Kimi sahipsiz kalmış,kimi maddi imkansızlıktan yıkıma bırakılmış, kimi çok varisli, kimi tadilata izin alamamış,kimi de kendi kendine ayakta durmaya çalışan, içleri tarih ve yaşanmışlık ile dolup taşan,her bir detayı ile mimarinin güzel örneklerinden,işçiliğin güzelliklerini ortaya seren, bugünkü apartmanlar ile hiçbir anlamda mukayese kabul etmeyen güzel yapılar…
Dili olsa da konuşabilseler…Her bir bina içinde ne hayatlar yaşanmakta,iyisi ve kötüsü ile ne hatıralar birikmekte…
Şu anda Himalaya’larda bir manastırda Tibetli Budist rahipler ızdırabının son bulması ve mutluluğunun artması için sonu gelmeyen mantralar zikrediyor.
Henüz tanımadığın biri şimdiden seni çok sevmenin hayalini kuruyor.
Biri önümüzdeki iki yıl içinde okuyup hayata nasıl baktığını değiştirecek olan kitabı yazıyor.
Alp’lerde rahibeler gece ibadetlerinde durmaksızın Tanrı’nın tüm çocuklarının kalbini aydınlatması için Kutsal Ruh’a dua ediyorlar.
Bir çiftçi organik tahıllarına bakıp “onları besle” diye fısıldıyor. Biri seni öpmek, sana sarılmak, sana çay hazırlamak istiyor. Biri sana para verebilmek, en sevdiğin yemeği öğrenmek ve seni sinemaya götürmek istiyor.
Senin çevrendeki birinin sana verecek çok kıymetli bir şeyi var- karşılıksız. Bu yıl senin jenerasyonunun nasıl yaşadığını, iletişim kurduğunu, iyileştiğini ve bunu nasıl devrettiğini değiştirecek olan bir şey icat ediliyor. Sıradaki müthiş beste prova ediliyor. Yoga sınıflarında binlerce kişi bilinçli bir şekilde kalp çakralarından ışık göndererek yerküre’yi sarmalıyor.
Milyonlarca çocuk her şeyin muhteşem olduğunu ve hep öyle kalacağını varsayıyor. Biri çok acı çekmekte, ve birkaç ay sonra, daha önce hiç olmadığı kadar çok büyüyüp gelişmiş olacak. Sadece şu anda olduğu yerden, bunu göremiyor.
Birileri şu sıralarda kabuklarını kırarak neşe dolu, hakiki doğa’larına ulaştı, çünkü psişe’lerinde yıllardır süre gelen baskıyı taşımanın zorlu çalışmasını yaptılar. Bu ışıltılı sihir eter’de yüzmekte ve kapıları da sizlere açık. Biri tam şu saniyede dünya barışını diledi, samimiyetle. Birileri senin sivil özgürlüklerini korumak ve temiz içme suyuna kavuşman için zamanını adıyor. Biri ruh sağlığına tekrar kavuşuyor. Biri ölümden geri dönüyor. Birileri görünürde affedilmez olanı samimiyetle affediyor. Biri şifalanamaz olanı şifalandırıyor. Sen. Ben. Biri. Bir. Şimdi.
“Right now there are Tibetan Buddhist monks in a temple in the Himalayas endlessly reciting mantras for the cessation of your suffering and for the flourishing of your happiness.
Someone you haven’t met yet is already dreaming of adoring you.
Someone is writing a book that you will read in the next two years that will change how you look at life.
Nuns in the Alps are in endless vigil, praying for the Holy Spirit to alight the hearts of all of God’s children.
A farmer is looking at his organic crops and whispering, “nourish them.”
Someone wants to kiss you, to hold you, to make tea for you.
Someone is willing to lend you money, wants to know what your favorite food is, and treat you to a movie. Someone in your orbit has something immensely valuable to give you — for free.
Something is being invented this year that will change how your generation lives, communicates, heals and passes on.
The next great song is being rehearsed.
Thousands of people are in yoga classes right now intentionally sending light out from their heart chakras and wrapping it around the earth.
Millions of children are assuming that everything is amazing and will always be that way.
Someone is in profound pain, and a few months from now, they’ll be thriving like never before. From where they are, they just can’t see it .
Someone who is craving to be partnered, to be acknowledged, to arrive, will get precisely what they want — and even more. And because that gift will be so fantastical in it’s reach and sweetness, it will quite magically alter their memory of angsty longing and render it all “So worth the wait.”
Someone has recently cracked open their joyous, genuine nature because they did the hard work of hauling years of oppression off of their psyche — this luminous juju is floating in the ether, and is accessible to you.
Someone just this second wished for world peace, in earnest.
Some civil servant is making sure that you get your mail, and your garbage is picked up, that the trains are running on time, and that you are generally safe.
Someone is dedicating their days to protecting your civil liberties and clean drinking water.
Someone is regaining their sanity. Someone is coming back from the dead. Someone is genuinely forgiving the seemingly unforgivable. Someone is curing the incurable.
Bir gün herkes 5 dakikalığına meşhur olacak demiş Andy Warhol, ben de bir gün herkes covid olacak diyorum.
Covid olursam bu süreci blogumda paylaşacağım ki dileyen faydalansın diye düşünmüştüm, düşündüğüne dikkat et demişler, düşünce gücü hafife alınmaz. Vakit geldi.
Şahsi iddiam, maske dışında bizi bu virüsten koruyabilecek birşey yok. Maske benim son 1 sene içinde merdiven çıkarken nefessiz kalmama ve yeterli oksijen almamı engellemesine ve bunu günlük hayatımda çok net hissettirmesine rağmen şimdilik başka bir alternatifi olmadığı için sürekli kullanılması gereken bir sağlık aksesuarı.
Araba hızlı bulaşmanın ana yerlerinden birisi, yanyanasınız, mesafeniz yok, eş-dost-akraba diyerek maske takmadan seyahat ederseniz, birisinde var ise garantili geçer. Aracınıza birlikte yaşadığınız aileniz dışında birisi binerse maskesiz seyahat etmeyiniz. Araba derken tabii minibüs,otobüs, tramvay gibi tüm toplu ulaşım vasıtaları bu kategoriye girmektedir.
Covid testini hastalıkla temas ettiğinizi bildiğiniz tarihten “minimum” 5-7 gün sonra olmalısınız. Ben temas bilgisi geldikten sonra 5 gün bekledim, test oldum, negatif çıktı. Ya temas tarihini yanlış hesaplamıştım ya da daha sonra bulaşmıştı. İlk belirtiler temasın üzerinden 7 gün içinde çıktı, birden beden ağrıları başladı, dizler, bacak eklemleri,kaslar,omuzlarda ağırlık kaldırmış gibi kas ağrısı…ağrının bedende dolaştığını gözlemliyorsunuz. Sonra üşüme ve hafif ateş. Direkt hastane aciline 2.testi olmaya gittim. Ertesi öğlen telefon geldi, pozitifsiniz,çıkmayın,ilaçları getiriyoruz diye. 1,5 saat sonra ilaçlar eve geldi.
“Favicovir” ilaç yanında kullanma talimatı ile geliyor. 5 günlük bir kür. ilk 2 gün 12 saatte 1 kez 8 adet yutuyorsunuz, sonraki 3 gün 12 saatte bir 3 adet.
Bunun yanında başka bir ilaç vermiyorlar. Sonrası top sizde.
COVID olmadan önce ne gibi hazırlıklar yapmalısınız? Evde bulunması gereken ilaçlar:
Coaspirin, (kan incelmesi için kullanılıyor)
Vitamin C,
vitamin D,
parol (ateş düşürücü)
En önemli tavsiyem: Covid bulaşmadan önce elinizin altında danışabileceğiniz ve süreci yönetebileceğiniz doktorunuz olsun. Neden mi? Çünkü covide yakalanınca ani korku panikleriniz olacak ve bu arada her şeyi göze alarak sağı solu arayacak, saçma sapan kazıklara maruz kalabileceksiniz. Dersinizi önden çalışın. Pişman olmayın.
Acil durumlar için size yemek ve ilaç getirebilecek komşu ve arkadaşlarınızı bilin. Yalnız yaşıyorsanız ve çevrenizde böyle kişiler yoksa yaşadığınız alandaki marketlerden yardım isteyebilirsiniz.
Sağlık sigortanız olsun, hangi hastanelere acil bir durum olursa ulaşabileceğinizin bilgileri olsun.
Özel sağlık sigortanız yoksa ve özel hastanelerde tedavi olma düşünceniz varsa vay halinize…Prof. doktora muayene olmanın kapısı 910 TL’den açılıyor (online veya yüzyüze fark etmiyor bu arada) akciğer tomografisi 300 TL ile 1.200 TL arası değişiyor…Hele bir de yatarsanız hayat birikimlerinizi bırakıp çıkarsınız muhtemelen…
Covid özel bir virüs, henüz ne olduğu, yan etkileri, vücut hasarları tam olarak belirlenebilmiş değil, dünya genelinde veriler bolca toplanıyor. Bu sebeple hafif bir gripmiş gibi rahat davranırsanız ayvayı yersiniz. Hafif filan değil, gayet ciddi bir hastalık. Çevrenizde konuyu hafife alan birçok gerzocan ile karşılaşacaksınız, usulca uzaklaşın. Anca başınıza gelince konunu vehametini anlayacaksınız.
Covid iken dikkat etmeniz gerekenler:
Bol bol su içilecek
2. Ilaçlar asla aksatmadan alınacak
3. 10 günlük karantina süreniz sona erdi diye kendinizi sokaklara atmayın, tekrar bir covid testi olun, çünkü benimki gibi yine pozitif çıkabilirsiniz. Bu da çevrenize ve ailenize yaymaya devam ediyorsunuz anlamına gelecektir. Amannnn dikkat!
10 günlük covid süreci, her kişiye göre değişken bir süreç olup ortak yönler taşıyabilir, tamamen farklı bir seyir de gösterebilir, doktorla yürütün.
1.gün
hafif ateş, titreme, eklem hissi, omuz ağrısı, bedensel ağrılar, yorgunluk hissi
sabah ve akşam 8 adet favicovir
2.gün
hafif yorgunluk, akşama doğru artan yorgunluk, erken yatma ihtiyacı
sabah ve akşam 3 adet favicovir
3.gün
hafif yorgunluk, akşama doğru artan yorgunluk, erken yatma ihtiyacı
sabah ve akşam 3 adet favicovir
4.gün
hafif yorgunluk, akşama doğru artan yorgunluk, hafif üşüme
tüm gün 3 paket sıgara içmiş gibi ciğerlerimi hissettim
akşam ateşi 37,5 , gece terlemesi
sabah ve akşam 3 adet favicovir
5.gün
hafif yorgunluk, akşama doğru artan yorgunluk, erken yatma ihtiyacı
sabah ve akşam 3 adet favicovir
ilaçlar bitti.
6.gün
Normal enerjide bir gün. 1 saat yemek yaptım, aniden çok yoruldum. Akşam saat 20:00 gibi başlayan 37,8 ateş. Gece terlemesi.
7.gün
Normal enerjide bir gün. Akşam saat 20:30 gibi başlayan 37,7 ateş.
8.gün
Feciii yorgun uyanış. Ama nasıl bir yorgunluk…sanki bir önceki gece 10 saat ben uyumadım gibi. Hiç böyle bir halsizlik hatırlamıyorum. Sonra kesik kesik başlayan bir öksürük, nefes alınca gıcık yapıyor, öksürme hissi geliyor. Boğazın orada sanki ufacık hava kabarcıkları dans ediyor, öksürüp çıkarasın geliyor.
akşam yine 20:30 cıvarı çıkan 37,5 ateş.
9.gün
Orta halli bir enerji ile güne başlayış.
8.gün boyu aralıklı süren kesik ve gıcık etkisi veren öksürük çok rahatsız ettiği ve korkuttuğu için doktor araştırıp buldum, dokotorum da ağır bir covid geçirmiş ve içinden bizzat yürümüş birisi idi. Dolayısı ile uzaktan bilgi verecek değil kendi de bilerek konuşacak birisi olması bana daha güven verdi. (çok geç oldu bu hareketim, o yüzden ana önerim doktoru baştan bulup tüm süreci geçirmeden görüşmek olmalı) Online mülakat yaptık, akciğer tomografisi ve kan testleri istedi. Bu durumda belirtiler devam ediyor, dinlenme sürecini mutlaka uzat dedi.
akşam ateş çıkmadı.
10.gün
covid testi yaptırdım, yine pozitif çıktı. Bu sefer bakanlıktan cep telefonuma covidsiniz, evde kalın, ilaç getiriyoruz mesajı gelmedi. HES kodum “risksizsiniz” olarak kaldı. Konuyu doktorumla görüştüm, 14 günü tamamlayınca testler pozitif çıksa bile bulaştırıcılık yok kabul ediliyor dedi. İçim rahatladı.
akciğer tomografisi çekildi, hafif tutulma gözlemlendi
kan testi yapıldı, hafif enfeksiyon devamı gözlemlendi
doktorumla görüştüm, 3 farklı ilaç verdi, kan inceltici, kortizon ihtiva eden bir ilaç ve belirtileri hafifletecek bir ilaç daha. 5 gün daha dinlenilecek kızım dedi.
akşam ateş çıkmadı
11.gün
ilaçların etkisi görüldü, daha normal hissettim.
12.gün
hafif yorgunluk, normal gün.
13.gün
hafif yorgunluk, normal gün.
14.gün
tüm belirtiler geçmiş gibi, ilaçlara devam, yarın 5 günlük kür bitiyor.
Sosyal medyanın en güzel tarafı takip ettiğim muhteşem sitelerden öğrendiğim bilgiler…Her gün dünya hakkında ne kadar az şey bildiğimi görmek moralimi bozar, öte yandan ise tüm bu yenilikleri özellikle doğa ve hayvanlar hakkında yeni şeyler öğrenmek bana çok iyi gelir. Balina, yunus, köpek balıkları ve örümcekler özel ilgi alanıma girer, dolayısı ile yakından takip ederim. Ayrıca da balinaların sesine hayranım, inanılmaz duygulanırım. Çok özel canlılar olduklarına inanırım. Zaten hangisi değil ki…
Hap bilgi:
Bugünkü sosyal medya turunda önüme dünyanın en büyük canlısı olan “mavi balinanın kalbi” çıktı. Mavi balina yaklaşık 220 ton ağırlık ile 32 metre uzunluğa ulaşan bir deniz memelisi. 10 katlı apartman dersek ölçüsünü hayal edebilirsiniz belki…Boyuna bakmayın son derece zararsız bir memelidir, planktonlar ile beslenirler.
8 km/saat hız ile yüzerler. Heyecanlanırlarsa 32 km/saat hızda yüzebilirler.
80-90 yıl yaşarlar
1600 km mesafeye kadar birbirlerini duyabilirler. Hilti veya jet sesini bastırabilirler.
Nefes alıp vermek için deniz yüzeyine çıktıklarında verdikleri nefes/su basıncı 9 metre yüksekliğe ulaşır
National Geographic kanalındaki nefis videolar ile deha geniş bilgi alınabilir.
Mavi balinanın kalbi yaklaşık 180 kg ağırlığında, 1,2 metre genişliğinde ve 1,5 metre yüksekliğindedir. Aort damarı 23 cm genişliğinde olup kalp çarpıntısı 3,2 km öteden duyulabilmektedir. 5.300 litre kan pompalamaktalar.
Amerika’da yer alan “new bedford balina müzesi” sahip olduğu bilgi ve koleksiyon açısından dünyanın en büyük balina müzesi.
Müzenin youtube sayfasında balinalar ile ilgili online sempozyumlar izlenebilir.
