Konfor ile Pazarlık

“You already know what to do, you’re just negotiating with comfort.”

Bu cümleyi ilk okuduğumda gülümsedim. Çok tanıdık geldi. Hem kendimde hem çevremde her gün izliyorum.

Bir şeyi yapmam gerektiğini biliyorum. Zor bir konuşma, bitirmem gereken bir iş, başlamam gereken bir proje, yüzleşmem gereken bir arkadaşım olabilir. Düzenli bir hareket alışkanlığı, bir istifa, bir özür, bir “hayır” da olabilir. Bilgi eksik değil, yol haritası elimde. Ama içeride sessiz bir müzakere yürüyor: “Başlayacağım, ama önce şunu halledeyim. Pazartesi. Ay başı. Biraz daha düşüneyim. Şartlar olgunlaşsın.”

Bu hâl bana özgü değil, çoğumuzun ortak sahnesi. Bu yazıda o müzakere masasının etrafında dolaşacağım. Cevabı bildiğimden değil: antik felsefeden sinirbilime, Gestalt terapisinden Doğu bilgeliğine kadar her gelenek masaya başka bir yerden bakıyor ve yan yana koyunca hepsi aynı soruya çıkıyor. Konu hakkında hiçbir şey bilmeniz gerekmiyor, her kavramı baştan anlatıyorum. Soru şu: Konfor aslında neyi koruyor?

Bu pazarlık yeni değil

Önce küçük bir rahatlama: Bu, bana ya da çağımıza özgü bir zayıflık değil. İnsanlık bu masada çok uzun zamandır oturuyor.

Antik Yunan’da Sokrates, iyiyi gerçekten bilen insanın onu yapacağını düşünürdü. Yapmıyorsa aslında bilmiyordur. Zarif bir fikir, ama kendi hayatıma bakınca pek inandırıcı gelmiyor. Nitekim öğrencisinin öğrencisi Aristoteles itiraz etti. Ona göre insan neyin iyi olduğunu bilir ve yine de başka yöne gidebilir. Bu duruma akrasia (irade zayıflığı) dedi. “Zaten biliyorsun, konforla pazarlık ediyorsun” cümlesi, bu iki bin üç yüz yıllık tartışmanın günlük dildeki hâli.

Sonra Augustinus çıkıp tartışmayı bıraktı ve itiraf etti. İtiraflar adlı kitabında Tanrı’dan iffet istediğini, ama “henüz değil” diye eklediğini yazar. Her “Pazartesi başlarım” cümlesinin içinde bu “henüz değil” yatıyor. Platon’un mağara alegorisi de aynı yere dokunur: Mağaradan çıkan kişinin gözleri ışıkta acır ve içinden gölgelere geri dönmek gelir. Zincirler bazen bir koruma gibi hissettirir.

Aristoteles’in önerdiği çıkış da önemli: hexis, yani alışkanlıkla karakter kurmak. Erdem tek bir büyük karardan değil, tekrar edilen küçük eylemlerden doğar. (“Biz tekrar tekrar yaptığımız şeyleriz” sözü sık sık ona atfedilir, ama aslında Will Durant’ın onu özetleyen cümlesidir.)

Ben bilmediğim için mi yapmıyorum, yoksa yapmak istemediğim için mi?

Beynim neden pazarlık ediyor?

Bu soruya önce bilimin cevabı: Karakter zayıflığı değil, beynin normal çalışma biçimi. Konfor bölgesi bilimsel bir terim değil, bir metafor. Ama bu metaforun arkasında gerçek mekanizmalar var.

Beyin bir enerji tasarrufçusu. Vücut ağırlığımızın yaklaşık yüzde ikisi, ama enerjimizin yaklaşık yüzde yirmisini harcıyor. Yeni ve belirsiz olan her şey pahalı, bildik ve otomatik olan her şey ucuz. Konfor, biyolojik bir bütçe politikası.

Beyin bir tahmin makinesi. Sinirbilimin etkili bir modeline göre (predictive processing) beyin sürekli “sırada ne var?” diye tahmin üretir. Tahmin tutarsa sakinleşir, tutmazsa alarm verir. Yeni bir adım atmak, tahminleri bozmak demek. Beyin çoğu zaman bunu “tehlike” diye etiketliyor, dönüşümün güzel bir şey olup olmadığına bakmadan.

