Gestalt bakış açısından içimdeki çocuk

hanna-nita  Klinik psikolog, gestalt terapisti Prof.Dr.Hanna Nita Scherler ile 23 Nisan akşamı gerçekleştirdiğimiz online grup buluşmamızda gündemimiz yine karantina günleri ve bu günlerin içinden nasıl geçtiğimiz idi.

Süreç uzadıkça dengede durmaya nasıl devam edebiliriz? Evdeki aile bireyleri ile ilişkimiz nasıl dengelenebilir?

İçimizdeki çocuğa soralım: Şu içinde bulunduğumuz durumu nasıl yaşıyorsun? Ama ona korona, karantina demeyin, anlamıyor da olabilir, bugünleri nasıl yaşıyorsun diye sorun…

Zihinsel süreçlerden mümkün olduğu kadar uzak olan halimiz içimizdeki çocuk hali. Bugünlerde varoluşumuzun zihinsel boyutu en fazla çalışan, en fazla yorulan boyut. İçimizdeki çocuk olarak içinde bulunduğumuz duruma bakarsak en az düşünen, belki de en fazla hisseden, en fazla duyumsayan, en fazla algılayan içimizdeki çocuk. Çocuk korkuyorsa korkuyordur, yalnız hissediyorsa o yalnızlığı hissediyordur. İçimizdeki çocuğun çok fazla düşünen yetişkinden farkı, olumsuz bile olsa, nahoş bile olsa, o anda içinde bulunduğu durumda her ne yaşıyorsa onu yaşamasıdır. Biz yetişkinlerin bu karantina günlerinde en fazla ihtiyacı olan şey an’da yaşayabilmeyi becerebilmek. Varoluşumuzda, Eric Berne- vari düşünürsek, içimizde bir çocuk, bir yetişkin ve bir ebeveyn var. İçimizdeki çocuğa daha fazla yer verelim. Algılayabilmek, temas edebilmek, ifade edebilmek için buna ihtiyacımız var. Yetişkin tarafımızı karar vermek için kullanalım.

Ebeveyn tarafımızı yalnız hisseden, korkan veya kaygı hisseden içimizdeki çocuğa şefkat göstermesi, sevgi göstermesi, kapsaması, ihtimam göstermesi için kullanalım. Bugünlerde bizi en çok zorlayan tarafımız çok fazla düşünen tarafımız. Düşünen taraf hangi taraf? Yetişkin mi? ebeveyn mi, çocuk mu? Ebeveyn olsa karar vermekle ilgilenir, yetişkin olsa kontrol etmek, teskin etmekle ilgilenir. Çocuk olsa spontan olmak, eğlenmek veya şımarmakla ilgilenir. Ya öyle olursa ya böyle olursa, nasıl olacak nasıl edecek diye düşünen tarafımız hangisi? İçimizdeki bitmemiş meselesi kalmış olan çocuğun yetişkinin kafasını bulandırmış hali. Gestalt bakış açısından bakarsak, kahır üreten tarafım, içinde bulunduğum anda benim için hiçbir işlevi olmayan düşünceler üretmektedir. Varoluşumun farklı halleri, farklı tuşlarım, aslında bir araya geldiğinde beni bütünlüğe taşıyan, beni kendi içimde bütünleştiren, bütün omurların üst üste geldiği bir omurga gibi, beni ayakta tutan bir şey olması lazım. Kahır üreten tarafım aslında dağılmış omurgalar. Üst üste gelen omurgalar değil. Onun için çocukluktan başlamak istedim. Neden? Çünkü çocuğu esas alırsak kendimizi yakalamış oluruz. İçimizdeki çocuk fabrika ayarlarımıza en yakın olandır. En yaratıcı, en spontan, en anda kalmış, en duyarlı olan tarafımızdır. Şu anda buna ihtiyacımız var. Antenlerimizin çok iyi veri topluyor olması lazım. Çocukları olanlar bilir, çocuklar bunu yetişkinlerden çok daha iyi yaparlar. Neden veri toplamaya ihtiyacımız var?  Daha doğrusu nereden veri toplamaya ihtiyacımız var? İki yerden veri toplamaya ihtiyacımız var. 1. Benim ihtiyacım ne? Ben ne istiyorum? 2. Çevrem şu anda ne sunabiliyor?

Neden bu ikisini mümkün olduğunca çıplak bir halde algılamam önemli? Çünkü özellikle bugünlerde bu ikisini en uygun şekilde evlendirmekle yükümlüyüm. Ben gezmek istiyorum mesela, ama aynı zamanda evde kalmam gerektiğini de algılıyorum, o zaman devreye içimdeki ebeveyn girecek ve gezmek isteyip te gezemeyen çocuğa diyecek ki, olsun bugünler de geçecek, biz seninle güzel şeyler yapabiliriz. Yani evde ebeveynle çocuk ilgilensin, yetişkin tarafımız da vermesi gereken kararları versin, işle ilgili yapması gereken şeyleri yapsın. Ama biz kahır üretmeye devam edersek o zaman ne içimizdeki çocuğu ne içimizdeki ebeveyni bizim için işlevsel bir şekilde kullanabiliyor oluruz.

İçimdeki çocuk yaratıcı. Bugünlerde bu yaratıcılığa her zaman olduğundan daha fazla ihtiyacım var. Neden? Kendimle her zaman olduğumdan daha fazla baş başayım. Eğer ailemle birlikte yaşıyorsam, ailemle birlikte her zaman olduğumdan daha fazla zaman geçiriyorum. Eğer işimi sürdürmek durumundaysam işimi her zaman yaptığımdan farklı sürdürmek durumundayım. Hem kendimle ilişkimde hem yakın çevremle ilişkimde, hem de duygusal olarak biraz daha uzak mesafede olan arkadaşlarımla ilişkimde, iş yapış tarzımda farklılık oluşturmak durumdayım. Tüm bunları iyi yönetebilmek için kesinlikle yaratıcılığıma ihtiyacım var. Bunların hepsini düşünerek çözemem. Bunların hepsini düşünerek çözebileceğimi zannetmek kendime haksızlık olur. Neden haksızlık olur? Ancak zeminimizde olan kadarını algılayıp anlamlandırabiliriz. Bugün içinde bulunduğumuz durum zeminimizde yok. Yabancı diyar. Daha önce yürünmemiş yol. Tanıdık bir yer değil. Dolayısıyla zeminimizdeki mevcut malzeme ile bunu algılayıp anlamlandıracağımızı düşünmek biraz safça bir tutum olur. Üstelik kendimize haksızlık ta olur.

Burada niyet edip seçim yapmak çok önemli. Bilinmezi seçmek zorundayız. Bilinmeze adım atmayı seçmek zorundayız. İçimizdeki çocuk, bilinmeze adım atmada içimizdeki yetişkin ve ebeveynden çok daha gönüllüdür çok daha coşkulu şekilde bunu yaşamaya hazırdır. Çocuk her şeyi yeni gördüğü, her şeye ilk gördüğü şey gibi yaklaştığı için önceden onunla ilgili oluşmuş bir gözlüğü olmadığı için yeniden tanımlar. Algıladığı veriyi betimler, tanımlar, iyi, kötü, olumlu olumsuz şeklinde yaklaşmaz. Yeni bir deneyimdir. Her deneyime aynı coşku, istek, heyecanla yaklaşır. Bugünlerde buna ihtiyacımız var. Kesinlikle bilinmeyene doğru yürümekteyiz. Zihinsel süreçlerle bunu yönetmeyi istemenin, çocuksu bir zevk alabilecekken ciddi ve tamamen zihinsel süreçlerle yönetmenin bir alemi yok. İçimizdeki çocukları salalım, korkmayalım, düşerlerse yaralanırlarsa kalkarlar, iyileşirler. Düşmesinler diye sakınmanın faydası yok, düşe kalka büyürler. Şimdi içimizdeki çocukları salalım.

Bunun için hep birlikte bir uygulama yapalım: Gözlerimizi kapatalım, çocukluğunuzda kendinizi en özgür, en cesaretli, en yaratıcı, en coşkulu hissettiğiniz içinizdeki çocuk kendinizle bir buluşun! Size ne dediğini dinleyin ve bunları yazın.

Peki, bu uygulamayı yapmadan önceki haliniz ile bu uygulamadan sonraki halinizi deneyimlemeniz arasında bir fark var mı? Bunu da yazın.

Gelen cevaplardan bazıları: frekans farkı, daha hafif, daha huzurlu, daha rahatlamış, kaygısız, uçuyorum, coşkulu, umutlu, duygularım uyandı…

Bu tarafınızla gün içerisinde istediğiniz zaman buluşabilirsiniz! İçimizdeki çocuk aslında en bilge olandır. Çünkü en fazla yaşamışlığı olandır. Biz kaç yaşındaysak onu kapsamış aşmışızdır. O içimizdeki en bilgedir. En gençtir ama en fazla yaşamışlığa sahip olandır.

Zihninize güvenmeyin! İçinizdeki coşkulu, bilge, umutlu, spontan, yaratıcı, heyecanlı çocuğa güvenin. Bugünlerde bu çocuğa her zamankinden daha fazla ihtiyacınız var. Çünkü bizi fabrika ayarlarımıza en yakın tutacak olan varoluş halimiz içimizdeki çocuktur.

(İstiklal marşının söylenmesine eşlik etmek üzere kısa bir ara verilir)

Şimdi ne yaptık? Parça olarak başladık ve bütüne doğru hareket ettik. İçimizdeki en coşkulu ve bütüne doğru hareket etmeye en hazır olan parçamızla bütünleştik, buluştuk, balkonlara çıktık. Bütüne doğru yayıldık. Korona virüsünün yapmaya çalıştığı şeylerden bir tanesi de “siz çok parça olarak kaldınız biraz bütünleşin” demek. Hepimiz hem kendi içimizde bir bütünüz hem de ait olduğumuz daha büyük bir bütünün parçasıyız. Ancak yıllar içerisinde daha büyük bir bütünün parçası olduğumuzu unuttuk ve kendi içimizde parçalar olarak kaldık. Çocuğu olanlar bilir, çocuk bir yandan kural koyulmasını, belirli çerçeveler konulmasını ister, yani belli bir disiplin ihtiyacı vardır, ama aynı zamanda da duygusal olarak sevgi görmek, onaylanmak, fark edilmek, kapsanmak ve korunmak ister. Bizler, içimizdeki o çocuk tarafı unuttuk ve sadece yetişkin tarafımızla çalışmanın, çabalamanın, maddede bir şeyler kazanmanın derdine düştük. Sevilmek, onaylanmak, korunmak için maddede kendini göstermek yanılgısına düştük. Şimdi bu korona tehdidi ile birlikte aslında sevilmek, onaylanmak, korunmak, kollanmak için yaptığımız hiçbir şeyin önemi kalmadı. Şu anda kendimizi sakinleştirmek için yeni yollar arayışındayız. Yani kendimle nasıl temas edebilirim? Kendimi nasıl sakinleştirebilirim?  Şimdiye kadar önemli olduğunu düşündüğüm şeylerin bir bir ortadan kalkması ile sanki çıplak kalmış gibiyim, sanki eşyalarımın tamamını kaybetmiş gibiyim. Bir anlamda çocuk halime geri dönüyorum. Sanki bunca zamandır gelişirken bana öğretilmiş olan sosyal yazılımla öğrendiğim ve içselleştirdiğim her şey elimden uçup gitmiş gibi. Değerlerimi elekten geçirip tekrardan inşa etmek durumundayım. Bunları neye göre inşa edeceğim? Çocuk büyürken anne babanın değerleri doğrultusunda, anne baba da içinde yaşadıkları alt kültürleri doğrultusunda çocuğu büyütürler. Şu anda gerçekten anne babaların bile değerleri sarsılmış durumda, onlar da çocuklarını neye göre büyüteceklerini şaşırmış durumdalar, yani nasıl bir geleceğe doğru gidiyoruz? Dünya, doğa nasıl bir şekle evrilecek kimse bilmiyor. Dolayısı ile ister çocuklar ister yetişkinler olsun,  herkes çocukça bir konumlanma içerisinde olup biteni kapsamakla yükümlü. Çünkü yeni bir deneyim, bununla ilgili dosyamız, repertuarımız yok, aynen bir çocuk konumundayız. İçimizdeki çocuğun doğal olarak yeniliğe korkusuzca, cesurca atlamasına, sürece güvenmesine, kendi yaratıcılığına güvenmesine ihtiyacımız var. Bu noktada cesarete çok ihtiyacımız var, neyle ilgili cesaret bu? Bilmediğimiz bir şeyi yaşamaya niyet etmekle ilgili cesaret. Aslında tam da varoluşçu felsefenin “atılmışlık” kavramı ile ilgili anlatmaya çalıştığı sürecin içindeyiz. Biz korona uyaranı ile karşı karşıyayız. Aynen doğumla birlikte kendimizi dünyaya fırlatılmış olduğumuz konumda bulmamız gibi. Bizim seçimimiz değil bu, oynamıyorum diyebiliyor muyuz? Ben bu oyunu nasıl oynayacağımı bilmiyorum, ben köşeden seyredeyim diyemiyoruz. Oyun yokmuş gibi yapamıyoruz, oyunun içindeyiz zaten. O zaman yapılacak olan en doğal, en işlevsel olan şey oyunu oynarken öğrenmek. Oyunun içerisindeyken öğrenmek, bunun varoluşçulukla ilgili tarafı ne? Oynuyorum ama oyunu bilmiyorum. Cesaret lazım. Cesaret hangi manevrayı yaparsam şu ya da bu sonuca varırım değil, cesaret gerçekten bilmediğim bir oyunda bilmediğim oyuncularla oynamak. Buna bir oyun olarak bakalım. Şimdiye kadar birçok oyun oynadık, kah yenildik kah kazandık. Şimdiki oyun hiçbir oyuna benzemiyor. Repertuarı en az olan, yargıları en az olan çocuk versiyonumuz. O bilinmezliğe en yürekle yürüyebilecek olan çocuk versiyonumuz.

Buradaki motivasyonumuz yetişkin ya da ebeveyn motivasyonumuzdan gelmeyecek, motivasyonumuz çocuk yanımızdan gelecek. Önyargısız ve merak etmeyi doğal olarak yaşayabilmek. Çocuk dünyayı keşfetmek ister, biz de şu anda keşfetmek durumundayız. Keşfetmek için şimdiye kadarki sosyal yazılımımıza dayanmayalım. Yazılım baştan yazılacak. Hepimiz eğer yazılım programcısıysak yapmamız gereken şey yepyeni bir program dili yazmak. Bunu da acaba nasıl bir dil yazsam diye düşünerek bulamayız. Yaşayıp deneyimleyerek bulacağız.

Yaşam döngüsüne dönelim. Bu döngü duyumla başlar, sonra farkındalık, sonra motivasyon, eylem, temas gelir. Farkındalık demek duyumsadığıma bir isim, bir çerçeve koymak demek. Yani yaşadığım budur demek. Çocuk deneyimler, ağzına koyar, elini uzatır vs fakat yaşadığının adını kendisi koymaz, Adını yetişkin veya ebeveyn koyar. Burada yaşam döngüsünde ilk duyumsama basamağında çocuğu, ikinci farkındalık basamağında da yetişkin tarafımızı kullanmak zorundayız. En önemli yer duyumsama ile farkındalık arasında, neden? Çünkü farkındalığımla ilgili nasıl bir çerçeve koyarsam davranışım o koyduğum çerçeve tarafından belirlenecek. Orada yetişkin anlam üretmeli. Çocuk deneyime açık olmalı, iradesini kullanmalı, cüret etmeli. Cüret etmesi onu daha önceden deneyimlemediği deneyimlere açık tutacak. Hepimiz bugün kendimizi aşmak zorundayız, bu düşünerek olamaz. Kendimizi aşmak başta kendimizi deneyime açarak olur, kendimi bilmediğim deneyime nasıl açarım? Düşünmeyerek deneyimleyerek, bunun için içimdeki çocuğa ihtiyacım var, çocuk duyumsamaya başlayacak, yetişkin ona isim koyacak. İsim nedir? Benim buna ihtiyacım var diyecek. Burada varoluşçu yaklaşımın bir kavramını daha getirmek istiyorum, o da: İnanç ve umut, sabır. Tevekkül göstermek. Neye tevekkül göstereceğim? Biz aceleciyiz, istiyoruz ki o anlamı bir kez koyayım ve o koyduğum anlam olsun istiyoruz. Öyle bir dönemde değiliz. Biz keşfe çıktık.

Duyumsamalarımızda kalacağız, acele etmeyeceğiz. Duyumsamalarımızın içerisinde korku, kaygı, umutsuzluk, çaresizlik te olacak, coşku, memnuniyet yaşadığımız zamanlar da olacak. O farkındalığa koyulan çerçeve çok kez değişecek, kah çok keyif veren kah neşelendiren bir etiket olacak. Burada varoluşçu anlamında cesaret, seçim, sorumluluk, anlamsızlıkta anlam üretmek ve ölüm kavramının tezahürünü yaşamak söz konusu. Belki de hiçbir yere gitmiyorum, olabilir…Önemli olan bir yere gitmek değil, önemli olan yolda kalabilmek. Mesele varacağım yer değil, giderken ne yapıyor olduğum önemli. Biz hepimiz yoldayız. Nereye mi gidiyoruz* Bilmiyorum. Bir yere gidiyor muyuz? Onu da bilmiyorum. Ama hepimiz yoldayız. Orada içimizdeki çocuğun coşkusuna ve cesaretine şöyle ihtiyacımız var, yolda kalabilmek için o coşkuya o boyanmamış gözlüklere ihtiyacımız var. Yetişkinimize neden ihtiyacımız var, hep etiketleri şu an’la ilgili koyması için. Ebeveyn bu an’la ilgili koymaz, ebeveyn ilerde güvende olmamı ister. Yetişkin ne yapacak? Çocuğun tüm duyumlarını tanımlayıp betimleyecek. Şimdi korkuyorum, şimdi cesaretlendim, şimdi zevk alıyorum, şimdi kaygılıyım…Duygumuz ne olursa olsun, onu tanımlayacağız ve onu ifade edeceğiz. Hepimiz Gestalt programının 2. yılını ifade etmenin metodu ve tekniğini uygulamakla geçirdik. İfade etmek çeşitli şekillerde olabilir. Kendi kendime duvara, aynaya konuşurum, yazarım, beden postürleri alırım, dans ederim, renkli kalemlerle çizerim. Bedenimdeki hücreler özellikle olumsuz duyguların barındırdığı enerjiyle kalmak istemezler. Bu enerjilerin barındırıldığı, depolandığı zerrecikler olmak istemezler. İsterler ki sinirlen, üzül, umutsuz ol, her neyse ama o enerji ifade bulsun. O enerjinin nesnesine mi yoksa ikame nesnesine mi ifade edildiği ile bedenimizdeki hücrelerin hiç işi olmaz. Kime ifade edersen et, yeter ki et. Babana mı sinirlendin, duvara konuş; bedendeki hücreler babana mı konuştun duvara mı konuştun bilmez! Kocana mı sinirlendin? Yastığı mı yumrukladın kocanı mı yumrukladın bedenindeki hücreler bunu bilmez. Ama ilgili enerjin boşaltılmış mı boşaltılmamış mı onu bilir. Burada farkındalıkta çerçeveyi gerçekle uyumlu koymanın önemi nedir? Ondan sonraki basamak motivasyon. O farkındalığı gerçekçi bir şekilde tanımlamaz sosyal yazılım doğrultusunda tanımlarsam, gerçek ihtiyacıma doğru beni götürecek bir motivasyon ve eylemle devam edemem. İkame bir motivasyonla devam ediyor olurum. Acele etmeyeceğiz.

Ne zaman bitecek bu karantina? Ne acelen var? Koşturan mı var? Nerede neyi kaybettin? Bunun adına sen karantina diyorsun. Karantina deme! İçindeki çocukla tekrar buluşma sürecim de, içindeki bilinmezi keşfetme sürecim de, kendi kaynağında bundan önce temas etmediğim taraflarımla temas etme sürecim de, niye karantina diyorsun? Bunlar kavramlar. Bir kere hangi kavramı kullanıyorsan ona eşlik eden duygu ona göre yapılanacak. Yani sokağa çıkma yasağı var dersem kendime, eyvah hürriyetim kısıtlandı, sokağa çıkamayacağım, yasaklıyım gibi hissederim. Ama bana 4 gün hediye edildi, bakalım kendinle ne yapacaksın dersem motivasyonum başka türlü olmaz mı? Sakın Polyannacılık demeyin buna, öyle değil. Bu süreçte kendimi desteklemek için olguları kapsayabileceğim, onlarla temas etmeme yardımcı olabilecek çerçeveler getirmem lazım.

