel sonuçlarından birisi online eğitim ile, seven ve karşı olan herkesin tanışması ve müthiş imkanlar yakalanması oldu. “karşımda olmak/ gelmek  zorundasın yoksa anlayamazsın” konsepti yerle bir oldu. Ön yargılar kırıldı. Artık her Salı akşamı logoterapinin engin denizinde hayatla ilgili sorular soracak ve gelişim yolunda yürümeye gayret edeceğiz…

Bir kalem ve kağıt alalım, hatta bir defter…Soruları yanıtlayalım…

Bu haftanın derin soruları:

Bugüne kadar yaşadığınız hayatınız bir film olsa ismi ne olurdu? 

90 yaşına geldiğinizde neyi yapmış olmak isterdiniz?

Öldüğünüz zaman nasıl anılmak istersiniz?

Ne için yaşıyorsunuz?

Ne için çalışıyorsunuz?

insanin-anlam-arayisi Yazılmış en önemli kitaplardan birisi olan “insanın anlam arayışı” hepimiz tarafından okunmalı ve içselleştirilmelidir. Tavsiye ederim. Hatta her alınan yaş ile birlikte her sene tekrar okunması gereken bir başucu eseridir.

4 sene Auschwitz toplama kampında yaşayan, burada tüm ailesini kaybeden ve bu deneyimi atlatabilen logoterapinin kurucusu Avusturya asıllı nörolog ve psikolog Dr. Viktor Emil Frankl bu kitabında şu sorulara cevap arar ve cevap verir:

Anlamın insan yaşamındaki önemi nedir?

Değiştirilemez bir kader durumunda nasıl bir insanlık zaferi yaratabilirim?

Hepimiz bir gün öleceğiz, öyleyse nasıl yaşamam gerekir?

Koşullardan bağımsız bir yaşamda bizi en çok ne motive eder?

İnsan insanlığını her koşulda koruyabilir mi?

Anlam Arayışı yolunda dönemin değerli felsefecilerinin, düşünürlerinin söylediği sözlere kulak verince bu arayışın insanın varoluşundan bugüne devam ettiğini görebiliriz:

  • Yaşamak için bir nedeni olan herkes, her sıkıntının üstesinden gelebilir. – Friedrich Nietzsche.
  • Mesele, yaşamdan ne beklediğimiz değil, yaşamın bizden ne beklediğidir. Viktor Frankl
  • Ben yapmasam kim yapacak, Eğer şimdi yapmasam, ne zaman yapacağım. Ben bunları sadece kendim için yapacaksam ben kimim”.   Hillel

İçinde bulunduğun durumun sana çağrısı nedir? Senin sorumluluğun nedir? Hayat senden sorumlu olarak ne bekliyor? 

Psikoloji / Psychology içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Tasarım Dünyası III

ascend-deskascend-desk

Ascend desk / Dan Divine

joey-oso-design

Joey Oso Designs / Wooden Cake Knife- Letter Opener

qualy

Lucky mouse storage jar / Qualy

polar_ice_bucket_qualy_2_ Polar Ice bucket / Qualy

frame-clock-meyer

Frame clock / Meyer objects

plot-coffee-table (1)

plot-coffee-table (2)

Plot coffee table / Studio Uultis

moroso

Tropicalia Cocoon / Moroso

GREEN-CHICKEN

Green chicken rocking chair / Jamie Hayon

monochrome

Monochrome console / Boca do lobo

peugeot helicopter

Peugeot helicopter / Peugeot design lab

cactus-chess-set

Cactus chess set / RHS Garden Wisley

moontag

AnZa coffee machine / Montaag

rocker-chair (1)rocker-chair (2)

Rocker chair / Shawn Place designs

ribbon-table

Ribbon table / Pierre Renart

the-vinyl-table

The Vinyl table / Stian Herdal

 

Tasarım-Dekorasyon-Mimarlık-Design-Decoration-Architecture içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın