Audi
Good Year
Fed-Ex
Mastercard
Mc Donalds
Mercedes Benz
NBA
Nike
Starbucks
Target
US Open
Volkswagen
Audi
Good Year
Fed-Ex
Mastercard
Mc Donalds
Mercedes Benz
NBA
Nike
Starbucks
Target
US Open
Volkswagen

Positano / Amalfi Coast

Camille Moirenc

Andrew Trotter Architecture

Lake Garda by Jordan Hammond

Bali by Jordan Hammond

Kunihito Miki Photography

Alessandro Carai (Yunanistan-Santorini)

Croatia: by Oliver Wong (Hırvatistan)

the Stair of the Turks (in Italian, “Scala dei Turchi”), on the coast of Realmonet, near Porto Empedocle (Ag)

scola tower liguria italy

Puente Nuevo / Ronda, Spain by Justin Lang

Algarve, Portugal

Cinque Terre, Italy

Dubrovnik

Petra antik kenti- Ürdün

Portrush-İrlanda

Madonna della Corona, Italy; by Manuel Dietrich

Bubble Rooms-Maldives

Hidden Beach, El Nido / Philippines (by Dan Moore)

Valle de la Luna– Bolivia

Carvoeiro; Faro, Portugal

Castello di Burgos by Alessandro Orrù

Mont Saint Michel Normandy-France (from a drone)

Padar Island, Komodo National Park / Indonesia

Iceland Highlands

Dr. Timur Harzadin ile Prof.Dr.Hanna Nita Scherler Gestalt bakış açısından ilişkiler temasını işlediler.
Çift ilişkileri, aşk, yeme bozuklukları ve kendinle temas konularının işlendiği konuşmanın yazılı halini aşağıda okuyabilir ve Youtube’da yayınlanan 2 videoyu buradan izleyebilirsiniz:
Timur Harzadin : Danışanlarımdan örnek vereyim, çokça gelen bir konu, mesela çiftler iyi başlıyorlar, hep dip dibeler. Erkek 6 ay sonra bazen yalnız kalmak istiyor, kadın istemiyor. Erkek çok dip dibeyiz diye şikayet ediyor, kadın benimle ilgilenmiyor diyor. 2 taraf ta kendince haklı. Giderek gerilim tırmanıyor.
Hanna Nita: Erkeğin ailesinde aile ilişkileri kadının ailesinde olduğundan daha mesafeli, bireyler daha ayrışmış. Kadının ailesinde bireyler daha iç içe. Öğrenilmiş duygusal düzeyi daha iç içe, erkekteki öğrenilmiş duygusal yakınlık düzeyi daha mesafeli, ayrışmış.

Hepimizin bir duygusal termostatı vardır. Bu termostatın bir ucunda kaynar derece öbür ucunda da donar derece. Donan uçta çok ayrışmış bireyler var diyelim, kaynayan uçta da iç içe bireyler var diyelim.
Bu termostat üzerinde hepimizin kendini güvende ve iyi hissettiği bir bölge vardır. Bahsettiğiniz adam için kendini normal hissettiği yer soğuk uca yakın. Kadın için iyi hissettiği yer kaynar tarafa yakın.
Bozuk olan termostatlardır, donanımımız değildir. Çünkü termostatlar sosyal yazılımla belirlenir, doğal bir şey değildir. Bu 2 insanın birbirini seçmesi tesadüfi değil…Kadının doğal yapısı, formatı, fıtratı bütünleşmek için öbür ucu da varoluşuna katma ihtiyacında. Nasıl katacak? Bir başkasının nezdinde bu kadın zorlanmalı ki o tarafı da varoluşuna katsın.
Erkek için de aynı şey, erkeğin formatı kadının nezdinde yadsımakta olduğu daha iç içe tarafı tanımak zorunda. Dolayısı ile bunlar birbirlerine çekim duyuyorlar, çünkü diğerinin nezdinde kendilerini tamamlamak istiyorlar.ama ne oluyor? Hiçbiri bunun farkında değil. 2si de diğerine sen hatalısın diyor. Adam diyor ki “bu kadar iç içe olmak iyi değil, biraz uzak olmalıyız” Kadın ise “hayır mesafeli olmak iyidir” diyor, birbirlerini suçluyorlar. Burada Gestalt bakış açısı her ikisinin de zorlandıkları bu anda zihinsel hikayeyi bırakıp içinde bulundukları anda her ne yaşıyorlarsa …
Bu 2 insanın birbirini seçmesi tesadüfi değil, kendilerini tamamlamak istedikleri için birbirlerini buldular. Birbirlerini neden bulduklarının farkında değiller. Her biri diğerini ya kontrol etmeye ya suçlamaya ya çok kızarsa darılmaya çalışır. Bunların hepsi ikame tatmin. Yani amaçladıkları temas açısından ikame tatmin. Esas ihtiyaçları ile temasa götürmüyor. İhtiyacımla temas ettiğim zaman doygun hissederim.
Erkek ondan birazcık ayrışmak istiyor diye kadın “ sen zaten beni sevmiyorsun, sen zaten hep böyle yapıyorsun, iyi öyleyse git” vs dediğinde tüm bu davranışı kendini tatmine hizmet etmiyor, dolayısı ile ikame tatmin oluyor.
Aynı şey erkek için de öyle. Peki ne yapmalılar? İkisi de birbirlerine çattıkları, birbirlerine kızdıkları ve birbirlerini değiştirmeye çalıştıkları için bir şekilde memnuniyetsiz hissetmeye başlayacaklar.
Diyelim ki kadın öfkeli, adam üzülsün.
Kadın kızmanın kendi bedenindeki fiziksel hafızasına gitmeli, duygusal hafızasına gitmeli, buraya gidiş kızıyorsam o anda kalbim mi hızlı çarpıyor, nefesim mi sığ, sırtımdaki kaslar mı gergin, ellerim soğuk soğuk terliyor mu, şakaklarım atıyor mu, ne ise kendisine tanımlaması gerekiyor. Bu kendine tanımlama ve betimleme süreci o kişiyi kendi hayatının belirli bir zamanında şimdi yaşadığı öfkeye benzer bir öfkeyi yaşadığı “suç mahali”ne getirir. Yani ne demektir bu? Küçükken annesi, babası ya da kendisi için önemli birisi tarafından aynen şimdi kocasının yapmakta olduğu gibi duygusal olarak kendisinden uzaklaştığını, bedensel ve duygusal hafızasında tekrardan hatırlamaya başlar. İlgili duygu gelir. İlgili duygunun boşaltılması gerekir. Kızgınlıksa kızması gerekir, öfkeliyse öfkelenmesi, üzgünse ağlaması gerekir. İlgili duygunun boşaltılması gerekir. Geçmişte o zaman ve orada her kimdiyse ondan ayrışmaya çalışan ve onun kızdığı, o zaman yaşanan olaya, o zaman o olayı yaşadığı yetişkin zihinsel bir çerçeve koymuştu. Kişi o olay ile ilgili bedensel duyumsamayı ve ona eşlik eden duyguları tanımlayan zihinsel çerçeveyi başkasının koymuş olduğu şekilde bugüne kadar taşımıştır. Bu bahsettiğim içsel çalışma sonucunda kişi duyguyu boşalttıktan sonra artık yeni bir zihinsel çerçeve koyabilir.
Aynı şey erkek için de söz konusu. Bu içsel süreçleri yaşamak onlara şunu gösterecektir: Bu mesele eşimle ilgili değil, bu mesele benimle ilgili.
Kadın diyecek; Bir zamanlar aynen eşimin benden uzaklaştığı gibi benim için önemli olan birileri de benden uzaklaşmıştı.
Erkek te diyecek ki: Bir zamanlar aynen karımın yaptığı gibi ahtapot gibi duygusal olarak benim üzerimde hegemonya kurmaya çalışan birileri vardı hayatımda. Ben de ona tepki gösteriyorum ama karımın nezdinde ona tepki gösteriyorum.
Bunu anladıkları zaman birbirlerinin üzerindeki o baskıyı kaldırırlar.
Mesele aynı olaya bakıp aynı şekilde düşünmek değildir, farklılık içerisinde de birliktelik yaşanabilir. İnsanlar birbirlerine aynı olaya ilişkin farklı düşünüp farklı hissettiklerini söyleyebilirler. Mesele söyleyip te geçemediğimiz zamandır. Geçemediğimiz zaman orada bitmemiş bir mesele olduğuna işarettir. Orada karşıdaki ile uğraşmayı bırakıp kendimizle uğraşmamız gerekir.
Bu meselenin benimle ilgisi nedir sorusunu sorabilirim. Beynimi bedenimi tanımlamakta ve bedenimdeki yaşantıları tanımlamakta kullanacağım.
Timur Harzadin: Bir ilişkiye girerken bazen planlama yaparız. Deriz ki: beni çok sevsin, değer versin, oraya buraya götürsün vs. Önkoşul ve pazarlıklar oluyor.
Hanna Nita: Gestalt bir temas sanatıdır. Kendinle temastan bahsettik. Şimdi de biraz uyaranlarla temastan bahsedelim. Bu uyaran başka bir insan, hayvan, eşya, kitap, film olabilir. Herhangi bir deneyim öncesinde Gestalt uygulayıcısı beklenti tanımlamaz. Çünkü beklenti tanımlamak demek karşılaşacağım olgunun barındırdığı uyaran zenginliğine kendimi kapatmam sadece kendi görmek istediğim doğrultusunda kendimi açık tutmam demektir.
Yani şöyle diyelim: bakacağım alan şöyle bir alan
ama ben kafamda önceden ben şunu görmek istiyorum diye geliyorum.
Görmek istediğim ve dikkat ettiğim şey görebileceklerimden o kadar daha az ki, o zaman ben kendimi kısıtlamış oluyorum.
Gestalt uygulayıcısı hayata “ben şunu göreceğim” diye yaklaşmaz. Herhangi bir anda algılayabileceklerimin maksimumuna kendimi açık tutayım, içlerinden hangisi o anda beni cezbederse ona odaklanayım diye kendisini serbest bırakır.
Ben pek az insanın bir ilişkiden beklediklerini dile getirirken “ben karşımdakini sevmek istiyorum, karşımdakini sinemaya götürmek istiyorum vs” dediğini duymadım ama kendisine yapılmasını istediklerinden bahsederler. O beni korusun, o beni kapsasın, o beni sevsin…Sen?
Ben ilişkiye girerken orada ne olduğunu anlayacak bir boşluk bırakmalıyım kendime, nefes alıp vermek gibi. O boşluğu bırakmazsam eğer olanla değil olduğunu zannettiğimle ilişki içerisinde kalırım. Bu da sorun çıkmasına bilettir tabii ki.
Aşk böyle bir şey değil mi?
Aşk, seninle değil, zannettiğim senle ilişkiye girip ondan sonra da “sen ne için benim zannettiğim sen değilsin?” diye kızmaya küsmeye başladığım ve zannettiğim sen olman için seni zorlamaya başladığım bir süreç.
Karşımdaki kişi beni kandırmıyor, ben görmek istediğimi görüyorum. Ben anlam atfediyorum.
Gestalt bakış açısından bakarsak çok faydalı bir şey, şöyle faydalı: beni kendimi geliştirmeye iten bir şey. Aşık olmak kendimi gerçekleştirme alet çantamda bulundurmam gereken bir kerpeten mesela.
Dinleyici sorusu: Aşk her zaman otantikliğin kaybı ile mi sonuçlanır?
Hanna Nita: Hayır, tam tersine. Aşk her zaman otantikliğe götürür.
Aşık olmak otantik bir davranış değildir. Tersine aşık olduğum zaman karşımdakini algılamıyorum. Karşımdakini istediğim gibi algılıyorum. Otantik olmak tüm uyaranlara nötr kalmaktır. Onların benim ilgimi çekmesine izin vermektir. Aşk ise ben kafamdaki bir şeyle gidiyorum, bunu istiyorum diyorum.
Dinleyici sorusu: Ayrıldığım insanla hep içsel konuşmalar yapıyorum. Ne anlama geliyor? Bu konuda ne yapmalıyım?
Hanna Nita: Ne konuştuğuna bakar. Bana şunu bunu yaptı diyorsam bendeki izdüşümüne odaklanmam lazım. Bunun türevi olan duyguları geçmişimde bulmalıyım.
Dinleyici sorusu: Aşık olma deneyimim arttıkça çantamdaki alet sayısı da artar mı?
Hanna Nita: Çok doğru, artar.
Dinleyici sorusu: Değersizlik duyguma Gestalt açısından nasıl bakabilirim?
Hanna Nita: Değersizlik zihinsel bir kavram, doğada değersiz tavşan, değersiz ağaç, değersiz çiçek var mı? Yok. Ben değersizim dediğimde bunun senin hücresel hafızanda ve duygusal hafızanda neleri uyardığına odaklanmaya çalış. Ben bedenimde ne yaşıyorum da bunun adına değersizim diyorum. Ben hangi tür duyguları yaşıyorum da bunun adına değersizim diyorum. Bizi iç yolculuğumuza taşıyacak olan kapı zihnimizden geçmez, bedenimizden ve duygularımızdan geçer. Onlara odaklanmamız lazım.
Dinleyici sorusu: Duygumu fark ettim, bedensel yansımasını fark ettim. Geçmiş kaynağını bulmam için bir yöntem var mıdır?
Hanna Nita: Bu bir yolculuktur. Yola baş koyulduğunda sonuca hükmetmeden yolda kalınması gerekir. Yani ben suç mahaline gitmek istiyorum diye yola çıkılmaz. Fenomenolojik metodoloji sadece “şu anda yaşadığını tanımla” bunu gerçekten yapmaya başladığınız zaman suç mahaline gidersiniz. Ama düşünerek bulamazsınız. Zaten bulsaydınız bu sorunu yaşamazdınız. Süreç önemli, sonuç önemli değil.
Dinleyici sorusu: İnsanlar eve kapandı, fazlaca yemek yiyor. Sürekli bir atıştırma hali var. Kilo alıyoruz. Bu konuda ne yapabiliriz?
Hanna Nita: Bizi davranışa götüren ihtiyacımızdır. İhtiyacımızın ne olduğunu zihinsel süreçlerle belirleriz. Örneğin acıktığınızı nasıl anlarsınız? Bedeninizde ne oluyor da buna acıktım diyorsunuz? Midemde bir duyumsama oluyor, bunu biliyorum ve gidip yiyorum.
Aslında gerçekten fizyolojik olarak acıktıysak herkesin bedenini o acıkmayı insana anlattığı bir duyum vardır. Ona acıktım anlamını yükleyip eyleme geçeriz ve kendimizi doyururuz. Yemek bozukluğu demek, acıktığım zaman yemiyorum, duygusal açlıklarıma da fiziksel olarak tepki veriyorum demektir. Sinirlenince yiyorum sonra da gidip kusuyorum. Yememem gerektiğini düşünüyorum, veyahutta tuzlu-tatlı-meyve-et abur cubur sırası olmadan bir şeyler yiyoruz.
Gestalt bu olaya şöyle bakar: Davranıştan önce ihtiyacımızı tanımlıyoruz ya, duyumsama ile tanımlama arasında -emin değilsek- mümkün olduğu kadar bir boşluk bırakalım. Çünkü eğer aç değilken ben açım anlamını yüklüyorsam o zaman yemek yiyeceğim. Eğer duygusal açlıklarımı yemek yiyerek giderme alışkanlığım varsa kendime şunu hatırlatmamda fayda var: Ben her yemek yiyeyim dediğimde bir durayım, gerçek ihtiyacım ne? Duygusal bir çalkantı içinde miyim? Üzülüyor muyum? Kaygılı kıyım? Yemek yiyerek bu geçecek mi? Durmam lazım. Durmamın faydası şu: Duygusal açlığımı yemek yiyerek gidermeye çalışıyorsam duygusal açlığıma ben tahammül etmiyorum demektir. Kendime sevgi göstermiyorum, kendime şevkat göstermiyorum, kendimi kapsamıyorum demektir. Yemek yemek yerine gerçek ihtiyacımı sormak için kendime eğilmemin kendisi şifalandırıcıdır. Çünkü kendime şefkat gösteriyorumdur, kendimle ilgileniyorum, kendimi dinliyorum.
Dinleyici sorusu: Gemiler limanda güvendedir. Ama bunun için yapılmadılar. Limanda çürürler. Bunu açıklayabilir misiniz?
Hanna Nita: Gemilerin limanda çürümesi demek, insanların sürekli alışık oldukları olumsuz bile olsa, ne yaşayacaklarını bildikleri için güvenli kalacaklarını bildikleri alanda kalmaları demektir. Bu da büyümüyorum, gelişmiyorum demektir. Büyümek ve gelişmek için bilmediğim alanlara adım atmam lazım. Karanlıklara adım atmam lazım. Çünkü limanda kalıp bilmediğim alanlara gitmemek için sarf edeceğim çaba, bilmediğim denizlere açılmak için sarf edeceğim çabanın 1000 misli daha fazladır.
Dinleyici sorusu:Aşık olmak tekrar tekrar gerçekleşen bir deneyim midir?
Hanna Nita: İnsan aşık ola ola, aşık olduğu nesneyi değiştirmeye başlar. Aşık olunacak nesne, bir insandan soyut bir şeylere kayar diyeyim.
Aşık olmak bir ilham kaynağıdır, coşkudur, varoluşla ilgili heyecandır, bir sevgidir.
Dinleyici sorusu: Bitmemiş mesele ile temas edip farkındalıkla sonra ne yapmalıyız?
Hanna Nita: Bitmemiş meseleye temas ettikten sonra o bitmemiş meselenin bir temsili ile tekrardan karşılaşacağınızı bilin. Bu temsil ile karşılaştığınızda daha önceden verdiğiniz tepkilerin dışında bir tepki vermeye özen gösterin. Çünkü bitmemiş mesele zihinde bitmez, deneyimde biter, yaşantının içinde biter.
Timur Harzadin: Örnek whats apptan mesaj atıyorum, kısa sürede cevap bekliyorum ama gelmiyor.
Hanna Nita: İstediği zaman diliminde cevap gelmeyince ne oluyor? Mesela sinirleniyorum. Bedenimdeki izdüşümüne bakacağım. Şunu hatırlayacak, küçükken de annesi babası kendisinin ihtiyaçlarını karşılamakta birazcık ihmalkar davranıyorlardı diyelim. Bunu anladı…Karşımdaki insan annem babam değil, ben onlara olan tepkimi niye bu insana vereyim? Bu insan başka bir insan, ben çocuk değilim, yetişkinim. Ama bitmedi…
Bir daha benzer bir olay karşısına çıkacak, aynı adam veya farklı bir kişiyle. Çabuk olmasını istediği bir şeyin çabuk olmadığını görecek, işte o zaman, o anda farklı bir tepki vermek doğrultusunda çaba sarf etmek zorunda.
Sinirlenmek yerine “ben yine onun istediğim zaman diliminde cevap vermesini bekliyorum, onun farkındayım” bile dese bu bir farkındalık. Yavaş yavaş bu olay eskisi kadar kendisini rahatsız etmeyecek.
Dinleyici sorusu: O zaman hiçbir zaman gerçekten aşık olmuyor muyuz? Aşk yok mu?
Hanna Nita: Öyle demedim. Aşk var. Olmaya da devam edecek insanlar olduğu sürece. Fakat bilelim ki aşık olduğumuzda aşık olduğumuz kişinin zannettiğimiz niteliklerine aşık oluyoruz, gerçekten o kişinin kim olduğuna aşık olmuyoruz. Daha sonra da gerçekleri ortaya çıktığında “ama sen benim aşık olduğum kişi değilsin” diyoruz. Zaten değildi.
Dinleyici sorusu: Herhangi bir zihinsel çerçeve içine koymadan sürekli fenomenolojik tanımlama yapmak bizi nereye götürür?
Hanna Nita: Bizi çok çok zengin diyarlara götürür. Farklı bir frekansa götürür.
Tohum fidan olur, fidan gövde olur, gövde dal verir, ondan sonra da yapraklar çıkar, meyve çıkar. Fidan dal çıkınca ne olacak diye soruyor mesela…Dal da der ki sen fidansın, fidanlığını yaşa, fidanlığını tanımla, farkına var. Gövde olup dal çıkartınca o zaman göreceksin. Fenomenolojik metodolojiyi deneyimlemeden fenomenolojik metodolojisi beni nereye götürecek sorusunun hiçbir anlamı yok. Deneyimleyin.
Dinleyici sorusu: Eğer sürekli duygusal şiddete uğruyorsam sürekli kendi içimize bakmak anlamlı mı?
Hanna Nita: Burada Gestalt uygulayıcısının kullandığı önemli bir prensip devreye giriyor. Bizim sadakatımız her zaman önce kendimize olmalı. Eğer sürekli duygusal şiddete uğruyorsam önce kendime sadakatimi yürürlüğe sokmam lazım. Duygusal şiddete uğruyorsam önce duygusal şiddete uğradığım konumdan kendimi çıkarmam lazım. Ondan sonra içime dönerim.
Dinleyici sorusu: Mutlu olma zorunluluğu var mı?
Hanna Nita: Mutlu ve mutsuz olmak hayatın barındırdığı normal hallerdir. Hiç kimse sürekli mutlu veya sürekli mutsuz değildir. Var oluşun doğal halleridir. Mutlu olmazsak mutsuzluğu, mutsuz olmazsak mutluluğu bilemeyiz. Zıtlıklar beraber tezahür eder. Biri diğeri olmadan anlam kazanamaz.
Neden mutsuzluğu daha çok yaşıyorumun cevabı çünkü mutsuzluğun muhtemelen bekçiliğine soyunmuşsundur.
Timur Harzadin: Ortayı bulmak problem olabilir mi? Hep dengeyi bulalım, ortada kalalım…
Hanna Nita: Orta diye bir şey yok aslında. Uydurulmuş bir şey. Gestalt bakış açısı der ki kaynağında barındırdığın her olguyu ihtiyacın doğrultusunda deneyimleme esnekliğini göster. Yani ben çok ta öfkelenebilirim, çok üzülebilirim, çok sevinebilirim. Sorun bu duyguları zaman zaman yaşamamda değil, sorun uyaran ne olursa olsun aynı duyguyu sürekli yaşıyor olmamdadır.
İnsan hali ile ilgili her şey olması gerektiği gibidir zaten. Sağaltım değil. Sadece bütünleşme, tamamlanma. Tamamlanma demek kaynağımın tümünü kullanabilme esnekliğimi geliştirebilmek demek. Yani gideceğim nokta kendi içimde bir bütünüm ama aynı zamanda ait olduğum bütünün bir parçasıyım, yani ben hem tekim hem bütünüm. İkisini aynı anda yaşayabilmek. O noktaya götürecek beni. Ben hem falanca kişiyim hem de bütün kainatın içinde bir hiçim. Kainatla birlikteyim aslında. İkisini aynı anda idrak etmek. Ne kendime çok fazla önem vermek, çünkü aslında ben öldüğümde de evren devam eder. Ama aynı zamanda da ben yapabildiğim oranda bütüne hizmet edebilecek bir şeyler ortaya koymakla da yükümlüyüm. Bu anlamda kendi içimde bir bütünüm ama ben olmadan da evrenin devam edebileceği anlamda bir hiçim.
Timur Harzadin: Kainata bir şeyler vermek ihtiyaç mıdır?
Hanna Nita: İhtiyaçtır. İnsan için değil aslında, varoluşumuzun fıtratında o vardır.
Dinleyici sorusu: Eşimizdeki özellikleri doğru yorumlamadığımızı ve onun zaten sahip olduğu özellikleri atfettiğimizden nasıl emin oluruz?
Hanna Nita: Hiçbir şeyi doğru yorumlamayız .Biz başkasına ilişkin bildiğimizi zannettiğimiz her şeyde yanılıyoruzdur. Biz kendimizi bile bilmeyiz. Başkasını bilmek nasıl mümkün olabilir. Benim başkası hakkında söylediğim her şey ancak benimle ilgili olabilir.
Timur Harzadin: Duyu organlarımıza çok güveniyoruz. Gördüğüm her şeyi doğru zannediyorum.
Hanna Nita: Duyu organlarımız mükemmel çalışır. Altyapımız mükemmel. Bu mükemmel donanımımız bozan zihinsel süreçlerimiz.
Dinleyici sorusu: Kafamdakine aşık oldum. Sonrasında karşımdakinin derin gerçekliğine temas ettikçe onu olduğu haliyle sevmeye devam edemiyor muyum?
Hanna Nita: Zaten olduğu haliyle rahatsız değilsen orada bir sorun yok. Sorun rahatsız olup ta karşındakini değiştirmeye, suçlamaya, kontrol etmeye çalıştığınız zaman oluyor.
Ev işleriyle ilgilenmek zorunda olan bir insanın kendi potansiyelini gerçekleştirmek için kendine dönebilmesi ve potansiyelini gerçekleştirmesi ne derece mümkün?
Hanna Nita: Neyle uğraştığımız önemli değil, şekillere takılmayın, tüm mesele şekillerin ardındaki anlamlar. Uğraştığım şey ister ev işi olsun ister Nasa’da uzay mekiği için çalışayım bir şey fark etmiyor. Ben yapmakta olduğum o işten dolayı ne yaşıyorum? O yolda neler deneyimliyorum? Potansiyelimi gerçekleştirmeye götürecek olan ne yaptığımla ilgili değildir, yaptığımı nasıl yaptığımla ilgilidir.

Harward Business Review dergisi genel yayın yönetmeni Serdar Turan 19 Mayıs tarihinde moderatörlüğünde gerçekleşen webinarı BURADAN izleyebilirsiniz.
Konuşmacılar: Evrim Kuran, Acar Baltaş, Ercüment Büyükşener, Serdar Turan
Gençler Covid-19 döneminden nasıl etkilendi?
İçinden geçmekte olduğumuz dönem ve sonrasında gençleri nasıl bir dünya ve kurumsal yapı bekliyor?
İK profesyonelleri ve liderler gençlerden neler öğrenebilir?
Farklı kuşaklar, dijital dünya, iş dünyasının evrimi, yetkinlikler ve psikoloji perspektiflerinden gençliğe dair keyifli bir sohbet…

Jacques Mayol: Yeryüzündeki yaşamın kaynağı denizdir. Tepeden bakınca uyum etkisini yaratır. İçimizdeki mistik ve kutsalı uyandırır. Bir yunus olduğunuzu hayal edin…Ihtiyaçları doğrultusunda özgürce yaşayan…Hepimizin içinde uyuyan bir yunus yaşar.
İnsan ile yunuslar arasında bir tür rezonans bulunur. Yunus dalışa geçince bir balık değildir. Sizin ve benim gibidir, nefesini tutar. Dalmadan önce nefes alır ve dalarken nefesini tutar.
Yunusları ile defa Kızıl Denizde gördüm. 7 yaşındaydım. Çin’den Fransa’ya yol alan buharlı bir vapurun alt güvertesindeydik. Kalbimin çok hızlı çarptığını hissettim, çok etkilenmiştim, meraklanmıştım, heyecanlanmıştım. Bir tanesine dokunmak isterdim.
1927’de Şangai’da doğmuştum. Babam Shangai Fransız konsolosluğunda mimardı. Ailem çoğunlukla Japonya’da yaz tatilini geçirirdi. Erkek kardeşimle ve daha sonra oyun arkadaşımız olan bir sürü çocukla denizde oyunlar oynardık. Ama dalgıçlarının (AMA; Japonca’da kadın okyanus dalgıçları anlamına gelmektedir) çocukları yoldaşlarımdı. Japon amalar eski nefes tutarak dalma sanatını uygularlardı. İstiridye tedarik ederlerdi.
Japon AMA dalgıçları
Tropiklerde, bir adanın sahilinde çıplak yaşamayı ve sabahın erken ışıklarından gün batımına kadar dalmayı hayal ederdim. Babam sayesinde kendimi denize adamaya karar vermiştim. 1948 senesinin bir ilkbahar sabahı sırt çantamı alarak yola çıktım. 5 sene durmadan seyahat ettim. Fas, Danimarka, İsviçre, Kanada. Seyahat etme maceram sayesinde bazı isteklerimi tatmin ederek ciddi şeyler yapma vakti geldi.
Harika bir Danimarkalı kadın ile evlendim ve Florida-Miami’ye yerleştik.

Dottie Mayol (kızı): Babamı düşününce aklıma siyah Speedo mayosu gelir. Onu hiçbir zaman kot pantolon, takım elbise giyerken görmedim. Her zaman mayolu idi. Babam Miami’ye Deniz akvaryumuna mülakat yapmaya gitti ve onlardan iş teklifi aldı. Onu ziyarete gittiğimi hatırlıyorum, akvaryum camlarından büyük balıkları gözlemleyip onları beslerdi. Ağır çizmeleri ve başındaki dalgıç başlığı ile dolaşırdı. 8 yaşındaydım.
Jacques Mayol: Birçok işte çalıştım, ancak bilmeden hayatımın akışını tamamiyle değiştirecek belirgin bir adım atmak üzereydim. 1957 senesinde akvaryumdaki o gün “clown”u gördüm, beni tanıdı. Birbirimizi daima tanıyor gibiydik.

Jack Slack (dalış arkadaşı) : Clown baş yunuslardan birisi idi, çok akıllıydı, neredeyse her şeyi öğretebiliyordunuz. Hepimiz onu çok severdik. Yunusların arasında en insani olan oydu, neredeyse insan gibiydi.
Jacques Mayol: İnanırım ki insanla yunus arasında bir akrabalık vardır. Onlar da bizim gibi sıcakkanlıdır ve su altında nefeslerini tutarlar. Onlardan korkarsanız bunu hissederler. Korkmaz ve onlara güvenirseniz onu da anlarlar. Bir çeşit bağımız var.
Steve McCulloch (deniz canlıları uzmanı) : Jacques’ın denizin altında yunusların ilgisini çeken bazı kabiliyetleri vardı, farklı idi. Daha derine dalabiliyordu, nefesini daha uzun tutabiliyordu, sakindi. Kalp atışlarını hissederler, bir insanın sudaki mizacını hissederlerdi, Jacques’ın özel bir şeyi vardı ve yunuslar büyülenirlerdi.

Jacques Mayol: 50 metreden daha derine dalma tehlikleleri üzerine fizyologlar tarafından birçok uyarı yapılmıştı. Bir dalgıç 50 metre derinlikte neredeyse kesin ölüm ile yüzleşirdi. Bu sebeple sporcu dalgıçların bunu aşmama çabaları anlaşılabilir bir şeydi. Enzo Maiorca hariç…Maiorca, Sicilya’da balıkçılar arasında çok iyi tanınırdı, balık yakalarken arkadaşlarına derinlerde yardımcı olurdu, yıllarca derin dalışları, geniş göğsü ile denizin kralı ünvanıyla Sicilya’da nam saldı. İtalyanların dünya derin dalış rekorları hızla dünyada yayıldı. En son meydan okuyucusu sahneye yeni çıkmıştı, bendim.
Jack Slack (dalış arkadaşı) : Bahamalara taşınmadan önce Jacques geldi ve ona 200 feet dünya rekoru denemesinde koçluk yapmamı istedi. O zamanlar bir dünya rekoru denemesinde çokça kişi görev alırdı, çünkü tehlikelidir, çok derindir, denizin altında başka dalgıçlar görev alırlar.

Jacques Mayol: 60 metre rekorumu denemeye yeltendiğim gün zaman ve mekan içinde asılı kalmıştım. Hedefim dışında başka hiçbir şey yoktu. Uçuruma kendimi bıraktım.
Umberto Pelizzari (1990 dünya serbest dalış şampiyonu) : Derine indiğiniz zaman normal dünyadaki hissettikleriniz kaybolur. Vücudunuzun kilosu ve ölçüsü değişir. Kalp atışlarınız yavaşlar. Dakikada 12-13 kez atar. 150 metrelik bir derinlikte her bir santimetre karenizde 16 kilo basınç oluşur. Ciğerleriniz 1/16 oranında büzüşür. Nefessiz kalmanın sıkıntısı kalbe ve beyne çok az oksijen gitmesinden dolayı bayılmadır. Bilinç kaybı yaşanır, yanınızda sizi yukarı çıkaracak kimse yoksa ölürsünüz.

Bob Croft (1960 dünya serbest dalış şampiyonu): Jacques, 70 metreden yüzeye çıktığında bilinçsizdi, sonra kendine geldi. Basın bana şimdi bu rekoru kıracak mısınız diye sordu, ben de düşünmeden tabii ki diye cevap verdim. Sonra kendi kendime ben ne yaptım diye sordum. Rekor denemem öncesi gece, biraz viski ve puro içiyordum, Jacques uğradı ve içtiklerime şaşırarak uyuman ve dinlenmen lazımdı, yarın senin büyük günün, içmemelisin dedi. Jacques benden çok daha disiplinliydi. Yoga yapardı, bazen 25-30 dakika baş üzeri dururdu. Adeta transa girerdi.

Dr. Mukund Bhole (yoga terapisti): Geleneksel anlamda yoga kendinle bağlantıya geçmek ve bir tür deney üstülüğe geçmek demektir. Mayol bu kuruma geldi çünkü nefes çalıştığımız birçok yoga teknikleri bulunuyor. Bu nefes teknikleri kendisinin dalış alanında kullanışlı idi. Kendisine farklı tekniklerin nasıl çalıştığını anlatırdım. Mesela hızlı nefes tekniği olan kapalbhati, kesik nefes tekniği olan uddiyana gibi. Nefes tutma diyemem, çünkü zihinsel boyutta hala nefes alma-verme farkındalığına sahipsiniz.

Jacques Mayol: İnsan hayata nefesle bağlıdır. Klasik batı görüşü nefesi basit bir fizyolojik olay olarak görmektedir. Geleneksel doğu anlayışında ise daha derin bir şeydir. Nefes ile vücudumuz, zihnimiz ile bütünleşmeyi ve deniz çevresi ile entegrasyonu deneyimleriz.

Dottie Mayol (kızı): Annem ve babamın aşk-nefret ilişkisi vardı. 1957’de boşandıklarında 7 yaşındaydım. Kardeşim 3 idi. Annem 2 küçük çocuk ile yalnız kaldı, ona zor gelmiş olmalı. Boşanmalarından sonra hazine avcılığına Fort Lauderdale’e gitti. Sonra Turks and Caicos adalarına istakoz avına gitti. Bu alanda iyi para kazanılmaktaydı.
Gianfranco Carletti (dalgıç): Ailesini bırakarak birçok yere gitti, gençken Zsa Zsa Gabor gibi ünlü Hollywood oyuncularına şöförlük yaptı. Tek isteği küçük bir Fiat 500, yatak, düzgün bir firma ve arada sırada kadınları değiştirmek idi. Hayatı ve hayali buydu. Nerede olduğu fark etmezdi, Japonya, Afrika…nerede olsa iyiydi.
Yves Gladu (sualtı kameramanı): Gerçek bir göçebe idi. Sıradışı bir şekilde seyahat ederdi. Yanına hiçbir şey almazdı. Oldukça garipti. Miami’de onunla seyahat ettiğimi hatırlıyorum, bir elinde pasaportu diğer elinde palet, şnorkel ve maskesi bulunurdu. Başka bir şeyi yoktu.
Bruno Rizzato (sualtı fotoğrafçısı): Onu olduğu gibi kabul ederdik. Turin’e geldiğinde evimde 1 ay veya daha fazla kalırdı. Bu beni rahatsız etmezdi, ne de olsa arkadaşımdı, idolümdü ve çok özeldi. Ancak masraflara hiç dahil olmazdı.
Giancarlo Formichi (sualtı kameramanı) : Jacques ile çalıştığınızda Jacques sanki varolmazdı, yoktu. Başka bir kişilikti. Bir yerlere giderdi, pozitif insanlar gibi güler, dalga geçerdi. Ancak hiçbir zaman özel hayatından bahsetmezdi.

Dottie Mayol (kızı): Babamdan hiçbir haber almadık, ölü mü hayatta mı bilmiyorduk. Bir gün kütüphanedeydim, bir dergi okuyordum, babamı gördüm. Hayattaydı. Floridadaydı, telefonunu buldum, aradım, şok olmuştu ama haberimi aldığı için mutluydu. Beni almaya geldi. Lithva isimli bir Rus gemisine bindik. Lithva Karadeniz’e gidiyordu, babamla geçirebileceğim 2 haftalık bir seyahat idi. Maalesef kız arkadaşının da geldiğini öğrenince büyük bir hayal kırıklığına uğradım. Florida’da birlikte yaşadığı Alman bir kız arkadaşı vardı, Gerda. Çok üzülmüş ve bozulmuştum. Bazı şeylerin önemini, aile ilişkilerini vs anlayamazdı. Bunun kendi ailesini bırakıp gitmesinden mi kaynaklandığını bilemezdim, neredeyse 18 sene ailesini görmemişti.

Gerda, onun gibiydi. İdeal eşi idi ve aynı mizaca sahiplerdi. Özgürdü, hayvanları severdi ve birlikte mutluydular. Birlikte bir ev inşa ettiler, aynı eski arabaya sahiplerdi, yemek zevkleri ortaktı, Jacques neyi severse Gerda da onu severdi.
Sonra Jacques her şeyi kaybetti…Gerda bir gün bir süpermarkette bir yabancı tarafından bıçaklandı…
Dottie Mayol (kızı) : Bir gün babam bana geldi, konuşamıyordu, ağlıyordu, bana Gerda’nın ölüm hikayesini anlattı. Kollarında ölmüştü. Ondan sonra bir daha Gerda hakkında hiç konuşmadı.
Giancarlo Formichi (sualtı kameramanı) :Bu olay olduğunda derin bir depresyona girdi. Çünkü Jacques Mayol her zaman yalnız bir adam olmuştu.
Hitoshi Narita (arkadaşı): Arkadaşlığımız nasıl özel bir şeye dönüştü? Jacques kelimelerle rahatlıkla iletişim kurulamadığını söylerdi. Yunuslar gibi, telepati ile. Katsuyama’da marinada yarı zamanlı çalışırdım, marina sahibi bana bir gün “garip bir yabancı seni soruyor” dedi. Kim olabilirdi? Dışarı çıktım, Jacques Mayol idi. Konuşmaya başladık, ağlamaya başladı. Hatırladığım zaman benim de gözlerim dolar…Gerda öldü dedi…Orada bir piyano vardı ve piyano çalmaya başladı ve dedi ki “müzik benim dostum, müzik benim bir tanem, ama müzik Gerda’nın bıraktığı boşluğu dolduramaz” Dalış hocam Eishin Osaki, Daikon tapınağında onu Budist bir rahip ile tanıştırdı. Orada rahipten Zen’in tüm spiritüel elementlerini ve Japonya’yı öğrendi.
Jacques Mayol: Tapınakta yaşadığım dönem, Zen ustam fazla meşgul olduğumu fark etti. Derhal bana “düşünmek yok” dedi. Omuzlarıma elindeki soparlara dokunarak düşüncelerimin akışını durdurmak üzere bölerdi.
Asaka (Budist rahip): Zen’in ne anlama geldiğini bana sorarsanız, derim ki basitliğin güzelliği ve huzurlu bir zihin. Daha derine dalmak üzere Jaques’ın Zen’den kazancı zihnini düşüncelerinden özgürleştirmek ve düşüncelerinin akıp gitmesine izin vermesi olmuştur. Karanlığa emilme korkusunu bile yenmiştir. Zen konumuna ulaştığına inanıyorum. Büyükbabam derdi ki: Fazla düşünüyorsan beyninin daha fazla oksijene ihtiyacı olur. Düşüncelerini bırakırsan, suyun altında daha fazla kalabilirsin. Sanırım düşüncelerinden özgürleşmek konusunda idman lazım.

William Trubridge (serbest dalış şampiyonu): Derine dalmak kendi içinizde bir seyahate çıkmaktır. Mayol serbest dalışa bu elementi getiren ilk kişi oldu. İnsanlar derinliğin sessizliği hakkında çok konuşurlar. Duyulacak çok az şey vardır. Günlük hayatımızdaki susmak bilmeyen zihinsel konuşmalar gibi içimizdeki sesler de sessizleşir. Serbest dalışın en çekici yönlerinden birisi mutlak bir sessizlik içinde var olabilmektedir. Nefes ve zaman arasında bir bağ vardır ve nefesinizi tuttuğunuzda bu beklemeye alınır.
Jacques Mayol: Her şeyden önce geldiğimiz yer denizdir. Dünyadaki yerimiz ise bunun bir uzantısından başka bir şey değildir. Balık mı insana evrildi yoksa insan mı balığın başka bir tasarımı? Denizde daldığında nefesini tutan insan deniz canlıları ile aynı.
Junji Takasago (doğa fotoğrafçısı): Sanırım Jacques insan gruplarının yaratılmadan önce daha saf, yunuslara daha yakın varlıklar olduğuna inanıyordu. Jacques ona döndü…Yunuslar ile tanıştı, yunuslar gibi yaşadı, onların yöntemlerini takip etti. Sanırım onlar gibi yaşamak istedi. Bu sebeple denize gider, onlarla yüzer ve onlardan öğrenirdi. Ancak insanlara ve insan topluluklarına karşı alaycı bir yaklaşımı vardı. Bir gün çevre hakkında sohbet ediyorduk ve dedi ki “insanların var olmaması doğa için çok daha iyi olurdu.”

Bernard Delemotte (sualtı kameramanı): Hikaye şöyle başladı, balinalar ile iletişimim üzerine bir film yapıyorduk. Kambur balinaların yaşadığı yere yolculuk ettik ve Caicos’ta son bir kez durduk. Tekne sahile yaklaşınca kimi göreyim? Jacques Mayol. Ona balinaları görmek ister mi diye sordum, heyecanla daha önce balina görmediğini ancak yunuslarla çalıştığını söyledi. Kambur balinalar şarkı söyler. Tüm çıkardıkları sesler suda vibrasyon yaratır. Jacques serbest daldığı için bunları daha fazla hissederdi. Çevresi ile tam bir uyum içersinde idi. Çok ilginç ve dokunaklı bir an yaşadık. Bir ara 2 balina aşk dansı yapmaya başladılar. Birbirlerinin çevresinde dönüp sesler çıkarmaktaydılar, aslında konuşuyorlardı. Jacques 2 dev balinanın arasına indi, sakin bir şekilde aralarında durdu.

Jacques Mayol: Bir zamanlar “düşünülemez” denilen bir hedef için hazırlanmaya karar verdim. İnsanoğlunun 100 metre derinliğe inebileceğine inanıyordum. Çevremi araştırmacılar, doktorlar, teknikerler ile donattım. İlk Su altı X-ray cihazı olmak üzere daha önce denenmemiş bir dizi deneye kendimi adadım. Kanımdaki alyuvarların çoğalmasını sağlamak üzere yüksek rakımlarda antreman yaptım. Uzun süreli nefes tutma çalışmalarım onu takip etti. Ancak ne kadar derine dalabileceğimi keşfedecektim.
Alfredo Guglielmi (dalgıç): Cressi firmasının reklam direktörü dalış okuluma geldi, yanında da düzgün, bıyıklı bir beyefendi vardı. Rekor denemelerinde yer almak ister miyim diye sordular. Jacques ile derhal uyuştuk ve birlikte çalışmaya başladık.
Bruno Rizzato (sualtı fotoğrafçısı): Yoga yapmak Jacques’a çok yardımcı oldu. Doktorların da kendisi ile hemfikir olduklarını söyledi. Su altındayken başarısının %50’sinin antreman ve kondisyonuna diğer %50sinin ise yogaya bağlı olduğunu söylerdi.
Gianfranco Carletti (dalgıç): Ona göre insan vücudu için bir sıfır noktası bulunmamakta idi. İnsanoğlunun karar verdikten sonra istediği her derinliğe ulaşabileceğine inanırdı. Teorilerini ıspatlamak için maksimum derinliğe ulaşmak isterdi. Her zaman ölmesi gerekse dahi hayalini gerçekleştireceğini söylerdi.
Tüm faaliyetlerimizi kayıt altında tutardık. Film ve resim çekerdik. Bunları medyaya, gazete ve dergilere dağıtırdık. Gittikçe ünlenmeye başladı.
Jacques Mayol: Ölümün ne olduğunu anlamak lazım. Dalışlarımda ölümden hiçbir zaman korkmadım, ancak teknik hatalardan korktum.

Alfredo Guglielmi (dalgıç): Tüm sezonu dalarak geçirirdik. Rekor denemesi vakti gelince tamamiyle hazırdık. Ancak o kadar derinlere indiğinizde dikkate almadığınız bir şey her zaman olabilir. Köşebaşında bir kaza sizi bekliyor olabilir.
Jacques Mayol: Bir platform üzerinde oturuyorum, paletlerim denizde, gövdem su dışında, gözlerimi kapatıyorum, nefesim yavaşlıyor, iç dünyam ile bağlantım başlıyor. Hazırım.

23 Kasım 1976’da Jacques Mayol, 49 yaşında 100 metre serbest dalış dünya rekorunu kırdı. Çinliler ve Japonlar kendisini “Fransız yunusu” olarak tanımlıyorlar.
100 metre insanoğlu için limit midir? Sanmıyorum.

Veeeee 1988…Yönetmen Luc Besson’un 3.filmi “Le Grand Bleu” sinemalara giriş yapıyor. Film Jacques Mayol’un hayatını işliyor…

Jean-Marc Barr (film başrol oyuncusu) : Film ile birlikte Jacques ününe ün kattı.
20 haftada 3.500.000 izleyici ile Fransız sinemasında tarih yazıyor ve kültürel bir fenomen haline geliyor.
Junji Takasago (doğa fotoğrafçısı): Filmi izledim, filmin denizi tasvir etme şekli çok farklı idi. O dönemde denizi sadece bir su oluşumu olarak görürdüm. Kendi içine yolculuk edebileceğin bir yer olarak düşünmemiştim. Mistik bir dünya idi. Japonlar mistisizme meraklıdır.
Meghan Heaney-Grier (Amerina serbest dalış şampiyonu, çevreci): Çocuktum ve Jacques Mayol ile tanışacak olmaktan dolayı çok heyecanlıydım. Sonra onunla tanıştım, gayet normal bir insan dedim, ama değildi. Onunla tanıştığımda 2 rekorumu kırmıştım. Rekor denemelerine devam etmek üzere karar aşamasındaydım. Bazı insanlar için doğrudur, benim için doğru değildi, Jacques için doğru değildi. Jacques, serbest dalışın yarışçı tarafını desteklemezdi. Serbest dalış, bundan çok daha fazlasıdır. Suyun altındayken teninize değen her bir damlayı hissedersiniz, sizi tamamen ele geçirir. Okyanusla ilişkimde Jacques çok etkin idi.
Junji Takasago (doğa fotoğrafçısı): Sıklıkla derdi ki “Junji, en önemli şey ailedir. Bir evin ve köpeğin var. Evin, ailen ve köpeğin en önemli şeylerin. Onlara iyi bak.
Hitoshi Narita (arkadaşı): Sonraki yıllarda sanırım Jacques yalnızdı. Hayranları artık kendisine Jacques diye koşturmuyorlardı. Genelde yalnız olurdu. Birlikte yüzmeyi ve seyahat etmeyi teklif ederdi. Ancak işlerimle meşguldüm.

Jacques Mayol: Olağanüstü bir kumsaldayım, gerçek cennet. Bu hayatı ben seçtim ama mutlu değilim, çünkü cenneti bulamadım. Bilinçaltımda aradığım adayı bulamadım. Bugün bunu çok daha fazla hissediyorum. Yorgunum. Elba adasına evime gideceğim, dinlenmeye çalışacağım.
Dottie Mayol (kızı): Bizi Elba adasına götürdü, onunla 4-5 gün geçirdik. Üzüntü vericiydi. Bu kadar kötü olduğunu anlamamıştım. Kimse bana depresyondan çektiğini söylememişti. Depresyon olduğundan bile emin değilim. Kendisine sormuştum ” kör değilsin, engelli değilsin, neden hayattan vazgeçmek istiyorsun?” …”kendime göre sebeplerim var” derdi, başka bir şey söylemezdi. 2.bir aile sahibi olmayı ummuştu, evet bunu bana söylemişti. Hayatının bir döneminde tekrar aile sahibi olmak istemişti, aile babasıydı…Sonra kendisini yapayalnız buldu.

Jacques Mayol, büyük maviye geri dönmeye karar verdi…Ünlü dalgıç 74 yaşında Elba’daki evinde hayatına son verdi. Hayatı ve rekorları Luc Besson’un filmine ilham verdi.
Giancarlo Formichi (Sulatı kameramanı): Bir insanın hayatına son vermesinin ardında yatan mantık artık verecek bir şeyinin kalmamasıdır. Önce 1 numara idi, sonra artık değildi. Nedenini yazmadı. Hiçbir şey yazmadı. Selam verdi. “Başka bir dünyaya gidiyorum” bu bir selamdı. Belki bundan daha iyi olduğuna inandığı dünyaya gitti.
Hitoshi Narita (arkadaşı): Hayat ve ölümü sık sık konuşurduk. Japonya’da kendi hayatınıza son vermek bir utanç değildir. Jacques’ın ölümünde spiritüel Samuray elementleri vardı. Öyle düşünüyorum, evet.
Maurizio Russo (Mayol’un Amerikan yayıncısı): Bir kez demişti ki “yaşlı yunusların ölme vakti geldiğinde gruptan ayrılırlar ve yalnız ölmeye giderler.” Sanırım o da bunu yaptı.
Steve McCulloch (deniz canlıları uzmanı): Gözlerimi kapatıp onu düşündüğümde kendimi iyi hissederim, onu düşünmeden geçirdiğim bir günüm yok sanırım. İnsanoğlunun okyanusla ilişkisinde, aldıklarımızda ve verdiklerimizde gözlerimi açan kişi oldu. Nefes tutarak, serbest dalış yaparak okyanusla bütünleşmemize aracılık eden kişi oldu.
Junji Takasago (doğa fotoğrafçısı): İnsanlar hayata bakmalı ve herşeyin bir yaşamının olduğunu, herşeyin bir amacının olduğunu görmeli ve bu farkındalıkla yaşamalı…2 amacımız var. İnsan olarak öncelikle sevmeyi öğrenmeliyiz. İkincisi ise doğa, hayvanlar ve bitkiler ile dengede yaşamayı öğrenmeliyiz. Bu yaşam biçimimle uyum içinde ve bunu başkaları ile de paylaşmak istedim. Jacques’ın ölümü tüm insanların içindeki üzüntüyü fark etmemi sağladı. Jacques’ın bana işaret ettiği şeyleri taktir etmeye karar verdim. Hala öyle yaşamaya devam ediyorum…
Jacques Mayol: Homo Delphinus, insanın doğadan ve okyanustan ayrılmadığını anlamıştır. Mikroptan mavi balinaya kadar hiçbir şey aşağı veya üstün değildir. Her şey bağlantılıdır. Denizi aşılması gereken bir sınır olarak, keşfedilmesi gereken bir alan görmüyorum. Denizi temel bir element olarak görüyorum. Ben denizin kendisiyim.

Byron Katie, bir çok spiritüel lider gibi “düşünceleri” sorgular. Yaşadığı derin depresyon sonucunda kendi vardığı farkındalığı ile herkes tarafından kabul gören ve hayat değiştiren The Work / Çalışma sistemini yaratır. Yaşadığı süreç ile ilgili detaylı bilgileri web sitesinden okuyabilirsiniz.
Bugün neredeyse her ülkede çalışmayı yapabileceğiniz ekipler bulunmaktadır. Çalışmayı “Olanı Sevmek” kitabında birçok detaylı örnek ile anlayıp kendi hayatınıza uygulamanız mümkündür. Bir başucu kitabı olan “olanı sevmek” her takıldığınızda başvurabileceğiniz değerli bir kaynaktır. Çekilen tüm acıların nasıl da düşünce şeklimiz, kişi ve olaylara yüklediğimiz anlamlar, geçmiş ve gelecekte yaşamayı tercih etmemiz ile bağlantılı olduğu bu çalışmada net bir şekilde görülebilir. İnsan, kitabı okuduktan sonra “bunu kendime neden yapıyorum? Deli miyim?” diye sorar.
Byron Katie’nin çalışmalarından haberdar olmak için web sitesinde e-bültene üye olabilirsiniz. Covid döneminde haftada 4 gün saat 19:00’da birer saatlik online çalışma yapmaktadır.
11 Mayıs 2020 tarihinde online gerçekleşen Byron Katie webinarında işsiz kalmak konusunu çalıştı:
BK: Nasılsın?
S: İyiyim ancak içimden bir konu yükseliyor. Birkaç senedir sizin “çalışma”nız üzerinde kendim çalışıyorum. Karantina döneminde işsiz kaldım, yine bu çalışmaya başladım.
İş bulamıyorum ve yeterince iş imkanı yaratıldığını düşünmüyorum.
BK: Yeterince iş yok, bu doğru mu? Bunun gerçekten doğru olduğunu bilebilir misin?
S: Aslında karantina döneminde evde yapmam gereken işlerin bir listesi var. İşlerimi yaptıkça işaretliyorum. Henüz yapmadığım, bekleyen işlerim de var.
BK: Yeterince iş yok düşüncesi oluştuğunda içinde doğan duygularını bize anlat
S: Baskı, sıkıntı, ailemde işini kaybeden insanlar hakkında konuşulanları hatırlıyorum. Göğsümde sıkışma oluşuyor.
BK: Onları olduğu gibi deneyimle, değiştirmeye çalışma, duyguların var olma hakkı var. Yeterinde iş yok düşüncesi oluştuğunda geçmiş ve geleceğe bak lütfen. Kendi evinde değilsin, geçmiş ve gelecek görselleri oluşuyor. Banka hesapların eriyor, virüs banka hesaplarını eritiyor.
S: Geçmişte işim varken ki halimi görüyorum, onu özlüyorum. Gelecekte ise bir şeyi kaybediyormuşum gibi hissediyorum, sadece para değil sanki zaman da kaybediyorum.
BK: yeterinde iş yok düşüncesi olmadan sen kim olurdun?
S: Daha iyiyim. Şu anda işim olmamasına rağmen gayet yoğunum. İş hayal ediyorum, zihnimde yaratıyorum.
BK: yeterinde iş yok düşüncesini çevir
S: Yeterince iş var.
BK: Her yerde iş var. Bulaşıkları yıkıyoruz, çamaşır yıkıyoruz, yürüyüş yapıyoruz. Hayat güzel. Planladığımız şey değil.
S: İnsanların değer verdiği veya gelir getiren şeyler değil belki, ama önemli.
BK: Gözlerini kapat ve neler yaptığına bak. Bu sabah uyandım ve bu durum benim için hiçbir zaman değişmeyecek diye düşündüm. Çalışmanı yap. Virüsü sen yaratmadın, olan bu. Bize verilen bu. Öz değerin ile temasa geçmenin en iyi dönemi.
Yeterinde iş yok…Sonsuz iş fırsatı var.
S: İşlerin hayatıma kolaylıkla akmasını, ihtiyaçlarımı karşılamasını, beni bu durumdan kurtarıp bana coşku vermesini istiyorum.
BK: Evimde olarak tekrarla
S: Evimde işlerin hayatıma kolaylıkla akmasını, ihtiyaçlarımı karşılamasını ve bana coşku vermesini istiyorum.
BK: Bu imgeleme “erteleyenler” için çok güçlüdür. “İşlerin hayatıma kolaylıkla akmasını istiyorum” Ev işlerin var, onları yap. İster iş ister ev işi olsun yap.
S: Evimde işlerimin ihtiyaçlarımı karşılamasını istiyorum.
Evimde işlerimin beni bu durumdan kurtarmasını istiyorum.
BK: Kurtaracaktır tabii.
S: Daha önemli işlerin yapılması gerektiğini ve para kazanmam gerektiğini düşünüyorum.
BK: Daha önemli işlerin yok, gerçekliğin bu ve şu anda bu değişmeyecek. Şu anda burada ve bu durumdasın. Bunu fark et.
Bugün çamaşırlarımı kirliye attım, bu benim bugünkü işimdi.
S: Zihnimin hayatıma kolaylıkla akmasını istiyorum.
BK: Evet, zihninle mücadele edeceğine hayatına akmasına izin ver. Düşüncelerimin hayatıma kolaylıkla akmasına izin veriyorum.
S: Zihnimin ihtiyaçlarımı karşılamasını istiyorum.
BK: Evet, bulaşıkları yıkama mücadelesi vermeden…Kendinle savaş vermeden.
BK: İçinde savaş vermektesin, savaş demek korku demek. Yeterinde iş yok diye düşünürken şu anı kaçırıyorum. Ev işlerini yap ve hayatın mucizelerini deneyimle. Bunun ödülü verimli bir hayat yaşamaktır. Daha sonra gelen her işi yapabileceğini görmektesin.
S: Zihnimin beni içinde bulunduğum bu durumdan kurtarmasını istiyorum.
BK: Ev işlerini yap
S: Ne istiyorum diye soruyorum. Hiçbir zaman iş olmuyor. Mesela CV’mi yazmam gerekiyor, ama bu işin kendisi değil.
Zihnimin beni içinde bulunduğum bu durumdan kurtarmasını istiyorum ve düşüncelerimin bana tatmin ve coşku vermesini istiyorum.
BK: Evet, aynen bu. Hiçbir iş bana tatmin ve coşku veremez. Düşüncelerim bana tatmin ve coşku verir.
Tüm acılarımızın kaynağının düşünce ve inançlarımızdan kaynaklandığını fark edelim.
S: İş bulmak kolay olmalı, iş kaçmamalı, beni rahatsız etmemeli, hayatımı yönetmemeli, dünyadan ve istediklerimden beni ayrıştırmamalı.
BK: Düşüncelerim benim için kolay olmalı, evet savaş içinde olmamalıyım, düşüncelerim yerinde ve sakin olmalı, düşüncelerim hayatımı yönetmemeli, düşüncelerim dünyadan ve istediklerimden beni ayrıştırmamalı.
Dünya liderleri ve hükümetlerin savaşa son vermesini bekliyoruz ancak kendimiz evimizde kendi savaşımıza son veremiyoruz.
Dünya üzerindeki görevimiz her ne ise bu “çalışma” bizi özgürleştirir. Düşüncelerimiz bizi çok yorar, tüm gün düşündüklerimiz ve inandıklarımız bizi duvarlara çarpar.
S: Düşüncelerim beni rahatsız etmemeli
BK: Bu doğru mu?
S: Evet
BK: Peki nasıl tepki veriyorsun?
S: Gidip bir şeyler yiyorum.
BK: Suçluluk duyuyoruz, sonra alışkanlıklarımıza devam ediyoruz. Suçluluk geçmişle ilgilidir, geçmiş hakkında düşünüp inandıklarımla ilgilidir.
Bu düşünce olmasa ne olurdu?
S: Bu düşünce tekrar ediyor. Geri gelip duruyor. Zihnim huzurlu değil. Kendimi rahatsız ediyorum.
BK: Çevir, düşüncelerim beni rahatsız etmeli! Evet, etmeli, taa ki çalışmayı yapıp düşüncelerini analiz edinceye kadar.
Düşüncelerini analiz edince, her bir düşünceyi analiz edip onların zıtlarına bakıp kendine uygun olup olmadığına bakınca huzuru bulacaksın. İstediklerini sorgulayacaksın. Senin için doğru mu bakacaksın.
S: Bu şekilde düşünmek sorunları çözmüyor.
BK: Kendi kendine mantıklı gelmek içsel huzuru, zihinsel huzuru bulmana aracılık ediyor.
S: Bana ihtiyaçlarımı sağlaması için işe ihtiyacım var, zamanımın ve özelliklerimin iyi bir şeye hizmet etmesi için işe ihtiyacım var, kendimi değerli hissetmek için işe ihtiyacım var, hayatıma çözümler getirmesi için işe ihtiyacım var, ulaşmak istediğim yere beni götürmesi için işe ihtiyacım var.
BK: Şimdi bu cümleleri çevir
S: Mutlu olmak için düşüncelerimin bana ihtiyaçlarımı vermesini, zamanımı ve özelliklerimi iyi bir şeye hizmet etmesini, kendimi değerli hissettirmesine, hayatıma çözümler getirmesine ve ulaşmak istediğim yere götürmelerine ihtiyacım var.
BK: Diğer yargına bakalım.
S: İş zordur, benden kaçıyor, benim için değil, yok, beni mahvediyor
BK: Evdeki işim zordur, böyle bakalım.
S: Hayır değil.
BK: İş zordur diye düşününce ne oluyor?
S: Erteliyorum. Sonra suçluluk duygusu geliyor.
BK: Suçluluk duygusu ego için tam bir güçlenme alanıdır.
S: Düşüncelerim zordur, benden kaçıyor, benim için değil, yok, beni mahvediyor
BK: İş hakkındaki düşüncelerin…Evdeki işlerini yap.
Düşüncelerini sevinceye kadar kendini sevemezsin.
S: Asla işsiz olmak istemiyorum.
BK: İşsiz olmak için can atıyorum. Neden bunu yaparız?
S: Tekrar yaşanabilir, iş sahibiyken işimi sevmeyebilirim.
BK: İşsiz olmak için can atıyorum. Neden? Şu anda yapmak isteyip te yapamadıklarımı yapmam için bana alan sağladı, geleceğe hazırlıyor. Arkadaşlarım Jon Kabat-Zinn ve Alanis Morisette bu dönemde çok güzel meditasyon çalışmalarını sunmaktalar, bunlar güzel fırsatlar. Bu da benim size yaptığım bir çalışma.
Evde olanlarımız için nasıl başa çıkmayı bilmediğimiz bu yalnızlığa aslında ihtiyacımız var. Bunu deneyimleyerek farkındalığımız artıyor.
Kendi düşüncelerimi sevmezsem, kendi işimi de sevemem.

Kategori: Kısa film
Yazan, yöneten, editleyen: Marshall Curry
Oyuncular: Maria Dizzia, Greg Keller, and Juliana Canfield
Üretim: Jonathan Olson & Julia Kennelly
Yapımcı: Elizabeth Martin
Görüntü yönetmeni: Wolfgang Held
Muzik: James Baxter & The National
Ödüller: 2020 en iyi kısa film oskar ödülü
Film, Diane Weipert tarafından Love+Radio podcastinde anlattığı gerçek bir hikayeden esinlenmiş olup hikayeyi BURADAN dinleyebilirsiniz.
20 dakikalık kısa filmi izledikten sonra filmin derin etkisinde kalıp hemen hikayeyi dinledim, hikaye daha uzun ve daha detaylı, anlatan kadın da çok güzel anlatmış…Çok duygusal…Aslında önce hikayeyi dinlemek ve kafanızda filmi yaşamak lazım, sonra filmi izlemek daha güzel olacaktır…
5 Mayıs tarihinde gerçekleşen “Future Commerce 360” webinarında Covid’in e-ticarete olan etkisinin analizleri yapıldı.
TÜBİSAD Yönetim Kurulu Başkanı Kübra Erman Karaca “E-Ticaret 2019 Raporu”nu yorumladı.
Nielsen Türkiye Genel Müdürü Didem Şekerel Erdoğan ile Tüketici Araştırmaları Direktörü Nur Serenli, COVID-19 döneminde online alışverişçinin yolculuğundan bahsetti ve e-ticaretin yükselişi ile ilgili önemli içgörüleri ilk kez bu yayında paylaştı.
Alkaş Yönetim Kurulu Başkanı ve JLL Türkiye Yönetim Kurulu Başkanı Avi Alkaş soracak, Migros Tic. A.Ş. İcra Başkanı Özgür Tort yanıtladı.
Inveon Kurucu ve Yönetici Ortağı Yomi Kastro’nun moderatörlüğünde gerçekleşen “Covid-19 Sonrasına Hazır Mıyız?” başlıklı oturumda ise,
CEVA İş Geliştirme Kıdemli Başkan Yardımcısı (Hindistan, Orta Doğu ve Afrika) Murat Karadağ, Hepsiburada Ticari Grup Başkanı Mutlu Erturan ve İstegelsin Kurucu & CEO’su Sedat Yıldırım değerlendirmelerde bulundu.
Nielsen Türkiye Genel Müdürü Didem Şekerel Erdoğan’ın 4 Mayıs tarihinde Ekonomist sitesinde yer alan e-ticaret değerlendirmesi BURADAN okunabilir.


TECH DEĞER: Türk tüketiciler yeni deneyimlere, yeni teknolojilere ve yeni ürünlere çok açık. Alışkanlıkların resetlendiği bu dönem, abonelik sistemiyle satış veya A/VR teknolojisiyle ürün deneyimi sunmak için doğru zaman.
POST-COVID’e yansımaları ne olabilir? Markalar benzer dönemlere hazırlık olarak dijitalleşme yatırımlarını arttıracak.

Covid döneminde daha fazla online alışveriş yapanların oranı Türkiye’de %37, dünyada %27, Avrupa’da %22 olmuştur.

PERAKENDE: Online ve mağaza içi teknolojik navigasyon uygulamaları, akıllı sepetler, holografik uygulamalar, insansız raflar, ürünlerin barkod üzerinden takip edilebilirliği, ürün teslimat, insansız taşıma araçları, 3D Yazıcılar.
MARKA DENEYİMİ: Arttırılmış gerçeklik uygulamaları aracılığıyla fiziksel dünyanın sanalda tekrar kurulması; marka, perakendeci ve içerikle etkileşimin sanalda kurulması ve arttırılması.
ÇİN: %93 5G telefona geçmek istiyor. %67 AR/VR alışverişe hazır. %68 ürün teslimat tercihi.

PERAKENCELİLER YENİ NORMALE NASIL ADAPTE OLUYOR?
ÇİN ÖRNEĞİ: %67 online kanala ve teknolojik uygulamalara daha fazla yatırım yapıyor. %53 ürün asortmanlarını ve raflarını daha fazla sağlık ve koruyucu ürünler içerecek şekilde yeniden organize ediyor. %43 tedarik zincirisi, özellikle de taze gıda için, tekrar organize ediyor.

COVID-19 SONRASI YÜKSELEN TÜKETİCİ TRENDLERİ / KORE ÖRNEĞİ:
*Kore’de 2.organik ürün patlaması yaşandı. Tüketiciler taze ürünleri daha fazla ve yeni tarifler eşliğinde kullanmaya başladı.
*Birden çok varyantın bir arada satıldığı çoklu paketler artıyor. Kendi kendine yap özellikli ve ve hazırlaması keyifli ürünler yükselişte. Sağlıklı ve kolay hazırlanan ürünler ön planda.
ÜRÜN ETKINLIĞI
*Özel içerikli ve belirli bir fonksiyonu yerine getiren ürünlerin satışı artıyor. “Ürünün etkinliği” lüks algısının önüne geçiyor. Tüketici kolaylık ve fonksiyonellik için daha fazla ödemeye hazır.
HİPER KİŞİSELLEŞTİRME
*AR/VR ile kozmetikte temassız alışveriş tercih ediliyor. Güzellik ve kişisel bakım paketleri abonelik sistemiyle tüketicilere iletiliyor. Tüketiciye özel “hiper kişiselleştirilmiş” öneriler kritik önemde.

Pandemi sürecinde tüketicilerin internetten gıda, içecek ve ev temizlik ürünü satın alma sıklığı arttı.
%41: koronavirüs salgınından sonra gıda, içecek ve ev temizlik ürünü alışverişlerimi internetten yapma sıklığım arttı.
%49 gıda, içecek ve ev temizlik ürünü alışverişlerimi internetten yapma tercihim orta ve uzun vadede değişmeyecek.

Pandemi döneminde e-ticaret satışları:
koronavirüs öncesi: 30.12.2019-08.03.2020 arası dönem
koronavirüs dönemi: 09 Mart 2020 / 12 Nisan 2020 arası dönem
32 FMGC kategorisi %57’den %171’e yükseldi
Kişisel bakım %61’den %171 yükseldi
Ev bakım %36’dan %162’ye yükseldi
Bebek maması %56’dan %122’ye yükseldi
Çay&kahve %91’den %258’e yükseldi

Covid-19 döneminde en hızlı büyüyen 10 kategori:
saç boyası %166’dan %709’a
ağda ve tüy dökücüler %53’ten %574’e
Hijyenik ped %96’dan %562’ye
Öamaşır suyu %91’den %482’ye
sabun ve duş jelleri %71’den %443’e
kağıt ürünleri %57’den %310’a
Türk kahvesi %53’ten %305’e
saç kremi %168’den %289’a
hazır kahve %53’ten %282’ye
ev temizlik ürünleri %78’ten %265’e

Türk alışverişçileri dünyadan nasıl farklılaştı?
Covid 19 sebebi ile evde daha sık yemek yapıyorum/yiyorum diyenlerin oranı %80
Koronavirüs ile ilgili gelişmeleri “günde birkaç defa” takip etme oranı %94, dünyada %75, Avrupa’da & 74.
%41 gıda, içecek ve ev temizlik ürünü siparişlerimi internetten yapma sıklığım arttı
%49 gıda, içecek ve ev temizlik ürünü siparişlerimi internetten yapma tercihim orta ve uzun vadede değişmeyecek.






Hıdrellez Duası 😇😇😇 🌹🌹🌹
Sevdiğim kim varsa, kendimde dahil, sevebileceğim herkes de dahil 😍😍😍
Bu duayı okusun. Kendi sesiyle duysun. Duası gerçek olsun. Her kelimesine şükretsin. Tek satırına nazar değmesin. Tüm dilekleriniz gerçek olsun. Sevdikleriyle bir arada olsun 💑👩👩👦👨👩👦👦👭👬👨👨👧👧
Nesi varsa, bölüşecek biri olsun, nesi yoksa, bulup getirecek biri olsun. Bu birileri az ama öz olsun. Bazıları dünyada tek olsun. Sevgisinin tamamını harcasın. Harcasın ki, ona büyük bir miras kalsın 🤗🤗🤗
Neşesi bol olsun. Kendini mutlu etsin, durduk yere neşelenmek nedir bilsin. İçinde bir şey durup, durup zıplasın 💃💃💃
Duydukları, gördükleri onu gıdıklasın, kahkaha attırsın. 🤣😂😂😄😆
Sağlığı iyi olsun. Kalbi ritmini çalsın. Yanakları kiraz pembesi, dudakları bal olsun. Teni sıcak kalsın, enerjisi dışına taşsın. Kanı bol olsun, damarlarında dönüp, dönüp dolaşsın. Yapmaktan bıkıp usanmayacağı bir işi olsun. 😘🙏🙌✌️👸👼🤶
Başarının gerçek adının bu olduğunu unutmasın. İbadet eder gibi, bu keşfini her gün yeniden kutlar gibi, onu yapıp dursun. Değiştirmek istedikleri değişsin. 👊👊💪💪
İçte ve dışta, iyi günde ve kötü günde tadilat yapsın. Eskilerini atsın, ruhunu havalandırsın.Kapıda hep kamyonu dursun 🚛🚛🚛
Dilediği yere taşınsın. Kendinden taşınmak isterse, içindeki güç, dışındaki sevgi ona yardımcı olsun. Bir şey ona sürpriz olsun.💆🙆👫🙋🙎
Günlerinden bir günü, bir pakete sarılı olsun. Açılınca, içinden hiç beklemediği güzel bir haber çıksın. Bu gün üçyüzaltmışbeş’ten herhangi biri olsun. 🤑🤓😜😇😍🤗😎🙃
Öylesine bir pazartesi, arkaya kavuşturduğu ellerinde, unutulmaz bir salı saklasın. Öyle tahmini mümkün olmayan bir şey olsun ki bu, hayatın zekasını anlatsın. Bir hayali gerçek olsun. Bir hayale gözünü yumsun. Peşinden koşup, onu sobelesin 🚶🏃⛹️🚴🏇⛷️🎿🏂
Hayalini kendinden saklamasın. Bir çizgi filmde olduğunu, her şeyin mümkün olduğunu unutmasın .Hayal kurmaktan hiç vazgeçmesin .Mümküngiller ailesinin bir parçası olduğunu her zaman en derinden tüm molekülleriyle hissetsin 🙃🙃😀😀😍😍
Bugün Hıdırellez. Tüm dilekleriniz gerçek OL’sun .Gerçek hepinizi Özgür kılsın. 🌹🌻🌷💐🍄☘🍀🌼🌺🌳🌸
Amin 😇🙏😇

Kabiliyet seviyesinin ne olduğunun önemi olmaksızın, fiziksel hissiyatı ile bağlantı kuramayacak kimse yoktur. Yavaş-hızlı, yoğun-yumuşak kavramlarını anlayamayacak kimse yoktur. Çaba ile hez arasında bağlantı kuramayacak kimse yoktur. Vücudunda kollarını ayıramayacak ve onları hareket ettiremeyecek kimse yoktur. Eğilemeyecek, bükülemeyecek ya da doğrulamayacak kimse yoktur. Müzik dinleyip te bir kıpırdanma hissetmeyecek kimse yoktur. Her gün dans ederim ve herkesin bunu yapmasını istiyorum.
Ohad Naharin, İsrailli koreograf, çağdaş dans sanatçısı
9 Mayıs tarihine kadar online izlenebilecek belgeseli kaçırmayın…

Belgeseli izledikten sonra Covid döneminde açılan online dans atölyelerine katılmak isterseniz GAGA PEOPLE web sitesinden kayıt olabilirsiniz.
Bu garip devreden geçerken bazen hislerimizi ifade edecek hiç bir mecra bulamayız. Bu platform buna çok derin ve güzel bir şekilde imkan tanıyor. Dünyanın çeşitli şehirlerinden birbirlerini tanımayan insanlar zoom ile bağlanıyor ve kendi yorumları ile hiçbir sınır olmadan dans ediyorlar. Çok tatlı, insani, birleştirici…
Dersler Tel Aviv ve New York üzerinden veriliyor. Türkiye saatleri ile 4,5,6,7,8,9,10 Mayıs tarihlerinde:
Tel Aviv: 09:00 / 11:00 ve 18:00’de var.
New York: 16:00 / 21:00 ve 01:00 ‘de var.
Tüm tarihler için 1 zoom linki verilmiş olup 5 USD bağış yapılması karşılığında online derslere katılabilmektesiniz. Desrler 30 dakika sürüyor.

Go Placidly amid the noise and the haste, and remember what peace there may be in silence. As far as possible, without surrender, be on good terms with all persons.
Speak your truth quietly and clearly; and listen to others, even to the dull and the ignorant; they too have their story.
Avoid loud and aggressive persons; they are vexatious to the spirit. If you compare yourself with others, you may become vain or bitter, for always there will be greater and lesser persons than yourself.
Enjoy your achievements as well as your plans. Keep interested in your own career, however humble; it is a real possession in the changing fortunes of time.
Exercise caution in your business affairs, for the world is full of trickery. But let this not blind you to what virtue there is; many persons strive for high ideals, and everywhere life is full of heroism.
Be yourself. Especially do not feign affection. Neither be cynical about love; for in the face of all aridity and disenchantment, it is as perennial as the grass.
Take kindly the counsel of the years, gracefully surrendering the things of youth.
Nurture strength of spirit to shield you in sudden misfortune. But do not distress yourself with dark imaginings. Many fears are born of fatigue and loneliness.
Beyond a wholesome discipline, be gentle with yourself. You are a child of the universe no less than the trees and the stars; you have a right to be here.
And whether or not it is clear to you, no doubt the universe is unfolding as it should. Therefore be at peace with God, whatever you conceive Him to be. And whatever your labors and aspirations, in the noisy confusion of life, keep peace in your soul. With all its sham, drudgery and broken dreams, it is still a beautiful world. Be cheerful. Strive to be happy.
By Max Ehrmann © 1927
DESIDERATA
“Gürültü ve telaşın ortasında sükunetle dolaş, sessizlikte huzur bulduğunu unutma. Mümkün olduğunca ama teslim de olmadan, herkesle iyi geçinmeye çalış.
Doğru bildiğini telaşsız ve açık seçik söyle, ama başkalarına da kulak ver. Aptal ve cahil kimseleri bile dinle çünkü onların da bir hikayesi vardır.
Gürültücü ve saldırgan olanlardan sakın; öyleleri, ruha eziyet ederler. Kendini başkalarıyla karşılaştırdığında kibirlenebilir ya da hayal kırıklığı yaşayabilirsin, çünkü daima senden daha iyiler ve daha kötüler olacaktır.
Planların yanında, başarılarının da tadını çıkar. Ne kadar mütevazi olursa olsun, mesleğine olan ilgini yitirme, çünkü zamanın değişen hazineleri arasında gerçek olan odur.
İş hayatında temkinli ol, çünkü dünya aldatmacalarla doludur. Ama bu seni var olan erdemlere karşı kör etmesin, çünkü halen yüksek idealler ardında koşan pek çok insan var ve hayat her yerde kahramanlıklarla dolu.
Kendin ol, bilhassa da sever gibi görünme. Ama sevgiden şüphe de etme, zira hayal kırıklıkları ve kuraklıklar içinde çölde bir vaha gibidir sevgi.
Geçen yılların öğütlerini nezaketle kabul et, gençliğine dair şeyleri ise gülümseyerek teslim et.
Ruhunu besle ki, ani talihsizliklere karşı seni korusun. Karamsar düşüncelerle kendini üzme. Birçok korku, bitkinlik ve yalnızlıktan doğar.
Sağlıklı bir disiplini aşmadan, kendine iyi bak. Sen de en az ağaçlar ve yıldızlar kadar bu evrenin bir çocuğusun ve burada olmaya hakkın var.
Sen farkına varsan da varmasan da evren gerektiği gibi tekamül etmekte.
Öyleyse, Tanrı ile barışık ol, O’nun nasıl olduğuna inanmış olursan ol. Bu hayat karmaşası içinde emeklerin ve hırsların ne olursa olsun, ruhunu huzurlu tut.
Bütün aldatmacası, angaryası ve hüsranlarına rağmen, dünya çok güzel. Mutlu ol. Mutlu olmaya gayret et.”
Klinik psikolog, gestalt terapisti Prof.Dr.Hanna Nita Scherler ile 23 Nisan akşamı gerçekleştirdiğimiz online grup buluşmamızda gündemimiz yine karantina günleri ve bu günlerin içinden nasıl geçtiğimiz idi.
Süreç uzadıkça dengede durmaya nasıl devam edebiliriz? Evdeki aile bireyleri ile ilişkimiz nasıl dengelenebilir?
İçimizdeki çocuğa soralım: Şu içinde bulunduğumuz durumu nasıl yaşıyorsun? Ama ona korona, karantina demeyin, anlamıyor da olabilir, bugünleri nasıl yaşıyorsun diye sorun…
Zihinsel süreçlerden mümkün olduğu kadar uzak olan halimiz içimizdeki çocuk hali. Bugünlerde varoluşumuzun zihinsel boyutu en fazla çalışan, en fazla yorulan boyut. İçimizdeki çocuk olarak içinde bulunduğumuz duruma bakarsak en az düşünen, belki de en fazla hisseden, en fazla duyumsayan, en fazla algılayan içimizdeki çocuk. Çocuk korkuyorsa korkuyordur, yalnız hissediyorsa o yalnızlığı hissediyordur. İçimizdeki çocuğun çok fazla düşünen yetişkinden farkı, olumsuz bile olsa, nahoş bile olsa, o anda içinde bulunduğu durumda her ne yaşıyorsa onu yaşamasıdır. Biz yetişkinlerin bu karantina günlerinde en fazla ihtiyacı olan şey an’da yaşayabilmeyi becerebilmek. Varoluşumuzda, Eric Berne- vari düşünürsek, içimizde bir çocuk, bir yetişkin ve bir ebeveyn var. İçimizdeki çocuğa daha fazla yer verelim. Algılayabilmek, temas edebilmek, ifade edebilmek için buna ihtiyacımız var. Yetişkin tarafımızı karar vermek için kullanalım.
Ebeveyn tarafımızı yalnız hisseden, korkan veya kaygı hisseden içimizdeki çocuğa şefkat göstermesi, sevgi göstermesi, kapsaması, ihtimam göstermesi için kullanalım. Bugünlerde bizi en çok zorlayan tarafımız çok fazla düşünen tarafımız. Düşünen taraf hangi taraf? Yetişkin mi? ebeveyn mi, çocuk mu? Ebeveyn olsa karar vermekle ilgilenir, yetişkin olsa kontrol etmek, teskin etmekle ilgilenir. Çocuk olsa spontan olmak, eğlenmek veya şımarmakla ilgilenir. Ya öyle olursa ya böyle olursa, nasıl olacak nasıl edecek diye düşünen tarafımız hangisi? İçimizdeki bitmemiş meselesi kalmış olan çocuğun yetişkinin kafasını bulandırmış hali. Gestalt bakış açısından bakarsak, kahır üreten tarafım, içinde bulunduğum anda benim için hiçbir işlevi olmayan düşünceler üretmektedir. Varoluşumun farklı halleri, farklı tuşlarım, aslında bir araya geldiğinde beni bütünlüğe taşıyan, beni kendi içimde bütünleştiren, bütün omurların üst üste geldiği bir omurga gibi, beni ayakta tutan bir şey olması lazım. Kahır üreten tarafım aslında dağılmış omurgalar. Üst üste gelen omurgalar değil. Onun için çocukluktan başlamak istedim. Neden? Çünkü çocuğu esas alırsak kendimizi yakalamış oluruz. İçimizdeki çocuk fabrika ayarlarımıza en yakın olandır. En yaratıcı, en spontan, en anda kalmış, en duyarlı olan tarafımızdır. Şu anda buna ihtiyacımız var. Antenlerimizin çok iyi veri topluyor olması lazım. Çocukları olanlar bilir, çocuklar bunu yetişkinlerden çok daha iyi yaparlar. Neden veri toplamaya ihtiyacımız var? Daha doğrusu nereden veri toplamaya ihtiyacımız var? İki yerden veri toplamaya ihtiyacımız var. 1. Benim ihtiyacım ne? Ben ne istiyorum? 2. Çevrem şu anda ne sunabiliyor?
Neden bu ikisini mümkün olduğunca çıplak bir halde algılamam önemli? Çünkü özellikle bugünlerde bu ikisini en uygun şekilde evlendirmekle yükümlüyüm. Ben gezmek istiyorum mesela, ama aynı zamanda evde kalmam gerektiğini de algılıyorum, o zaman devreye içimdeki ebeveyn girecek ve gezmek isteyip te gezemeyen çocuğa diyecek ki, olsun bugünler de geçecek, biz seninle güzel şeyler yapabiliriz. Yani evde ebeveynle çocuk ilgilensin, yetişkin tarafımız da vermesi gereken kararları versin, işle ilgili yapması gereken şeyleri yapsın. Ama biz kahır üretmeye devam edersek o zaman ne içimizdeki çocuğu ne içimizdeki ebeveyni bizim için işlevsel bir şekilde kullanabiliyor oluruz.
İçimdeki çocuk yaratıcı. Bugünlerde bu yaratıcılığa her zaman olduğundan daha fazla ihtiyacım var. Neden? Kendimle her zaman olduğumdan daha fazla baş başayım. Eğer ailemle birlikte yaşıyorsam, ailemle birlikte her zaman olduğumdan daha fazla zaman geçiriyorum. Eğer işimi sürdürmek durumundaysam işimi her zaman yaptığımdan farklı sürdürmek durumundayım. Hem kendimle ilişkimde hem yakın çevremle ilişkimde, hem de duygusal olarak biraz daha uzak mesafede olan arkadaşlarımla ilişkimde, iş yapış tarzımda farklılık oluşturmak durumdayım. Tüm bunları iyi yönetebilmek için kesinlikle yaratıcılığıma ihtiyacım var. Bunların hepsini düşünerek çözemem. Bunların hepsini düşünerek çözebileceğimi zannetmek kendime haksızlık olur. Neden haksızlık olur? Ancak zeminimizde olan kadarını algılayıp anlamlandırabiliriz. Bugün içinde bulunduğumuz durum zeminimizde yok. Yabancı diyar. Daha önce yürünmemiş yol. Tanıdık bir yer değil. Dolayısıyla zeminimizdeki mevcut malzeme ile bunu algılayıp anlamlandıracağımızı düşünmek biraz safça bir tutum olur. Üstelik kendimize haksızlık ta olur.
Burada niyet edip seçim yapmak çok önemli. Bilinmezi seçmek zorundayız. Bilinmeze adım atmayı seçmek zorundayız. İçimizdeki çocuk, bilinmeze adım atmada içimizdeki yetişkin ve ebeveynden çok daha gönüllüdür çok daha coşkulu şekilde bunu yaşamaya hazırdır. Çocuk her şeyi yeni gördüğü, her şeye ilk gördüğü şey gibi yaklaştığı için önceden onunla ilgili oluşmuş bir gözlüğü olmadığı için yeniden tanımlar. Algıladığı veriyi betimler, tanımlar, iyi, kötü, olumlu olumsuz şeklinde yaklaşmaz. Yeni bir deneyimdir. Her deneyime aynı coşku, istek, heyecanla yaklaşır. Bugünlerde buna ihtiyacımız var. Kesinlikle bilinmeyene doğru yürümekteyiz. Zihinsel süreçlerle bunu yönetmeyi istemenin, çocuksu bir zevk alabilecekken ciddi ve tamamen zihinsel süreçlerle yönetmenin bir alemi yok. İçimizdeki çocukları salalım, korkmayalım, düşerlerse yaralanırlarsa kalkarlar, iyileşirler. Düşmesinler diye sakınmanın faydası yok, düşe kalka büyürler. Şimdi içimizdeki çocukları salalım.
Bunun için hep birlikte bir uygulama yapalım: Gözlerimizi kapatalım, çocukluğunuzda kendinizi en özgür, en cesaretli, en yaratıcı, en coşkulu hissettiğiniz içinizdeki çocuk kendinizle bir buluşun! Size ne dediğini dinleyin ve bunları yazın.
Peki, bu uygulamayı yapmadan önceki haliniz ile bu uygulamadan sonraki halinizi deneyimlemeniz arasında bir fark var mı? Bunu da yazın.
Gelen cevaplardan bazıları: frekans farkı, daha hafif, daha huzurlu, daha rahatlamış, kaygısız, uçuyorum, coşkulu, umutlu, duygularım uyandı…
Bu tarafınızla gün içerisinde istediğiniz zaman buluşabilirsiniz! İçimizdeki çocuk aslında en bilge olandır. Çünkü en fazla yaşamışlığı olandır. Biz kaç yaşındaysak onu kapsamış aşmışızdır. O içimizdeki en bilgedir. En gençtir ama en fazla yaşamışlığa sahip olandır.
Zihninize güvenmeyin! İçinizdeki coşkulu, bilge, umutlu, spontan, yaratıcı, heyecanlı çocuğa güvenin. Bugünlerde bu çocuğa her zamankinden daha fazla ihtiyacınız var. Çünkü bizi fabrika ayarlarımıza en yakın tutacak olan varoluş halimiz içimizdeki çocuktur.
(İstiklal marşının söylenmesine eşlik etmek üzere kısa bir ara verilir)
Şimdi ne yaptık? Parça olarak başladık ve bütüne doğru hareket ettik. İçimizdeki en coşkulu ve bütüne doğru hareket etmeye en hazır olan parçamızla bütünleştik, buluştuk, balkonlara çıktık. Bütüne doğru yayıldık. Korona virüsünün yapmaya çalıştığı şeylerden bir tanesi de “siz çok parça olarak kaldınız biraz bütünleşin” demek. Hepimiz hem kendi içimizde bir bütünüz hem de ait olduğumuz daha büyük bir bütünün parçasıyız. Ancak yıllar içerisinde daha büyük bir bütünün parçası olduğumuzu unuttuk ve kendi içimizde parçalar olarak kaldık. Çocuğu olanlar bilir, çocuk bir yandan kural koyulmasını, belirli çerçeveler konulmasını ister, yani belli bir disiplin ihtiyacı vardır, ama aynı zamanda da duygusal olarak sevgi görmek, onaylanmak, fark edilmek, kapsanmak ve korunmak ister. Bizler, içimizdeki o çocuk tarafı unuttuk ve sadece yetişkin tarafımızla çalışmanın, çabalamanın, maddede bir şeyler kazanmanın derdine düştük. Sevilmek, onaylanmak, korunmak için maddede kendini göstermek yanılgısına düştük. Şimdi bu korona tehdidi ile birlikte aslında sevilmek, onaylanmak, korunmak, kollanmak için yaptığımız hiçbir şeyin önemi kalmadı. Şu anda kendimizi sakinleştirmek için yeni yollar arayışındayız. Yani kendimle nasıl temas edebilirim? Kendimi nasıl sakinleştirebilirim? Şimdiye kadar önemli olduğunu düşündüğüm şeylerin bir bir ortadan kalkması ile sanki çıplak kalmış gibiyim, sanki eşyalarımın tamamını kaybetmiş gibiyim. Bir anlamda çocuk halime geri dönüyorum. Sanki bunca zamandır gelişirken bana öğretilmiş olan sosyal yazılımla öğrendiğim ve içselleştirdiğim her şey elimden uçup gitmiş gibi. Değerlerimi elekten geçirip tekrardan inşa etmek durumundayım. Bunları neye göre inşa edeceğim?
Çocuk büyürken anne babanın değerleri doğrultusunda, anne baba da içinde yaşadıkları alt kültürleri doğrultusunda çocuğu büyütürler. Şu anda gerçekten anne babaların bile değerleri sarsılmış durumda, onlar da çocuklarını neye göre büyüteceklerini şaşırmış durumdalar, yani nasıl bir geleceğe doğru gidiyoruz? Dünya, doğa nasıl bir şekle evrilecek kimse bilmiyor. Dolayısı ile ister çocuklar ister yetişkinler olsun, herkes çocukça bir konumlanma içerisinde olup biteni kapsamakla yükümlü. Çünkü yeni bir deneyim, bununla ilgili dosyamız, repertuarımız yok, aynen bir çocuk konumundayız. İçimizdeki çocuğun doğal olarak yeniliğe korkusuzca, cesurca atlamasına, sürece güvenmesine, kendi yaratıcılığına güvenmesine ihtiyacımız var. Bu noktada cesarete çok ihtiyacımız var, neyle ilgili cesaret bu? Bilmediğimiz bir şeyi yaşamaya niyet etmekle ilgili cesaret. Aslında tam da varoluşçu felsefenin “atılmışlık” kavramı ile ilgili anlatmaya çalıştığı sürecin içindeyiz. Biz korona uyaranı ile karşı karşıyayız. Aynen doğumla birlikte kendimizi dünyaya fırlatılmış olduğumuz konumda bulmamız gibi. Bizim seçimimiz değil bu, oynamıyorum diyebiliyor muyuz? Ben bu oyunu nasıl oynayacağımı bilmiyorum, ben köşeden seyredeyim diyemiyoruz. Oyun yokmuş gibi yapamıyoruz, oyunun içindeyiz zaten. O zaman yapılacak olan en doğal, en işlevsel olan şey oyunu oynarken öğrenmek. Oyunun içerisindeyken öğrenmek, bunun varoluşçulukla ilgili tarafı ne? Oynuyorum ama oyunu bilmiyorum. Cesaret lazım. Cesaret hangi manevrayı yaparsam şu ya da bu sonuca varırım değil, cesaret gerçekten bilmediğim bir oyunda bilmediğim oyuncularla oynamak. Buna bir oyun olarak bakalım. Şimdiye kadar birçok oyun oynadık, kah yenildik kah kazandık. Şimdiki oyun hiçbir oyuna benzemiyor. Repertuarı en az olan, yargıları en az olan çocuk versiyonumuz. O bilinmezliğe en yürekle yürüyebilecek olan çocuk versiyonumuz.
Buradaki motivasyonumuz yetişkin ya da ebeveyn motivasyonumuzdan gelmeyecek, motivasyonumuz çocuk yanımızdan gelecek. Önyargısız ve merak etmeyi doğal olarak yaşayabilmek. Çocuk dünyayı keşfetmek ister, biz de şu anda keşfetmek durumundayız. Keşfetmek için şimdiye kadarki sosyal yazılımımıza dayanmayalım. Yazılım baştan yazılacak. Hepimiz eğer yazılım programcısıysak yapmamız gereken şey yepyeni bir program dili yazmak. Bunu da acaba nasıl bir dil yazsam diye düşünerek bulamayız. Yaşayıp deneyimleyerek bulacağız.
Yaşam döngüsüne dönelim. Bu döngü duyumla başlar, sonra farkındalık, sonra motivasyon, eylem, temas gelir. Farkındalık demek duyumsadığıma bir isim, bir çerçeve koymak demek. Yani yaşadığım budur demek. Çocuk deneyimler, ağzına koyar, elini uzatır vs fakat yaşadığının adını kendisi koymaz, Adını yetişkin veya ebeveyn koyar. Burada yaşam döngüsünde ilk duyumsama basamağında çocuğu, ikinci farkındalık basamağında da yetişkin tarafımızı kullanmak zorundayız. En önemli yer duyumsama ile farkındalık arasında, neden? Çünkü farkındalığımla ilgili nasıl bir çerçeve koyarsam davranışım o koyduğum çerçeve tarafından belirlenecek. Orada yetişkin anlam üretmeli. Çocuk deneyime açık olmalı, iradesini kullanmalı, cüret etmeli. Cüret etmesi onu daha önceden deneyimlemediği deneyimlere açık tutacak. Hepimiz bugün kendimizi aşmak zorundayız, bu düşünerek olamaz. Kendimizi aşmak başta kendimizi deneyime açarak olur, kendimi bilmediğim deneyime nasıl açarım? Düşünmeyerek deneyimleyerek, bunun için içimdeki çocuğa ihtiyacım var, çocuk duyumsamaya başlayacak, yetişkin ona isim koyacak. İsim nedir? Benim buna ihtiyacım var diyecek. Burada varoluşçu yaklaşımın bir kavramını daha getirmek istiyorum, o da: İnanç ve umut, sabır. Tevekkül göstermek. Neye tevekkül göstereceğim? Biz aceleciyiz, istiyoruz ki o anlamı bir kez koyayım ve o koyduğum anlam olsun istiyoruz. Öyle bir dönemde değiliz. Biz keşfe çıktık.
Duyumsamalarımızda kalacağız, acele etmeyeceğiz. Duyumsamalarımızın içerisinde korku, kaygı, umutsuzluk, çaresizlik te olacak, coşku, memnuniyet yaşadığımız zamanlar da olacak. O farkındalığa koyulan çerçeve çok kez değişecek, kah çok keyif veren kah neşelendiren bir etiket olacak. Burada varoluşçu anlamında cesaret, seçim, sorumluluk, anlamsızlıkta anlam üretmek ve ölüm kavramının tezahürünü yaşamak söz konusu. Belki de hiçbir yere gitmiyorum, olabilir…Önemli olan bir yere gitmek değil, önemli olan yolda kalabilmek. Mesele varacağım yer değil, giderken ne yapıyor olduğum önemli. Biz hepimiz yoldayız. Nereye mi gidiyoruz* Bilmiyorum. Bir yere gidiyor muyuz? Onu da bilmiyorum. Ama hepimiz yoldayız. Orada içimizdeki çocuğun coşkusuna ve cesaretine şöyle ihtiyacımız var, yolda kalabilmek için o coşkuya o boyanmamış gözlüklere ihtiyacımız var. Yetişkinimize neden ihtiyacımız var, hep etiketleri şu an’la ilgili koyması için. Ebeveyn bu an’la ilgili koymaz, ebeveyn ilerde güvende olmamı ister. Yetişkin ne yapacak? Çocuğun tüm duyumlarını tanımlayıp betimleyecek. Şimdi korkuyorum, şimdi cesaretlendim, şimdi zevk alıyorum, şimdi kaygılıyım…
Duygumuz ne olursa olsun, onu tanımlayacağız ve onu ifade edeceğiz. Hepimiz Gestalt programının 2. yılını ifade etmenin metodu ve tekniğini uygulamakla geçirdik. İfade etmek çeşitli şekillerde olabilir. Kendi kendime duvara, aynaya konuşurum, yazarım, beden postürleri alırım, dans ederim, renkli kalemlerle çizerim. Bedenimdeki hücreler özellikle olumsuz duyguların barındırdığı enerjiyle kalmak istemezler. Bu enerjilerin barındırıldığı, depolandığı zerrecikler olmak istemezler. İsterler ki sinirlen, üzül, umutsuz ol, her neyse ama o enerji ifade bulsun. O enerjinin nesnesine mi yoksa ikame nesnesine mi ifade edildiği ile bedenimizdeki hücrelerin hiç işi olmaz. Kime ifade edersen et, yeter ki et. Babana mı sinirlendin, duvara konuş; bedendeki hücreler babana mı konuştun duvara mı konuştun bilmez! Kocana mı sinirlendin? Yastığı mı yumrukladın kocanı mı yumrukladın bedenindeki hücreler bunu bilmez. Ama ilgili enerjin boşaltılmış mı boşaltılmamış mı onu bilir. Burada farkındalıkta çerçeveyi gerçekle uyumlu koymanın önemi nedir? Ondan sonraki basamak motivasyon. O farkındalığı gerçekçi bir şekilde tanımlamaz sosyal yazılım doğrultusunda tanımlarsam, gerçek ihtiyacıma doğru beni götürecek bir motivasyon ve eylemle devam edemem. İkame bir motivasyonla devam ediyor olurum. Acele etmeyeceğiz.
Ne zaman bitecek bu karantina? Ne acelen var? Koşturan mı var? Nerede neyi kaybettin? Bunun adına sen karantina diyorsun. Karantina deme! İçindeki çocukla tekrar buluşma sürecim de, içindeki bilinmezi keşfetme sürecim de, kendi kaynağında bundan önce temas etmediğim taraflarımla temas etme sürecim de, niye karantina diyorsun? Bunlar kavramlar. Bir kere hangi kavramı kullanıyorsan ona eşlik eden duygu ona göre yapılanacak. Yani sokağa çıkma yasağı var dersem kendime, eyvah hürriyetim kısıtlandı, sokağa çıkamayacağım, yasaklıyım gibi hissederim. Ama bana 4 gün hediye edildi, bakalım kendinle ne yapacaksın dersem motivasyonum başka türlü olmaz mı? Sakın Polyannacılık demeyin buna, öyle değil. Bu süreçte kendimi desteklemek için olguları kapsayabileceğim, onlarla temas etmeme yardımcı olabilecek çerçeveler getirmem lazım.
İçimdeki çocuğa neden ihtiyacım var? Çünkü bu sürece herhangi bir öğrenilmiş kavramla yaklaşmayacak. Farkındalık kısmı neden çok önemli? Çünkü içinde bulunduğum duruma atfedeceğim anlam benim bağışıklık sistemimi etkileyecek, bu kadar önemli. Aradaki ilişkiyi anlatayım: Beynimizin en eski kısmı limbik sistemimiz. Bu sistem çok duyarlı bir alarm sistemi gibi çalışır, tehdit algılamak üzerine kurgulanmış. Neden böyle bir işlevi olan organımız var? Çünkü eski insanları düşünün, bir yerden aslan mı gelir yılan mı saldırır, kendisini koruması hayatta kalması lazım. Limbik sistem tehdidi algılar, sempatik sistemi harekeye geçirir, adrenalin salgılatır, kaslar ona göre harekete geçer. Sempatik sistem diyor ki valla kusura kalma, ben hazımla ilgilenmem, saçını tırnağını da uzatamam, ben şimdi var gücümle tehdide odaklanacağım. Bu bizim Gestaltta öğrendiğimiz büzüşmüş konum, yani rahatlamış, gevşemiş değiliz. Bedenim büzüşmüş konumda, bu konumda sürekli olmak iyi bir şey değil, acıkmıyorum, halbuki bağışıklık sistemimi güçlendirmek için acıkmam lazım, dışkılamam, uyumam, terlemem, spor yapmam lazım. Ama limbik sistemimi sürekli uyarılmış tutup sempatik sistemimi çalıştırıp bedenimi sürekli adrenalin salgılayacak şekilde anlam üretiyorsam bilin ki bağışıklık sistemimin zayıflamasına ilk sebep olan benim. Benim anlam üretme mekanizmam.
Çocuk halimizle canımız maskesiz dışarı çıkmak istedi mesela, tehlikeli, orada yetişkin devreye girecek, diyecek ki “sen maskesiz dışarı çıkmak istiyorsun” sadece tanımlayacak. Orada aynı zamanda ebeveyn tarafımızı da devreye sokmakla yükümlüyüz, diyecek ki “çocuğum sen maskesiz dışarı çıkmak istiyorsun ama bak hasta oluruz, hastalanırız. Sokağa maske ile çıkalım, evin içinde istediğin kadar maskesiz oynarız seninle” diyecek. Bu üçlü birbirlerine kenetlenmiş bir vaziyette işbirliği yapmakla yükümlüler. Ama bu öyle bir işbirliği ki hiçbir taraf faturayı diğer tarafa çıkartacak kadar alan kaplamayacak, herkes haddini bilecek, yani ebeveyn teskin edecek, cezalandırmayacak, utandırmayacak, eleştirmeyecek. Bir zamanlar deneyimlemek istediğimiz, yaşamak istediğimiz optimum ebeveyn versiyonumuz var ya, işte şimdi zamanı…Kendi içindeki ebeveyni kendi içindeki çocukla ilişkiye sokarken, bir zamanlar olmasını istediğim ebeveyn olabilirim. Bugün bu çocuğun cesaretine ve coşkusuna ihtiyacım olduğu kadar onun korku ve kaygısını ve zaman zaman umutsuzluğunu da içimdeki ebeveynle kapsamaya, korumaya ve şefkat göstermeye ihtiyacım var. Bunu yaparken onun heyecan coşku ve yaratıcılığını kaybedecek kadar bir kıvamda değil. O zaman bu süreçte ilerleyemem. O zaman bu süreçte yeniliklere yelken açamam. İçinde bulunduğumuz sürecin bizim için en şifalandırıcı olan yönü bu. İçimizdeki çocuğun, içimizdeki ebeveyn tarafından küçükken alamadığı, özlemini çektiği her ne varsa şimdi ona sunmanın zamanı. Bu öyle bir sunma olmalı ki çocuğu teskin etmeli ama coşkusunu ve cesaretini pekiştirmeli. Öyle bir kapsama olmalı ki utandırmadan, eleştirmeden onun kaynağını ortaya koymaya hiçbir şekilde engel olmadan kapsamalı. Bunun kendisi son derece şifalandırıcıdır.
Korona tehdidi benim varoluşumla ilgili sahip olduğumu düşündüğüm herhangi bir şeyi yerle bir ettiyse, elimden aldıysa bu ilk başta kötü gibi görünse de aslında beni dibe vurarak, beni karanlıkta bırakarak, karanlığın içinde yeterince kalarak aydınlığı tekrar bulmama sebebiyet veren çok önemli bir fırsattır. O karanlığın içerisinde kalabilmeme destek olacak olan araç benim dışımda değildir. Karımda, kocamda, işimde değildir. Bendedir. İçimdedir. Acaba nerededir diye arayarak ta bulamam onu. Nasıl bulacağım? Yaşadığım her neyse onu kendime tanımlayacağım, ilgili duygusunu ifade edeceğim. Duyumsama ile farkındalık arasında ne kadar kalma gerekiyorsa o kadar kalacağım, acele etmeyeceğim, kendimi kafamda kurguladığım bir sonuca ittirmeyeceğim. It takes as long as it takes.
Ne zaman bitecek bu karantina? Ne zaman gidecek bu virüs? Bu süreç mecazi anlamda karanlık ya, karanlıkta kalıyoruz, aydınlığı aramayalım, karanlıkta kalalım. Aydınlığa odaklanmayalım, karanlıkta kalalım. Karanlıkta oynayabileceklerimize bakalım, karanlıktaki oyuncaklarımıza bakalım. Bakarsak buluruz. Bakmazsak göremeyiz. Aradığımız her ne ise bu karanlıkta bir yerde. Dolayısı ile karanlıkta kalmaya ihtiyacımız var. Çocuk karanlıkta kalabilir mi? Kalamaz. Çocuğun karanlıkta kalması için yanında yetişkine ve ebeveyne ihtiyacı var. Yetişkine, yaşadıklarını tanımlaması için, ebeveyne de onu teskin etmesi ve onu sarmalaması için. Bir kere bu üç konumu kafamızda belleyelim.
Ben kendimi teskin edeceğim. Beni teskin etsin diye kızartma patates yemeyeceğim, beni teskin etsin diye şaraba-sigaraya saldırmayacağım, sporu ölesiye yapıp göbeğimde baklavalar oluşturmaya çalışmayacağım, bir dakikamı boş bırakmayacak şekilde kendimi işle doldurmayacağım. Karanlıkta kalacağım, yetişkinime ve ebeveynime sarılacağım. Ebeveynime korkuyorum demekten çekinmeyeceğim, korkuyorum, ödüm patlıyor hatta! Ebeveynim de diyecek ki “anlıyorum, ben buradayım” o kadar. Yetişkin de diyecek ki “şimdi korkuyorsun, kalbin hızlı çarpıyor, soğuk terler hissediyorsun, nefesin sığ, dizlerin titriyor”
Bu dönem hepimizin ihtiyacı aynı. Kendimizi, hayat amacımızı yeniden tanımlamak, değil mi? Geçen gün dolabımı açtım, 15 Marttan beri evdeyim, 2 pantolon, 2 tshirt, 2 hırka giydim, onun dışında tüm kıyafetler ne için? Değil mi…Tekrardan düşünmek durumundayız. Nelere önem vermişim, kendimi nasıl konumlandırmışım…Bugün tüm dünyanın yaşadığı şekil: sabah kahvaltı, öğlen yemeği, sanal ortamda görüşme, duş, yatak…başka neye ihtiyacımız var? Kimimizin sarılmaya-sarılınmaya ihtiyacı var. Evde hayvan besleyenler bu açıdan çok şanslı.
Bu içinde bulunduğumuz durum dengenin bozulduğu durum. Şu anda bir denge arayışı gelişim sürecini olumsuz etkiler. Farkındalıkta ben denge arıyorum dersem o zaman denge aramak üzere motive olurum ve harekete geçerim. Ancak uzun bir süre dengede olmayacağız ve belki de dengede olma haline ilişkin algımız da değişecek. İp cambazlarını düşünün, ipi üzerinde uzun bir çubukla yürürler, çoğu defa o ipi üzerinde yürümüş oldukları için onlar için yeni bir şey değildir, ama her zaman yürüdükleri ipin dışında bir şey verilirse onlara o dengeyi bulamazlar. Tekrardan onu birçok kez denemeleri gerekir ki tekrar dengelerini bulabilsinler. Şu anda biz de o safhadayız. Keşifte kalmalıyız, bunu buldum olmamalı. Bugün için bunu bulduğumu düşünüyorum ama bu yarın değişebilir. Kendime ne kadar açık uçlu bir yer bırakırsam o kadar az beklentim olur ve o kadar az hayal kırıklığına uğrarım. Ne kadar kendi yaşantımı belli bir çerçeve içine alıp bu budur demeye kalkışırsam o kadar kendimi huzursuz etmiş olurum, çünkü henüz ne yaşayacağımı bilmiyorum, değişecek, kestirmek zor, ne kadar sürecek bilmiyorum, bir ayda neler yaşadım, belki 2 ay daha yaşayacağım, bilmiyoruz ki…Kendimizi “bilmiyorum” şeklinde konumlandırmakta fayda var. Çocuk kendini bilmiyorum şeklinde konumlandıramaz, çocuk keşif pozisyonunda konumlandırır, yetişkin adını koyacak, ebeveyn tarafım da tüm bunları yaşarkenki rahatsızlıklarım sürecinde bana kollarını açacak “her şey iyi olacak, bunlar da geçecek” diyecek. Bu üç tarafıma da ihtiyacım var. Bu 3ünü unutmamam lazım. Bir tanesine diğerinden daha çok dikkat ediyor olmamam lazım çünkü 3üne de ihtiyacım var.
Her ne yaşayacaksam ona tevekkül etmeliyim. Sonuçlara hükmetmeden, şunu bunu yaşıyorum diye ısmarlamadan ne geliyorsa ona tevekkül. Her ne geliyorsa hepsine aynı heyecan, aynı merakla, aynı mesafeden yaklaşabilmek. Bir deneyimime diğerinden daha fazla önem veya hoşnutluk atfetmemek.
Anlatımımda ebeveyni hep teskin edici rolde tuttum. Kontrole ihtiyacımız yok. Teskin eden ebeveyne ihtiyacımız var, anlam koyan, betimleyen, karar veren yetişkine ihtiyacımız var.
SORU: Çocukluk dönemlerinde her hatası için cezalandırılmış çocuklar var, bugün yaşadığımız aslında bütün bu anıları tetikleyen bir süreç, hepimizin geçmişte bir kapatılma öyküsü var, bu besleyici (nurturing) ebeveynleri devreye sokmak, eğer geçmişte o deneyimi yoksa zor, bu kişiler bu besleyici ebeveynleri nasıl devreye sokacak?
Aslında hepimizin hayatında koronadan önce de koronalar vardı, adı korona değildi. Önceki korona bu korona gibi bizi varoluşumuzun her boyutunda tehdit etmemişti. Ya sağlık ya ilişkisel boyutta, ya maddedeki başarı başarısızlık boyutunda, ya anlam amaç boyutunda bizi tehdit etmişti. Bu çok şiddetli olduğu için sanki yeniymiş gibi geliyor. Aslında bu süreçte hepimiz bu süreçten önceki deneyimimizde bitmemiş meselemiz nerdeyse oralardan uyarılmaktayız. İşte bu da aslında demin söylediğimi destekler nitelikte, neden, çünkü tekrardan bir şans veriyor bize. Bu sefer bitmemiş meselemi bitirebilirim.
İçimdeki çocuk, bitmemiş meseleyi dışarıdaki üçüncü şahısların yakalarına yapışarak, “ver bana istediğimi, bu sefer vereceksin” diyerek kapatmaya çalışıyordu, bu yüzden diğer insanlarla ilişkimiz tuhaf haller alıyordu. Çünkü diğer insan diyordu ki “a-a ne çıktı bunun içinden? Ben böyle tanımıyordum ki bunu? Bu nereden çıktı?” Dolayısı ile bir fırsat geçiyor elimize. Nasıl bir fırsat? Bugün gerçekten gerçekçi bir tehdit var ama bununla birlikte geçmişten bugüne ithal ettiğim bitmemiş meselem de var, o zaman karanlıkta kalma sürecim sadece bugüne ait olmadığı için geçmişten de barındırdığım ve bir türlü giremediğim bir karanlığım olduğu için daha da zor olacak. O zamanlar bana sevgi ve şefkat veren bir ebeveynim olmadığı için böyle bir model görmediğim için daha da zor. Bütün mesele burada, görmedim ki böyle bir şey, kendime nasıl vereyim? O senin damalarında akan kanda mevcut. Nasıl vereyim diye zihinsel boyuttan düşünürsen veremezsin, çünkü zihinsel boyutta açılmış bir dosyan yok, ama yaratıcılığında var o.
Besleyen ebeveynin de yaratıcı çocuğun içinden çıkacak. Yeter ki sen o yaratıcı çocuğa kabulle, tevekkülle, saygı ve sevgiyle eğil. Zor olan kısmı bu ama imkansız değil, en çok şifalandıran da bu. Bu farklı bir frekans.
Benim istediğim besleyici ebeveyn 100.5 frekansında diyelim ama ben hayatımı 88 frekansında yaşadım. Şimdi kişi diyor ki ya ben 88 frekansındayken sen benden 100.5 frekansını istiyorsun. Ben de diyorum ki sen 88 frekansından başla, tanımla- ifade et, tanımla- ifade et, tanımla- ifade et, o frekans değişmeye başlayacak ve sen daha düşünmeden, fark etmeden o frekansın 100.5 frekansına gelebileceğini göreceksin. Ama bütün mesele o süreçte sabırla, umutla, seçimle, tevekkülle kalabilmek. Yani aradığımız şey yapmak durumunda olduğumuz sürecin içerisinde gizli.
SORU: Tüm insanlığın bunu bir arada yaşıyor olması hepimizin ortak bir bitmemiş meselesi olduğu anlamına mı yoksa hepimizin ayrı ayrı bitmemiş meselelerinin olduğu anlamına mı geliyor?
Bitmemiş mesele bir tanedir. İhtiyaçlar ya bütünleşme ya farklılaşma ihtiyacıdır. Korona virüsüne bakarsam korona virüsünün kendisi inanılmaz farklılaşmış bir olgu. Kutbunu çağırıyor, diyor ki bütünleşin. Yani dünyanın bitmemiş meselesi şu anda “bütünleşmek” çünkü o kadar arsız iradeye sarıldık ki, o kadar kendimizi bütün zannettik ki, daha büyük bir bütünün parçası olduğumuzu unuttuk. Korona virüsü bize bizim doğaya karşı nasıl bir korona virüs olduğumuzun aynası. Dolayısı ile bitmemiş mesele her zaman tektir. Ya kendimizi bütünleşmekte konumlandırmışızdır, farklılaşamıyoruzdur, o zaman bitmemiş mesele farklılaşmaktır. Ya da kendimizi ağırlıklı olarak farklılaşmakta konumlandırmışızdır, bütünleşemiyoruzdur, bitmemiş meselemiz bütünleşmektir. Bugünkü durum o. Dünya olarak bitmemiş meselemiz bütünleşmek. Nasıl bütünleştik? Sokağa çıkmıyoruz. Hem kendimi koruyorum, hem herkesi koruyorum. Ben demek herkes demek, herkes demek ben demek. Cuma gecesi herkesin sokaklara dökülmesine neden kızdık? Ben boşuna mı evde oturuyorum? Sen çıkıp o virüsü yayasın diye mi? Senin yaptığın ya da yapmadığın şey beni etkiliyor.
SORU/YORUM: Yetişememe telaşı başladı, çok şey olup bitiyor. Bize verilmiş bir süre gibi algılıyorum. Bu süreyi iyi değerlendirememekten kaygılıyım.
Bu önemli bir husus. İlişki tarzlarını hatırlayalım. Deflection, yani amaçtan sapma. Bu süreçte bir şeylere yetişmeye çalışmak amaçtan sapmaktan başka hiçbir şey değil. Dışarıda çok gürültü var, o gürültüye odaklandıkça içimdeki gürültüye odaklanamam. Dışımdaki sesleri kapatmam lazım ki içimi duyabileyim. Dışarıda birçok şey olup bitiyor, aslında hiçbir şey de olup bitmiyor, ne olup bitecekse benim içimde olup bitecek. Dışarıda olup biten benim kendimle ilişkimin aynasıdır. Bunu unutmayalım. Hepimiz başı kesik tavuklar gibi koşturmaktayız, herkes bir şey yapmak bir şeyle ilgilenmek istiyor, herkes bir an önce yeniliklere ayak uydurmak istiyor. Ama bu kadar kısa sürede bir şey olmayacak. Ben kendi içimde sukunete vardığımda, dışarıda, benim sükunetim maddede tezahür edecek. Şu anda olup biten benim içimdeki karmaşanın dışarıdaki temsili. Onun için dışarıdaki bir şeye yetişmeye çalışmak kendi içimdeki kalabalık içerisinde kaybolmaktan başka bir şey değil. Hiçbir şey kaçmıyor, hiçbir zaman kaçmıyor.
Yakınlarını kaybeden ve ölüm korkusu çok tetiklenen sevdiklerimiz için ne yapabiliriz?
Kapsamak lazım. Bu durumlarda “terapy in a nutshell” devreye giriyor. Ben de öleceğim dedikleri zaman derim ki yaşamak isteğini niçin ölüm korkunla anlatıyorsun? “Ben yaşamak istiyorum” desene! İsmini nasıl koyuyorsam duygum da ondan etkilenir. Ölmekten korkuyorum dersen ona eşlik eden duygum olumsuz olacak ama ben yaşamak istiyorum dersen o zaman ona heyecan, coşku başka türlü duygular eşlik edecek. İbadet edin diyorum, çünkü sörf yapmayı öğrenmek için tsunami beklememek lazım. Sörf yapmayı güneşliyken, hafif dalgalar varken öğrenmek lazım. Bu kaslar hafif dalgalarda sörfün üzerinde kalmayı öğreniyor. O kadar ki büyük dalgalar geldiğinde artık otomatik olarak o kaslar alışmış olduğu için dalgaların üzerinde durabiliyor ve dalgalarla oynayabiliyor. Hiç bu tür bir farkındalığa hayatı boyunca girmemiş bir insan birdenbire ölüm korkusu ile karşı karşıya kaldığında çok yoğun yaşıyor. Bu da onun yolculuğu. Herkesin kendi yolculuğu…
Bitmemiş meseleyi bulmada tehdidi nereden algıladığım bize yol gösterir mi?
Kesinlikle! Bilinç düzeyimin nerede olduğu neyin içine ölebilmiş olduğumla belirlenir. Eğer ben tehdidi bedenimden algılıyorsam bu dünyadaki fiziksel varlığımın içine henüz ölmemişim demektir. Ben kendimi henüz fiziksel bedenimle tanımlıyorum, bedenim üzerinde işlem yapamıyorum hala.
Eğer ben tehdidi sevdiklerimden ayrı kalacağım, ailemi göremeyeceğim, o zaman ben kendimi henüz duygusal bedenimle tanımlıyorum, onu kapsayıp aşamamışım daha.
Eğer tehdidi ben paramı kaybedeceğim, evimi kaybedeceğim, başarısız olacağım, işim olacak mı şeklinde algılıyorsam o zaman ben zihinsel varlığımla kendimi tanımlıyorum.
Eğer hayat amacımı kaybedeceğim, bir daha anlam kurgulamayacağım, zaten anlamı yok diyorsam ben kendimi henüz tinsel varlığımla tanımlıyorum demektir.
Bilinç düzeyleri BEN, BİZ, HEPİMİZ VE HER ŞEY merkezli gider. Tasavvufta da Gestaltta da aslında öngörülen konum mümkün olduğunca şahit konumudur. Tüm bunların içine ölüp bunlara şahit olabilen konumdur. Nereden tehdit algılıyorsan bitmemiş meselen oradadır. Neyle özdeşleşiyorsam en zayıf noktam o’dur. Neyle özdeşlemişsem onun bekçiliğine soyunmuşumdur.
Hiçbir şey eskisi gibi olsun istemiyorum. Eski telaşlar, koşturmalar anlamsızmış. Her şey eskisi gibi olacak korkusu geliyor zaman zaman.
Her şey eskisi gibi olacak diye korkuyorum diyorsun ya ÇEVİR! Yeni şeyler yaşamak istiyorum de. Yetişkin söylemin o.
Tüm dengeler değişirken eğitim sistemi bu dönemi sürdürmeye çalışıyor, online sistem yeni bir şey, çocuklarda ve ebeveynlerde stres yaratıyor. Hem kendimizi hem çocukları yatıştırmaya çalışıyoruz. Enerjilerini atamıyorlar, hava alamıyorlar. Bunların içinde sıkışıyorum.
Bu sıkıntıyı yaşamasan anormal olurdu. Burada önceliklendirmen gereken bedendir. İstediği kadar ders olsun, günde iki kez aç müziği, saçmalık zamanı de, koşturun, dans edin, hayvan taklitleri yapın, enerji atmak için olanaklar yaratın. Başka yolu yok. Önce bedeni deşarj etmek lazım.
THE CHILD IN ME from a Gestalt perspective
In our online group meeting with clinical psychologist, gestalt therapist Prof.Dr.Hanna Nita Scherler on the evening of April 23, our agenda was again the days of quarantine and how we went through these days.
How can we continue to stay in balance as the process drags on? How can our relationship with family members at home be balanced?
Let’s ask our inner child: How are you living in the current situation? But don’t call him corona, quarantine, he may not understand, ask him how are you living these days…
Our state, which is as far away from mental processes as possible, is our inner child. These days, the mental dimension of our existence is the one that works the most and gets the most tired. If we look at the situation we are in as the inner child, it is the inner child who thinks the least, feels the most, feels the most, perceives the most. If the child is afraid, he is afraid, if he feels lonely, he feels lonely. The difference between the child in us and the adult who thinks too much is that he experiences whatever he is going through in the situation he is in at the moment, even if it is negative or unpleasant. What we adults need most in these quarantine days is to be able to live in the moment. In our existence, if we think of Eric Berne-like, we have a child, an adult, and a parent within us. Let’s give more space to our inner child. We need it to be able to perceive, touch, express. Let’s use our adult side to make decisions.
Let’s use our parental side to show compassion, love, containment, and care to the inner child who feels lonely, afraid or anxious. The part that challenges us the most these days is the part of us that thinks too much. Which side is thinking? Adult? parent or child? If he is a parent, he is interested in making decisions, if he is an adult, he is interested in controlling and appeasing. The child is interested in being spontaneous, having fun or being pampered. What if it’s like that or if it’s like that, which side of us thinks how it will be? The child inside us, whose unfinished matter remains, confuses the adult. From a Gestalt point of view, my doom-generating side produces thoughts that have no function for me at the moment. The different states of my existence, my different keys, when they come together, it has to be something that brings me to integrity, integrates me within myself, and sustains me, like a spine where all the vertebrae overlap. The part of me that produces my blood is actually the broken backbones. Not overlapping spines. That’s why I wanted to start from childhood. Why? Because if we take the child as the basis, we catch ourselves. Our inner child is the closest to our factory settings. It is the part of us that is the most creative, the most spontaneous, the most momentary, the most sensitive. We need this right now. Our antennas must be collecting data very well. Those with children know that children do this much better than adults. Why do we need data collection? More precisely, where do we need to collect data from? We need to collect data from two places. 1. What do I need? What do I want? 2. What can my environment currently offer?
Why is it important that I perceive these two as nakedly as possible? Because especially these days, I am obliged to marry these two in the most appropriate way. For example, I want to travel, but at the same time I perceive that I have to stay at home, then the parent in me will step in and say to the child who wants to travel but cannot travel, these days will pass, we can do good things with you. In other words, let the parents take care of the children at home, let the adults make the decisions they need to make, and do the things they need to do at work. But if we continue to produce grievances, then we will be able to use neither our inner child nor our inner parent in a functional way for us.
The child in me is creative. These days I need that creativity more than ever. Why? I am more alone with myself than I have always been. If I live with my family, I spend more time with my family than I always do. If I have to keep my job, I have to keep my job different from what I always do. I am in a position to make a difference both in my relationship with myself, in my relationship with my close circle, and in my relationship with my friends who are a little more distant emotionally, and in my way of doing business. I definitely need my creativity to manage all this well. I can’t figure it all out. It would be unfair to myself to think that I can solve all of these by thinking. Why would it be unfair? We can only perceive and make sense of what is on our ground. The situation we are in today is not on our ground. Foreign land. A road that has not been walked before. It’s not a familiar place. Therefore, it would be a bit naive to think that we can perceive and make sense of it with the existing material on our floor. Moreover, it would be unfair to ourselves.
It is very important to make a choice here. We have to choose the unknown. We have to choose to step into the unknown. The child inside us is much more willing to step into the unknown than the adult and parent inside us, and is ready to experience it much more enthusiastically. The child redefines everything because he sees everything new, approaches everything as the first thing he sees, and does not have any glasses that have been formed about him before. It describes and defines the data it perceives and does not approach it as good, bad, positive or negative. It is a new experience. He approaches every experience with the same enthusiasm, desire and excitement. We need this these days. We are definitely walking into the unknown. There’s no point in wanting to manage it with mental processes, managing it seriously and purely through mental processes when you can have childlike pleasure. Let’s release the children in us, let’s not be afraid, if they fall, if they get injured, they get up and get better. It’s no use to be careful so that they don’t fall, they’ll just growl. Let’s unleash our inner children now.
Let’s make an application for this together: Let’s close our eyes, meet the child inside you, with whom you felt the most free, the most courageous, the most creative and the most enthusiastic in your childhood! Listen to what he says to you and write them down.
Well, is there a difference between your state before you made this application and your experience after this application? Write this down too.
Some of the answers received: frequency difference, lighter, more peaceful, more relaxed, carefree, flying, enthusiastic, hopeful, my feelings aroused…
You can meet this side of you at any time during the day! Our inner child is actually the wisest. Because he is the one who has lived the most. No matter how old we are, we have covered it. He is the wisest among us. He is the youngest, but the one who has lived the most.
Do not trust your mind! Trust your inner enthusiastic, wise, hopeful, spontaneous, creative, excited child. You need this kid more than ever these days. Because our state of existence that will keep us closest to our factory settings is the child within us.
(A short pause to accompany the singing of the national anthem)
What did we do now? We started as parts and moved towards the whole. We became integrated with the most enthusiastic part of us and the most ready to move towards the whole, we met, we went to the balconies. We spread out to the whole. One of the things that the corona virus is trying to do is to say “you are left in pieces, integrate a little”. We are all a whole within ourselves and part of a larger whole to which we belong. However, over the years, we forgot that we were part of a larger whole and remained parts within ourselves. Those who have children know that on the one hand, children want rules and frameworks to be set, that is, they need a certain discipline, but they also want to be emotionally loved, validated, noticed, included and protected. We forgot that child side of us and we only worry about working, trying and gaining something with our adult side. We made the mistake of showing ourselves in matter in order to be loved, approved and protected. Now, with this corona threat, nothing we do to be loved, approved, protected and taken care of has become irrelevant. We are currently seeking new ways to calm ourselves down. So how can I contact myself? How can I calm myself down? It’s like I’m left naked, as if I’ve lost all of my stuff, with the things I thought important until now disappearing one by one. In a sense, I’m going back to being a child. It’s as if everything I’ve learned and internalized through the social software I’ve been taught all this time while I’ve been developing has slipped away from me. I have to sift and rebuild my values. How will I build them?
While the child is growing up, they raise the child in line with the values of the parents, and the parents in line with the subcultures in which they live. Right now, even the values of the parents have been shaken, and they are confused about how they will raise their children, so what kind of future are we heading towards? No one knows how the world and nature will evolve. Therefore, whether they are children or adults, everyone is obliged to cover what is going on in a childish position. Because it is a new experience, we do not have a file or a repertoire about it, we are just like children. We naturally need the inner child to jump into innovation without fear, courage, trust in the process, trust in his own creativity. We desperately need courage at this point, what is this courage about? The courage to intend to experience something we don’t know. In fact, we are in the process that existential philosophy is trying to explain about the concept of “discardedness”. We are faced with the corona stimulus. Just as at birth we find ourselves in the position where we were thrown into the world. It’s not our choice, can we say we’re not playing? I don’t know how to play this game, we can’t say that I should watch it from the corner. We can’t pretend the game doesn’t exist, we’re already in the game. Then the most natural and functional thing to do is to learn while playing the game. Learning while in the game, what does this have to do with existentialism? I play but I don’t know the game. It takes courage. Courage is not that I come to one or the other conclusion whatever maneuver I do, courage is playing with players I don’t know in a game I don’t really know. Let’s look at this as a game. We have played many games so far, sometimes we lost and sometimes we won. The current game is not like any other game. Our children’s version with the least repertoire and the least judgment. Our version of the kid who can walk into that obscurity most heartily.
Our motivation here will not come from our adult or parent motivation, our motivation will come from our child. To live naturally without prejudice and curiosity. The child wants to explore the world, and we have to explore it right now. Let’s not rely on our social software so far to explore. The software will be rewritten. If we’re all software programmers, what we have to do is write a whole new programming language. We cannot find this out by thinking about what kind of language I should write. We will find out by living and experiencing.
Let’s go back to the life cycle. This cycle begins with sensation, then awareness, then motivation, action, contact. Awareness means putting a name, a frame on what I feel. I mean, that’s what I live for. The child experiences, puts it in his mouth, extends his hand, etc. Here in the life cycle, we have to use the child in the first sense step and our adult side in the second awareness step. The most important place is between sensation and awareness, why? Because whatever framework I set for my awareness, my behavior will be determined by that framework. Adults must create meaning there. The child must be open to experience, use his will, dare. Her daring will keep her open to experiences she hasn’t experienced before. We all have to transcend ourselves today, this cannot be by thinking. Transcending ourselves is by first opening ourselves to experience, how do I open myself to experience I don’t know? Experiencing without thinking, I need my inner child for this, the child will begin to feel, the adult will name it. What is your name? He will say I need it. Here I would like to introduce another concept of the existential approach, which is: Faith and hope, patience. show gratitude. On what will I put my trust? We are hasty, we want to put that meaning once and we want it to be the meaning I put. We are not in such a period. We went exploring.
We will remain in our sensations, we will not rush. There will be times of fear, anxiety, hopelessness, desperation in our sensations, and there will be times when we experience enthusiasm and satisfaction. The framework that is put into that awareness will change many times, it will be a label that is very pleasing and sometimes exhilarating. Here, in the existentialist sense, it is about courage, choice, responsibility, producing meaning in meaninglessness and experiencing the manifestation of the concept of death. Maybe I’m not going anywhere, maybe… The important thing is not going somewhere, but staying on the road. It’s not about where I’m going, it’s what I’m doing on the way. We are all on the way. Where are we going* I don’t know. Are we going somewhere? I don’t know him either. But we are all on the way. We need the enthusiasm and courage of our inner child there, we need that enthusiasm to stay on the road, we need those unpainted glasses. Why do we need our adult, to always put the labels about the present. The parent does not care about this moment, the parent wants me to be safe in the future. What will the adult do? He will describe and describe all the sensations of the child. Now I’m scared, now I’m encouraged, now I’m enjoying it, now I’m anxious…
Whatever our emotion is, we will define it and express it. We all spent the second year of the Gestalt program practicing the method and technique of expression. Expression can take various forms. I talk to myself to the wall, to the mirror, I write, I take body postures, I dance, I draw with colored pencils. The cells in my body do not want to stay with the energy of negative emotions. They do not want to be the particles where these energies are housed and stored. They want you to be angry, sad, hopeless, whatever, but that energy finds expression. The cells in our body have nothing to do with whether that energy is expressed to its object or to its replacement object. Whoever you express, just do it. Are you angry with your father, speak to the wall; The cells in the body do not know whether you spoke to your father or to the wall! Are you angry with your husband? Whether you punched the pillow or punched your husband, the cells in your body don’t know it. But it knows whether your related energy has been discharged or not. What is the importance of putting the framework in line with reality in awareness here? The next step is motivation. If I do not define that awareness in a realistic way, in terms of social software, I cannot continue with a motivation and action that will lead me towards my real need. I would continue with a substitute motivation. We will not rush.
When will this quarantine end? What’s your hurry? Anyone running? Where did you lose what? You call it quarantine. Don’t say quarantine! Why do you call it quarantine, in my process of meeting the child in me again, in my process of discovering the unknown inside, in my process of contacting the parts of me that I had not contacted before in its own source? These are concepts. Whatever concept you use once, the accompanying emotion will be structured accordingly. In other words, if I say to myself that there is a curfew, I feel like my freedom has been restricted, I cannot go out, I am banned. But I was given 4 days as a gift, let’s see what you will do with yourself, wouldn’t my motivation be different? Don’t call it Polyannaism, it’s not. In order to support myself in this process, I need to bring frameworks that can help me to cover the facts and to contact them.
Why do I need my inner child? Because he will not approach this process with any learned concept. Why is the awareness part so important? Because the meaning I will attribute to the situation I am in will affect my immune system, it is that important. Let me explain the relationship: The oldest part of our brain is our limbic system. This system works like a very sensitive alarm system, it is built on threat detection. Why do we have an organ with such a function? Because think of the ancient people, whether a lion or a snake attacks from somewhere, he has to protect himself and survive. The limbic system senses the threat, activates the sympathetic system, releases adrenaline, and the muscles act accordingly. The sympathetic system says sorry, I don’t care about my digestion, I can’t grow hair and nails, now I will focus on the threat with all my strength. This is the shrunken position we learned in Gestalt, so we are not relaxed. My body is in a shrunken position, it is not good to be in this position all the time, I am not hungry, but to strengthen my immune system, I need to be hungry, I need to defecate, sleep, sweat, do sports. But if I keep my limbic system constantly stimulated and my sympathetic system work and my body constantly secrete adrenaline, know that I am the first to cause my immune system to weaken. It’s my meaning-making mechanism.
As a child, we wanted to go out without a mask, for example, it is dangerous, there the adult will step in, he will say, “You want to go out without a mask” will only define it. At the same time, we are obliged to activate our parent side, and he will say, “My child, you want to go out without a mask, but look, we will get sick, we will get sick. Let’s go out with a mask, we can play with you in the house as much as you want without a mask,” he will say. These three are bound to cooperate in an interlocked state. But this is such a cooperation that neither side will take up enough space to raise the bill to the other side, everyone will know their place, that is, the parent will not placate, punish, embarrass or criticize. If we have the version of the optimum parent we once wanted to experience, want to live, now is the time… I can be the parent I once wanted to be, while engaging the parent within myself with the child within. Today, as much as I need the courage and enthusiasm of this child, I also need to contain, protect, and show compassion for his fear and anxiety, and at times his despair, with the parent within me. While doing this, his excitement is not in such a consistency that he loses his enthusiasm and creativity. Then I can’t move forward in this process. Then I cannot set sail for innovations in this process. This is the most healing aspect of the process we are in. Now is the time to present everything that the child in us couldn’t get and longed for when he was little by the parent in us. This should be such a presentation that it should reassure the child but reinforce his enthusiasm and courage. It should be such a coverage that it should cover it without embarrassing or criticizing, without hindering in any way revealing its source. This itself is extremely healing.
If the corona threat has destroyed anything I thought I had about my existence, it took away from me, even though it may seem bad at first, it is actually a very important opportunity to find the light again by hitting the bottom, leaving me in the dark, staying in the darkness long enough. The vehicle that will help me stay in that darkness is not outside of me. It’s not in my wife, my husband, my job. It’s mine. It is in me. I can’t find him by calling to see where he is. How will I find it? Whatever I experience, I will define it to myself, I will express the feeling of interest. I will stay between sensation and awareness as long as necessary, I will not rush, I will not push myself to a conclusion that I have created in my head. It takes as long as it takes.
When will this quarantine end? When will this virus go? This process is figuratively dark, we stay in the dark, let’s not look for the light, let’s stay in the dark. Let’s not focus on the light, let’s stay in the dark. Let’s see what we can play in the dark, let’s look at our toys in the dark. If we look, we will find it. If we don’t look, we can’t see. Whatever we’re looking for is somewhere in this dark. That’s why we need to stay in the dark. Can the child stay in the dark? It can’t stay. The child needs an adult and a parent to stay in the dark. For the adult to describe what he or she is going through, for the parent to comfort and embrace him. Let’s remember these three positions for once.
I will reassure myself. I will not eat fried potatoes to calm me, I will not attack wine and cigarettes to calm me, I will not try to create baklavas in my belly by doing sports to death, I will not fill myself with work in a way that I will not waste a minute. I will stay in the dark, hug my adult and my parent. I won’t hesitate to say I’m scared to my parents, I’m scared, I’m even scared! My parent will also say “I understand, I’m here” that’s all. The adult will also say, “now you’re scared, your heart is beating fast, you feel cold sweat, your breathing is shallow, your knees are shaking”
This time we all need the same. Redefining ourselves, our life purpose, right? I opened my closet the other day, I’ve been at home since March 15, I wore 2 pants, 2 t-shirts, 2 cardigans, other than that, what are all the clothes for? Isn’t it… we have to think again. What did I care about, how did I position myself…The way the whole world lives today: breakfast, lunch, virtual meeting, shower, bed…what else do we need? Some of us need a hug-hug. Those who have pets at home are very lucky in this respect.
This is the situation we are in, the situation where the balance is broken. The search for a balance right now negatively affects the developmental process. If I say I am looking for balance in awareness, then I am motivated to seek balance and take action. But we won’t be in balance for a long time, and perhaps our perception of being in balance will change as well. Think tightrope walkers, they walk a tightrope with a long stick, it’s nothing new to them as they’ve often walked that tightrope, but they won’t find that balance if they’re always given something other than the tightrope they’re walking on. They have to try it over and over again so that they can regain their balance. We are at that stage right now. We should stay in exploration, not found this. I think I’ve found it for today, but that could change tomorrow. The more open-ended space I leave for myself, the less expectations I have and the less disappointed I am. The more I try to put my own life in a certain frame and say this is it, the more I feel uneasy because I don’t know what I will experience yet, it will change, it’s hard to predict, I don’t know how long it will last, what I went through in a month, maybe I will live for 2 more months, we don’t know… It is useful to position ourselves as “I don’t know”. The child cannot position himself as I do not know, the child positions himself in the position of discovery, he will name the adult, and my parents will open their arms to me during my discomfort while going through all this, and say, “Everything will be fine, these too will pass”. I need these three sides of me. I must not forget these three. I shouldn’t be paying more attention to one than the other because I need all three.
Whatever I am to live, I must put my trust in it. Put your trust in whatever comes, without dominating the results, ordering this because I’m experiencing this and that. Being able to approach everything with the same excitement, with the same curiosity, from the same distance. Not attributing more importance or pleasure to one experience than another.
I always kept the parent in a soothing role in my narrative. We don’t need control. We need the reassuring parent, we need the adult who gives meaning, describes, decides.
QUESTION: There are children who were punished for every mistake in their childhood, what we are experiencing today is actually a process that triggers all these memories, we all have a history of closure in the past, it is difficult to engage these nurturing parents, if they do not have that experience in the past, how do these people manage these nurturing parents? will it activate?
In fact, we all had coronas in our lives before corona, it was not called corona. The previous corona did not threaten us in every dimension of our existence like this corona. It threatened us either in the health or relational dimension, in the success-failure dimension in the item, or in the meaning-purpose dimension. It feels like new because it is so severe. In fact, in this process, we are all warned about our unfinished issue in our experience before this process. And this actually supports what I just said, why, because it gives us another chance. This time I can finish my unfinished business.
The child in me was trying to close the unfinished issue by grabbing the collars of the third parties outside, saying “give me what I want, this time you will give it”, so our relations with other people were getting awkward. Because the other person was saying, “a-ah, what came out of this? That’s how I didn’t know that? Where did this come from?” So we have an opportunity. What kind of opportunity? There is a really realistic threat today, but there is also an unfinished issue that I have imported from the past to the present, then my process of staying in the dark will be even more difficult because it does not belong only to the present, because I also have a darkness from the past that I cannot enter. It is even more difficult as I did not see such a model as I did not have a parent who gave me love and affection at the time. The whole point is here, I haven’t seen such a thing, how can I give it to myself? It is in the blood that runs in your veins. If you think about how to give from the mental level, you cannot give, because you do not have a file opened in the mental dimension, but it is in your creativity.
The nurturing parent will also come out of the creative child. As long as you bow to that creative child with acceptance, trust, respect and love. That’s the hard part, but it’s not impossible, it’s the most healing. This is a different frequency.
Let’s say the nurturing parent I want is on the 100.5 frequency, but I’ve lived my life on the 88 frequency. Now the person says that when I am at the 88 frequency, you want the 100.5 frequency from me. And I say you start from the 88 frequency, define-express, define-express, define-express, that frequency will begin to change and you will see that that frequency can come to 100.5 frequency without you even thinking about it or noticing it. But the whole point is to stay patient, with hope, with choice and with trust in that process. So what we are looking for is hidden in the process we have to do.
QUESTIONER: Does the fact that all humanity is experiencing this together means that we all have one unfinished business in common, or does it mean that we all have separate unfinished issues?
The unfinished matter is one. Needs are either integration or differentiation needs. If I look at the corona virus, the corona virus itself is an incredibly differentiated phenomenon. It calls to the pole, it says integrate. So the unfinished issue of the world right now is to “integrate” because we are so wrapped up in willpower that we think we are so whole that we have forgotten that we are part of a larger whole. The corona virus is a mirror of what kind of corona virus we are against nature. Therefore, the unfinished matter is always unique. Either we have positioned ourselves to integrate, we cannot differentiate, then the unfinished issue is differentiation. Or we have positioned ourselves predominantly in differentiation, we cannot integrate, our unfinished issue is integration. That’s the situation today. Our unfinished issue as a world is to integrate. How did we integrate? We are not going out. I protect myself and I protect everyone. Me means everybody, everybody means me. Why are we angry that everyone took to the streets on Friday night? Am I sitting at home for nothing? So that you can go out and spread that virus? What you do or don’t do affects me.
QUESTION/COMMENT: The flurry of not being able to catch up has started, a lot is going on. I see it as a given time. I am worried about not making good use of this time.
This is an important point. Let’s remember their relationship styles. Deflection, i.e. deviation from purpose. In this process, trying to catch up with something is nothing but deviating from the purpose. There is so much noise outside, I can’t focus on the noise inside as long as I focus on that noise. I need to turn off the sounds outside so that I can hear inside. A lot of things are going on outside, in fact nothing is going on, whatever happens will happen inside me. What happens outside is a mirror of my relationship with myself. Let’s not forget this. We all run around like chickens with their heads cut off, everyone wants to do something, take care of something, everyone wants to keep up with innovations as soon as possible. But nothing will happen in such a short time. When I reach tranquility within myself, outside, my tranquility will manifest in matter. It’s the outer representation of the mess inside of me that’s going on right now. For him, trying to catch up with something outside is nothing but getting lost in the crowd inside myself. Nothing escapes, never escapes.
What can we do for our loved ones who have lost their loved ones and whose fear of death is triggered?
It has to be covered. In these cases, “therapy in a nutshell” comes into play. When they say I’m going to die too, I say, why do you talk about your desire to live with your fear of death? Say “I want to live”! How I name it, my feelings are affected by it. If you say that you are afraid of dying, my accompanying emotion will be negative, but if you say that I want to live, then excitement and enthusiasm will accompany it with different emotions. I say worship, because you don’t have to wait for a tsunami to learn to surf. It is necessary to learn to surf when it is sunny and there are light waves. These muscles learn to stay above the surf in light waves. So much so that when big waves come, they can automatically stand on the waves and play with the waves because those muscles are used to it. A person who has never entered this kind of awareness in his life is living very intensely when suddenly he is faced with the fear of death. This is his journey. Everyone’s own journey…
How do I perceive the threat to guide us in finding the unfinished issue?
Definitely! Where my level of consciousness is is determined by what I have died into. If I perceive the threat from my body, it means that I have not yet died into my physical being in this world. I still define myself with my physical body, I still cannot operate on my body.
If the threat I will be separated from my loved ones, I will not be able to see my family, then I still define myself with my emotional body, I have not been able to contain it yet.
If I perceive the threat as whether I will lose my money, lose my house, fail, or have a job, then I define myself with my mental being.
If I say that I will lose my purpose in life, that I will never construct meaning again, that there is no meaning anyway, it means that I am still defining myself with my spiritual existence.
Consciousness levels go centered on I, WE, ALL AND EVERYTHING. In both Sufism and Gestalt, the predicted position is the witness position as much as possible. It is the position where you can die and witness all of this. Wherever you perceive a threat, your unfinished business is there. Whatever I identify with is my weakest point. Whatever I identify with, I have become its guardian.
I don’t want anything to be the same as before. The old hassles and rushes were meaningless. From time to time comes the fear that everything will be the same as before.
You say you’re afraid that everything will be the same as before, TURN! I want to experience new things. That’s your adult rhetoric.
While all the balances are changing, the education system is trying to maintain this period, the online system is something new, it creates stress for children and parents. We try to calm both ourselves and the children. They can’t release their energy, they can’t get air. I’m stuck in these.
It would be abnormal if you didn’t experience this problem. It is the body that you need to prioritize here. Have as many lessons as you want, turn on music twice a day, when it’s bullshit, run around, dance, imitate animals, create opportunities for energizing. There is no other way. First you have to discharge the body.

Renkli Kampüs programı “Ayrı Evlerde Online Buluşmalar” etkinliğimiz kapsamında konuğumuz olan klinik psikolog, gestalt terapisti Prof.Dr.Hanna Nita Scherler ile gerçekleşen “Bilinmezlikle Temas” başlıklı güzel söyleşimiz aşağıda okunabilir:
Sizce hayatımızda herhangi bir belirginlik var mıdır?
Varoluşsal bakış açısına göre hayatımızda belirginlik yok. Belirsizlik aslında hayatımızın temelinde olan bir olgu. Ancak biz bunu nasıl anlamlandırıyorsak, öyle yaşıyoruz.
Koronadan önce ve koronadan sonra gibi bir durum yok aslında. Korona ile birlikte belirsizlik olgusu idrakına vardık. Koronadan önce hayatımızda belirginlik yoktu. Varoluşçuların deyimiyle bir “atılmışlık” söz konusu. Doğumumuzla birlikte biz dünyaya fırlatılıyoruz, atılıyoruz. Konu: ama ben zaten doğmayı seçmemiştim değil, konu; mademki doğdum o zaman hayatımı nasıl anlamlandırabilirim? Ben hayatımı nasıl anlamlandırabiliyorsam öyle yapılandırılıyor. Diyeceksiniz ki bir bebek hayatı nasıl yapılandırabilir? Gelişimden değil yetişkin hayatımızdan bahsedeceğim. Bizler belirliliği seviyoruz. Öngörmeyi seviyoruz. Neler yaşayacağımızı tahmin etmeyi seviyoruz. Neden seviyoruz? Çünkü böyle büyütüldük. Sosyal yazılımımız bu şekilde oldu. Nasıl oldu? Plan yap, yarın ne yapacağını düşün, giyeceklerini yatmadan önce hazırla, dersini çalıştın mı? haftalık, aylık planın var mı? iş yerinde senelik plan yap. Planlamakta sorun var mı? Hiç yok, neden planlamayalım ki? Sorun, belirginlik aramamızda ya da plan yapmamızda değil, sorun biz plan yaptığımız zaman yaptığımız planın gerçekleşmeyebileceği ihtimalini çok çok zayıf belki de hiç düşünmememizde. Bu koronanın belirmesi, ertesi gün ne olacağını hiçbir zaman planlayamayacağımızın şekil 1A şeklinde aynası oldu. Korona öncesinde de belirsizlik vardı, hiçbirimiz hayatımızı planladığımız şekilde aksatmadan yönetemiyoruz. İnsan olmak bununla alakalı değil, insan olmak şu an varım ama 1 an sonra olup olmayacağımdan emin değilim bu ikisini aynı anda barındırabilmektir yaşamak. Bu şekilde hayatı her an yaşamak tad kaçırıcı bir şey. Bu nedenle çoğumuz “yaşıyorum” kısmına ağırlıklı bakıyoruz, “her an ölebilirim” kısmını halı altı ediyoruz. Sosyalizasyon sürecimiz de bunu destekler konumda. Nasıl? Çevremiz, ailemiz, dostumuz ne der? Aman sağlıkta kal, iyi ol, çok yaşa, uzun yaşa deriz. Sanki makbul olan çok yaşamak, sağlıklı olmakmış gibi…veyahut sosyalizasyon sürecinde deriz ki aman tek başına olma, ait hisset, sevil, onaylan…seni seven, kapsayan, onaylayan, duyan insanlar olsun. Vah vah zavallı, yalnız deriz mesela. Yine sosyalizasyon süreci bize ne diyor? Demek ki “ait olmak lazım”, yalnız kalmamak lazım. Ya da derler ki: Başarılı ol, yeterli ol, güçlü ol, kendine saygın olsun. Hiç kimse başarısız olmayı, kendini yetersiz hissetmeyi, güçsüz olmayı kolay kabul etmez. Veya yine çevremiz bize der ki amacın ve anlamın olsun hayatta. Amaç ve anlam kaybı depresyon demektir, ama bana sorarsanız bugün hiç kimse depresyonu ağız tadıyla yaşayamaz oldu, çünkü bir amaç ve anlam kaybı söz konusu olduğunda hemen “aman bu konuda bir şeyler yapalım geçsin bu” telaşına giriyoruz. Halbuki amaç ve anlam kaybını birazcık yaşamak, mevcut anlamı gözden geçirmek ve onu da kapsayıp aşan, gündelik ihtiyacına daha fazla cevap verebilecek, bir amaç ve anlam yaratmak için çok ta gereklidir aslında.
Şimdi koronaya bu açıdan bakarsak bizi sosyal yazılımımız açısından yerle bir etti, bir kere sağlığımızı her an tehdit etmekte, yani hastalanabilir ve hatta ölebilirsin demekte. Bizi her zaman alışık olduğumuz sosyal ortamımızdan çıkardı. Hepimiz başarımızı, yeterliliğimizi angaje olduğumuz çeşitli faaliyetler ile tanımlıyorduk, şak diye onları elimizden aldı. Maddi olarak ya da maddedeki kazançlarımızı azalttı. Soyut anlamda yeterlilik peşindeysek geçici olarak onu da elimizden aldı. Anlam ve amaç konusuna gelirsek, normal eğri içinde bir insansak, şimdiye kadar ki amaç ve anlamımız yerle bir oldu. Evet belirsizlik var, her açıdan. Ben kimim niye varım, insanlar niye var? Gerçekten önemli olan sağlık, birliktelik ve başarı mı? Amaç ve anlam mı? Bütün bunları sordurmaya başladı. Zorlanmamıza kaygı ile değil de kendimizi transforme etmek, büyütmek için bir fırsat olarak bakarsak bu işten daha karlı ve daha faydalanmış olarak çıkabiliriz.
Dinleyici sorusu: Her an ölebilirim düşüncesi bir paranoyaya yol açmaz mı?
Paranoya şu demektir: Orada dışarıda beni öldürmek isteyen ya da zarar vermek isteyen birileri veya bir şeyler var düşüncesinde insanın kendini konumlandırmasıdır.
Benim söylediğim ise bambaşka bir şey. Her an ölebilirim tamamen varoluşsal bir kaygı, ontolojik bir kaygı. Bunda kimsenin suçu yok. İnsan olmanın fıtratında her an ölebilirlik var. Bununla ya temas etmeyi seçebilirim ya da bunu düşünmenin faydası olmadığını, paranoyaya sebep olabileceğini vs bunların ardına sığınarak temsil ettiğim insan olma gerçeğini yadsıyabilirim. Bu yadsıma yolunu seçtiğim zaman –korona büyük bir tehdit- korona ve onun özelliklerini taşıyan, hayatımda karşılaşabileceğim birçok ufak tefek tehditlerle de temasta oldukça zorlanırım.
Dinleyici sorusu: Plan yapsak ta gerçekleşmeme ihtimalinin yüksek olduğunu fark ediyoruz covid sayesinde. Bu durumda hayata nasıl yaklaşacağız? Hangi kasımızı geliştireceğiz ki hayatta kalma ihtimalimizi arttırabilelim?
Bu gibi durumlarda kendimizi var etmek, yaşamımızı sürdürmek için ihtiyacımız olan tüm kaynaklar damarlarımızda akan kanda mevcuttur. Bundan dolayı hiç birimizin endişe etmesine gerek yok. Bu durumları yaşayıp kapsayabilmek için yeterli donanıma sahibiz. Bunu henüz idrak etmemiş olabiliriz bu da idrak etmemiz için çok güzel bir fırsat.
Tarif vermem gerekirse, malzemeleri söylüyorum: Niyet, hür irade kullanımı, seçim, cesaret, sorumluluk, sonucuna katlanım ve tek başınalık.
Bunları nasıl pişireceğiz? Niyetle başlamak lazım. Niyet, zihinsel ve biraz da duygusal bir karışım. Salt zihinsel bir faaliyet değil, sadece bir amaç belirlemek değil. Niyet ettiğimiz zaman kendimizi temas etmek istediğimiz noktaya gitmek üzere motive ederiz. Burada motivasyondan bir kulak memesi kıvamında biraz daha derin olan bir adanmışlık ta var. Niyet etmemiz lazım. Neye niyet etmem lazım? Niyet edilecek tek bir şey var, o da şu: hepimiz bir bütünün parçasıyız, bu bütüne isim vermek istediğimiz fark etmez, Allah, evren, kaynak, kelimeler önemli değil. Bir bütünün parçasıyız. Bütün, neye sahipse biz de onun parçaları olmak sıfatıyla o kaynağın bu bedendeki temsilleriyiz. Hiçbir şeyi bilmesek bile bütün hakkında şöyle bir durup doğayı seyredelim, dinleyelim, sabah oluyor akşam oluyor, mevsimler geçiyor, insanlar doğuyor, çocuk ergen yaşlı oluyor ölüyorlar. Hiçbir şey bilmesek bile hayatın bir döngüler silsilesi içersinde geçtiğini gözlemleyebiliyoruz. Tohum ekiyoruz, güneş çıkıyor, suluyoruz, çiçek-meyve-ağaç oluyor, o da ölüyor. Her şey kendi içersinde bir döngü şeklinde. O zaman bütünün temsiliysek hepimiz bizim hayatımızın da bizim seçimimizin dışında var oluşumuzu çerçeveleyen bir döngüsü var. Hiçbirimiz kanımızı dolandırmak için çaba sarf etmiyoruz, yemeği hazmetmek için çaba sarf etmiyoruz. Bu temsili olduğumuz bütünün bedendeki göstergesi olan mekanizmalar tarafından kendi kendine halloluyor. Niyete dönersek, o zaman benim adanarak niyet etmem gereken şey nedir? Parçası olduğum doğanın akışı ile uyumumu sürdürmek. Doğuştan itibaren yani fırlatılmışlığın andan itibaren, ben hem ait olduğum bütünün bir parçasıyım aynı zamanda bir beden bir insan olarak kendi içimde bir bütünüm. Bütün hikaye burada başlıyor. Bütünlüğümü daha büyük bir bütünün parçası olduğumu unutup kendi bütünlüğüme daldığım zaman arsız bir irade hakine geliyorum ve büyünle uyumumu unuyorum, dolayısı ile niyetim her zaman ait olduğum bütünle uyum ve ahenk içersinde yaşamak olmalı. Bunun günlük hayatımızda çok basit göstergeleri var, örneğin penceresiz, sadece air-condition ile çalışan akıllı binalarda sabah 8 akşam 8 çalışmak akıl karı değildir. Ait olduğumuz bütünle uyum içinde destekleyen bir varoluş tarzı değil. Uykumuz gelmişken yarınki işime sunum hazırlamak üzere kendimi zorlamak, kahve veya enerji içecekleri içmek akıl karı değil. Bilgisayar ekranına bakarak ne yediğimi dahi fark etmeden bakmak akıl karı değil, tüm gün hareketsiz oturmak akıl karı değil. Niyetim ait olduğum bütünle uyum içerisinde olmamı sağlayacak tutum benimsemek. Bunu nerden anlayacağım? Çok basit, ne zaman o uyumu bozsam bedenim hastalıklarla, duygu spektrumumdaki herhangi bir duygunun aşırı yaşanması veya belirgin bir şekilde bastırılması olarak kendini gösterir. Zihinsel boyutumda uyumsuzluk yaşadığımda düşüncelerimde takıntı meydana gelir. Bazı düşünceler istemsiz zihnime doluşabilir. Veya bazı düşünceleri üretmekte çok inatçı bulurum kendimi, istemediğim halde aynı şeylere takılmış bulurum kendimi. Bunlar bilge organizmamın bana “haaa sen ait olduğun bütünle uyumdan saptın, seni tekrar uyuma davet ediyorum” demesidir kendi lisanında.
Neyi seçmem gerekir? Benim rahatsızlığımı bana anlatan, beden-zihin ve duygularımda mesaj veren uyaranları ciddiye alarak, bu uyaranları ortadan kaldıracak davranış biçimleri seçmem, irademi o şekilde kullanmam gerekiyor. Bu bir seçimdir ve bunun bir takım sorumlulukları olacaktır.
Ait olacağımız bütün doğadır, evrendir, ait olacağımız bütün bir kurum olamaz, çünkü kurum da bir bütünün parçasıdır. Tehditi nerden algılıyorsam, bilincim orada konumlanmış demektir. Örneğin amirim benden yarına bu sunumu hazırlamamı istiyor, bütünle uyum içinde olmak istiyorum, dolayısı ile yatacağımm dersem amirime ters düşmüş olurum, bu da yıllık performansımı etkiler, bu da şirketti pozisyonumu olumsuz etkiler vs dersem ben tehditi nereden alıyorum? Ait olmak, onaylanmak, kabul görmek. Henüz bilincim orada.
Bilincim nerede konumlanmışsa ben o bilinç düzeyinde ancak seyahat edebilirim. Bilinç düzeyleri BEN merkezli, BİZ merkezli, HEPİMİZ merkezli ve HER ŞEY merkezli olmak üzere bir sonraki bir öncekileri kapsayıp aşarak ilerler. Bilinç düzeyimin kapsayıp aşması için birçok kez tehdit algıladığım şeye uyum sağlayıp sonunda zarar görmem lazım ki nihayetinde benim için yol olmadığını anlayayım. Ne yazık ve doğaldır ki birçok kez kafamızı duvarlara çarpmadan bizim için en uygun olanı seçemiyoruz. Bu bir eksiklik, eleştiri değil. Gelişim böyle bir şey. Deneye yanıla, sancı çeke çeke, kavrula kavrula ilerlemek söz konusu.
Bu yol tek başına gidilecek bir yol, insan eşine, çocuğuna, ailesine vs “gel benim gelişimimde bana yardımcı ol” diyemez, kendi gelişimini paylaşabilir ama bu tek başına gidilebilecek bir yoldur.
Dinleyici sorusu: Seçimi acaba biz mi yapıyoruz? Bilinç dışı ve toplum epey belirleyici değil mi?
Toplum sosyal yazılımdır. Bilinç dışı da benim bilmediğimi bildiğim taraftır. Dolayısı ile elimdeki kaynaklarla seçim yapmam her zaman söz konusudur. Yani toplum var bilinçaltım var demek seçim yapıp sorumluluk almaktan kaçmanın bir göstergesidir. Her şeyi bilmem söz konusu değil tabii ki, ama elimde olanlarla seçim yapabilirim. Seçim yapa yapa bunun sonuçlarına katlana katlana sonunda ne tür seçimler yapabileceğimizi çok iyi öğreniyoruz. Korona da bize bunu sert öğreten çok yönlü bir uyaran. Neden sert öğretmekte? Çünkü diyor ki: sen şu anda hiçbir konuda seçim yapamazsın. Sen şu anda sadece anını yaşayabilirsin. Bir sonraki anda ne olacağını bilmiyorsun. Belki markette varım, belki evine gazete getiren kişi ile geleceğim, belki aldığın süt kartonu üstündeyim, belki de sokakta yürürken 1 dakika önce orada hapşıran insanın havada asılı kalan zerreciği ile geleceğim, bilemezsin. Fakat ne yapacağım? Şu anda ay acaba buradan mı oradan mı gelecek diye sürekli tehdit altında mı yaşayacağım anımı yoksa evet bu var, doğru ama ben şu anımı elimde olanlarla en iyi şekilde nasıl değerlendirebilirim? 1.kendim için ne yapabilirim? 2.yakın çevrem için ne yapabilirim?
3.eğer yapabiliyorsam daha geniş çevrem için ne yapabilirim. İnsan sadece alarak değil, vererek te çok mutlu olabilir. Birileri için bir şey yaparak, gönülden temas ederek. Korku, insanı büzüştürür. Kabulle bakmak, tevekkülle bakmak, olanı kapsayabileceğine inanmak…Neyle karşılaşabileceğimi kontrol edemem ama karşılaşacaklarıma nasıl bir anlam yükleyeceğime ben karar veririm. Bu şekilde yaklaşınca büzüşmem, tersine genleşirim. Kendimize yapabileceğimiz en önemli şey: İçinde bulunduğumuz anda mümkün olduğunca kalmaya çalışmak. Bu bugün altı boşaltılmış bir terim haline geldi. Anda kalmak demek varoluşumun boyutları yani bir insan olarak kaynaklarım ne? Bedenim, duygularım, zihnim ve tinsel varlığım. Bedenimde veri toplamak için hangi kaynaklarım var? 5 duyum var. Demek ki anda kalmanın tek bir açıklaması var, o da: 5 duyumla şu anda algıladığım veriler ve onlara atfedeceğim anlamlar ve bu anlam doğrultusunda deneyimleyeceğim duygular var. Veri toplama becerim 5 duyumla kısıtlıdır, o kadar. Şu anda gelecekle ilgili veri toplayamam, geçmişle ilgili veri de toplayamam, ancak geçmişte olanları anımsayabilirim. Ama şu anda korona virüsü ile ilgili işlevsel bir şey değil bu. Şu anda hasta mıyım, ateşim var mı? Yok. O zaman şu andaki veriye odaklanacağım. Veriyi topladım, bu veriye anlam atfetmem lazım, çünkü atfedeceğim anlam benim davranışımı yönlendirecek. Eğer ben korkmamı gerektiren herhangi bir anlam atfediyorsam davranışım kendimi korumaya yönelecek, eğer atfettiğim anlam anda gördüklerimi tanımlar nitelikte olursa, kaygılanmama gerek kalmaz. Çünkü sadece topladığım veriyi betimliyorumdur.
Dinleyici sorusu: Şu anda üzücü bir durumdaysam an’da kalmalı mıyım?
Kesinlikle! Çünkü yaşadığımız acı, kaygı, korku, öfke, çaresizlik ne olursa olsun, ancak onunla temas ettiğimizde bu duygular kıvam olarak azalır. Bu duyguların hiçbir tanesi dirsekle itilebilecek, görmezden gelinecek, halı altı edilecek olgular değildir. Biz onları ittiğimizi zannetsek bile onlar pusuda beklerler ve benzer duyguları yaşamaya bizi davet eden bir uyaranla karşılaştığımızda misli misli gelirler. Dolayısı ile onları kucaklamamız ve temas etmemiz lazım. Temas etmek nasıl olur? Tanımlamakla olur. Anda kalıp anda algılayabildiklerimi fark etmekle olur. Diyelim ki acı yaşıyorum, bedenimde acıyı neremde yaşıyorum? Buna eşlik eden duygular neler? Buna eşlik eden düşünceler neler? Eleştirmeden, kendimi yermeden, hiçbir düşündüğüme yanlı bakmadan, sadece tanımlamak ve betimlemekte kalırsam göreceksiniz ki belli bir süre sonra bu olumsuz duyguların şiddeti azalacak.
Dinleyici yorumu: Genelde ben demiştim “bak” demek zorunda kalıyorum, bu yüzden de hep tahmin etmeye devam etmek ve insanları uyarmak zorunda hissediyorum kendimi. İnsanların bir şeyi düşünebilecekken düşünmediğini hatta yapacağını benim de buna tanık olacağımı fark etmekten kendimi engelleyemiyorum…
Başkalarının ne yaptığı neden sizi rahatsız ediyor? Başkalarının ne yapıp yapmadığının size değen tarafı ne? Başkaları ne düşünürse düşünsün, neden onları düzeltmek gereğini hissediyorsunuz?
İleriyi düşünmek, tahmin etmek, kendinizin dışında insanların ne yapıp yapmadığına bakıp uyarmanın sizin için işlevi nedir? Bunun ucu bana nasıl dokunuyor? Bu olay ne şekilde benim aynam olabilir? Bana nasıl ayna tutuyor olabilir? Olaylar daima bizimle ilgilidir, başkaları ile ilgili değildir, başkalarına ilişkin görebildiklerimiz bizim kendi zeminimizle ilgilidir. Başkalarına ilişkin gördüğümüzü zannettiğimiz şeyler kendimizle ilgili gördüklerimizin başkaları nezdinde yansıtılmalarıdır. Yani senin yorgun olduğunu görüyorsam ben yorgunumdur ve sendeki yorgunluğu görüyorumdur.
Dinleyici sorusu: Biz evde otururken sokakta gezenlerin, yasaklara itibar etmeyenlerin sistemdeki yeri nedir?
Bir bütünün içerisinde gerginlikler olmalıdır. Bütün demek zıtlıklar demek, gerginlikler demek. Yani gece ancak gündüzle anlam kazanır, kısa ancak uzunla anlam kazanır, kış ancak yazla anlam kazanır. Kurallara harfiyen uyanlar kadar kurallara uymayanlar da olması lazım. Çünkü biz bir bütünüz, bu böyle.
Dinleyici sorusu: Sevdiklerimiz anda kalamıyor ancak biz anda kalabiliyorsak onlara nasıl yardımcı olabiliriz?
Şöyle, biz ancak kendimiz üzerinde etkin olabiliriz, başka kimse üzerinde sözel ve ikna olarak etkili olamayız. Bizler bir anlamda enerji kütleleriyiz. Eğer ben anda kalabiliyorsam ve anda kalarak sakin, huzurlu bir varoluş içinde olabiliyorsam ve beraber yaşadığım insanlar bunu henüz yapamıyorlarsa “bakın şunu deneyin, bunun yolu şudur, neden yapamıyorsunuz” demenin bir faydası olmaz. Bizler titreşiriz, titreşen varlıklarız. Yapabileceğimiz şu, o anlarda kendi içinde bulunduğumuz anı kucaklama titreşimini arttırabiliriz. Herhangi bir ortamda güçlü olan titreşim diğerlerini etkiler. Eğer kendi titreşimimiz o konuda güçlüyse aynı ortamda benzer konuda titreşimleri daha düşük olan insanlarınkini etkileyebiliriz. Yani sözel olarak etkilemeyi deneyimlemek yerine ya da denemek yerine onlara anlayışla, şefkatle, ihsanla yaklaşıp kendi içinde bulunduğumuz huzurlu ve sükunetli konumu pekiştirip derinleştirmeye çabalarsak bu eninde sonunda onları da etkileyecektir.
Dinleyici sorusu: Bu virüs solunum sistemime saldırıyor. Bana aynalığı nedir?
Gerçekçi olarak kendimize soralım, biz bireysel boyutta, bir takım grup boyutlarında ve küre boyutunda doğamıza ne yaptık? Kendi doğamıza ne yaptık?
Bir anlamda nefes aldırmadık. Kendimizi işlere boğduk, yapmamız gerekenlere boğduk. Nefes aldırmadık. Doğamızda hayvanları öldürdük, tahılların GDO’su ile oynadık, zevk almak için avlandık, petrol çıkarıp doğayı bozduk, küresel ısınmaya sebep verecek şeyler yaptık, takmadık.
O kadar arsız olduk ki, ait olduğumuz doğadan farklılaştık, parçası olduğumuz doğayı unuttuk. Şimdi bu korona virüsü, minicik ama etkisi çok fazla. Hiçbir yerde ama her yerde. Sanki diyor ki siz beni boğdunuz, şimdi ben sizi boğuyorum. Siz beni hayvanlar, bitkiler, doğal kaynaklarım nezdinde hapsettiniz adeta, şimdi siz hapsolun! Siz kendinizi çok güçlü, yaşama hükmedebilecek güçte olduğunuz sanrısına kapıldınız, ama şimdi görüyorsunuz ki hiçbir şeye gücünüz yok. Titreyin ve kendinize gelin” der gibi ayna tutuyor.
O kadar bireyselleşmiştik ki şu anda öyle bir durumda bulduk ki kendimizi, kendimi bu virüsten korursam zaten çevremdekileri de korumuş oluyorum. Çevremdekileri korursam kendimi korumuş oluyorum. Birbirimize nasıl bağlı olduğumuzu hatırlatan doğası var.
Ben buna “bilge virüs” diyorum.
Dinleyici sorusu: Bu virüsün çocuklara daha az zarar vermesi tinsel boyutta arsız yetişkinlere mesaj vermeye çalışması mı?
Çocuklar yetişkinlere kıyasla doğa ile çok daha fazla uyumda olan mekanizmalardır, henüz yeterince uyumları bozulmamıştır. Eninde sonunda bozarız bu uyumu.
Dinleyici sorusu: Gün içinde duygu ve davranışlarımızın çok fazla değişikliğe uğraması normal midir?
Çok normaldir. Kendinize sevgi, şefkat ve ihtimamla yaklaşın. Çok olağanüstü bir durumdan geçmekteyiz. Tüm gün evdeyiz, kimimiz çocuklarımızla, eşiniz, anne ve babanızla aynı evdeyiz. Kendimize özel bir zaman ve mekan ayırmaya ihtiyacımız var. Bugünlerde bunu yapmakta biraz zorlanıyor olabilirsiniz. Dolayısı ile duygu durumunuzun değişmesi çok normal.
Dinleyici sorusu: Covid-19 uzun vadede sosyalleşmeyi etkileyecek mi yoksa daha olumlu mu etkileyecek?
Biz insanların nesne peşinde olduğunu düşünüyorum, biz sosyal yaratıklarız, bizim kendimizi anlamamız için insanlarla ilişki içerisinde olmamız gerekiyor. Belki sosyalleşmenin şekli değişecektir, ama fikrim sosyalleşme ihtiyacımız hiçbir zaman değişmeyecek.
Dinleyici sorusu: Bu dönemde kişi aidiyet ve değer duygusunu yitirdiğini düşündüğü an ne yapması gerekiyor?
Bizler ilk aidiyet deneyimini ailemizle yaşarız. Ailemizden dışarı çıktığımızda arkadaşlarımız da bu aidiyet çerçevesine eklenirler. Daha sonra sevgililerimiz olur, yetişkin arkadaşlarımız, iş arkadaşlarımız olur, futbol takımı tutarız, felsefi bir topluluğa aidiyet hissederiz vs. Aidiyet hissettiğimiz çevreler yetişkin hayatımızda giderek artar. Önemli olan ait hissetmek ama nereye ait hissettiğimiz açısından söylenecek birkaç laf var.
Aidiyetimiz insanlara, topluluklara, kurumlara, dini inançlara, veya bir takım zihnimizle kurguladığımız olgulara olabilir. Bunların ne olduğu çok önemli değil, önemli olan ait olduğumuz kişi ya da topluluklar bizim kendimizi tanımladığımız zeminler olur. Olgunlaşmak, bütünleşmek, özdeşleştiğim yani kendimi ait hissettiğim her şeyden farklılaşmayı, ayrışmayı, bırakabilmeyi gerektirir. Bu ayrışmak buluşmamak üzere terk et demek değil, aidiyet hissi, insan olgunlaştıkça fiziksel aidiyet olmaktan soyut anlamda bir olgu olmaya gider. Dolayısı ile bu korona aslında aidiyet bağlamında şu dersi vermeye çalışıyor: Senin ait hissettiğin o kişiler veya yerler var ya, ben seni şimdi fors majör onlardan koparttım. Şimdi sen alıştığın şekilde aidiyet yaşamadan da varlığını sürdürmenin bir formülünü bulmakla yükümlüsün. Daha felsefi bir açıklama yapacak olursak belki biraz soyut kaçacak ama özdeşleştiğin her şeyin içine öldüğün zaman gerçekten özgür olursun. Özgürlük insanın evinin ait hissettiği yerin kendi gönlü, kendi kalbi, kendi içi olduğu zaman gerçekleşebiliyor. Benim varoluşum, dışarıda insanlar veya kurumlar veya gruplara aidiyete bağımlı kalırsa o zaman mutsuzluğa bilet almış olurum. Bunu yalnız olun, kendinizi tecrit edin anlamında söylemiyorum, sadece ait hissettiğim kişiler ya da yerler her zaman olacak ama o aidiyetimin derecesi önemli. Onlarsız da yapabilirim, illa onlarla kendimi tanımlamak durumunda değilim.
Taoizme bakacak olursak orada der ki: Gerçek annen toprak, gerçek baban da göktür.
Yani hayatımızda annemiz ve babamız var, veya vardılar, yaşamımız boyunca birçok anne ve baba türevleriyle birlikte oluruz, ama bir gün gelmeli dışarıda anne ve babalar aramayı bırakıp aslında bir parçası olduğum kürenin bana sağladığı hava ve toprağın aslında beni destekleyen temel 2 güç olduğunu hissettiğim zaman aidiyet hissimin gelişebileceği en üst noktasına taşımış oluyorum.
Dinleyici sorusu: Çocukların doğa ile uyumunu bozmamak adına model olmaktan başka yapabileceğimiz ne var?
Samimi ve gerçek olun. Çocuklara yalan söylemeyin, çocuklar anlamaz demeyin. Otantik olun. Çocukların kapsayıcılığı yetişkinlerden daha derin.
Dinleyici sorusu: Bireysellik artacak mı azalacak mı?
Aslında ne kadar birlikte ne kadar ayrı, insan olmanın kaçınılmaz gerginliğidir. Bunun bir kez bulunup hayat boyu orada kamp kurulabilinecek bir noktası yoktur. Bu aynı döviz kuru gibi, aynı güncellenen telefonlar, tabletler gibi, içinde bulunduğumuz duruma göre ayar verilmesi gereken bir olgudur.
Dinleyici sorusu: Bedensel olarak hastalanırsak bunu nasıl ele almalıyız?
Almamız gereken dersleri almak için umarım maddede tezahür etmez, virüs ya da başka bir hastalıkta önce teşekkür etmek lazım, savaşmamak lazım, çünkü neyin bekçiliğine soyunursak orada bir savaş ilan etmiş oluruz. Savaşın bir kazananı bir de kaybedeni olur. Halbuki amaç savaşmak değil, hayat gerginlikleri barındırma öğretisidir. Virüs etkilediği insanlar nezdinde bireysel düzeyde ama bir anlamda da küresel düzeyde tevekkülü öğretiyor, kapsamayı öğretiyor. Mesele savaş değil, mesele barındırdığın mesaj nedir onu anlamaya niyet ediyorum, bu mesajı anlamak için seninle temas etmem lazım. Temas etmek nedir? Tanımlamak, betimlemek, kendime eğilmek, kendimi dövmemek. Bunu virüsle öğrenmek durumunda kalmak çok zor bir sınav…Umarım maddede bu kadar çabalamadan manada öğrenmemiz gerekenleri öğrenebiliriz.
Dinleyici sorusu: Globalleşme yerini yerelleşmeye bırakacak mı? Daha içe dönük topluluklar mı olacağız?
Bütün parçalara ayrıldı, parçalar birbirleri ile ilişkili olduklarını unuttular. Bu virüs parçaları parça parça halinde evlerine tıktı. Ve parçalar sınırlarını yeniden tanımlıyorlar ki yeniden bir araya geldiklerinde tam bir fit olsunlar. Puzzle şekilleri yeniden yapılandırılmakta.
Dinleyici sorusu: İş yaşamı bizi hayatta kalmaya zorluyor, bu kaos içinde olan biteni anlayabilmek için nasıl zaman yaratabilirim?
Niyet! İnsan bir şeye gerçekten niyet ederse, zaman o niyet ettiği şeyi yapması için adeta peşinden koşar gibi oluyor, insan zamanın peşinden koşar gibi değil…
Dinleyici sorusu: Boş olmamalısın, sürekli meşguliyet halinde olmalısın gibi bir sosyal yazılımımız var, fakat bunun uzun sürede olumsuz etkileri olacağı konusunda endişelerim var. Sizin fikriniz nedir?
İnsan akıllı telefon gibidir, prize koyarız, şarj olurlar, bir süre kullanırız. İnsanlar da şarj olmalı, şarj olmak sadece fiziksel boyutta anlaşılıyor. Sanki sadece uyuyunca şarj oluyoruz. Evet ama o fiziksel boyuta ait. Bir de duygusal boyutumuz var, zihinsel boyutumuz var, tinsel boyutumuz var, bunları da beslemekle yükümlüyüz. Duygusal boyutta bizi duygusal olarak besleyecek şeyler bulmak durumundayız. İnsanlar bunu illa aşk, sevgili olarak algılıyorlar, öyle değil. İnsan bir hayvanı severek te, güzel bir müzik dinleyerek te, birilerine yardımcı olarak ta duygusal olarak beslenebilir.
Zihnimizi de beslemeliyiz. Zihni beslemek çalışmak anlamına gelmiyor. Zihni beslemek hoşlandığınız şeyleri okumak, bir şeyleri seyretmek, düşünmek, yazmak, çizmek…
Bir de maneviyatımızı beslemek durumundayız. Bu da kişiye özel bir şey. Dua edebiliriz, ibadetlerimiz olabilir, inançlarımızı besleriz. Tüm bunları yapmak için kendimize zaman ayırmak durumundayız. Aborjinlerin dediği gibi: Biz bir yerlere koşuyoruz ama ruhlarımız arkadan geliyor, oturup ruhlarımızı beklemek durumundayız.
Dinleyici sorusu: Bu süreçte ölenler bu sınavı verememiş demek midir? Ölen doktorları, gençleri nasıl yorumlamak gerekir?
Kesinlikle hayır. Ben küçükken çok belgesel seyrederdim. Buffalolar göç zamanında hep aynı nehirden geçiyorlar ve o nehirden geçerken bazı Buffalolar timsahlar tarafından yeniyor. Bu Buffalolar niye her sene o nehirden geçerler diye kendime sorardım. Sonra anladım ki doğa açısından A Buffalosunun veya B Buffalosunun hayatta kalmasının hiçbir önemi yok. Buffalo türünün hayatta kalmasının önemi var.
Biz hiçbir şeyiz. Ben Nita olarak hiçbir şeyim. Ben bugün ölürsem dünya aynen devam eder, hiçbir şey değişmez. Bugün baktığımız zaman farklı bir şeyler görebiliriz. Bugün yaşadığımız zorluk, bugün kaybettiğimiz insanlar, belki yarın için çok daha farklı anlayışlara ve varoluş şekillerine evrilmek doğrultusunda “şehit olmuş insanlar” diyebiliriz, onların varoluşları bu amaca hizmet etti diyebiliriz.
Dinleyici sorusu: Korona sonrası hiçbir şeyin değişmeyeceğini düşünüyorum, çok mu kötümserim?
Bir çubuğun 2 ucu var. Ben bu uyarana ne anlam atfedersem bundan sonra ne yaşayacağımı bu uyarana atfedeceğim anlam belirleyecek. Ben sadece olumsuz ucunu görüp olumlu ucunu yadsırsam hayatıma atfettiğim anlam da bu olumsuzluğa kendimi odaklanmam doğrultusunda çizilecektir. Bu bir seçim. Mademki bu seçimi yapıyorsun onun sorumluluğuna katlanacaksın. Olay bu.
Her şey iyi olacak, öyle bir şey yok. Ama olumlu gelişmeler de olacak olumsuz gelişmeler de olacak. Önemli olan bunlara rağmen hayatın anlamlandırmaya devam ettirmek, bunlara rağmen var olduğumuz sürece varoluşumuzu kendimiz için anlamlı ve işlevsel bir şekilde yönetebilmek.
Dinleyici sorusu: Durmaya müsaade yok adeta. Durduğumuz zaman nasıl durulacağını bilmiyoruz gibi. Ben durmak istesem çevrem akıyor, bu duruma nasıl yaklaşmalıyız?
Durmak ölümün bir temsilidir. Çünkü ölüm ne olduğunu bilmediğimiz için bilinmezdir. Durduğumuz zaman ölümün bir temsilidir. Felsefi olarak durmamak ölümü kapsayamamak ile eşdeğer tanımlanır. Durmak için illa fiziksel olarak durmak gerekmiyor ama yavaşlayarak başlayabilir, gündelik temposundan bir şeyler eksilterek başlatabilir ama durmayı bilmek gerçekten önemli bir şey.
Dış sesleri kıstığımız zaman iç sesleri daha çok duyabiliriz. Birçok insan bana der ki “valla ben bu işten/sevgiliden hiç memnun değilim ama yeni bir iş/sevgili bulana kadar bunu bırakasım yok” Bu da böyle bir şey. Hareketliliğimi bırakamıyorum, durunca ne olacağımı bilmiyorum.
Aslında durursan içeride dışarıdakinden çok daha büyük bir devinim var ama o devinimi duyabilmek için dışarıdakileri bırakabilmek lazım. Dışarıdaki kalabalıktan çekildiğim anda o geçişe tahammül etmem lazım, o bilinmez kısa geçiş, onu yaşamak için cesarete ihtiyacım var ve tek başınalığı kaldırabilme gücüm olması lazım ki o dış seslerden iç seslere geçebileyim, ama iç seslere geçtiğimiz zaman da onun zevkinden geçilmiyor. O zaman dışarıda ne olup olmadığı ile ilgili pek ilgilenesimiz gelmeyecek zaten.
Dinleyici sorusu: Sizce evrene acı çektirenler ile çektirmeyen ve fayda sağlamaya çalışanlar arasında ayırt etmeden herkesin bu durumdan etkilenmesi sizce adaletsizlik olmadı mı?
Biz bilemeyiz evrene ne acı çektirip çektirmediğimizi…Bu soruda ne var? İnsanın kendisine önem atfetmesi var. Ben diğerlerinden farklıyım, ben özelim var. Öyle bir şey yok. Biz de Buffalo’lardan farklı değiliz. Kendimize o kadar önem atfetmeyelim, hiç birimiz olmazsak olmaz değiliz, yani ben merkezli bir yerden geliyor bu soru. Ben şunu yapmıştım, ben bunu hak etmiyorum. Böyle bir şey yok. Bir kere hak diye bir şey yok. Doğada hak var mı? Haklı ağaç, haksız ağaç var mı? hak bir kurgu. Böyle bir şey yok. Zihinsel alandaki üretimlerden uzak durmalıyız.
Dinleyici sorusu: Bu süreçte okumamızı tavsiye edeceğiniz kitaplar var mı?
Eckhart Tolle- Şimdinin Gücü
Dinleyici sorusu: İnsanlığı robotlaştırmak adına adımlar atılıyor. Bu robotik hayat kaçınılmaz mı yoksa bu gidişe dur demek elimizde mi?
Tranforme olmak demek daha önceden gidilmemiş yollarda gidebilmek demek. Bugün robotlaşma olacak, bir gün gelecek bu robotlaşma da miyadını dolduracak, yerine başka şeyler gelecek. Sürekli yeni şeyler çıkacak. Aynısının devamını isteyemeyiz.