Balina mokap kalbini üreten Human Dynamo Workshop ekibinin resminden ölçek algılanabilir…
Instagramda “local makers” isimli çok beğenerek takip ettiğim oluşum yerli tasarımcıları tanıtıyor ve destek veriyor. Bu vesile ile farklı alanlardaki yerli tasarımcıları tanımaya başlayalım, web sitelerine girelim, ürünlerini inceleyelim.Her birinin hikayesini local makers web sitesinden okuyabilirsiniz.
Naz Saner draws, kişiye özel suluboya ilüstrasyon tasarımları
Boho Walls, ile Bengisu Esen : el yapımı dekoratif duvar panoları
Kokopelli Şehirde! ile Yasemin Kırkağaçlıoğlu ve Elif Çatıkkaş : ekoloji ve sürdürülebilir yaşam üzerine çocuk ve yetişkinlere yönelik öğrenme ve deneyimleme alanı.
Duygusal bir iniş-çıkış dönemindeyiz. Normale geri döneceğimiz düşüncesinden uzaklaşmamız lazım. Geri dönmeyeceğiz. Corona öncesi zihin yapısına geri dönmek yapabileceğimiz en kötü şey olur. Bir yol ayrımımdayız, gelecekle ilgili kararlar verme aşamasındayız. Daha aydınlık mı daha karanlık bir gelecek mi? Nasıl ve ne zaman çalışıyoruz? Değişmesi gerekecek. Değişmesi gereken 4 ana başlığımız var. 1.Eşitsizlik 2. Kapitalizm 3. İklim krizi 4.Covid, gelecek dönemde geçmiş 100 seneye göre daha fazla değişimler yaşayacağız. İnsanlar, dünyamız, amacımız, bereketimiz, sürdürülebilir bir kapitalizm için gerekli unsurlar. Sadece teknoloji değil ama holistik amaçlar, döngüsel ekonomi, insan gelecek dönemin mottoları olacak. Toplumu insanlaştırmamız lazım. Bir insanlık rönesansı yaşanacak.
Bildiğimiz, alıştığımız dünya düzeni ile yeni dünya düzeni her alanda çatışmalara gidiyor, tüm kurallar değişiyor. Bu çatışma sürtüşme yaratıyor ve bu da ortaya hararet çıkarıyor. Eski dünya düzeninin yeniye geçerken beraberinde getirdiği miraslar yeni-farklı düşünmemizi ve iş hayatımızı tekrar kurmamızı engelliyor. Son 20 senede çok güç kazanmış şirketlerin güçlerini, geçerliliklerini kaybetmeye başladıklarını görüyoruz. Peki soru şu: Neden bu kadar hata yaptılar? Google’a baktığınızda çok güzel ve basit bir cevap var: Bu şirketler geleceği kaçırdılar. Peki yeni geleceği kaçırmamak için ne yapmalıyız? Bize hakim olan düşünce yapısı: Kariyer tecrübemiz, dünden kalan iş modelleri ve bunların bizi Covid ertesi yeni dünyaya taşıyacağını düşünüyoruz…Çok ilginçtir ki iş modellerinde hazırlanan 3-5-10 senelik öngörülere göre hareket etmekteyiz, kendi iş modelinizin ilk 10 öngörüsünü alt alta yazın, zihninizi 2030’a gönderin ve bu iş modelinin nasıl göründüğüne bir bakın…Sonra hala geçerliliğini koruyan 2020 öngörülerinize bakın, şok edici bir şekilde göreceksiniz ki 2020 öngörülerinizin 2030’da hiçbir yeri olmayacak.
Bir fütürist olarak size gerçekten ne diyebilirim? Durdurulamaz bir tsunami gibi iş modellerini ve iş dünyasını kasıp kavuran bu durumu anlamak lazım. Bu değişimler nelerle bağlanıyor, neleri birleştiriyor ve müşteriler açısından nasıl para kazanabiliriz, nasıl değerli oluruz ve geçerliliğimizi sürdürebiliriz? Bir fütürist kesinlikle geleceği öngörebildiğini söyleyemez, ancak geleceğin kuralları üzerine düşünebilmek adına düşünce şeklimizi nasıl değiştirebiliriz, beynimizi nasıl baştan programlayabiliriz?
Covid çatışmalardan bir tanesi oldu, diğerleri karbon enerjisinden yenilenebilir enerjiye geçiş, teknolojinin otomasyona geçişi gibi tüm değişimler bize düşünce şeklimizi mutlaka değiştirmemiz gerektiğine dair imada bulunmaktadır. Bugünün gözlüklerinden geleceğe bakmayı bırakmamız lazım. Kendimizi geleceğin içine koyarak buranın içeriği nedir? İş yapış şekli neye benzemektedir? Toplum ve teknoloji neye benziyor? Bu yeni piyasada kıt olan nedir, bereketli olan nedir? Müşteriler nelere para harcayacaklar, bunları anlamaya başladıktan sonra ideal iş modelimizi hayal etmeye başlayabiliriz. Bugünkü iş modeli bakışımızı tamamen sıfırlamamız gerektiğini hatırlayınız. 2030’un ideal iş modelini tasarlamaya başlayabiliriz. Bu senaryoda var olma hakkımızı nereden alıyoruz? Bize rehberlik eden amacımız nedir? Toplum başarımızı bizimle birlikte neden kutlamalı? Bunu başarılı bir şekilde yaptıktan sonra zihnimizi şimdiye geri getirebiliriz. Bireyler ve aileler olarak gelecek 5-10 senemizi tekrar hayal etmeliyiz. Geleceği oluşturan güçleri anlayıp geleceği tasarlayın, seçimlerinizi yapın. Yeni dünyada nereye gitmek istediğimizi bildikten sonra işimizle ilgili herşeyi değiştirebilir, yeniden tasarlayabiliriz. Gerçek şu ki gelecek 5-10 senede gerçekten neler olacağını bilmiyoruz, farklı olacağını biliyoruz. Hedefimize ulaşıp şaşırmayalım. Sizi ve ailelerinizi bu yeni ve heyecanlı hedefe götürecek yeni kararları almaya başlayın.
Geleceğe mutlaka yüreğinizi de katmalısınız. Sadece geleceği beyninizle anlamak bir işe yaramaz, yüreğinizi de kattığınız zaman fırsatları görebilirsiniz.
Size “Oyun” dan ve geleceğimiz için “oyun”un öneminden bahsetmek isterim. Çocuklarla oynadık, bizleri bugünlere getirdiler. Oyun hatırına oyun. Tasarlanmış oyun değil, çocukken sahip olduğumuz tasarlanmamış oyun, bu bizi bugün bulunduğumuz yere getirdi. Hepimiz oyun sonucunda mutlu kazalar geçirdik. 100 sene önce farklı kurumlar vardı, farklı şekilde şeyler yapılmaktaydı, şimdiye doğuyoruz, şimdi sabitlenmiş bir durum değil, flaxible bir durum gelecek te öyle, oyun deyince keşfetmek, bazı şeyleri deneyimleme isteği. Bir arkadaşım mikroskop altında spermlerin nasıl yüzdüğünü gösterdi, 150 sene önce bunların düz yüzdüklerini zannederdik, şimdi ise oyun oynadıklarını görüyoruz, avantaj sağlamak için oynuyorlar, simetrik hale dönüşmek için asimetrik oluyorlar. İlerlemek için geriliyorlar ve geleceği yaratmak için geleceğe nasıl hareket edeceklerini öğreniyorlar.
Bu mutlu kazalar her yerde gerçekleşiyor. Wilhelm Roentgen (1895) katot ışınlı tarama tüpleri ile oynarken duvarda hafif bir gölge görür ve ışığı örtmek adına elini gölge üzerine koyunca elinin kemiklerini görür. Bu x-ray döneminin başlangıcıdır. Oyun bir aksiyon değildir, bir zihin yapısıdır. Çocuklar oyun oynadıklarında bir hata yaptıklarında veya birşeyi tutturamadıklarında ağlamaz, tekrar denerler, yani oyuna neşeyle devam ederler. Yetişkin olarak oyun oynamayı durdurmamız gerektiği öğretilir. Oyun oynamadığımız için yaşlanırız. Oyun eksiliğinden dolayı bilinmeyenin alanındaki var olan tüm olasılıkları kaçırırız, bilinmeyenin alanı bilinenin alanından çok daha fazladır. Mutlu kazalar sonucunda gerçekleşebilecek buluşları kaçırmaktayız. Oyuncu hissedebilmek için güvenli hissetmemiz lazım. Temel ihtiyaçlarımızın karşılanmış olması lazım. Dar bir görüş alanından geniş bir oyun alanına güvenli geçebilmek için kurumların gerekli alanları yaratmaları gerekmekte. Atılacak diğer adım ne gibi sonuçlar elde etmek için neler yapmalıyız? “Altın döneminde para kazanma yolu kürek satmaktır”
Amazon’un kurucusu Jeff Bezos en iyi kararlarını amaçsız çıktığı yürüyüşlerinde verdiğini paylaşmıştır.
Müşterilerimle yaptığım en verimli toplantılardan birisinde çalışma arkadaşlarına çocuklarının hikayelerini anlattırdım. Kendi şirketlerinin, işlerinin gözünden çocuklarının ne yaptıklarını yorumlattığımda birden şoka giriyorlar, wow çocuklarıma asla fütürstler gözü ile bakmadım…Beni mesajım: Çocuklarınıza bakın, onları dinleyin, ne dediklerini ve istediklerini anlamaya çalışın ve bunları kendi işinize aktarın. Çünkü onlar kendi geleceklerini bizim gördüğümüz şeklide görmemekteler. Çocuklarla oyunlarınıza önem verin, ihtiyaçlarına iyi bakın, büyüleneceksiniz.
Kuantum fiziğinde bir şeyi izlemek o şeyi değiştirir. Derler ki bir konuya odaklanmak ve üzerinde konuşmak dahi konuya bakış açınızı değiştirecektir. Sizin dünyanızdaki gelecek ekip tartışması ertesi biraz farklılaşacaktır. Karalarınıza etki edecektir.
Covid insanları mevcut duruma tutunmak isteyenler ve geleceğe hazırlananalar olarak kutuplaştırması açısından çok faydalı oldu. Herkesi gelecekte görmek isteriz. Fırsatları görmek, fırsatların işimize etkisini anlamak lazım, bunun için de geleneksel yollara bakmak yerine yeni trendlerin işimizi nasıl etkileyeceğini analiz etmek, bizim dünyadaki rölümüzle nasıl trendin yakalanabileceğine bakmak lazım. 1.kural: Yerinizde donup kalmayın, geleceğin içine yürüyün ve heyecan duyun.
Fütürist olmanın en sevdiğim tarafı; olanlar iyi değil, olanlar kötü değil, olan her şey ne oluyorsa odur.
İlginç ve heyecanlı derseniz, fütüristler testini geçmiş olursunuz. Birçok haber dinliyoruz ve haberler genelde olumsuzluklara odaklanmakta, dolayısı ile kazanacağımız şeylere odaklanmaktansa kaybedeceğimiz şeylerden daha fazla korkmaktayız, dolayısı ile insanlar otomatik olarak korkutucu olana odaklanıyorlar. Bizim fütürist olarak rolümüz sizin gözlerinizi açmak, sizi geleceğe hazırlamak, mesela çok daha iyi bir kalite ile gelen DEEPFAKE’ler ile beni manipüle edebilir, sosyal medyada beni istediğiniz gibi konuşturabilirsiniz, markamı mahvedebilirsiniz, demokrasiyi mahvedebilir. Ancak bir fütürist olarak bunlara ilginç ve heyecanlı demelisiniz ve size buradan ne düşüyor ona bakmalısınız. Çin’den aplikasyonu indireyim, kullanmaya başlayayım ve geleceğimi nasıl etkilediğine bakayım. Mesela bu sabah Yeni Zellanda ile toplantım vardı, saat farkından dolayı çok erken kalkman gerekliydi, sonra fark ettim ki öğle vakti, saçım başım daha güzel olduğunda kendimi kaydedebilirim, bu yüzümü DEEPFAKE yüzüm olarak kullanabilirim. Tüm bu yeni teknolojiler birçok senaryoyu beraberinde getirmekte. Burada önemli olan donmuş moddan çıkıp aktif moda geçmek ve heyecan duymak. Bir süre önce bu tuzağa düştüm. 2025’e kadar birçok arama motoru “ses” ile çalışacak, artık google’u kullanmayacağız, dünyanın ses teknolojisine dönüşeceğini öngörüyoruz, size sürekli konuşan chatboxlar, Amazon dünyayı ele geçirebilir, batarya sorduğunda Amazon hemen sana ihtiyacını gönderecek çünkü ses sisteminden sorumlu olacaklar. Yine de kendinizi zorlayıp tüm bunlara ilginç ve heyecanlı diyebilmelisiniz. Okuma yazma bilmeyen birçok Hintli için bu chatbox olacak ve birden istedikleri her şeyi sorabilecekler ve güçlenecekler ve eğitime, üniversitelere ulaşabilecekler. Demokratikleşme açısından çok önemli. Gelecek birçok farklı geleceği ihtiva etmekte.
Herkes dışarıya, uçan arabalara teknolojik gelişmelere odaklanır oldu ama esas olan gelecek 10 senede ben nasıl güne başlayacağım, ailem ve işimle ilişkilerim nasıl olacak, bunların arasında insan gibi hissetmek nasıl olacak, odağımızı oraya çekmeliyiz. Bu sebeple beynimizin yanında kalbimizle ve midemizle de bunu test etmeliyiz.
İnsanlar aslında zaten geleceğin içinde bulunuyorlar, ancak daha ziyade korku geleceği içindeler. Bunu fırsat geleceğine çevirmemiz lazım.
Bu devirde bazı insanlar tamamen eve kapanırken bazı insanlar ise doğayı yeniden keşfetmekte, daha verimli olmakta. Geçenlerde yaptığımız bir work-shopta insanlardan daha fazlasını almayı değil en iyisini almayı çalıştık. Trendlere bakmanın haricinde aynı zamanda tabulara da bakıyoruz. Tabular genellikle bizi geri tutan şeyler.
Ayrı fikirler, hemfikir olmamak geleceğin anahtarıdır. Değişik senaryoların anahtarıdır. Sürekli perspektifinizi değiştirirsiniz. Çoğu iş kolunda hemfikir olmak çok önemli olabilir ancak belki de farklı fikirde olmamaya daha oyuncu bir hava ile yaklaşıp farklı bir perspektif olarak bakabiliriz.
Uzun bir süreden beri doğal yaşam ürünleri çok araştırılır, sevilir ve kullanılır hale geldiler. Özellikle kadınların bitmek tükenmek bilmeyen bakım, gençleşme ve güzelleşme arzusu kozmetik sektörü yanında bu alanda da çok daha fazla çalışma yapılmasına ve küçük işletmelerin, markaların oluşmasına vesile oldu.
En başta Instagram çok iyi bir pazarlama aracı ve tabii dev adımlarla hayatımıza giren ve dünyayı kasıp kavuran Tik Tok! Bir ürün satıp bu mecralardan birinde yoksanız satışlarınızı desteklemiyorsunuz anlamına geliyor.
Homemade aromaterapi, İstanbul ve İzmir’de, mis gibi kokan Avrupa’yı çağrıştıran küçük mağazaları ile aromaterapi ürünlerinin yüzlercesini bulabileceğiniz harika bir marka! Hangi ürünün ne amaçla kullanacağınızı ve ürünün doğal içeriklerini çok hoş bir web sitesinde tüm detayları ile anlatmakta. Online siparişleri elbette mevcut.
Aromaterapi ürünleri, buhurdanlar, doğal yaşam ürünleri, uçucu yağlar, sabit yağlar
Buradan ilk tavsiye edeceğim ürün “bolluk bereket yağı” harika bir kokusu var, düzenli olarak evinizi, odanızı bolluk bereket kokusu ile donatın. Kokulara meraklı çevrenize güzel bir hediye.