İçimdeki çocuğa neden ihtiyacım var? Çünkü bu sürece herhangi bir öğrenilmiş kavramla yaklaşmayacak. Farkındalık kısmı neden çok önemli? Çünkü içinde bulunduğum duruma atfedeceğim anlam benim bağışıklık sistemimi etkileyecek, bu kadar önemli. Aradaki ilişkiyi anlatayım:  Beynimizin en eski kısmı limbik sistemimiz. Bu sistem çok duyarlı bir alarm sistemi gibi çalışır, tehdit algılamak üzerine kurgulanmış. Neden böyle bir işlevi olan organımız var? Çünkü eski insanları düşünün, bir yerden aslan mı gelir yılan mı saldırır, kendisini koruması hayatta kalması lazım. Limbik sistem tehdidi algılar, sempatik sistemi harekeye geçirir, adrenalin salgılatır, kaslar ona göre harekete geçer. Sempatik sistem diyor ki valla kusura kalma, ben hazımla ilgilenmem, saçını tırnağını da uzatamam, ben şimdi var gücümle tehdide odaklanacağım. Bu bizim Gestaltta öğrendiğimiz büzüşmüş konum, yani rahatlamış, gevşemiş değiliz. Bedenim büzüşmüş konumda, bu konumda sürekli olmak iyi bir şey değil, acıkmıyorum, halbuki bağışıklık sistemimi güçlendirmek için acıkmam lazım, dışkılamam, uyumam, terlemem, spor yapmam lazım. Ama limbik sistemimi sürekli uyarılmış tutup sempatik sistemimi çalıştırıp bedenimi sürekli adrenalin salgılayacak şekilde anlam üretiyorsam bilin ki bağışıklık sistemimin zayıflamasına ilk sebep olan benim. Benim anlam üretme mekanizmam.

Çocuk halimizle canımız maskesiz dışarı çıkmak istedi mesela, tehlikeli, orada yetişkin devreye girecek, diyecek ki “sen maskesiz dışarı çıkmak istiyorsun” sadece tanımlayacak. Orada aynı zamanda ebeveyn tarafımızı da devreye sokmakla yükümlüyüz, diyecek ki “çocuğum sen maskesiz dışarı çıkmak istiyorsun ama bak hasta oluruz, hastalanırız. Sokağa maske ile çıkalım, evin içinde istediğin kadar maskesiz oynarız seninle” diyecek. Bu üçlü birbirlerine kenetlenmiş bir vaziyette işbirliği yapmakla yükümlüler. Ama bu öyle bir işbirliği ki hiçbir taraf faturayı diğer tarafa çıkartacak kadar alan kaplamayacak, herkes haddini bilecek, yani ebeveyn teskin edecek, cezalandırmayacak, utandırmayacak, eleştirmeyecek. Bir zamanlar deneyimlemek istediğimiz, yaşamak istediğimiz optimum ebeveyn versiyonumuz var ya, işte şimdi zamanı…Kendi içindeki ebeveyni kendi içindeki çocukla ilişkiye sokarken, bir zamanlar olmasını istediğim ebeveyn olabilirim. Bugün bu çocuğun cesaretine ve coşkusuna ihtiyacım olduğu kadar onun korku ve kaygısını ve zaman zaman umutsuzluğunu da içimdeki ebeveynle kapsamaya, korumaya ve şefkat göstermeye ihtiyacım var. Bunu yaparken onun heyecan coşku ve yaratıcılığını kaybedecek kadar bir kıvamda değil. O zaman bu süreçte ilerleyemem. O zaman bu süreçte yeniliklere yelken açamam. İçinde bulunduğumuz sürecin bizim için en şifalandırıcı olan yönü bu. İçimizdeki çocuğun, içimizdeki ebeveyn tarafından küçükken alamadığı, özlemini çektiği her ne varsa şimdi ona sunmanın zamanı. Bu öyle bir sunma olmalı ki çocuğu teskin etmeli ama coşkusunu ve cesaretini pekiştirmeli. Öyle bir kapsama olmalı ki utandırmadan, eleştirmeden onun kaynağını ortaya koymaya hiçbir şekilde engel olmadan kapsamalı. Bunun kendisi son derece şifalandırıcıdır.

Korona tehdidi benim varoluşumla ilgili sahip olduğumu düşündüğüm herhangi bir şeyi yerle bir ettiyse, elimden aldıysa bu ilk başta kötü gibi görünse de aslında beni dibe vurarak, beni karanlıkta bırakarak, karanlığın içinde yeterince kalarak aydınlığı tekrar bulmama sebebiyet veren çok önemli bir fırsattır. O karanlığın içerisinde kalabilmeme destek olacak olan araç benim dışımda değildir. Karımda, kocamda, işimde değildir. Bendedir. İçimdedir. Acaba nerededir diye arayarak ta bulamam onu. Nasıl bulacağım? Yaşadığım her neyse onu kendime tanımlayacağım, ilgili duygusunu ifade edeceğim. Duyumsama ile farkındalık arasında ne kadar kalma gerekiyorsa o kadar kalacağım, acele etmeyeceğim, kendimi kafamda kurguladığım bir sonuca ittirmeyeceğim. It takes as long as it takes.

Ne zaman bitecek bu karantina? Ne zaman gidecek bu virüs? Bu süreç mecazi anlamda karanlık ya, karanlıkta kalıyoruz, aydınlığı aramayalım, karanlıkta kalalım. Aydınlığa odaklanmayalım, karanlıkta kalalım. Karanlıkta oynayabileceklerimize bakalım, karanlıktaki oyuncaklarımıza bakalım. Bakarsak buluruz. Bakmazsak göremeyiz. Aradığımız her ne ise bu karanlıkta bir yerde. Dolayısı ile karanlıkta kalmaya ihtiyacımız var. Çocuk karanlıkta kalabilir mi? Kalamaz. Çocuğun karanlıkta kalması için yanında yetişkine ve ebeveyne ihtiyacı var.  Yetişkine, yaşadıklarını tanımlaması için, ebeveyne de onu teskin etmesi ve onu sarmalaması için. Bir kere bu üç konumu kafamızda belleyelim.

Ben kendimi teskin edeceğim. Beni teskin etsin diye kızartma patates yemeyeceğim, beni teskin etsin diye şaraba-sigaraya saldırmayacağım, sporu ölesiye yapıp göbeğimde baklavalar oluşturmaya çalışmayacağım, bir dakikamı boş bırakmayacak şekilde kendimi işle doldurmayacağım. Karanlıkta kalacağım, yetişkinime ve ebeveynime sarılacağım. Ebeveynime korkuyorum demekten çekinmeyeceğim, korkuyorum, ödüm patlıyor hatta! Ebeveynim de diyecek ki “anlıyorum, ben buradayım” o kadar. Yetişkin de diyecek ki “şimdi korkuyorsun, kalbin hızlı çarpıyor, soğuk terler hissediyorsun, nefesin sığ, dizlerin titriyor”

Bu dönem hepimizin ihtiyacı aynı. Kendimizi, hayat amacımızı yeniden tanımlamak, değil mi? Geçen gün dolabımı açtım, 15 Marttan beri evdeyim, 2 pantolon, 2 tshirt, 2 hırka giydim, onun dışında tüm kıyafetler ne için? Değil mi…Tekrardan düşünmek durumundayız. Nelere önem vermişim, kendimi nasıl konumlandırmışım…Bugün tüm dünyanın yaşadığı şekil: sabah kahvaltı, öğlen yemeği, sanal ortamda görüşme, duş, yatak…başka neye ihtiyacımız var? Kimimizin sarılmaya-sarılınmaya ihtiyacı var. Evde hayvan besleyenler bu açıdan çok şanslı.

Bu içinde bulunduğumuz durum dengenin bozulduğu durum. Şu anda bir denge arayışı gelişim sürecini olumsuz etkiler. Farkındalıkta ben denge arıyorum dersem o zaman denge aramak üzere motive olurum ve harekete geçerim. Ancak uzun bir süre dengede olmayacağız ve belki de dengede olma haline ilişkin algımız da değişecek. İp cambazlarını düşünün, ipi üzerinde uzun bir çubukla yürürler, çoğu defa o ipi üzerinde yürümüş oldukları için onlar için yeni bir şey değildir, ama her zaman yürüdükleri ipin dışında bir şey verilirse onlara o dengeyi bulamazlar. Tekrardan onu birçok kez denemeleri gerekir ki tekrar dengelerini bulabilsinler. Şu anda biz de o safhadayız. Keşifte kalmalıyız, bunu buldum olmamalı. Bugün için bunu bulduğumu düşünüyorum ama bu yarın değişebilir. Kendime ne kadar açık uçlu bir yer bırakırsam o kadar az beklentim olur ve o kadar az hayal kırıklığına uğrarım. Ne kadar kendi yaşantımı belli bir çerçeve içine alıp bu budur demeye kalkışırsam o kadar kendimi huzursuz etmiş olurum, çünkü henüz ne yaşayacağımı bilmiyorum, değişecek, kestirmek zor, ne kadar sürecek bilmiyorum, bir ayda neler yaşadım, belki 2 ay daha yaşayacağım, bilmiyoruz ki…Kendimizi “bilmiyorum” şeklinde konumlandırmakta fayda var. Çocuk kendini bilmiyorum şeklinde konumlandıramaz, çocuk keşif pozisyonunda konumlandırır, yetişkin adını koyacak, ebeveyn tarafım da tüm bunları yaşarkenki rahatsızlıklarım sürecinde bana kollarını açacak “her şey iyi olacak, bunlar da geçecek” diyecek. Bu üç tarafıma da ihtiyacım var. Bu 3ünü unutmamam lazım. Bir tanesine diğerinden daha çok dikkat ediyor olmamam lazım çünkü 3üne de ihtiyacım var.

Her ne yaşayacaksam ona tevekkül etmeliyim. Sonuçlara hükmetmeden, şunu bunu yaşıyorum diye ısmarlamadan ne geliyorsa ona tevekkül. Her ne geliyorsa hepsine aynı heyecan, aynı merakla, aynı mesafeden yaklaşabilmek. Bir deneyimime diğerinden daha fazla önem veya hoşnutluk atfetmemek.

Anlatımımda ebeveyni hep teskin edici rolde tuttum. Kontrole ihtiyacımız yok. Teskin eden ebeveyne ihtiyacımız var, anlam koyan, betimleyen, karar veren yetişkine ihtiyacımız var.

SORU: Çocukluk dönemlerinde her hatası için cezalandırılmış çocuklar var, bugün yaşadığımız aslında bütün bu anıları tetikleyen bir süreç, hepimizin geçmişte bir kapatılma öyküsü var,  bu besleyici (nurturing) ebeveynleri devreye sokmak, eğer geçmişte o deneyimi yoksa zor, bu kişiler bu besleyici ebeveynleri nasıl devreye sokacak?

Aslında hepimizin hayatında koronadan önce de koronalar vardı, adı korona değildi. Önceki korona bu korona gibi bizi varoluşumuzun her boyutunda tehdit etmemişti. Ya sağlık ya ilişkisel boyutta, ya maddedeki başarı başarısızlık boyutunda, ya anlam amaç boyutunda bizi tehdit etmişti. Bu çok şiddetli olduğu için sanki yeniymiş gibi geliyor. Aslında bu süreçte hepimiz bu süreçten önceki deneyimimizde bitmemiş meselemiz nerdeyse oralardan uyarılmaktayız. İşte bu da aslında demin söylediğimi destekler nitelikte, neden, çünkü tekrardan bir şans veriyor bize. Bu sefer bitmemiş meselemi bitirebilirim.

İçimdeki çocuk, bitmemiş meseleyi dışarıdaki üçüncü şahısların yakalarına yapışarak, “ver bana istediğimi, bu sefer vereceksin” diyerek kapatmaya çalışıyordu, bu yüzden diğer insanlarla ilişkimiz tuhaf haller alıyordu. Çünkü diğer insan diyordu ki “a-a ne çıktı bunun içinden? Ben böyle tanımıyordum ki bunu? Bu nereden çıktı?” Dolayısı ile bir fırsat geçiyor elimize. Nasıl bir fırsat? Bugün gerçekten gerçekçi bir tehdit var ama bununla birlikte geçmişten bugüne ithal ettiğim bitmemiş meselem de var, o zaman karanlıkta kalma sürecim sadece bugüne ait olmadığı için geçmişten de barındırdığım ve bir türlü giremediğim bir karanlığım olduğu için daha da zor olacak. O zamanlar bana sevgi ve şefkat veren bir ebeveynim olmadığı için böyle bir model görmediğim için daha da zor. Bütün mesele burada, görmedim ki böyle bir şey, kendime nasıl vereyim? O senin damalarında akan kanda mevcut. Nasıl vereyim diye zihinsel boyuttan düşünürsen veremezsin, çünkü zihinsel boyutta açılmış bir dosyan yok, ama yaratıcılığında var o.

Besleyen ebeveynin de yaratıcı çocuğun içinden çıkacak. Yeter ki sen o yaratıcı çocuğa kabulle, tevekkülle, saygı ve sevgiyle eğil. Zor olan kısmı bu ama imkansız değil, en çok şifalandıran da bu. Bu farklı bir frekans.

Benim istediğim besleyici ebeveyn 100.5 frekansında diyelim ama ben hayatımı 88 frekansında yaşadım. Şimdi kişi diyor ki ya ben 88 frekansındayken sen benden 100.5 frekansını istiyorsun. Ben de diyorum ki sen 88 frekansından başla, tanımla- ifade et, tanımla- ifade et, tanımla- ifade et, o frekans değişmeye başlayacak ve sen daha düşünmeden, fark etmeden o frekansın 100.5 frekansına gelebileceğini göreceksin. Ama bütün mesele o süreçte sabırla, umutla, seçimle, tevekkülle kalabilmek. Yani aradığımız şey yapmak durumunda olduğumuz sürecin içerisinde gizli.

SORU: Tüm insanlığın bunu bir arada yaşıyor olması hepimizin ortak bir bitmemiş meselesi olduğu anlamına mı yoksa hepimizin ayrı ayrı bitmemiş meselelerinin olduğu anlamına mı geliyor?

Bitmemiş mesele bir tanedir. İhtiyaçlar ya bütünleşme ya farklılaşma ihtiyacıdır. Korona virüsüne bakarsam korona virüsünün kendisi inanılmaz farklılaşmış bir olgu. Kutbunu çağırıyor, diyor ki bütünleşin. Yani dünyanın bitmemiş meselesi şu anda “bütünleşmek” çünkü o kadar arsız iradeye sarıldık ki, o kadar kendimizi bütün zannettik ki, daha büyük bir bütünün parçası olduğumuzu unuttuk. Korona virüsü bize bizim doğaya karşı nasıl bir korona virüs olduğumuzun aynası. Dolayısı ile bitmemiş mesele her zaman tektir. Ya kendimizi bütünleşmekte konumlandırmışızdır, farklılaşamıyoruzdur, o zaman bitmemiş mesele farklılaşmaktır. Ya da kendimizi ağırlıklı olarak farklılaşmakta konumlandırmışızdır, bütünleşemiyoruzdur, bitmemiş meselemiz bütünleşmektir. Bugünkü durum o. Dünya olarak bitmemiş meselemiz bütünleşmek. Nasıl bütünleştik? Sokağa çıkmıyoruz. Hem kendimi koruyorum, hem herkesi koruyorum. Ben demek herkes demek, herkes demek ben demek. Cuma gecesi herkesin sokaklara dökülmesine neden kızdık? Ben boşuna mı evde oturuyorum? Sen çıkıp o virüsü yayasın diye mi? Senin yaptığın ya da yapmadığın şey beni etkiliyor.

SORU/YORUM: Yetişememe telaşı başladı, çok şey olup bitiyor. Bize verilmiş bir süre gibi algılıyorum. Bu süreyi iyi değerlendirememekten kaygılıyım.

Bu önemli bir husus. İlişki tarzlarını hatırlayalım. Deflection, yani amaçtan sapma. Bu süreçte bir şeylere yetişmeye çalışmak amaçtan sapmaktan başka hiçbir şey değil. Dışarıda çok gürültü var, o gürültüye odaklandıkça içimdeki gürültüye odaklanamam. Dışımdaki sesleri kapatmam lazım ki içimi duyabileyim. Dışarıda birçok şey olup bitiyor, aslında hiçbir şey de olup bitmiyor, ne olup bitecekse benim içimde olup bitecek. Dışarıda olup biten benim kendimle ilişkimin aynasıdır. Bunu unutmayalım. Hepimiz başı kesik tavuklar gibi koşturmaktayız, herkes bir şey yapmak bir şeyle  ilgilenmek istiyor, herkes bir an önce yeniliklere ayak uydurmak istiyor. Ama bu kadar kısa sürede bir şey olmayacak. Ben kendi içimde sukunete vardığımda, dışarıda, benim sükunetim maddede tezahür edecek. Şu anda olup biten benim içimdeki karmaşanın dışarıdaki temsili. Onun için dışarıdaki bir şeye yetişmeye çalışmak kendi içimdeki kalabalık içerisinde kaybolmaktan başka bir şey değil. Hiçbir şey kaçmıyor, hiçbir zaman kaçmıyor.

Yakınlarını kaybeden ve ölüm korkusu çok tetiklenen sevdiklerimiz için ne yapabiliriz?

Kapsamak lazım. Bu durumlarda “terapy in a nutshell” devreye giriyor. Ben de öleceğim dedikleri zaman derim ki yaşamak isteğini niçin ölüm korkunla anlatıyorsun? “Ben yaşamak istiyorum” desene! İsmini nasıl koyuyorsam duygum da ondan etkilenir. Ölmekten korkuyorum dersen ona eşlik eden duygum olumsuz olacak ama ben yaşamak istiyorum dersen o zaman ona heyecan, coşku başka türlü duygular eşlik edecek. İbadet edin diyorum, çünkü sörf yapmayı öğrenmek için tsunami beklememek lazım. Sörf yapmayı güneşliyken, hafif dalgalar varken öğrenmek lazım. Bu kaslar hafif dalgalarda sörfün üzerinde kalmayı öğreniyor. O kadar ki büyük dalgalar geldiğinde artık otomatik olarak o kaslar alışmış olduğu için dalgaların üzerinde durabiliyor ve dalgalarla oynayabiliyor. Hiç bu tür bir farkındalığa hayatı boyunca girmemiş bir insan birdenbire ölüm korkusu ile karşı karşıya kaldığında çok yoğun yaşıyor. Bu da onun yolculuğu. Herkesin kendi yolculuğu…

Bitmemiş meseleyi bulmada tehdidi nereden algıladığım bize yol gösterir mi?

Kesinlikle! Bilinç düzeyimin nerede olduğu neyin içine ölebilmiş olduğumla belirlenir. Eğer ben tehdidi bedenimden algılıyorsam bu dünyadaki fiziksel varlığımın içine henüz ölmemişim demektir. Ben kendimi henüz fiziksel bedenimle tanımlıyorum, bedenim üzerinde işlem yapamıyorum hala.

Eğer ben tehdidi sevdiklerimden ayrı kalacağım, ailemi göremeyeceğim, o zaman ben kendimi henüz duygusal bedenimle tanımlıyorum, onu kapsayıp aşamamışım daha.

Eğer tehdidi ben paramı kaybedeceğim, evimi kaybedeceğim, başarısız olacağım, işim olacak mı şeklinde algılıyorsam o zaman ben zihinsel varlığımla kendimi tanımlıyorum.

Eğer hayat amacımı kaybedeceğim, bir daha anlam kurgulamayacağım, zaten anlamı yok diyorsam ben kendimi henüz tinsel varlığımla tanımlıyorum demektir.

Bilinç düzeyleri BEN, BİZ, HEPİMİZ VE HER ŞEY merkezli gider. Tasavvufta da Gestaltta da aslında öngörülen konum mümkün olduğunca şahit konumudur. Tüm bunların içine ölüp bunlara şahit olabilen konumdur. Nereden tehdit algılıyorsan bitmemiş meselen oradadır. Neyle özdeşleşiyorsam en zayıf noktam o’dur. Neyle özdeşlemişsem onun bekçiliğine soyunmuşumdur.

Hiçbir şey eskisi gibi olsun istemiyorum. Eski telaşlar, koşturmalar anlamsızmış. Her şey eskisi gibi olacak korkusu geliyor zaman zaman.

Her şey eskisi gibi olacak diye korkuyorum diyorsun ya ÇEVİR! Yeni şeyler yaşamak istiyorum de. Yetişkin söylemin o.

Tüm dengeler değişirken eğitim sistemi bu dönemi sürdürmeye çalışıyor, online sistem yeni bir şey, çocuklarda ve ebeveynlerde stres yaratıyor. Hem kendimizi hem çocukları yatıştırmaya çalışıyoruz. Enerjilerini atamıyorlar, hava alamıyorlar. Bunların içinde sıkışıyorum.

Bu sıkıntıyı yaşamasan anormal olurdu. Burada önceliklendirmen gereken bedendir. İstediği kadar ders olsun, günde iki kez aç müziği, saçmalık zamanı de, koşturun, dans edin, hayvan taklitleri yapın, enerji atmak için olanaklar yaratın. Başka yolu yok. Önce bedeni deşarj etmek lazım.

Bu yazı Covid-19, Psikoloji / Psychology içinde yayınlandı ve , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.