IOS’tan Android’e geçenlerden misiniz? veya tersi?
Satış personeli size telefonunuzdaki bilgileri rahatlıkla yeni telefonunuza aktarabileceğinizi mi söyledi? Inanmayın.
IOS’tan Android’e en başta Whats App mesajlarınızı aktarmanız şu anda kendi imkanlarınız ile mümkün değil. Günümüzde Whats App iş hayatının büyük bir parçası haline geldi, dolayısı ile orada biriktirilen mesajlar ve görseller artık mail kadar önemli hale geldi. Yeni telefonlarınıza rahatlıkla aktarılabilir olması önemli bir kriter haline geldi.
Ücretli olarak bu aktarımı kolaylıkla yapabilirsiniz. Dr.Fone isimli uygulama ile telefonunuzdaki tüm bilgileri yenisine aktarmanız mümkün. Tabii programı tasarlayan firma, bilgileri tek seferde yüklemek isterseniz güzel bir ücret talep ediyor, sadece Whats app farklı, sadece telefon hafızası aktarımı farklı…Birçok farklı paket seçeneği mevcut olup ihtiyacınıza göre seçim yapıp kopyalama işleminiz gerçekleşiyor.
Program gayet güzel çalışıyor, kopyalama rahatlıkla gerçekleşiyor.
Ekranı kırılmış, kapkara ve tuşlarına basamadığım hali ile telefonumdaki herşeyi kopyalayabildim. Yani telefonunuzun çalışıyor olmasına da gerek yok…Böyle de güzel bir avantajı bulunuyor.
Fatura adresine bakınca Türkiye’de ofislerinin bulunduğunu görebilirsiniz:
AVANGATE B.V
Mecidiyeköy Yolu Caddesi Celilağa İşHanı
No:10/16
34149 Şişli/ ISTANBUL
Telefon :0850 390 27 99
Web Site :www.avangate.com
E-Posta :support@avangate.com
Vergi Dairesi :ZİNCİRLİKUYUVERGİ DAİRESİ MÜDÜRLÜĞÜ
VKN:1041007049
Ticaret Sicil No:978814
MerkezMersis No: –
Teknoloji ile aranız yoksa bu süreçte belki takılmalar yaşayabilirsiniz çünkü telefonunuzda da birçok yere giriş yapmanız gerekiyor. Dolayısı ile bu kopyalama işlemini teknolojiye yatkın bir arkadaş/yetkili ile yapmanız daha iyi olabilir.
Dr.Fone’un internette izini sürdük ve karşımıza Çin firması olduğu ortaya çıktı. Ne derece güvenilirdir, tüm bilgilerinizi aynen kendilerine de kopyalıyor olma ihtimalleri elbette çok büyük olup riski size aittir. Günümüzde akıllı telefon kullanan herkes potansiyel bir bilgi hazinesi olup her bir aplikasyon ile bilgilerimiz sağa sola paylaşılmaktadır.
Kolay gelsin 🙂
Telefonunuzu bol bol yedeklemeyi ihmal etmeyin!