Kaybetmek, kazanmaktan ağır basıyor. Psikologlar Kahneman ve Tversky, bir kaybın acısının aynı büyüklükteki kazancın hazzından kabaca iki kat güçlü olduğunu gösterdi. Buna kayıp kaçınma denir. Bir de statüko yanlılığı var: Mevcut durum, sırf mevcut olduğu için ekstra ağırlık kazanıyor.

Bugün, yarından parlak. Bugünün küçük rahatlığı, yarının büyük kazancından daha çekici görünür (şimdiki zaman yanlılığı). “Pazartesi başlarım” bu yüzden bu kadar ikna edici.

Çelişkinin bir adresi var. Beynin ön kısmındaki anterior singulat korteks, niyetlerimiz çeliştiğinde devreye giren bir “çatışma izleyici” olarak anlatılır. Yani o rahatsız edici “biliyorum ama” hissi sinirsel olarak da gerçek.

İki dürüstlük notu: “İrade kası yorulur” diye bilinen ego depletion kuramı tekrarlanabilirlik krizinde ciddi biçimde sarsıldı, bu yüzden onu kesin bilgi gibi sunmuyorum. Ve bunların hiçbiri bahane değil, sadece zemin.

Bilimin önerdiği çıkışlar şaşırtıcı derecede mütevazı. Adımı o kadar küçültmek ki alarm çalmasın (BJ Fogg’un tiny habits yaklaşımı, Japon kaizen geleneğiyle akraba). Kararı anında vermek yerine önceden bağlamak: “Eğer saat yedi olursa, o zaman ayakkabılarımı giyerim” (Gollwitzer’in implementation intentions çalışmaları). Ve hissi adlandırmak: Araştırmalar, “korkuyorum” demenin amigdala (beynin alarm merkezi) tepkisini yatıştırabildiğini gösteriyor. Bu sonuncusu bizi bir sonraki duraktan öğrendiğimiz şeye götürüyor.

Gestalt: Masanın iki tarafında oturan ben

Bu yazının asıl kalbi burası, o yüzden biraz yavaşlayacağım.

Gestalt nedir?

Gestalt Almanca bir kelime: “bütün”, “biçim”, “şekil” gibi bir şey. Önce psikolojide algı üzerine bir fikir olarak doğdu: Bir melodiyi, tek tek notaların toplamı olarak değil, bütün olarak duyarız. Sonra Fritz Perls, Laura Perls ve Paul Goodman bu fikri 1940’lı ve 50’li yıllarda bir terapi yaklaşımına dönüştürdü. Temel iddiası şu: İnsanı parçalarına ayırıp analiz etmek yerine, şu anda bütün hâliyle ne yaşadığına bakmak. Gestalt terapisi bu yüzden “neden böyleyim?” diye sormaz. Şunu sorar: “Şu an ne yapıyorum ve nasıl yapıyorum?”

Bu küçük fark önemli. “Neden erteliyorum?” sorusu bizi çocukluğa, geçmişe, suçlamaya götürür. “Şu an, bu işi nasıl erteliyorum?” sorusu ise anında bir cevap verir: Telefonu alıyorum, bir kahve daha koyuyorum, listeye yeni madde ekliyorum. Pazarlığı yapan elim görünür hâle gelir.

Figür ve zemin: Hangi ihtiyaç öne çıkıyor?

Gestalt’ın en güzel kavramlarından biri figür-zemin. Bir fotoğrafa bakın: Bir yüz öne çıkar (figür), arkası bulanıklaşır (zemin). Hayatta da aynısı oluyor. Her an bir ihtiyaç öne çıkar: açlık, dinlenme, yakınlık, başarı, güvenlik. Sağlıklı bir insan ihtiyacı fark eder, karşılar, sonra yeni bir ihtiyaç öne çıkar.

Pazarlıkta ne oluyor? İki ihtiyaç aynı anda figür olmaya çalışıyor. “Bu işi yapmalıyım” ile “güvende kalmalıyım” sahneyi paylaşamıyor, ikisi de zeminde yarım yamalak duruyor. İşte o bulanık, yorucu hissin kaynağı bu.

Top dog ve underdog: İçimdeki iki ses

Perls, bu iç tartışmaya iki isim verdi.