Patika Doğal Sabun ürünleri de az ve öz üretilmekte, ürünleri çok güzel, kokuları harika. Antioksidan krem ve deodorantlarını öncelikli tavsiye ederim.
Bill Gates’in Rahida Jones moderatörlüğünde Yuval Noah Harari ile yalanlar üzerine yaptığı güzel konuşmanın Türkçe çevirisidir.
Bill Gates & Rashida Jones podcastlerine üye olunmasını tavsiye ederim.
Sosyal medya komplo teorileri ve yalan haberle dolu, sorgulamayan ciddi bir kitle olduğu için de bunları yönlendirmek oldukça kolay hale geldi. Yalanı gerçekten ayırmak, güvenilir bilgi ve habere ulaşmak oldukça zor. Bu konuda harika bir konuşma ile Bill Gates & Yuval Noah Harari karşınızda!
RJ: Bill, hakkında karşılaştığın en garip yalan ne oldu?
BG: Corona virüsü yaratanın ben olduğum yalanı daha garip olamaz.
RJ: Sence neden böyle bir yalan yaratıldı?
BG: Bir insanın sahip olması gerekenden daha fazla paraya sahip olmam, kendilerini aşırı akıllı görmeleri. Çoğu insanın aşının zarar vereceğine dair, içine yerleştirilecek mikroçip ile 5G’ye bağlanarak insanları takip etme hedefi ile üretildiğine dair korkuları var, bu komplo teorileri kendi hakkımda duyduğum en delice şeyler.
RJ: Peki, bu yalanları söylemenin sebebi nedir?
BG: Aşılar çok genç yaşta çocuklara yapılır ve aslında çok ta sürpriz bir durum değil çünkü hassas bir dönemdesiniz, çocuğunuzun koluna iğne batırılıyor, ağlıyorlar, aşının su çiçeğini silip milyonlarca hayat kurtardığını unutmayalım. Tüm aşıların mükemmel olduğu söylenemez, hepsinin çok dikkatle üretilmesi, dikkatle denenmesi gerekir. Ancak aşının faydaları akıl uçuran cinstendir.
RJ: Genel olarak doğruluğu savunduğunuzu biliyorum ama inandığınız bir yalan var mı?
BG: İnovasyonun sorun çözdüğüne inanıyorum. Software işim başarılı oldu, vakfım başarılı oldu, garanti olmasa da çok çalışarak, doğru insanlarla birlikte çalışarak, onlara kaynakları sağlayarak herhangi bir sorunu çözebileceğimize inanıyorum. Bu çok büyük bir basitleştirme, başka insanlar gelip aşıyı bulsan bile piyasaya sürmen zor olacak diyorlar ve tüm kompleks yapı…Bu büyük basitleştirme yani “sorunu çözmek için bir şey yaratalım” konusu benim inancım.
RJ: Başarılı tüm insanlar için aynı tehlikenin olduğuna inanıyorum. Bireyleri başarabilmek için onun başarılması gerektiği sanrısını yaratmaları gerekir.
BG: ve risk almak, mesela HIV aşısı üzerinde çalışmalar devam ediyor, bunca zamandır çıkmaz sokaklara girdik ancak her sabah uyanıp hey bu aşıya milyarlarca dolar yatıralım ve başarılı olacağız demek…İnatçılık bir değer olabilir. Ancak hiçbir yere varamama ihtimalini de kabul etmek gerekir.
Peki, sana yardımcı olan yalan nedir?
RJ: Seninkine benzer aslında, insanlar aslında kalben iyidirler, yöneticiler yetkin hatta benden daha yetkinler. Bu üzerinde çalıştığım bir şey, çünkü artık basamakların bana faydası olmadığına inanıyorum. Ancak doğru olmasa bile insanların aslen iyi olduklarına inanmaya devam etmek istiyorum.
Yuval Noah Harari ile bu konuyu konuşmak isterim.
BG: Evet tam konuşulması gereken kişilerden birisi, Sapiens kitabı şu anda mücadele verdiğimiz hastalıkları, açlığı, savaşları anlamamıza yardımcı olmakta. Aptal değiliz, vakfımız da birçok çalışmalar yapıyor. İlerlemeler ile neler yapabiliriz? Temel ihtiyaçlar olmayınca anlamlı ve önemli hale gelen nedir?
RJ: Evet, insanların dünyada görmedikleri şeye inanan tek varlık olduklarına dikkat çekmesi önemli. Devlet olsun, din olsun, milliyetçilik olsun, felsefe veya kurum olsun, bunların hiçbiri aslında gerçek değil, birer konsept ve bu oluşumlar bize anlam vermekte ve bu anlam bize toplulukları ve altyapıyı oluşturmamıza ve inovasyon yapmamıza yardımcı olmakta. Bu bazen iyi bazen ise kötüdür. Bunu nasıl yönetebileceğimizi kendisiyle konuşmak istiyorum.
Merhaba Yuval, hoş geldin. Bizim doğuştan yalancı olduğumuza inanmaktasınız değil mi?
YNH: Doğuştan yalancı demek istemem, yalanların çok önemli olduklarına inanmıyorum. Onları doğru olmayan ancak yalan olmayan kurgu hikayeler olarak değerlendiriyorum. İnsanlar bunlara inanmaktalar, birbirlerini özellikle aldatmıyorlar. İnsanların dünyayı kontrol ettiğine inanıyorum çünkü diğer hayvanlara göre daha iyi işbirliği yapıyoruz. Ve işbirliğimiz kurgu hikaye üretip inanmakla daha iyi oluyor. Tüm sevgi temelli işbirlikleri yaratılan ve inanılan kurgu hikayelerden oluşur.
RJ: Yalan, kurgu veya efsane arasındaki fark nedir?
YNH: Yalan, bir şeyin gerçek olmadığını gayet iyi bildiğiniz zamandır, yine de başkalarını aldatmak için söylersiniz.
Kurgu, çoğunlukla gerçekten inanırsınız, başkalarını aldatmak için söylemezsiniz, küçük bir şey olabilir veya büyük bir şeydir. Bir din gibi, ekonomik bir teori veya ırksal bir teori gibi. Sanırım çoğu Nazi ırkçı Nazi teorisine inandı, insanlar genelde yaydıkları hikayelere inandılar.
RJ: Şu anda ülkenin içinde bulunduğu dönemde kimin yalan söyleyip kimin kurgu yaydığını anlamak zor
BG: Maske takmak politik bir beyan olarak algılanıyorsa, maske takılmasına katılımın düşük olması yanlış anlama ve yalanlar kaynaklıysa…
RJ: Belli bir sonuca ulaşmak için yalan söylemek?
YNH: Yalan söylemek istiyorsan bile insanları ikna etmek zorundasın. İnsanları ikna etmenin en kolay kolu ise yalana kendin inanmaktır. Başkalarını aldatmak ile kendini aldatmak arasındaki farkı görmek çok kolay değildir. Yalan söylemeye başlayan insanlar yolun bir bölümünde artık kendi yalanlarına inanmaya başlarlar.
RJ: Mart veya Nisan ayındaki bir konuşmanızda insanların bilime inanmaları gerekliliğinden bahsettiniz. Pandemiden beri birçok hatalı haber, birçok yalan yayıldı, özellikle covid-19 hakkında. Peki şu anda ne düşünüyorsunuz?
YNH: Bilime inanmak kesinlikle gerekli. İdeal olmamakla birlikte tarihin herhangi bir dönemine göre çok daha iyi bir durumdayız. Bugün olanları kara ölüm günleri ile karşılaştırdığınız zaman tamamen farklı bir oyun olduğunu görürsünüz. Kara ölüm Avrupa ve Asya’yı ele geçirmişken o kıtalardaki insanların 2/3sini öldürdü ve kimse ne olduğunu anlamadı. Birçok teorileri vardı, astrolojik teoriler, Musevilerin dünyayı zehirleme teorisi ve birçok şey. Bir tek insan bile ne olduğunu anlayamadı. Bugün ise en azından birkaç kişi ne olduğundan haberdar. Bu bile bir gelişmedir.
BG: Dijital sosyal medyamız var ve delice açıklamaların ülkeler ve dünyada yayılma hızı bu oldukça yeni. Yeterince insanın aşılanacağını ve bunun sona ereceğini düşünüyorum. Ancak tüm insanlığın aynı durum içinde olduğunu ve birlikte çalışma ihtiyacında olduğunu bilmek lazım.
RJ: Yuval, bugünkü yalanların şimdiye kadar söylenenlerden daha tehlikeli olduklarını söyleyebilir miyiz?
YNH: Hayır, bir anlamda daha tehlikeli : insanlık çok daha güçlü. Nükleer silahlara sahip kişilerin inandığı yalanlar, taş ve oka sahip insanların inandığı yalanlardan daha tehlikeli, o anlamda evet, daha tehlikeli, ancak başka bir perspektiften bakarsak insanlar bilgi ile gerçeği karıştırırlar. Bilgi, gerçek demek değildir. Komplo teorisi de bir bilgidir, bilgiyi yaymak için kullanılan tüm araçlar aynı zamanda kurgu, yalan ve komplo teorilerini yaymak için de kullanılabilir. Baskı bulunduğunda, kitaplar basılmaya başlandığında ve Avrupa’ya geldiğinde insanlar bilimde devrim olduğunu düşünerek Newton, Kopernik okumaya başladılar sanmayın. Kesinlikle hayır. En büyük “best seller” yani en iyi satan kitap “the hammer of the witches” idi. Cadıları tespit etmek ve öldürmek üzere yazılmış bir “kendin yap” kitabı idi. Bu kitap her şeyden çok daha fazla sattı. İnsanlar cadı avını ortaçağa ait olarak düşünürler, ancak en büyük cadı avı dönemi 16. Ve 17.yüzyılda gerçekleşti, tam da bilimsel devrimle aynı zamanda! Ve baskı sayesinde geniş kitlelere ulaşmış ve tetiklemiştir. Bu rezalet teoriler basılıyordu, inanılmaz bir hızla yayılıyordu ve insanlar bunlara inanıyordu. Çünkü bu bir kitaptı ve basılı olunca daha inanılır oluyordu.
RJ: Peki gerçeğe mi inanmak istiyoruz yoksa bize birisinin gerçekte yalan olan bir şeye bu gerçek demesini mi istiyoruz?
YNH: Nasıl bir gerçekten bahsettiğine bağlı, 2 tür gerçek var;
Dışsal şeyleri kontrol etme gerçeği, mesela zürafa avlamak istiyorsunuz, nerelerde takıldıklarına dair bilgiye ulaşmak istiyorsunuz. Atom bombası inşa etmek istiyorsunuz, nükleer fizik hakkında gerçekleri bilmek istiyorsunuz. Komplo teorilerine inanırsanız atom bombasına sahip olamazsınız, bu çok basittir.
Ancak diğer gerçekler veya diğer hikayeler ise insanları kontrol edenlerdir. Toplulukların temelidir. Dinler, ideolojiler gibi. Burada güç sahibi olmak için gerçeğe ihtiyacınız yoktur. Güç, kitleleri aynı hikayeye inandırma becerisidir, burada genelde gerçekler yolunuza engel olur. Hikayenin gerçek olmaması halinde etkin olmayacağı gibi bir gerçek yoktur. Asla. Birçok insanı bir kurguya inandırarak inanılmaz bir güce sahip olabilirsiniz.
BG: İnsanlar çok basit cevap arayışındalar, mesela bu kişi buna sebep oldu, biz ve onlar gibi. Yalanların, gerçekdışı olmalarına rağmen, bir tür tatmin edici kalıbı bulunuyor.
YNH: Komplo teorilerinin çoğu basittir. Dünya komplikedir. İnsanlar gerçeği bilmek istiyor mu diye sordun…Gerçekle ilgili 2 büyük sorun; 1. Gerçekler çoğunlukla keyifsizdir ve bilmesi acı vericidir. Kendimle ilgili gerçek genellikle acı vericidir. Ve komplikedir, mesela virüsün ne olduğunu anlamak gibi. Virüsü anlatmaya çalışırsak tam olarak yaşayan bir organizma değildir, temelde biraz bilgidir, biolojik koddur. Peki nasıl oluyor da bir salgına sebep oluyor? Oldukça komplikedir. Zihnimiz, beyinlerimiz tembeldir. Evrime adapte oluyoruz, bazı çok komplike şeyleri anlıyoruz, mesela sosyal ilişkiler gibi. Bu konuda dahi kesiliyoruz, çünkü evrimsel olarak yaşamaya devam edebilmek topluluklar içinde var olabilmek için bunları bilmek zorundaydın. Sosyal ilişkiler, kim kimden nefret ediyor, kim bana karşı komplo teorisi üretiyor gibi. Ancak virüslerin varlığına dair hiçbir fikrimiz yoktu. Böylece beynimiz virüsleri anlayacak şekilde gelişmedi. Zor anladığımız şeyleri sevmiyoruz. Kolay anlaşılır şeyleri seviyoruz. Şimdi kötü bir yarasa türünden insanlara atlayan bir epidemolojik olaylar zincirini anlamaya çalışalım, oldukça komplikedir. Bir de basit komplo teorisine bakalım, birkaç milyarder dünyayı yönetmek için bunu yaptı. Bunu seviyoruz. Çünkü kendimizi akıllı hissettirmekte, dünyada ne olduğunu anlıyorum. Bu virüslerden konuşunca aptal gibi hissediyoruz, profesörler anlıyor ben anlamıyorum.
RJ: Gerçeği arayışı anlıyorum ama aynı zamanda kurgu metodolojisini üzerine inşa ettiğimiz modern insanlık? Hükümet, din, kurumlar…birçok kompleks yapı var, birçok hikaye aynı anda söylenmekte.
YNH: Kurumlar komplikedir bu sebeple çoğu insan kurumların yapısını anlamakta zorlanırlar. Kurumsal hukuğu dinsel metodolojiyle karşılaştırırsanız dinsel metodoloji çok daha basittir. Kötü bir şey yaparsanız öldükten sonra şeytanlar tarafından yakılırsınız. Çok basittir.
RJ: Yani insanların çoğu kurumları anlayamamakta, o kadar basit
BG: Kurumların teknokratik yönleri vardır, geç insanlık tarihinde başlar, Amerikan hükümetinin bütçesini bilme fikri ve bu yapılaşma ile uğraşan insanların yüzdesi çok ufak. Hükümet bütçesinin %kaçı yoksul ülkelere yardım olarak gitmektedir diye insanlara sorunca, %5-10 derler, ancak %2-3 olmasını dilerler, ki %1’den daha azdır, o zaman deriz ki hey dilediğine sahip olabilirsin, ancak diğer insanlara güveniriz, çünkü kurumları, elektriği, virüsleri, vergi strüktürünü anlayan yüzdemiz oldukça azdır.
RJ: Kurumlara geri dönelim. Kurumların işleyebilmesi için içsel veya dışsal, veya markalaşma olsun kullandıkları birçok yalan olduğunu düşünüyorum. Bill önce sana Microsoft nedir diye sormak istiyorum, sonra da Yuval senin cevabını merak ediyorum.
BG: Microsoft bir nevi faydalı, çok iyi ürünler geliştirdik, Coca Cola ve Apple gibi iyi markalaşmadık, Steve Jobs’un markalaşma konusunda çok daha fazla sezgisel duyusu vardı ve ben o kadar iyi değildim. Biz kodlama konusunda çok iyiydik, saf mühendis idik, özümüz inovasyon idi
YNH: Diğer tüm kurumlar gibi Microsoft bir hikaye, avukat ismi verilen güçlü shamanlar tarafından yaratılmıştır. Var olduğu tek yer paylaştığımız hayal dünyamızdır. Kurumlar güçlü değildir anlamına gelmez, dünyanın en güçlü şeylerinden birisidir, ancak sadece söylediğimiz hikayeler içinde yaşarlar. Hayalimizdedir. Dokunamazsın, göremezsin, koklayamazsın, tadamazsın. Microsoft’un varlığından başka hiçbir hayvanın haberi yoktur. Microsoft genel merkezini ziyaret etmek üzere bir şempanze götürelim, şempanze bir bina görür, binaya girip çıkan insanlar görür, kafeteryasında muz vardır, ama şempanze Microsoft’u idrak edemez. Coca Cola’yı da göremez ancak içebilir. Coca Cola şirketini sadece insanlar bilir, çünkü sadece bizim hayalimizde yaşar, bir nevi kolektif hayaldir.
RJ: Peki, Microsoft’un sattığı softwarelere ne diyebiliriz? Sonuçta kullanıyoruz.
YNH: Software daha gerçektir, dünyada bir şeyler yapmaktadır, ama software şirket değildir. Hakim veya hükümet Microsoft’un kapanmasını talep edebilir, yok olabilir ancak software hala vardır.
BG: Şirketlerin inançları ve değerleri konusunda motivasyonu sağlamak üzere inançları vardır. Birbirini heyecanladırmak için çalışan bir grup gibi. Rakiplerinin kendilerinden daha az değerli olduklarına inanabilirler, biz ve onlar tarzı şeyler, hadi onları yenelim tarzı sporcu bir yaklaşım şirket içinde vardır, benim ürünümü kullanırsan daha havalı olursun veya daha fazla keyif alırsın denebilir.
RJ: Herhangi bir şeyin gerçek olduğuna inanıyor musun?
YNH: Tabii, kesinlikle, denizler, dağlar, insanlar var, çoğunlukla en gerçek şeyin “acı” olduğunu söylerim. Acı, çoğunlukla inandığımız hikayeler kaynaklı doğar, bir hikayeye inanır savaşa gideriz, hikaye bir hayaldir ama savaşın zayiatı, ölüler, yaralılar, kayıplar hepsi %100 gerçektir.
RJ: Peki yalanların bizi acıdan kurtarabileceğine inanıyor musunuz?
YNH: Yalan ve kurgu arasında büyük fark vardır. Papa, dindarlara Hristiyan dogmalarını aktarırken yalan söylediğini düşünmüyorum. Buna gerçekten inandığını düşünüyorum. Birçok papa geldi geçti belki birkaçı yalancı idi, ama çoğu papa dediklerine gerçekten inandılar.
Kurumlar ve paradan da konuştuğumuz zaman yalan değil, mesela faiz oranını arttırdık deyince yalan değil, ancak sadece hayalimizde var olan bir durumdur. Tüm kurguların çoğu yardımcı bile olabilir, birlikte futbol oynamayı hayal ederken bile dinden farklı olarak çoğu insan kuralların bizler tarafından konduğunu bilmektedir. Ama herkesin oyundan keyif almak adına aynı kurallara en az 90 dakika inanması gerekmektedir. Sorun unutmaya başladığımızda başlar, yarattığımız bir hikaye kendi tasarımımızla bizi esir alırsa mesela…Mesela insanların aklına Frankenstein gelir, kendi yarattığı şey tarafından esir alınmak modern bir fenomendir ancak değildir, teknolojik olarak belki yenidir, ancak insanlar kendi yarattıkları tarafından yüzyıllardır esir alınmıştır, mesela Tanrılar, milletler, para çevresinde kendi yarattıkları hikayelerden esir alınmışlardır. Bunları kendi yarattıklarını unuturlar ve ölü insanların hikayelerine tutsak oluruz.
RJ: Dünyaya bakış açışınızın değiştiğini düşünüyor musunuz yoksa aynı çerçevede mi ilerliyorsunuz* En son ne zaman okuduğunuz, deneyimlediğiniz bir şeyde “aha!” dediniz?
YNH: Oldukça fazla değişiyor. Sapiens kitabını yazdığımdan 1-2 cümle dışında bilgisayarlar ve yapay zeka hakkında bilgi yoktu, okudukça artık yazdıklarım ve konuştuklarımın %50’sinden fazlası yapay zeka, makine öğrenme ve bunların neler yapacağı üzerine. Teknik yön hakkında çok az bilgim var, hayatım mevzu bahis olsa bile bir cümle bile kod yazamam, ancak tüm bu inanılmaz buluşların tarihsel, felsefi ve politik içeriklerini anlamaya çalışıyorum.
BG: Vakfımın işinin ana bölümü gelişmekte olan ülkelerde neler olduğunu dünyaya göstermek, bilim adamları sayısını arttırmak, fakir ülkelerdeki hastalıkları azaltmak ve bu alanlarda araştırmalar yapmak. Rakamlar bu işi yapamıyor. 3 resim koyup çocuklar hastalıktan ölüyor demek, söz ile 3 milyon çocuk öldü demekten daha etkin. Böylece hikayeleştirme, yani çocuğunu aşıya götüren bir anne resmi, alışverişe çıkan bir sağlık çalışanı daha etkin. İnsanlar hikayeleştirmelere tepki veriyor. Vakıf çalışmalarında istatistikler ile hikayeleri birleştirmemiz gerekiyor ki bu çalışmalardan haberdar olsunlar ve başvurabilsinler.
YNH: Sizce yapay zeka bizi bizden daha iyi tanımaya başladığında insanlığa ne olacak? Bu olmayacak diyebilirsiniz, her şey her zaman insanlar üzerine olacak ve ne kadar bilgiye sahip olursanız olun bilgisayar hiçbir zaman tam olarak anlayamayacak, bunu geçmek istiyorum ancak derin anlamda ne oluyor? Bir diktatörün eline düşerse değil, insanlar çoğunlukla distopik bir senaryoya yöneliyor; herkesi her zaman takip eden ve her şeyini bilen totaliter bir rejim var ve bu berbat bir şey. Bunları bir kenara bırakalım, sistem her zaman sizin lehinize. Yine de sizi kendinizden daha iyi biliyor ve temelde göreceğiniz eğitim, dinleyeceğiniz müzik, okuyacağınız kitaplar ya da evleneceğiniz insan gibi sizin adınıza en önemli kararlarınızı alabilir. Böyle bir durumda insan hayatına ne oluyor?
BG: Yazılım ajanının sizi kendinizden veya diğer insanlardan daha iyi tanıyacağına kesinlikle inanıyorum. Neden bazı şeyleri öğreniyorum? Neden bazı deneyimleri seçiyorum? Un tüm amacı: Değerlerimiz var. Bir takım uyuşturucuların size bir takım keyifli deneyimler yaşattığını söyleyebilirsiniz. Bir film çekmekten veya kitap yazmaktan ziyade bir insanın yıllarca bir köşede oturup bu uyuşturucuları kullanmasını iğrenç bulabiliriz. Bu yazılım ajanı bizimle tatmin edici bir şekilde ilgilenecek, çok sofistike bir keyif mekanizması…Makineler bizim için yeterli yemek yaptıklarında, o zaman ne yapalım? Sosyal olarak organize olunca sonra ne amaca yönelik olacak? Evrim sayesinde çok iyi yapabildiklerimizi geçtiğimiz zaman cevapları bilmiyorum…
YNH: Bir bilgisayarın beni benden daha iyi tanımasına ne kadar süre kaldı?
BG: Birkaç buluş uzaktayız. Makine öğrenmesinin ölçeğini yükseltiyoruz, bilgiyi yeterli derinlikte temsil edemiyorlar. İlginç görev bir makine ne zaman kitap okuyabilecek ve bize bu bilgiyi aktaracak ve insanlardan daha iyi bir test cevabı verebilecek, daha oraya gelmedik, bilgiyi nasıl temsil edeceğimizi bilmiyoruz. Ancak evrimi gözlemleyerek veya en baştan geliştirerek gelecek 50 senede bunları yapmamıza imkan sağlayacak buluşlar yapılacaktır. O zaman insani faaliyetleri sorgulayacağınız, makinelerin yaratma ve yönetme açısından bizden daha uzman olduğu zamanlar gelecek. Makineler bizden 10 kat daha iyi olacaksa bu oldukça cesaret kırıcı…
YNH: Kararları nasıl verdiklerini anlayamayacağız çünkü kararları insanlardan çok daha farklı bir biçimde veriyor olacaklar. İnsanlar en azından daha bilinçli düşünmekteler, 3-4 belirgin noktadan ötesini hesaba katamıyoruz. Mesela bir bankacı gelip benden kredi istiyor, kararımı verirken 3-4 noktayı değerlendirerek sonuca varırım. Geçmiş kredi tarihçen, ırkın, cinsin gibi, insanlar böyle yapıyorlar. Yapay zeka ise zaman ve data olarak binlerce noktayı hesaba katabilir, mesela günün hangi saatinde geldin? Bunun kararda % 0,0 oranında etkisi var ancak oradadır. İnsanlar diyor ki, tamam makineler karar verici olsa bile yasalarımız olacak ve bunların açıklanması gerekecek. İnsanların “açıklama hakkı” bulunmaktadır. Eğer bir kredi başvurusu yaptıysanız ve banka bunu reddettiyse bankanının bunu neden reddetttiğini bilme hakkım var. Ancak bu tamamen ilgisiz, çünkü banka diyecek ki: bizde bir algoritma var, be bu algoritma devasal bir data analizi yaptı ve isterseniz bu analizi size basabiliriz, ancak bunu anlayamayız. Biz sadece bu algoritmaya güveniyoruz. Algoritma insanlarla aynı şekilde karar verseydi eğer ona ihtiyaç duyulmazdı. Sadece insan bankacılar olurdu.
RJ: Yapay zekanın otonomisinden kaygı duyuyor musunuz? Onları insanların programladığını hissettirmenin ötesine geçtikleri sofistike bir noktaya gelindiğinde mesela…
BG: Bu bir ara konu olacaktır, şu anda yapabileceğimiz bir şey yok, Evrenimiz bir ara ısı-ölüm durumundan geçecektir. geleceği ne kadar düşünmeliyiz? Değiştirebilir miyiz? Kim olduğumuz ve yaptıklarımızı neden yaptığımız konusunda birçok şeyde yetki verebiliriz, derinden bir meydan okumaya maruz kalabiliriz.
YNH: Katılıyorum, robotların dünyayı ele geçirmek istedikleri için gelip bizi öldürmek istemeleri gibi bir Hollywood bilim kurgu senaryosu üzerine endişelenmemiz gerekmiyor. Ancak bir diğer tür otonomi zaten başladı. Bankanın kredi vermemesi konusu bilim kurgu değil, bir gerçek. Dünyanın daha da fazla bölgesinde yaşanıyor ve bence bu konuda kaygı duymalıyız, geldiğimiz noktaya geri dönecek olursak komplo teorilerini kolaylıkla rafa kaldırmamalıyız. Genellikle derin ve haklı korkuları temsil ederler. Covid19’un insanları kontrol edebilecek içinde çip barındıran aşıları yapabilmek için yaratıldığı teorisi birçok farklı açıdan bir saçmalık. Ancak izleme teknoloji üzerine gerçek ve realistik bir korkuyu temsil etmekte, bence bir açıdan da pandeminin sonuçlarından bir tanesi planlı olmadan tüm dünyada gözetleme teknolojisinin uygulanması ve kabul edilmesinde ciddi bir yükseliş olduğu realitesidir. Komplo teorileri başkasının sahip olduğu teorilerdir. Benim komplo teorilerim olmadı. Benim haklı kaygılarım var. Covid19 plansız da olsa çok daha fazla insanın izlenmesi ile sonuçlanacaktır.
BG: 2015’te pandemi üzerine konuşmam olmuştu. İnsanlar gelecekte hazırlıklı olmamız gereken başka ne endişelerimiz olacak diye soruyorlar, iklim değişikliği bir cevap, gelecekte pandemiler devam edecek, bio terörizm konusunda dünya yeterince endişe duymuyor. Covid19’u insanların yarattığına dair komplo teorisi bio terörizmi engelleyecek müthiş fikirli yatırımlara yönlendirecek olsa o zaman derim ki wow bu teori sayesinde dünya devletleri bir araya gelerek araştırmacıları bir araya getirerek birçok araştırmalar yaptılar ve bio terörizmi önlemek istiyorsak biraz da laboratuvarlarda çalışan insanları izleyerek neler yaptıklarına bakmak lazım hatta ciddi olarak gözlenmeleri gerekir.
RJ: Laboratuvarlarda çalışan insanlar ile sokaktaki insanlar arasında bir fark var ama.
BG: Evet, umarım orada bir çizgi çekebiliriz.
RJ: Daha ümit verici şeyler de konuşmak istiyorum. Gelecek 20 senede dünyamızın daha iyi bir yer olacağı ve daha az acı çekileceği konusunda Yuval ne düşünüyorsun?
YNH: Bu tamamen bize bağlı. Geleceği gerçekten öngörebileceğimizi düşünmüyorum, geleceğin belirgin bir yöne ilerlediğini sanmıyorum, Covid19 gibi birşeyi düşünürseniz nefret saçmak, yabancıları suçlamak, bundan nasıl çok para kazanırım gibi hırslara bürünmek veya komplo teorilerini yayarak umursamaz bir tavır içine girebilirsiniz. Veya tam tersi bir şekilde tapki verebilirsiniz, merhamet üretebilirsiniz, zor zamanlarda insanlara nasıl yardım edebileceğinize bakarsınız, sahip olduklarınızı paylaşarak cömert davranabilirsiniz, bilgi paylaşabilirsiniz, bilim ve fırsatları kullanabilirsiniz, bir virüsün ne olduğunu, nasıl doğduğunu ve yayıldığını öğrenebilirsiniz. İnsanlar bu şekilde tepki verdikleri taktirde sadece içinde bulunulan durumla değil gelecekteki tüm krizler ile başa çıkılabilir. Bu perspektiften bakılınca en büyük düşmanımız bir virüs değil, nefret, hırs, duyarsızlık gibi kendi içsel şeytanlarımız.
BG: Bundan 20-40 sene sonra uyarılmış olan insanlar daha iyi bir durumda olmayacaklar mı sence?
YNH: Pek te sanmıyorum, çünkü tarihin düzgün doğrusal bir çizgide ilerlediğini düşünmüyorum. Mesela 1913’te Avrupa’da yaşıyor olsaydınız olanların gelecek 40 senede devam edeceğini düşünecektiniz ama bariz bir şekilde bu olmadı. Özellikle batıda yaşayan insanlar geçmişe bakacaklar ve 1990-2015 seneleri arasına altın çağ olarak görecekler. Ondan sonra ekolojik açıdan ve politik açıdan yokuş aşağı gitmeye başladı. Tarih son derece öngörülemez ve tekrar etmek lazım ki insanların aptallığını asla hafife almamalısınız. Data, bilim vs hepsi şahane ama insanın aptallığı hafife alınmamalı, görünmez değil, son yüzyılda çok değerli ilerlemeler kat ettik, hiçbir ilerleme olmadı diyen insanlar olabilir, bu da tehlikeli bir şey çünkü o zaman “denemenin hiçbir anlamı yok” mesajını vermiş olursunuz. Geçtiğimiz dönemde eğitim, sağlık, azınlıklara davranışlarımız konusunda ilerleme kat edilmeseydi o zaman ümitsiz bir durum olurdu. Çok değerli buluşların olduğunu fark etmek önemli, bu sorumluluk almayı gerektiriyor ve daha da fazla ilerleme kat edebileceğimizi gösteriyor.
18 Haziran 2020 tarihinde gerçekleşen Prof. Dr. Hanna Nita Scherler & Türk Sağlık Vakfı online söyleşisinin yazıya aktarılmış halidir:
Yayın izni verdiği için Hanna Nita hocama teşekkürler.
1986 yılında masterı bitirdiğimde gönüllü olarak Bakırköy hastanesinde çalışmaya başlamıştım. 1988 yılının baharında Boğaziçi üniversitesindeki çok sevdiğim bir hocam bana dedi ki: “Nita tam sana göre bir yer buldum, Cleveland’da, bu yaz oraya gidiyorsun”. 88 yılının yazında ben Temmuz-Ağustos aylarının tamamında yoğun bir Gestalt eğitimine, ne bulacağımı bilmeden, hocam bana önerdi diye kalktım gittim. Gidiş o gidiş, hayatım değişti. Gestalt ile öyle tanıştım.
Moderatör: Türkiye’de Gestalt terapisi en çok merak edilen ekollerden birisi haline geldi. Gestalt terapisi nedir? Nasıl tanımlayabiliriz?
Tabii ki herkes kendi bakış açısından kendi öznelliğinden cevap verecektir, bunu göz önünde bulundurarak cevap vereyim. Çünkü başka Gestalt terapistlerine sorsanız başka bir tanım vereceklerdir elbette. Benim için Gestalt bir terapi yöntemi değil. Benim için Gestalt bir yaşam felsefesi, nasıl bir yaşam felsefesi diye sorarsan da, insanın başkalarıyla temas yolu ile kendisiyle temasında sürekli gelişmesine ilişkin derdim.
Moderatör: Sizin kullandığınız bir metaforunuz vardır, 88 tane piyano tuşundan bahsedersiniz bunu anlatırken. Bu terapi ekolünün felsefi temeli nedir?
Fritz Perls, Gestalt terapisini doğururken, hamilelik sürecinde kendi deneyiminden birçok olguyu sepetine atmıştır. Bunlardan belki de en önemlisi analitik yöntemli çalışan bir terapistinin olmuş olması idi. Kendisi analitik bakış açısından çalışan bir terapiste gidermiş ve yazılarında şundan bahseder: Biri beni benden daha iyi bildiğini nasıl iddia edebilir? Davranışlar nasıl bir başkasının öznelliğinden benim öznelliğim hakkında yorumlanabilir? En çok tepki duyduğu şey bu olmuş ve yola çıkarken geliştireceği yaklaşımda kişiyi kişiden daha iyi kimsenin bilemeyeceği, ancak kişinin kendisinin bilebileceği varsayımından hareket etmiş. Jung’dan almıştır. Jung kolektif bilinç altından bahseder. Aslında Perls açıkça bahsetmemekle birlikte, diğerinde kendimizi bulabileceğimizi söyleyerek birlik bilincine doğru yol alınabileceği yaklaşımında satırlar arasında bulunmaktadır. Hümanistik felsefeden çok etkilenmiştir. Hümanistik felsefeye göre insanı kendi potansiyelini gerçekleştirmek motive eder. Perls’e göre insanın kendi potansiyeli benim 88 tuş dediğim şey. Yani hepimiz eşit kaynakla doğuyoruz, fakat sosyalizasyon sürecinde öğrendiklerimiz kaynağın tamamını kullanmamızı engelliyor. Şöyle düşünebiliriz: Bir sahne var, bu sahnenin tamamına ben sahibim, fakat ebeveynlerim, projektörleri ellerinde tutanlar, sahnenin sadece belli bir bölümünü aydınlatıyorlar ve ben çocuk olarak zannediyorum ki benim sahip olduğum sadece onların aydınlattığı taraf. Halbuki onların aydınlatmadığı, karanlıkta kalan, ama benim barındırmakta olduğum kaynaklarım da var. Perls’ün Hümanistik bakış açısını göz önünde bulundurarak demek istediği kişiyi ebeveynlerinin aydınlatmadığı karanlık tuşlarını keşfetmenin motive edeceği.
Diyeceksin ki nereden bilebilirim öyle taraflar barındırdığımı (kullanılmayan)? Diğeri ile ilişki içerisinde yaşadığım bombeler, zorlanmalar, yaşadığım sinirlilik, kaygı, üzüntü, gündelik hayatımdaki gidişatın dışında tepki verdiğim olgular bana orada kaldıramadığım bir şeylerin olduğu mesajını verir. Eğer o olgulara barındırdıkları mesajı algılamak üzere eğilirsem karanlık tarafımı keşif yolculuğuma çıkarım. Yani Hümanistik bakış açısından Perls’ın aldığı kısım: ben barındırdığım ama henüz tanışmadığım taraflarım ile tanışma motivasyonuyla hareket ediyorum. Varoluşçu felsefeden de çok etkilenmiştir. Herkesin kendi hayatından sorumlu olduğu, kendi seçimlerinden sorumlu olduğu, herkesin seçim yapmakla ve yaptığı seçimlerin sonuçlarına katlanmakla yükümlü olduğu kısmı varoluşçu felsefeden aldığı olgulardır.
Felsefeden laf açılmışken, Taoizmden de çok almıştır. Taoizmden, kuşbakışı söyleyecek olursam; hayatı bir döngü içerisinde algılar, yani her şey yaşamda bir döngü içerisinde, devinim içerisinde gelişmektedir. Perls yaklaşımına buradan esinlenerek “cycle of experience” adını verdiği benim onu “yaşam döngüsü’ olarak Türkçeye çevirdiğim bir döngünden bahseder.
Bütün hayatımız, doğumdan ölüme kadar bir döngüyü barındırır, her deneyimin o döngü içerisinde çeşitli basamakları vardır. Döngünün en can alıcı noktası temas noktasıdır. Temas içinde bulunduğumuz andaki ihtiyaçla olduğunda o döngünün keyfine doyum olmaz. Ama temas andaki ihtiyaca değil de geçmişten taşımakta olduğumuz eski bir ihtiyaca cevap verdiğinde o döngünün sıkıntısı çok olur. Çünkü ikame bir tatmin içerisinde olmuş oluruz. Zaten Gestalt bakış açısı da ikame tatminlerin bize verdiği sıkıntıların farkına varılmasının, o sıkıntıyı değişime davet olarak görebilmenin metodunu barındırır.
Felsefi uçlarından bir tanesi de Budhizmdir. Budhizmden ağırlıklı olarak metodolojik bir takım araçlar almıştır. En önemlisi insanın kendisine şahitlik edebilme kapasitesini geliştirmek ile ilgilidir. Bir diğer felsefi bacağı sistem yaklaşımıdır. Perls insanın içinde bulunduğu zemine, insanla birlikte bir sistem olarak bakar. Bunun önemi ne diyeceksin? Sistemdeki parçalardan bir tanesindeki değişiklik sistemin tamamında değişikliğe vesile olur. Bunun insan olgusuna indirgenmiş şekli nedir? İnsan kendisini değiştirmeye dönüştürmeye bir yerden başlasa bu yeterlidir. Çünkü oradaki değişiklik tüm sistemlerine bulaşacaktır.
Bir diğer bacağı, Gestalt psikolojisidir. Gestalt psikolojisinin Gestalt terapisi ile hiçbir ilgisi yoktur. Gestalt psikolojisi tamamen algı ile ilgilidir. Ben Perls’ün buradaki yaratıcılığa hayran kalmışımdır.
Bir insana 3 nokta gösterip bu nedir diye sorarsak “üçgen” der, ya da ardıl noktaları düz bir hat üzerinde gösterirsek “çizgi” der. Aynı şekilde 4 nokta gösterirsek “kare” der. Bu Gestalt psikolojisi ile ilgili bir çalışma, algılama ve anlamlandırma ile ilgili. Fritz Perls demiş ki: bu niçin sadece somut bir algılama ve anlamlandırma ile sınırlı kalsın? Soyut algılama ve anlamlandırmaya uyarlayabilirim bunu demiş, bence çok yaratıcı bir zıplayış! Şöyle ki gündelik hayatımızda çeşitli uyaranlar karşılaşıyoruz. O uyaranları somuttaki 3 nokta gibi düşünebiliriz. Yani 3 soyut nokta var, biz nasıl üçgeni bildiğimiz için 3 noktaya üçgen diyorsak, soyut anlamda da karşılaştığımız uyaran bize o güne kadar hayatımızda yaşadığımız hangi kalıbı çağrıştırıyorsa o anlamı yüklüyoruz. O beklentiyi yüklüyoruz. Yani örnek verecek olursam; babam çok dominant biriydi diyelim. Onunla ilişkide birtakım kalıplar öğrenip içselleştirmişimdir. Yetişkin olduğumda, çalıştığım işte amirim de dominant. Nereden anlıyorum dominant olduğunu? Bazı tavırları ve söyledikleri bana aynen babamın yaptıklarını çağrıştırıyor. Bunlar uyaran. Ben babamla ilişkimde üçgeni öğrendiysem bu üçgen diyorum, kareyi öğrendiysem bu kare diyorum.
Psikodrama’dan boş iskemle tekniğini, rol yapma tekniğini almıştır. Willhelm Reich bedenle çalışmıştır. Yani insanın soyut anlamdaki savunmalarının hepsinin somut olarak bedenindeki kaslarda tezahür ettiğini savunmuştur. Perls bunu bakış açısına dahil etmiş, bedenle çalışmaya çok önem vermiştir. Varoluşçu feslefe açısından sepetine attığı bir diğer olgu da Martın Buber’in “ben ve sen” veya “ben ve benim uzantım” çalışmasıdır.
Perls, Gestalt terapisinde danışan ve danışman arasında mutlaka “ben ve sen” ilişkisinin kurulmasına özen gösterir, onun altını çizer. Psikanalitik yaklaşımı ben ve sen olarak değil de ben ve benim uzantım olarak görür, çünkü ben seni senden daha iyi bildiğimi, senin hakkında yorumlar yapabileceğimi iddia edersem, o zaman seni nesneleştiriyorum demektir der. Buna çok sert tepki gösterir. Yani Gestalt terapisinde danışman danışanına ilişkin hiçbir şekilde, zinhar yorumda bulunamaz. Bu Perls’e göre arsız bir iradeye girer.
Moderatör: Gestalt ekolü neyi amaçlar?
Bütün yaşam, parçaların bir arada oluşturduğu bütündür aslında. Bu konu beni hep çok cezbetmiştir. Her şey her şeye işlemiş bilginin tezahürüdür. Bu ne demek? Kendi bedenimizi alalım, bir beden bir bilinçten bahsediyoruz, 2 gözden, 2 kulaktan, 2 koldan, 2 bacaktan ve bedenin işleyişini sağlayan birçok sistemden bahsediyoruz. Bir kuruma bakarsak; bir kurumun da soyut anlamda, gözleri, kulakları, kolları, bacakları vardır ve işleyişini sağlayan birtakım sistemler vardır. Tabiata bakalım, tabiat ta öyle, dağları kemikler, okyanusu kan, ormanları ciğerler olarak algılayabiliriz. Yani çok soyuta kaçtım soruyu cevaplarken, Gestalt terapisinin amacını öyle sorunları halletmek, insanın kendi kapasitesi ile buluşmasını sağlamak gibi yüzeysel bir şekilde anlatasım yok, onlar zaten potada. Onlar zaten kutunun içinde. Bana göre amaç çok daha derin, aslında çoktaki biri fark edebilme kapasitesini geliştirmek.
Moderatör: Çoktaki birin kapasitesini geliştirebilmek için ve diğer amaçlar için kullandığı yöntemler nelerdir peki?
Yöntem olarak fenomenolojik yöntem kullanılır. Fenomenolojik metodoloji anda kalmakla ilgilidir. Anda kalmak açıklamasını kullanmayacağım, çünkü bunun altı boşaltıldı, onu fark ediyorum. Dolayısı ile bu şekilde değil başka şekilde anlatacağım. Bir gözlükle dünyaya baktığımızı varsayalım. Bu gözlük benim sosyal yazılım dediğim bir gözlük. 2 tür kaynaktan söz etmek mümkün. Bir tanesi herkesin doğuştan sahip olduğu fiziksel kaynakları. Fiziksel kaynaklarımız nelerdir? Uyaranları algılayacak 5 duyumuz vardır, 5 duyumuzla algıladığımız uyaranları anlamlandıracak hepimizin zihinsel kapasitesi vardır. Zihinsel süreçlerimize eşlik eden duygularımız vardır. Yani bu bardak 4/5’i boş dersem buna eşlik eden duygu ile 1/5’i dolu dersem buna eşlik eden duygu farklı olur. O zaman hem 5 duyum var hem zihinsel kapasitelerim var, hem de duygularım var, hem de bütün bunları kapsayan ve daha fazlasını barındıran bir tinsel boyutum var. Bu kapasite hepimizde var, yani varoluşumuzun 4 boyutu hepimizde var, kaynağımızın 1 kefesinde o var, öbür kefesinde ise sosyal yazılım var. Sosyal yazılım nedir? Öğrendiğimiz ve öğrenme yoluyla içselleştirdiğimiz her şey. Peki neden bu kaynak oluyor? Çünkü eğer bu sosyalizasyon süreci olmasaydı buna bardak diyemeyecektik, içine sıcak sıvı koyulduğunda sıcak, soğuk sıvı koyulduğunda soğuk olan bardak diyemeyecektik. Nesnelerin adları olmasaydı gündelik hayatımızda bardak ver yerine tanımlamaya kalkışacaktık? O zaman sosyalizasyon süreci pratiklik kazandırması açısından çok önemli. Sosyalizasyon süreci bize hayata ilişkin inançlarımızı, değer yargılarımızı kazandırır. Hiç birimiz değer yargılarından bağımsız değiliz, hepimizin inançları ve değerleri var, olmalı da. Tüm bu lafları fenomenolojik metodoloji ile nasıl bağdaştıracağız? Gündelik hayatında sosyal yazılımı kullan, çünkü lazım. Ama Gestal terapisinde sosyal yazılımı kapının dışında bırak diyor Perls. Nasıl kapının dışında bırak? Danışanınla ilgili her şeye aynen bir bebeğin gördüğü her şeyi ilk defa keşfettiğindeki merak ve heyecanla baktığı gibi bak. Betimlemek ve tanımlamak niyetiyle bak. Bir yafta koymak niyetiyle bakma. Erkek danışanının kulağında küpe varsa kulağında küpeli erkekler dosyası açma, karşında sarı saçlı yüzünde birçok estetik ameliyat geçirdiğini düşündüren bir danışanın varsa sarı saçlı estetikli dosyanı açma, onları kendin keşfetmeye koyul. Fenomenolojik metodoloji danışman açısından bunu sağlıyor, bu kapıyı açıyor.
Danışan açısından da, fenomenolojik metodoloji şunu öğretir: her danışanın bir hikayesi vardır, danışanın anlattığı hikayeden çok o hikayeyi anlatırken kendisinin deneyimine odaklanmayı öğretir. Hikaye sadece araçtır. Hani derler ya kahve bahane, muhabbet şahane diye. Önemli olan deneyimin tanımlanmasıdır. Birbirimizi dinleyeceğiz, birbirimizin gözünün içine bakacağız, yani ben ve sen ortak bir biz alanı oluşturacağız. Gestalt terapisinde danışman ve danışan yoktur. İkisinin beraber oluşturduğu bir “biz alanı” vardır. Hem danışan hem danışman kendilerinin oluşturdukları ve her gün daha derinleştirdikleri bize emanet ederler. Neden emanet ederler kelimesinin kullanıyorum? Çünkü fenomenolojik metodoloji spontan yaşanır, o metodolojide” ben bugün danışanımla ne yapacağım?” yoktur. Yani bilinmezlik içerisinde beraber olunur. “Hayalet” filmindeki gibi beraber seramik yapıyorlardı, beraber hissederek vücut veriyorlardı seramiğe. Fenomenolojik metodoloji anda yaşanır, karşılıklı bir etkileşimle, karşılıklı birbirlerinin derinliklerine temas ederek vücuda getirilecek bir şekil yaratırlar.
Moderatör: Bireysel uygulamalardaki etkisi bir yana grup çalışmalarında da Gestalt terapinin aynı etkisini görmek, aynı doyuma ulaşmak mümkün mü?
Aynı demeyelim, İkisinin de kendine has tadı var. Gestalt grup terapisi çok çok derinleşebileceğimiz bireysel terapide çok daha uzun zamanda belki gelebileceğimiz bir noktaya kişiyi çok daha çabuk getirebilecek bir zemin, bir fırsat sunar, neden? Çünkü grupta benim dışımda kaç kişi varsa o insanların her biri benim bazı tuşlarımın yansımasıdır. Ben o insanlarla etkileşim içerisinde, kimisi ile çalmayı bildiğim tuşları tekrarlarım ama kimisi ile de daha önce hiç sesini duymadığım tuşların tınısı ile tanışırım. Bu her zaman akışkan ve hoş olmayabilir, bazen zorlayıcı gelebilir ve esas beni geliştirecek olan da tanımadığım aynalarımla henüz bakmadığım aynalarda kendimi görmektir. Grup, bireysel terapiye kıyasla katılımcılarına bu zenginliği sunması açısından farklıdır. Daha iyidir daha kötüdür diyemeyeceğim, farklıdır.
Moderatör: Gestalt terapisine devam eden danışanların ortak özelliklerinden bahsedebilir miyiz?
Bahsedebiliriz. Danışanlar aslında ne bulacaklarını bilerek gelmezler. Danışanlar, Gestalt terapi istiyorum diye gelmiyorlar, kimisi akut olan probleminden kurtulmak için geliyor, kimisi akut problemi olmadan kendisi ya da hayatla ilgili sorduğu sorulara cevap aramak için geliyor, kimisi ilişkisel bir sorun için geliyor, kimisi hayatında önemli bir karar verme aşamasında, kararını terapistle beraber verme beklentisi içerisinde geliyor. Yas içerisinde olan var, ciddi hastalıklar geçirenler var…insan olmakla ilgili her hal terapiye gelmek için bir neden olabiliyor. Gestalt terapisi almak demek iç yolculuğuna niyetli ve bu konuda aktif olmak demek. Ama kişi geldiğinde bunun bilincinde olarak gelmiyor. Ben çoğunlukla, kişiyi bu yola baş koyarken almakta olduğu sorumlulukla ilgili yavaş yavaş bilgilendirmeye ve yetkilendirmeye başlıyorum.
Yetkilendirmek demek şöyle bir şey, mesela diyor ki, “bu iş çok fena değil, memnunum ama daha fazla para kazanabileceğim daha fazla fayda sağlayabileceğim, daha iyi paket sunan başka bir şirket var ama iki arada bir derede kaldım, geçeyim mi geçmeyeyim mi?” Buna verdiğim cevap: Bu sorunun cevabı bende değil.
“Ama ben de bilmiyorum, bilsem gelip sormazdım” diyor mesela, ben de diyorum ki soruya cevap aramayalım, soruya cevap bulamakta kalalım, istiyor musun?
Soruya cevap bulamamanın ne demek olduğunu ve bunun nasıl bir şey olduğunu yavaş yavaş anlatmaya başlıyorum ve bunu anlatırken de demin bahsettiğim, “senin seçimin- senin sorumluluğun-sen seçip yolda sen kalacaksın, ben sana ancak eşlik edebilirim, yarenlik edebilirim, ben senin burada yaratacağımız bizde yaşayacaklarına şahitlik edebilirim, yapabileceğim bu” diyorum çeşitli şekillerde.
O zaman neyi anlamaya başlıyor? Benim çalışmam gerek, benim bu yola baş koymam gerek, onu anlıyor. Koyamayacağını anlayanlar veya koymaya niyeti olmayanlar zaten devam etmiyorlar. Bunlar çok azınlıkta onu söyleyebilirim.
Burada çok mütevazi olmayacağım, benim için her yeni danışan bana yeni bir ayna olduğu için ben bu yaratacağımız biz konusunda aynı derecede heyecan duyabiliyorum ve bu heyecanımı iyi yansıtabiliyorum ki insanlar o sorumluluğu almaya çekimser olsalar dahi heyecanıma geliyorlar.
Moderatör: Bu alanda kendilerini geliştirmek isteyen meslektaş ve meslektaş adaylarınıza önerileriniz nelerdir?
Bu yolda ilerlemek için illa bir Gestalt terapisti bulmaları şart değil, ilk adım kendilerine alıcı gözüyle bakmaya niyet etmek, yani ben ne yapıyorum? Nasıl yapıyorum? Kendilerine onu sorarak başlamak. Belki biraz varoluşçu felsefe, Eckhart Tolle gibi mesela, Fritz Perls’in birçok kitabı var, onlarla başlanabilir, biraz okumak, eğer meslektense bu kişiler, mutlaka imkanları dahilide farklı ülkelerde bunun nasıl çalışıldığına, öğretildiğine birazcık bakmak. Mesela Gürcistan’da var, Makedonya’da var, çok uzaklara Amerika’ya gitmeye gerek yok, okumak ve tabii bunun teraspisine gitmek, grup terapisine katılmak ama hep bir bebek merağı ile, kendini yargılamadan, kendine şefkat ve merhametle yaklaşarak.
Soru: Bir vaka üzerinden örneklendirme alabilir miyiz? Örneğin danışan önümde bir engel olduğunu düşünüyorum, kaldıramıyorum, boğuluyorum diyor. Gestalt terapisi ile nasıl yaklaşabiliriz?
“Bana bunu anlatırken ne deneyimliyorsun? Tanımlar mısın?” diye başlarım. Farz et ki ben “engel” kelimesinin ne olduğunu bilmiyorum. “Engeli bana, benim de senin gibi algılayabileceğim şekilde tanımlar mısın? Betimler misin? Kaldıramıyorum kelimesini anlamadığını farz ederek senin kaldıramıyorum’u yaşarken neler deneyimlediğini anlayabilmem için bu deneyimi tanımlar mısın?” diye başlarım.
Soru: Gestalt terapisinde direnç nasıl ele alınır?
Gestalt terapisinde direnç çok kıymetli bir araçtır. Direnç demek, temas sınırında temas etmek üzere olduğum olguyla temas etmekten kaçınıyorum demektir. Bununla temas etmek yerine kendimi bununla temastan alıkoyacak bir şeyler yaratıyorum demektir. Gestalt bakış açısından bu esas temas etmek üzere olduğuyla temas etmeyip başka şeylerle temas etmesi çomak sokulacak bir şey değildir, savaşılacak bir şey hiç değildir. Tam tersine, direnç tanımlanır. Tanımlandıkça işlevi malum olur. İşlevi malum oldukça da artık kendisini bu şekilde korumaya ihtiyacının olmadığını anlar. Direnç geçmişte geliştirilmiştir. Şimdiki şartlar farklıdır, kendisi de farklıdır. Artık kendisini geçmişte olduğu şekilde korumaya gereksinimi yoktur. Tehdit aynı değildir, belki de tamamen ortadan kalkmıştır.
Soru: Bu yaklaşımda can alıcı bulduğunuz olmazsa olmaz felsefi yaklaşım boyutu ve danışma anındaki terapötik teknikler nelerdir?
Sorunun ilk kısmı Gestalt felsefesi ile taban tabana zıt. Çünkü en başta dedim ki Gestalt parçaların bir araya gelerek oluşturduğu bütündür. Hayatımızda her zaman temas içerisinde olduğumuz birden fazla olgu olacaktır. Bunların bir tanesini diğerlerinden daha önemli ilan etmek temasta bozukluğa davetiye anlamına gelir. Bir yönetim kurulu toplantısı düşünelim. Yönetim kurulu başkanı var ve farklı departmanların yöneticileri var. Eğer o yönetim toplantısında ben başkan olarak hep aynı departmanın yöneticisine daha fazla söz verirsem, zaman içinde diğer departman yöneticileri ifade bulmamış enerji ile dolarlar. Bu da bitmemiş meselelere sebebiyet verir. Dolayısı ile hayatımızla ilgili hiçbir olgu diğerinden daha önemli ya da daha önemsiz olamaz. Hepsine eşit uzaklıkta durmak söz konusu. Fenomenolojik bir duruştur bu. Dolayısı ile sorunun birinci kısmına verdiğim cevap hepsi çok önemli, hiçbiri çok önemli değil. Yerine göre ve ihtiyaca göre. Sorunun ikinci kısmına geçersek, tekniklerden bahsediyoruz. Ben lisanı tekniği var. Yani danışan konuştuğunda mutlaka öznenin kendisi olması doğrultusunda onu desteklerim. Ben lisanında konuşuyor olmak farkındalığı arttıran çok belirgin bir tekniktir bu.
Deneyler yapılır. Deneyler farkındalık deneyleri ve tematik deneyler olmak üzere ikiye ayrılır, mesela kişi konuşurken diyebilir ki “ben çok sakinim”. Diliyle sakin olduğunu söylüyor ama yüzünün her tarafı oynuyor, ya da üzgün değilim diyor ama gözünden yaşlar süzülüyor. O zaman farkındalık deneyi kullanılır. “Gözünden aşağı yaş süzüldüğünü görüyorum, gözyaşını dillendirir misin? Gözyaşın olarak konuşur musun?”denilebilir. Bu bir deney. Ya da “rahatım derken gözünün seyirdiğini görüyorum, seyiren gözün olarak konuşur musun?” Bu bir farkındalık deneyi.
Tematik deneyler ise kişinin kendi içindeki bölünmüş taraflarının sohbetinden oluşur. Fantezi çalışmaları, rüya çalışmaları, bedenle ifade çalışmaları bunların hepsi Gestalt terapisinde rahatlıkla kullanabileceğimiz tekniklerdir.
Soru: Farklı psikopatolojilerde de terapi sürecinde farklılıklar oluyor mu? Oluyorsa ne gibi farklılıklar var?
Farklı psikopatolojiler deyince ben iki şey anlıyorum. Biri semptom açısından, diğeri ise kişinin, semptomundan bağımsız, bilincinin konumlandığı yer açısından psikopatoloji. Yani şunu demek istiyorum, bilinç gelişimi açısından kişi, nevrotik bilinç düzeyinde olup, obsesif olabilir, borderline bilinç düzeyinde olup da obsesif olabilir. Kullanılacak teknikler kişinin semptomuna göre değil, kendisini konumlandığı bilinç düzeyine göre şekillendirilmelidir.
Soru: Gestalt için zaman ne ifade eder?
Zaman, bir kaynaktır. Tüketilmesi gereken bir şey değildir. %100 izafidir. Ne zaman yapacaksın diye bir soru sormayız mesela, ama zamanı farkındalık geliştirmek için kullanırız. Zaman, her an ölebileceğimiz gerçeği açısından çok çok değerlidir, aynı zamanda hiçbir zaman ölmeyecekmişiz gibi de hayattan zevk alarak ve yapmak istediklerimize niyet ederek yaşayacağımız bir süreci temsil eder.
Soru: Gestalt terapisinde davranış değişiklikleri nasıl gerçekleşir?
Gestalt terapisi hiçbir zaman davranış değişikliğini amaçlamaz. Sonuçlarla ilgilenmez. Sonuçlar hükmedilen olgulardır. Gestalt terapisi sonuca hükmetmez, sürece odaklanır. Dolayısı ile davranış değişikliği olsa olsa bir sonuçtur.
Soru: Diğer yaklaşımlara göre daha uzun bir süreye mi ihtiyacımız var?
Hayır, dans etmek için 2 kişiye ihtiyaç vardır, müzik ne olursa olsun dansın niteliğini dans edenlerin kıvamı belirler. Bazı insan terapiye farkına varmaya çok hazır bir şekilde gelir, ben ona şöyle derim: tercüme etmesi gerekenleri tercüme etmiştir, son noktayı koymak için gelir. O kişiyle transformasyon çok kısa bir sürede gerçekleşir. Bazı kişiler farkına varmak üzere gelir, o zaman daha uzun süre geçer, fakat bunu sadece danışana bağlayarak cevap vermek yanıltıcı olur, çünkü gidişatı belirleyen bir diğer dans eden partner de danışmandır. Aynı şey danışman için de geçerlidir. Danışmanın karşısına kendisinde henüz keşfetmediği ama danışanı nezdinde keşfedeceği bir olgu gelirse o süreç daha uzun sürer, çünkü her danışman danışanını ancak kendisini taşıyabileceği yere kadar taşıyabilir. Bir adım ötesine taşıyamaz.
Şimdi’nin Gücü kitabının yazarı, spiritüel rehberlerden Eckhart Tolle pandemi döneminde birbirinden güzel videolar paylaşarak farkındalığımızı arttırmamız üzere ışık tutuyor.
“Ben” üzerine yaptığı 19 dakikalık konuşmasının çevirisini aşağıda okuyabilirsiniz, çeviri hataları tarafıma aittir.
Bir nokta gelir ve başka bir yere atlamanız gerekir, bu yerde form ile özdeşleşme rüyasından uyanmaya başlarsınız. Bu da birçok insanın başına gelmeye başladı ve bu sebeple de birçok insan spiritüel öğretilere çekilirler. Form rüyasından uyanış…
Ben kimim? “ben” ne demek? “kimlik” ne demek? “ben” demek ne anlama geliyor? “ben” nedir? Ne hissettiriyor? “ben” neyim?
Çoğu kişiye “sen kimsin” diye sorduğunuzda “ben” açıklamasını form sıfatları ile tanımlarlar; Bariz olarak bedenim, bu ben’im, muhtemelen öncelikli gelir… sonra birikimleri ile birlikte “zihnim” gelir, alışılmış düşünce hareketleri, hatıralar, düşüncelerle birlikte gelen duygular, “ben”in psikolojik formları…Ben bu bedenim deriz, sonra ismimizi söyleriz, ben John’um, çoğu insan bu tanımları benliklerinin büyük bir kısmı olarak düşünürler. Ben John’um, OK tamam, sonra eklemeler yaparlar, mimarım, OK kimliğine daha da yaklaşıyoruz. Babayım, OK, yaşım şu, OK, evet varmak üzereyiz, birkaç detay daha…Bir parça kağıda bir derleme yapabilirsiniz, veya daha detaylı bir şey lazımsa hayat tarihçenizi kitaplaştırabilirsiniz. Otobiyografiniz olur, ilginç, şimdi kim olduğunuzu biliyoruz…Bu da yeterli değilse saklı kalmış yönleriniz varsa belki psikoanalize 10 seneliğine gidebilir ve 4,5 yaşında anne, baba, büyükannenize karşı gizli kalmış hatıralarınızı, isteklerinizi ve duygularınızı keşfedebilirsiniz, sonra bunları ekleyebilirsiniz. Evet şimdi her şey tamam, kendimi tamamladım.
50 sene sonra bakarsınız, bedenimden, psikolojik ben’den, kafamdaki kimlikten geriye kalan tarih olmuştur, geriye hiçbir şey kalmamıştır. Birisi 2.el kitapçıda belki otobiyografinizi bulur.
Annem 3 sene önce vefaat etti ve şunu fark ettim: Onu hatırlayan tek kişiyim çünkü tüm arkadaşları ve ailesi öldü, onu tanıyan diğer insanların ufak tefek hatıraları var ve ben de gittiğim zaman onu hatırlayacak kimse kalmayacak. Kalan tek şey fotoğraflar olacak ve bir nesil sonra ise bu fotoğraftaki kim onu bile bilmeyecekler.
Çok sağlam ve gerçek görünen bir kimliğin nasıl yok olduğunu görmek garip. Yani form kimliğinden bahsediyoruz. Sen kimsin diye sorulduğunda veya ben kimim dediğimizde, kim olduğunuza dair olan tek şey form kimliği midir? Düşünce formları, duygusal formlar, fiziksel formlar, bunların biraraya gelmesinden ortaya çıkan kimlik tanımımız. Bu gerçekten bizim kimliğimiz midir yoksa başka bir şey var mı?
Şu anda otururken görebileceğimiz şey; geçmişinizi hatırlamak zorunda değilsiniz, hatta yokmuş gibi düşünelim, geçmişiniz yok ki bu da bir gerçek sadece şimdi var. Ve gelecek yok, bu da gerçek, sadece şimdi var. Kafanızdaki “ben şu ve şuyum” düşüncesi de yok, onu da yok edelim, diyelim ki kim olduğunuzla ilgili hiçbir şey bilmiyorsunuz. Kalan nedir? Kaybedilen nedir? Hiçbir şey.
Bu isimlendirilemeyen durumla karşılaştığınızda ki bu durum bir varoluş, canlılıktır, bu durum formun ötesidir, farkındalıktır, bu da esas kimliğinizdir, benlik bilincinizin geldiği yer burasıdır. Geçmişinizi hatırlamadığınız zaman geçmişinizi hatırladığınız zamana göre çok daha fazla kendiniz olmaktasınız. Düşüncelerle dolu olduğunuz zamana göre hiçbir şey düşünmediğiniz zaman çok daha fazla kendiniz olmaktasınız. Ben ve sorunlarım hakkında düşünmek…
Sessizliğin içinde daima var olan benliğinizin zamansız öz kaynağı evrensel bilinç ile bütündür. Formunuz içinden var olur. Formunuz yok olduğunca hiçbir zaman kaybolmaz, formdan akıp gider.
Bir anlık burada kalalım, geçmişiniz yok, kaybolan nedir? Hiçbir öz kaybolmaz. Zihninizde kim olduğunuzu kendinize anlatmaktan öte, kendi özünüzün için çok daha kuvvetli bir benlik farkındalığı yaşarsınız, bu sebeple “Dinginliğin Gücü” kitabımda belirttiğim gibi “sessiz/sükûnette (still) olduğunuz zamandan daha fazla kendiniz olamazsınız” Sessizlik demek, zihin sessizleşiyor, dışarıda ses olsun olmasın önemli değil.
“sessiz/sükûnette (still) olduğunuz zamandan daha fazla kendiniz olamazsınız” o zaman kendi özünüzü hissetmeye başlarsınız. Bu da bedenin yaşına bağlı değildir. 20 ya da 90 olun aynı dinginliktir. Sizi formla özdeşleşmekten doğan acıdan özgürleştirir, form er ya da geç sizi terk edecektir, güçlü veya güzel bir bedenle özdeşleşmişseniz ve bu beden yaşlanınca acı çekmeye başlarsınız, çünkü yok olmaya başlamışsınızdır, kim olduğunuzu fark etmemişsinizdir. Form kimliğimiz ve öz kimliğimiz vardır. Acı çekmek kendimizi sadece form kimliğimiz üzerinden tanımladığımız zaman doğar. Tarihçem, hikayem, bedenim, geçmişim, oyum, buyum, şuyum…Kendinizi sadece bunlar üzerinden biliyorsanız, bu bir bilinçsizlik halidir…Rüya hali, form rüyası.
Sonra içsel olarak tamamlanmamışlık, tatminsizlik, korku hallerinden bağımsız olarak davranmaya başlar ki bunların varlığı form olarak varoluşunuzu tanımladığınızda kaçınılmazdır. Her zaman yüzeyin altında veya yüzeye yakın tatminsizlik, korku, rahatsızlık, huzursuzluk, yetersizlik duyguları, doğru yerde değilim, doğru insanlarla değilim, şu anda doğru şeyi yapmıyorum hisleri vardır. Dışarı çıkıp daha fazla form arayışında olma ve onlarla bütünleşerek tamamlanma ihtiyacı doğar, ancak buna ulaşabilmenin sürekli gelip duran tatminsizlik duyguları olmadan “evde hissetmenin, kendi içinde köklenmenin” tek yolu, formun ötesindeki ile yüzleşmek, şu anda tam da burada, başka bir deyişle “Tanrı’nın varlığını fark etmek”tir. İçimizdeki Tanrı, içimizdeki zamansızlık.
Yaratan herkes çok bilinçsiz idi, form ile bütünleşmiş kişiler daha fazla şey yaratmak, daha fazla şeyle karşılaşmak, daha fazla şeye sahip olmak, daha fazla güce sahip olmak üzere en güçlü isteğe sahiplerdi.…Tüm güç sahibi insanlar, tarihi yaratmış olanların tarih kitaplarını okuduğunuzda form ile çok özdeşleştiklerini görürsünüz, çoğu da mutsuzdur, başarıları ve ulaştıkları ile mutsuzluklarından ve tamamlanmamışlıklarından özgürleşmeyi hedeflemişlerdir. Hala dışarı çıkıp bir şeyler yapmayı bilinçsizlikle ilişkilendiririz.
TS Elliot’un bir şiirindeki dize erken 20.yüzyıl insanlığı için “En iyi mahrumiyet mahkumiyeti ve en kötü tutkulu yoğunlaşma” tanımını getirir. Ne yapacaklarını bilmiyorlar anlamını taşır, çünkü özlerine bağlı olanların yaratmak üzere hissettikleri istek form kimliği ile bütünleşmiş olanların istekleri kadar yoğun değildir.
İçimizdeki özün form ile ilgisi yoktur. Dikkatimizin bir kısmını bu öze köklersek dünyamızda daha fazla tahribat yaratmadan bir şeyler yapabiliriz. Dinginlik ve daima “şimdi” olan sonsuz boyut içine köklenmeden sadece “yapmaya” odaklanırsak, tekrar form ile özdeşleşir ve yeni sorunlar yaratırız. “yapma”nın temeli bilinçli “olmak”tır. Peki imgelemeye ne demeli? İmgeleme güzeldir ancak ondan önce temeli atın. Temeliniz var mı? temelsiz ev kurmayın. Ne temeli? OLMAK, olmak mı? formsuz olan, sonsuz olan. Hayır bunu düşünmedik, tabii ki bunu düşünemezsiniz.
Temel, köklenmek, olmanın ne olduğunu fark etmek.
Olmak ne demektir? Dinginlik nedir? Hayır açıklayamam, anlatılacak bir şeyi yoktur.
Moderatör: Arş.Gör. Saadet Yapan / Hasan Kalyoncu Üniversitesi
Anlam arayışı başlığı altında paylaşacaklarımın benim anlam arayışımın bir özeti olarak dinlenmesi bence en doğrusu olur. Anlam arayışı yolculuğumdaki 62 yılda biriktirdiklerimin bugünkü hali ile özeti ya da ifadesi olarak algılanmasını tercih ederim.
Oldukça soyut bir konu, dinlerken takip etmesi hem kolay hem anlaşılır hem zevkli nasıl bir çerçeve içinde sunabilirim düşündüm ve birkaç konu başlığı belirledim. Daha doğrusu kendime birkaç soru sorarak ilerledim. İnsanın kendi koordinatlarını belirlemesinin öneminden bahsederim. Bu ne demek? Nasıl coğrafi bir bölgenin enlemi ve boylamı olup koordinatları belirlenirse aslında biz insanların da yaşayan evrende kapladığımız yerin neresi olduğuna dair iyi kötü bir farkındalığımızın olması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü ancak nerede olduğumu bilebilirsem nereye doğru gidebileceğimi bilebilirim.
Önce olduğum yerin resminin çekilmesinin daha doğru olacağını düşünerek yola çıktım. Yaşayan evrende hepimiz yer kaplıyoruz. Ne demek yer kaplamak, nasıl yer kaplamak? En belirgin şekilde somut olan fiziksel bedenimle yer kaplıyorum. Bir de soyut sayılabilecek duygular ve zihinsel sürecimle yer kaplıyorum. Duygular ve zihinsel sürece psikolojik yapı da diyebilirim.
Bir fiziksel yapım var bir de psikolojik yapım var. Bu 2 yapıyı kullanarak yaşıyorum ve aslında hayatımın kapsamı ve derinliği bu 2 yapı ile belirlenir. Yani bu 2 yapı benim taslarım olsa bu 2 tasın içine yaşayan evrenden ne kadar koyabilirsem o kadarı benim hayatımın kapsamı ve derinliğini oluşturur. Fiziksel bedenimle ne yapıyorum? Yemek yiyorum, uyuyorum, bir şeyleri tutuyorum, yıkanıyorum, taşıyorum, sevişiyorum. Bir insanın yaşayabileceği tüm duyguları duygusal bedenimle deneyimliyorum. Zihinsel süreçlerle düşünüyorum, fikrimi beyan ediyorum. Bunu yapmanın birçok yolları var. Beste yapabilirim, kitap yazabilirim, makale yazabilirim…zihinsel faaliyetlerimi bu şekilde ortaya koyuyorum.
Fiziksel yapımla psikolojik yapımı kullanarak bu evrende yer kaplıyorum dedim. Yer kaplamak için itici gücü nereden buluyorum? Bu yer kaplama arzum nereden geliyor? Hepimizin yaşamaya ilişkin bir istek, arzu barındırdığını düşünüyorum. Bunun aynen fiziksel yapımız ve psikolojik yapımız gibi doğamızda olduğunu düşünüyorum. Biz istesek te istemesek te bir arzu, bir istek barındırıyoruz. Fiziksel bedenimizin doğanın bir temsili olduğunu düşünmüşümdür hep. Yani bedenimiz küçük çaplı bir evren diyebiliriz.
Evrende ne olup bitiyorsa bedenimizde de aynı şeyler olup bitiyor. İstek/ arzuyu buraya nasıl bağlayacağım diyeceksiniz? Bedenimizdeki her hücre, biz şu anda konuşurken bile birbirleri ile temas etme arzusu içindeler. Bedendeki hücreler birbirleri ile buluşuyorlar ve birbirlerinden ayrışıyorlar. Yani yaşam aslında hücrelerin birbirleri ile bütünleşip birbirlerinden farklılaşmaları ve bu bütünleşme ve farklılaşma senkronizasyonunu sürekli yapmalarından oluşan bir zaman dilimi.
Tabiata bakarsak aslında kimyasal bileşimler birbirleri ile etkileşime girmek istiyorlar. Denizdeki su güneş ışınıyla birleşip bir şeyler oluyor, bedenimizdeki protonlar ve moleküller de öyle. Doğada sürekli bir bütünleşme ve farklılaşma hareketi var. Bunun en somut örneği nefes. Her nefes aldığımızda havayla bütünleşiyoruz, her nefes verdiğimizde havayı dışarı veriyoruz ve o havadan farklılaşıyoruz.
Diğer düşündüğüm kavram da şu oldu, OK varoluşumun boyutları ile yer kaplıyorum, bunu bütünleşerek ve farklılaşarak yapıyorum, peki bunun yapış metodum ne? Tarzım ne? Şeklim ne? Orada şunu düşündüm: en uygun bulduğum kelime de şu oldu, aşikane bir münasebet. İngilizcesi involvement.
Buluşmalarımı ve farkılaşmalarımı nasıl yapıyorum, nasıl bir tutku ile yapıyorum. Zoraki mi, isteyerek mi, gönüllü mü? Mesela yemek yemekten örnek vermek istiyorum. Hepimizin gün içerisinde defalarca yaptığı şey. Tabağımızı alıp televizyonun karşısına geçip mi yiyoruz? Tabağımızı alıp ertesi güne yetiştirmemiz gereken sunumu hazırlarken mi yiyoruz? Ya da tabağımız alıp birkaç kişi ile zoomda sohbet ederek mi yiyoruz? Bunlar aşikane münasebet tanımıma girmiyor. Bir de şöyle düşünebiliriz: yiyeceğim her şey yaşamakta olan ama benim onu bölerek kendi canıma katacağım başka bir yaşam parçası. Bu fasulye olabilir, pilav olabilir, tavuk olabilir, bunların hepsi doğada kendi yapılarında yaşayan canlılardı. Ben şimdi bunu tabağıma koyup yiyorum ama bu belki bir hafta önce çayırda dolaşan bir inekti, veyahut yüzen bir ördekti veya su kenarında duran bir ottu. Onu birisi kopardı, birisi çuvala koydu, birisi halde sattı, birisi halden aldı, markete getirdi, birisi onu raflara dizdi, gittim onu oradan aldım, yıkadım, tabağıma koydum. Bu huşu duyulması gereken, minnet duyulması, saygı duyulması, müteşekkir olunması gereken bir durum.
Veyahut pazardan alışveriş yapmayı örnekleyeyim. Mesela elma almak için uzandığımda pazarcı “oradan alma oradan alma, buradan al” der. Adamın kendi dizmiş ve sergilemekte olduğu elmalarına verdiği önemi algılayabiliriz. Bunu fark edebiliyor muyum? Ya da sadece benim almak istediğim elmaya uzanıp “ben onu istiyorum” deyip ona mı odaklanıyorum? Onun tarafından da bakıp, dizmiş olduğu elmalara verdiği önemi görüp ona saygı duyabiliyor muyum? O Pazar yerindeki neşeyi, coşkuyu, insanların yetiştirdiklerini getirip satmak için gösterdikleri çabayı, alanların en az parayı vererek en kaliteli malı almak için gösterdikleri çabayı fark ediyor muyum? Bundan bir haz alıyor muyum? Bunun bir parçası olduğuma şükredebiliyor muyum? Aşikane münasebet bu, aşk içeren bir münasebet, öyle diyebilirim. Çoğunlukla biz “o elmayı istiyorum”, ya da “yarınki sunuma hazırlanıyorum”a o kadar çok odaklanıyoruz ki açıklamaya çalıştığım o andaki deneyimi yaşayamıyoruz, kaçırıyoruz. Aklımızdakine ya da psikolojik yapımıza o andaki deneyimin zenginliğini heba ediyoruz.
Buradan özetlersem yaşayan evrende bir yer kaplıyorum, somut boyutum var, soyut boyutum var, bütünleşip farklılaşmak için bir arzu duyuyorum, bu fıtratımda var, istesem de istemesem de arzu duyuyorum ve bu buluşmayı ve farklılaşmayı ne şekilde gerçekleştiriyorum, zihnimdekileri gerçekleştirmek üzere kendimi huşu duyacağım, minnet duyabileceklerime kör ederek mi yoksa bir aşk halinde mi yaşıyorum bunları?
Şimdi buradan sonra kendime sorduğum soru şu oldu: aşk halinde yaşamakla zihnimdekiler doğrultusunda hayatı adeta tüketircesine yaşamak arasında nasıl bir fark var?
İngilizce kelimesi: Responsability, Türkçe’ye çevrildiğinde sorumluluk, ancak demek istediğim bu değil, response ability, yani etki verebilme olasılığı, etkileyebilme olasılığı. İnsanın etkileyebilme olasılığının sonsuz olduğunu düşünüyorum. Sonsuz. Ama eylem olasılığının sınırlı olduğunu düşünüyorum. Örneğin, İzmir depremi…Etkileyebilir miyim? Etki yaratabilir miyim? Yaratabilirim. Ancak eylemim kısıtlı: ben İstanbul’dayım, o İzmir’de. Eylemim sınırlı ama etkim sonsuz. Üzüldüğümü yazabilirim, yapabildiğim yardımı yapabilirim. Bir etki yaratabilirim ama eylemim kısıtlı olabilir.
Burada düşündüğüm şu oldu, yaşayan evrende yer kaplarken genellikle duruma mı tepki veriyorum yoksa insanlara mı tepki veriyorum? İnsanlara tepki vermek aşk ile yaşamak değil, çünkü insana tepki vermek demek: ben ve sen ayırımı yaratmaktır. Sen bana bunu yaptın, sen benim için bunu yaptın, sen bana rağmen bunu yaptın oluyor. Ama duruma tepki vermek, ben ve senden bağımsız burada yapılması gereken nedir, durum için ihtiyaç nedir? Ona tepki verelim. Davranışımızı olay ya da kişinin yaptığına atfettiğimiz anlam belirler. Atfettiğimiz anlam da biriktirdiklerimizden kaynaklanır. Ne görmüşüm, ne okumuşum, ne deneyimlemişim. Psikolojik yapım aslında o ana kadar biriktirdiklerimdir, O kadar. Bedenimiz de biriktirdiklerimizdir. Beden için besin biriktiririz. Psikolojik yapımız için soyut anlamda besin biriktiririz, yani duygular ya da entelektüel uyarılar. Benim bedensel yapımda ve psikolojik yapımda kim olduğum biriktirdiklerimle belirlenir, başka bir şey değil.