Top dog (üst köpek), içimizdeki sert, ahlak dersi veren, yöneten ses. “Yapmalısın. Yeterince çalışmıyorsun. Bak, herkes başardı. Bu kadar erteleme!” Haklı, güçlü ve kibirli.

Underdog (alt köpek), içimizdeki yenik, kurnaz, inatçı ses. “Evet, haklısın, yarın. Söz. Bu sefer gerçekten. Şimdi çok yorgunum. Zaten hazır değilim.” Boyun eğer gibi görünür ama asla gerçekten uymaz.

Tanıdık geldi mi? Benim için çok tanıdık. İlginç olan şu: Bu kavga hiç bitmiyor, çünkü ikisi de kendi çıkarını savunuyor ve ikisi de yenilmiyor. Top dog ne kadar bağırırsa underdog o kadar sinsi direniyor. Perls bu ikiliyi “kendine işkence” olarak tarif eder. Platon’un o at arabasını hatırlayın: Sürücü iki yöne çeken iki atı yönetmeye çalışıyor, araba yerinde sayıyor.

Çıkmaz (impasse)

Bu kilitlenmeye Gestalt’ta impasse (çıkmaz) denir. Perls’e göre çıkmaz, dışarıdan gelen desteğin çekildiği ama kendi iç desteğimizin henüz oluşmadığı nokta. Yani ayağımızın altındaki zeminin kaybolduğu yer. Orada beyin panikliyor, pazarlık hızlanıyor, oyalanma artıyor. İyi haber şu: Çıkmaz, çoğu zaman değişimin hemen eşiğinde yaşanır. Zor olan o eşikte durabilmek.

Boş sandalye: İki sesi konuştur

Gestalt’ın en ünlü tekniklerinden biri boş sandalye. İki sandalye koyarsınız. Birine oturup top dog olarak konuşursunuz, sonra diğerine geçip underdog olarak cevap verirsiniz. Böylece iki ses sadece içeride çınlayan sis olmaktan çıkıp açık bir diyalog hâline gelir.

İnanılmaz bir şey olur: Underdog’a gerçekten kulak verildiğinde, ondaki korku ve ihtiyaç ortaya çıkar. “Yapamam, çünkü eğer başarısız olursam hepsi bitecek.” “Dinlenmeye ihtiyacım var, kimse bana bunu söylemiyor.” Top dog da sertliğinin altında bir endişe taşıdığını fark eder. İkisi de aslında aynı şeyi istiyor: Beni korumak. Sadece yöntemleri farklı.

Bunu evde de deneyebilirsiniz. İki kâğıt parçasına “yapmalıyım” ve “yapmak istemiyorum” yazın ve karşılıklı konuşturun. Yazarak bile işe yarar.

Temas ve kaçınma: Pazarlığın dört kılığı

Gestalt’ta “temas”, kendimizle ve çevremizle gerçek bir karşılaşma anlamına gelir. Bu karşılaşmayı kesmenin bilinen yollarını da tarif ederler. Bunları pazarlığa uygulamak benim yorumum, teorinin kendisi değil, ama bana çok açıklayıcı geldi:

  • Yutma (introjeksiyon): Başkalarının sözlerini sorgulamadan içime almak. “Düzgün insan hep çalışır”, “başarısızlık utanç verici”. Pazarlığın bir tarafı aslında benim sesim değil, yıllar önce duyduğum bir cümle olabilir.
  • Saptırma (deflection): Konuyu değiştirip yoğunluğu azaltmak. “Önce şu e-postalara bakayım.” Meşgul görünürken asıl konudan uzaklaşmak.
  • Kendine çevirme (retroflection): Dışarı yöneltmem gereken şeyi içeri çevirmek. Bir “hayır” demek yerine kendi kendimi yemek, öfkeyi kendime döndürmek.
  • Kaynaşma (konfluens): Başkasıyla o kadar iç içe olmak ki “ben ne istiyorum”un kaybolması. “Onlar ne düşünür?” kendi sesimin üstünü örter.

Ben şu an hangisini yapıyorum? Hangisi bana daha tanıdık geliyor?

Bitmemiş iş

Gestalt’a göre tamamlanmamış deneyimler bitmemiş iş olarak içimizde bekler. Söylenmemiş bir söz, verilmemiş bir karar, kapanmamış bir hesap. Bunlar zihnin bir köşesinde enerji tüketmeye devam eder. Yapmayı ertelediğim şey bazen sadece o işin kendisi değil, onun etrafında biriken yük.

Paradoksal değişim: Zorlamayı bırak

Gestalt’ın bana en çok şey öğreten fikri belki de bu. Arnold Beisser’in paradoksal değişim kuramı diye adlandırdığı düşünce şunu söyler: Değişim, olmak istediğim yere zorla gitmeye çalıştığımda değil, tam olarak olduğum yerde olmayı kabul ettiğimde başlar.

İlk duyduğumda saçma geldi. Değişmek istiyorsam, bugünkü hâlimi kabul etmek neden işe yarasın? Ama düşününce mantıklı: Top dog’un sert sesi underdog’u daha inatçı yapıyor. Kendimi suçladıkça pazarlığı büyütüyorum. “Ben şu an ertelemeyi seçiyorum, şu an korkuyorum” diyebildiğimde ise savaş duruyor ve çok daha fazla enerji açığa çıkıyor.

Bugün hâlimden utanmadan, sadece ne yaptığımı görebilir miyim?

Yarın bir icat mı? Krishnamurti, Bohm ve Tolle

Bu üç düşünür, pazarlığın zamanla ilişkisine bakıyor.

Krishnamurti, “olan” ile “olması gereken” arasında bir boşluk yarattığımızı söyler. “Yarın yapacağım” cümlesi bu boşluğun mimarisi. Kurduğum anda içim rahatlıyor, çünkü zihin niyeti eylemle karıştırıyor. Ona göre bu bir psikolojik zaman: Saat ve takvim gerçek, ama “bir gün”ün içinde yaşadığım zaman bir kurgu. Gerçek içgörü ise anlıktır. Bir şeyi gerçekten gördüğümde pazarlığa yer kalmaz, çünkü pazarlık zamana ihtiyaç duyar.

David Bohm, fizikçiydi ve düşünce üzerine de derin çalıştı. Ona göre düşünce kendi işleyişini görmez. Bunu proprioception of thought diye adlandırdı: Gözlerimi kapatsam da elimin nerede olduğunu hissederim, ama düşüncenin kendi hareketini hissetmeyiz. “Biliyorum” dediğim şey çoğu zaman hafızadan gelen eski bir bilgi, canlı bir algı değil. Yani bazen “biliyorum ama yapamıyorum”, aslında ince bir bilmemenin ifadesi.

Eckhart Tolle daha yumuşak konuşur. Ego, “bir gün”de yaşar ve şimdiyi hep bir sonraki basamak sayar. Ona göre şimdiye direnç büyük acının kaynağı. Ama bir nüans önemli: Teslimiyet pasif kalmak değil. Pazarlığı bırakıp “peki, şimdi ne yapılacak?” diye sormak.

Bu “yarın”ın içinde ne saklıyorum?

Su, nefs ve yolun kendisi: Zen, Tao, Sadhguru, Mevlana

Zen, masayı sadeleştirir. Pazarlık hep bir sonuç hikâyesi etrafında döner: “Başlarsam şöyle olur, olmazsa böyle.” Zen hikâyeyi bırakıp eylemin kendisine döner. Japon Zen ustası Dōgen’in shikantaza‘sı, yani “sadece otur”, bir motivasyon sistemi değil, motivasyon sistemini devre dışı bırakan bir pratik. Oturursun, çünkü oturuyorsun.

Tao bana bir uyarı verdi. İlk bakışta “konfor” ile “doğal akış” aynı şey gibi görünebilir. Su en kolay yolu bulur, değil mi? Ama su durmaz: Kolay yolu bulur ve akar. Dinlenen su yatağında derinleşir, kaçınan su ise bir gölete dönüp bayatlar. Taoizm’in wu wei kavramı (“zorlamadan eylem”), tembelliğin aklanması değil. Zor olmayan ama yapılan bir eylem. Fark şurada:

Ben şu an dinleniyor muyum, yoksa kaçıyor muyum? Cevap çoğu zaman bedende saklı: Dinlenme sonrası genişlerim, kaçınma sonrası daralırım.

Sadhguru, bilinçli seçim ile kompulsif tepki arasındaki farkı vurgular. Alışkanlıkların momentumu vardır, tekerlek döndükçe döner. Sorun tekerleği durdurmanın zor olması değil, çoğu zaman tekerleğin döndüğünü fark etmemek. Seçim, ancak fark ettiğim yerde başlıyor.

Mevlana‘nın dilinde bu pazarlıkçı parçanın bir adı var: nefs. Mevlana’ya göre nefs, bizi alışkın olduğumuz hâlde tutmaya çalışan iç ses. Çoğu zaman makul, hatta bilge görünür: “Acele etme, dinlen, hazır değilsin.” Tanıdık geliyor mu? Mevlana’nın “ölmeden önce ölün” öğüdü, bana kalırsa bu masaya yöneltilmiş en cesur davet: Eski hâlinle vedalaş, yeni hâline yer aç.

Dört pencere: Ken Wilber

Amerikalı düşünür Ken Wilber, her deneyimin dört açıdan bakılabilecek bir yanı olduğunu söyler. Buna dört kadran denir. Ben bu pazarlığı gerçekten tek bir yerde mi yürütüyorum?

  • İçimdeki dünya: Niyetlerim, korkularım, inançlarım. “Biliyorum” derken genellikle burayı kastediyorum.
  • Bedenim ve davranışlarım: Alışkanlıklarım, uykum, beynim. Sinirbilimin konuştuğu yer.
  • Aramızdaki dünya: İlişkilerimin görünmez beklentileri, ait olduğum kültürün hikâyeleri.
  • Dışımdaki sistemler: Ortamım, iş düzenim, telefonumun nerede durduğu, paranın akışı.

Bilgi bir pencerede olabilir, engel başka bir pencerede saklanıyor olabilir. “Biliyorum ama yapamıyorum” bazen sadece budur. İhtiyacım olan şey kimi zaman daha fazla içgörü değil, masamın düzeni ya da bir yol arkadaşıdır. Wilber’in dört basamaklı yolu da bunu toparlar: uyanmak, büyümek, temizlemek ve ortaya çıkmak. Çoğumuz ilk basamakta çok zaman harcarız. Son basamak, yani gerçekten ortaya çıkmak, çoğu zaman pazarlığın bittiği yer.

En derin katman: Sadakat

Bert Hellinger’in aile dizimi çalışması bana pazarlığın şaşırtıcı bir yüzünü gösterdi: Bazen konfor, konfor değil, sadakat.

Aile dizimi, kişinin ailesindeki görünmez bağları sahnelemeye çalışan bir yöntem. Hellinger’e göre çocuk, aidiyetini kaybetmemek için görünmez bir bağlılıkla yaşar. Annesi mutsuz kaldıysa mutlu olmak ona ihanet gibi gelebilir. Babası hayallerini ertelediyse, kendi hayalini gerçekleştirmek onu geride bırakmak gibi hissettirebilir. Bu durumda irade tek başına işe yaramaz, çünkü karşımdaki bir tembellik değil, sevgi.

Bu yüzden soru değişir: “Neden yapamıyorum?” yerine “Bunu yaparsam kime ihanet etmiş olurum?”

İki önemli not: Aile dizimi bilimsel olarak kanıtlanmış bir terapi değil ve ciddi eleştirilere sahip. Her ertelemenin altında bir aile sırrı aramak da abartı olur. Ben bunu bir kesinlik olarak değil, açabileceği bir kapı olarak alıyorum. Bazı pazarlıklar plan yaptıkça çözülmüyorsa, bu soruyla bakmak işe yarayabilir.

Doğa pazarlık etmiyor

Keşiş yengeç büyüdükçe kabuğu ona dar gelir. Yeni, daha büyük bir kabuk bulması gerekir ve bu sırada bir an gelir: Eskisini terk etmiş, yenisine henüz girmemiştir. Çıplak ve savunmasız kalır. Başka yolu yok. Tırtıl krizalitin içinde adeta çözülür, tohumun filizlenmesi için kabuğunun çatlaması gerekir, yılan eski derisini atarken en kırılgan dönemini yaşar, yavru kuş ilk kez dalın ucundan boşluğa bırakır kendini.

Bu örneklerin hiçbirinde pazarlık yok. Biyolojik zorunluluk karar veriyor. İnsan ise bildiğim kadarıyla pazarlık edebilen tek tür. Bu hem bir ayrıcalık hem bir tuzak: Seçebiliyoruz, ama seçmeyecek kadar uzun süre de bekleyebiliyoruz. Bir not: Doğadaki dönüşüm örnekleri güzel birer ayna, ama doğayı kendi hikâyemize alet etmemeliyiz.

Masanın altındaki mekanik: Kegan, Sartre, Chödrön

Robert Kegan ve Lisa Lahey, Immunity to Change (Değişime Bağışıklık) kitabında şaşırtıcı bir fikir sunar: Değişmek istediğim şeyin altında, onu engelleyen gizli bir rakip taahhüt vardır. “Daha çok dinlenmek istiyorum” diyen biri, aynı anda “asla yetersiz görünmemek” gibi bir taahhüde bağlı olabilir. Pazarlık dediğimiz şey, iki gerçek taahhüt arasındaki müzakere ve biri çoğu zaman gün yüzüne çıkmıyor.

Jean-Paul Sartre, mauvaise foi (kötü niyet) kavramıyla daha sert konuşur: Özgür olduğumu bile bile “elimde değil”, “şartlar böyle”, “ben böyleyim” diyerek özgürlüğümü inkâr etmem. Sert bir ayna, ama bazen böyle bir ayna lazım.

Pema Chödrön ise bu sertliği yumuşatan ses. Ona göre rahatsızlıkla kalabilmek, kaçmadan, bastırmadan, olduğu gibi durabilmek şefkatin pratiği. Aya­ğımızın altındaki zeminin kaydığı hissini (groundlessness, zeminsizlik) düşman değil, öğretmen olarak görür. Gestalt’ın çıkmaz anı ile şaşırtıcı bir benzerliği var: İkisi de “o rahatsız boşlukta kalabilirsen, bir şey değişir” diyor.

Kegan nedenini soruyor, Sartre sorumluluğu hatırlatıyor, Chödrön nasıl kalacağımı öğretiyor.

Konfor düşman değil

Başta konforu yenmem gereken bir engel gibi görüyordum. Oysa konfor bir ihtiyaç bekçisi: güvenlik istiyor, aidiyet istiyor, bilinmeyenden korunmak istiyor. Beyin tasarruf ediyor, sistem sadakat bekliyor, nefs güvence arıyor, underdog korkusunu koruyor. Hepsi bir şeyi korumaya çalışıyor. Soru “konforu nasıl yenerim?” olmaktan çıkıp şuna dönüşüyor:

Bu konfor neyi koruyor?

Bu soruya içtenlikle cevap verdiğimde pazarlığın düşündüğümden daha anlaşılır olduğunu gördüm. Korunan şey bazen güvenlik, bazen sevgi, bazen bir kimlik, bazen bir kayıp korkusu. Onu gördüğümde konfora “dur” demek yerine “seni duydum” diyebiliyorum. Ve garip biçimde, duyulan bir ses daha az bağırıyor.

Küçük bir pratik

Aristoteles’in hexis‘ine dönelim: büyük kararlar değil, küçük tekrarlar. Pazarlık başladığında şu dört adımı deneyebilirim:

  1. Pazarlığı fark et. “Şu an pazarlık ediyorum.” Sadece bu cümle bile mesafe yaratır.
  2. Konforun adını koy. “Korkuyorum, yoruldum, utanıyorum, kaybetmekten çekiniyorum.” Sinirbilim bunu destekliyor, Gestalt çok önceden biliyordu.
  3. Korumanın altındaki ihtiyacı sor. “Bu ses neyi güvende tutmaya çalışıyor?” İstersen iki sandalyeyi çıkar.
  4. Bugün için en küçük adımı at. Gerçekten küçük, beynin alarm çalmayacağı kadar küçük. Bir e-postanın ilk cümlesi, beş dakikalık bir yürüyüş, bir telefon.

Son bir not: Bu yazı kendimi suçlamak için bir araç olmasın. “Zaten biliyorsun” cümlesi bir suçlama değil, bir hatırlatma. Bildiğim şey içimde duruyor, sabırla. Pazarlık da bir tür saygı aslında: Henüz bırakamadığım bir şeye duyduğum saygı.

Masadan kalkmak için pazarlığı kazanmam gerekmiyor. Sadece bir adım atmam yeterli. Beyin, sistem, nefs ve doğa, hepsi aynı şeyi söylüyor: Dönüşüm, kabuğun çatlamasıyla başlar. Ve çatlak çoğu zaman o küçük adımın kendisidir.

Bu yazı Psikoloji / Psychology içinde yayınlandı ve , , , , , , , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.