Burada kişinin anlam arayışı ile bağdaştıracağım noktaya gelmek istiyorum, mademki ben hayatı ancak biriktirdiklerim kadarıyla algılayıp anlamlandırabiliyorum, ancak biriktirdiklerim kadarıyla temas edebiliyorum o zaman ne isteyeceğim? Daha fazla biriktirmek isteyeceğim. Burada bir problem çıkıyor ortaya, çünkü bir yandan daha fazlasını isterken bir yandan da katiyen acı çekmek istemiyoruz. Daha fazlasını istiyoruz acı çekmek istemiyoruz. Daha fazlasını istemek demek mevcut güvende hissettiğim yerin dışına adım atmaya cesaret etmek demek. Kendimi güvende hissettiğim yer biriktirdiklerim ve memnun olduğum yerdir. Biriktirdiklerim ve memnun olduğum yer belirli bir duygusal menzildir, belirli bir zihinsel hal menzilidir. Ben o duygusal ve zihinsel faaliyet menzilinin içerisinde güvenli hissetmek üzere kendimi korumaya alırsam kendime kurgusal duvarlar çekmişim demektir. Bir yandan o duvarların içerisinde güvende kalmak isterken bir yandan da o duvarların ötesindeki bilinmeyen diyarlara giderek daha fazlasını biriktirmek isterim. Burada bir dilemma oluyor? Bu işi nasıl çözümleyeceğim? Nasıl yapacağım?
Biriktirdiklerim hep sağlık, zindelik, aidiyet, kabul görme, sevilme, başarı, güçlülük, yetkinlik, yeterlilik, amaç, anlam olsun istiyoruz. Ancak yaşayan evrende yer alma şeklim bir şeylerle bütünleşip bir şeylerden ayrışmak ya, eğer ben sürekli biriktirmek istersem nasıl ayrışacağım? Hep olduğum yerde sayacağım, o zaman gelişemeyeceğim. O en başta anlattığım andaki deneyimlerimi aşkla yaşayamayacağım, çünkü aşkla yaşayabilmek demek bir bebek gibi daha önceden hiç görmediğim deneyimlemediğim bir şeyi deneyimlemek demek.
Daha önceden bildiğim ya da görmeye alışık olduğum şekilde bakarsam, orada yeni hiçbir şey göremem, yeni hiçbir şey fark edemem. Bu da büyümeyi engelleyecek, kendimi kurguladığım sınırlara mahkum edecek. Bu deneyimlemesi kolay bir varoluş konumu değil. Bu konum insana mutsuzluk getirir, bedbahtlık getirir, acı getirir. Kendimizi acıdan korumaya çalışırken aslında daha büyük acılara gark etmiş oluyoruz. Neden? Yaşamın belli bir dönemine kadar insanların kendisini bedensel duyguları ya da psikolojik yapıları ile tanımlamaları normaldir, doğaldır.
Ben kimim sorusuna verilen cevap, insanın hayatında belli bir yaşa kadar, ki Jung bunun 40 olduğunu savunur, ben bedenimim, ben duygularımım, ben düşüncelerimim, ben değer yargılarımım demesi doğaldır. Ancak kişi kendisini fiziksel bedeni ile ya da psikolojik yapısı ile tanımladığında, benim bedenim – senin bedenin, benim fikrim – senin fikrin, benim duygum – senin duygun ikilemlerini yaratmanın ötesine gidemez.
Evren ikilemler barındırır. Gece olur gündüz olur, yaz olur kış olur. Erkek var dişi var. Evren kendisi ikilemler barındırır, ikilemler varoluşun temelinde var doğasında var. Kişi kendisini bedeni veya psikolojik varlığı ile tanımladığında ikilem oluşturuyor. İnsan ne kadar ben, ne kadar sen arasında uygun dengeyi bulma çabası ile debeleniyor. Bir noktada “bu işte bir yanlışlık var” diyerek, “ben bedenim değilim”, “psikolojik yapım hiç değilim” noktasına geliniyor. Hayatın anlamı gibi soyut ve derin bir meseleyi idrak etmeye çalışıyorsak, ben ve sen arasında debelenen ego düzeyini kapsayıp aşan bir bilinç düzeyine doğru yelken açmak gerektiğini düşünüyorum. Yani insan bedenin ve psikolojik yapısının içine ölmeli. Deminki terimleri kullanacak olursam bedenle özdeşleşmekten özgürleşmeli. Psikolojik yapısı ile özdeşleşmekten özgürleşmeli. Bu çok soyut bir şey, söylemesi yapmasından çok daha kolay.
Bunun oluru nedir? Nasıl gerçekleşebilir? Basit bir örnek vereyim: bugün bir danışanımla saat 14.00te online randevumuz vardı, kendisi görünmeyince onu aradım, aa dedi ben randevumuzu 15:00te zannediyordum, peki konuşabileceğin ortama yakın mısın dedim, yok dedi, arabadayım şimdi, kenara çekeyim konuşalım dedi, 5 dakika sonra aradı, dedim ki böyle olmasını şu anda nasıl deneyimliyorsun? Çok sinirliyim dedi, hata yaptım, bir şeyi doğru yapamıyorum, hep böyle yapıyorum, uğraşıyorum, beceremiyorum vs vs bedenine odaklan dedim, bedeninde ne yaşıyorsun? Titriyorum dedi. Burada kendisi ile temas ederken içeriği hiç önemsemedim, neden olduğunu falan filan, oradaki deneyim önemli, çünkü kafasında kurguladığı ile yaşadığı örtüşmeyince bedensel ve duygusal olarak tepki gösterdi. Zihinsel olarak yaşamayı beklediği şeyi yaşamayınca zorlandı, şimdi kendisi ile çalışa çalışa anda kalarak ama, ne yaşadığını sorarak, neden sürprizleri sevmediği, çok küçükken hiç beklemediği bir anda karşılaştığı nahoş bir sürprizle karşılaştığı ilk anda titremesine benzer bir titreme içerisinde olduğunu fark etti.
Burada altını çizmek istediğim, deneyim aradığımız tüm bilgiyi barındırıyor, anda yaşadığımız deneyim. Ben şimdi niye sinirlendim diye sorsaydı kendi kendine muhtemelen geldiğimiz yere gelemeyecektik, ama ben niye sinirlendim sorusunu sormak yerine zihinsel kapasitesini o anda bedeninde yaşadıklarını tercüme etmesini sağlayarak kullanmak istedim. Yani zihinsel becerinin andaki bedensel deneyimi tercüme etmek için kullanılmasından bahsediyorum. Zihinsel süreçler bizi kendimizden uzaklaştırır, bize yakınlaştırmaz. Dolayısı ile neden, niçin sorularını sorup soyut yanıtlar kurgulamaktansa zihinsel becerileri bedeni tercüme amaçlı kullanmak daha yerinde olur.
Soru: Neden bunu kendimize yapıyoruz acaba?
Önemli bir soru, bunu bilerek yaptığımızı sanmıyorum. Anda kalmak müthiş bir bilinmezliktir, çünkü ne ile karşılaşacağımı bilmiyorum. Halbuki bir sonraki an ne yaşayacağımı planlamak bende sanki bir sonraki anda karşılaşacaklarıma hükmedebilirmişim, onları kontrol edebilirmişim sanrısı yaratır. Yani bir sonraki anı planlamamak, boş bırakmak aslında cesaret ister, bu da bir seçimdir, ama sorumluluk almayı ve sonucuna katlanmayı gerektirir. Ve en önemlisi insan orada tek başınadır, suçlanacak, had bildirilecek kimse yoktur. Ama şunu da söylemem gerekir, bir kere tadı alındı mı artık vazgeçilemeyecek bir yoldur, ilk başta ürkütücü gelse bile daha sonra insan o yolda zevk alır ve bırakmak istemeyeceği bir yolculuktur.
Bedenim, duygularım ve zihnim temsili olduğum evrenin veya bütünün veya kaynağın, tezahürleridir. Yani beden bütünün bir tezahürüdür. Zihinsel yapı bütünün bir tezahürüdür. Bedenim ve psikolojik yapım temsili olduğum bütünü anlayabilmem için sahip olduğum araçlardır. Ben parçaları bütün zannedip onlarla özdeşleştiğim zaman kafamı duvarlara vurur buluyorum kendimi, acı çekerim. Halbuki bedenimi ve zihinsel yapımı en derin anlamda kim ve ne olduğumun koordinatlarını tespit etmek için kullanacağım araçlar olduğunu idrak edersem onlarla özdeşleşmem, onları kapsayıp aşan bir konum bulurum kendim. O da ne bedenimdir ne psikolojik yapımdır. Şahit konumudur. Bedenimde neler yaşadığımı, zihnimde neler kurguladığımı, duygu olarak neler yaşadığımı deneyimlediğimi gözlemleyebileceğim bir konum yaratmış olurum.
Aslında bir metaforla anlatacak olursam, okyanusu ve kıyıyı düşünelim. Dalgalar, köpüren su zerrecikleri, yaşam öyle bir şey, her an dalgalanıyorum, aynı zamanda kumsaldayım ve o dalgaları seyrediyorum. Ben hem dalgalarım, su zerrecikleriyim, hem onları dışarıdan seyredenim. O ikisi bir bütün aslında, ya o ya o değil.
Yaşamaya %100 evet demek, açık yüreklilik ister, zedelenebilir olmayı gerektirir, dinlemeyi bilmek gerekir. Dinlemek demek arz edileni kabul eden bir tutumla yaklaşmak demek. Görmek istediğimi görmek değil. Ne sunuluyor? Sunulanı göreyim, kabul edeyim. Onu bir hale yola sokmak yerine önce bir teslimiyet göstereyim.
Yaşam demek önceden planladıklarımı deneyimleyeceğim bir süreç değil, tam tersine…ben yolda giderken her şeyle karşılaşabilirim. Karşılaştıklarım ben onlara anlam atfetmeden bir şey ifade etmezler. Ben onlara anlam atfediyorum. Bütün mesele onlara atfetmek üzere olduğum anlamın son derece kısıtlı bir yerden geldiğini bilmek ve bu kısıtlılık içinde kalmamak için de andaki deneyimi yaşayabilmek. Mesela kendimden örnek vermek istiyorum: Son zamanlarda annemle olan ilişkim; bütün tarihçemiz silindi, hatırlamıyor, eğer zihnimdeki ile yaklaşacak olsam acımdan ve üzüntümden duramıyor olma gerekir, onu geçtim. Şimdi onun elini tuttuğumda benim elimin sıcaklığına veya soğukluğuna tepki veriyor, onun sevdiği müzik parçalarını bulup çaldığımda gülüyor, beraber şarkı söyleyebiliyoruz. Bu o anda onunla paylaşabildiğim deneyimler. Bunun iyisi kötüsü yok. Keşke öyle olsaydı böyle olsaydısı yok. Ne varsa ona %100 varım, evet.
Soru: Bunu nasıl öğreneceğiz? Nasıl yapmaya başlayacağız?
Çağrılar var, bence insanlar “dönüşüme çağrılırlar”. Bu çağrılar hiç beklemediğimiz anlarda gelir, insan hazır olunca o çağrıya icabet eder. O çağrılara icabet etmek için çok ta beklememek lazım, çünkü fırsatlar kaçabilir. Çağrıya icabet etmek demek, yaşadığımız acı, mutsuzluk ve bedbahtlığa farkındalıkla eğilebilmek. Farkındalıkla eğilebilmek demek lanet olsun ben niye böyle hissediyorum, şanssızım, bak yine başıma geldi değil, her ne yaşıyorsam sadece ve sadece deneyimime odaklanmak. Deneyim ne demek? Bedenimde ne yaşıyorum? Buna nasıl duygular eşlik ediyor? Buna nasıl düşünceler, kurgular eşlik ediyor? Bu bir ibadet halini almalı. Bir kere yapılarak öğrenilecek bir şey değil. Nasıl kas geliştirmek istiyorsak birçok kez aynı hareketi yapıyorsak, bu tür kaslarımızı geliştirmek için aynı şekilde ısrarla çalışmamız lazım. Yolun kendisi şifalandırıcıdır. Çünkü kişi deneyimini tanımlamak için yola baş koyduğunda kendisine sevgiyle, ihsanla, şefkatle yaklaşabiliyor. Zaten hepimizin istediği bu değil mi? Bütün zenginlik şu anda.
Soru: Bu bizi hedonik hazza götürmez mi?
Ben hazdan bahsetmiyorum. Acıyı yaşa, acıyı tanımla diyorum. Yorum yok, tanımlama, betimleme. Diyelim ki göğsümde bir yanma var; kaç cm büyüklüğünde, hacmi ne, sesi var mı, kokusu var mı gibi…
Şunu demek istiyorum aranacak bulunacak bir hayat anlamı yok. Tüm yaşamımız boyunca bir şeylerle bütünleşip bir şeylerden farklılaşmanın rasyoneli, hayatın sadece içinde bulunulan anda deneyimlenen olduğu, bunun dışında da hiçbir şeyin olmadığının anlaşılmasına hizmet ediyor o buluşmalar ve farklılaşmalar.
Soru: Empati hakkındaki görüşleriniz nedir?
Empati kelimesini sevmiyorum, kibirli buluyorum, çünkü empati demek : “ben senin ne deneyimlediğini biliyorum” demek. Yok böyle bir şey, herkes kendisinin ne deneyimlediğini bilebilir, o kadar. Seninle beraberken şunu şunu yaşıyorum, senin varlığında şunu bunu hissediyorum diyebilir, hepsi bu.
Soru: Duygularımızı nasıl tanımlayarak anda kalabiliriz?
Bütün düşüncelerin ve bütün duyguların bedende bir izdüşümü vardır. Bedenden yola çıkmak lazım.
Soru: Bahsettiğiniz dilemmadan, acıdan kaçtığımızda bu ikilemden kurtulmuş mu oluyoruz?
Hayır, İkilem hayatın doğasında var. İkilemin bir ya da öbür ucunda konumlanma çabası beyhudedir. Asıl ihtiyacımız, kutbun bir ya da diğer ucunda, ya da ortasındaki herhangi bir yerde, ihtiyacımız doğrultusunda olabilme esnekliğini kazanmaktır. İkilemden kurtulmaya çalışmıyoruz, ikilem var, ikilemle beraber yaşamayı öğreniyoruz.
Soru: Acaba acılarımızı öğrenilmiş çaresizlik yoluyla çevremizden gördüğümüz metotlar hep benzer olduğu için mi bu şekilde yaşamaya devam ediyor ve bu şeklin bizi sıkıntıya sokmadığını düşünüyoruz?
Moderator: Res.Ass. Saadet Maker / Hasan Kalyoncu University
I think it would be best to listen to what I will share under the title of searching for meaning as a summary of my search for meaning. I would prefer it to be perceived as a summary or expression of what I have accumulated in my 62 years of search for meaning, as it stands today.
It is a rather abstract subject, I thought about how I could present it in a framework that is both easy to follow, understandable and enjoyable while listening, and I determined a few topics. More precisely, I proceeded by asking myself a few questions. I talk about the importance of determining one’s own coordinates. What does this mean? Just as the latitude and longitude of a geographical region and its coordinates are determined, I think that we humans should have an awareness of the place we occupy in the living universe, for better or worse. Because only if I know where I am can I know where I can go.
I set out thinking that it would be more accurate to take a picture of where I was first. We all take up space in the living universe. What does it mean to take up space, how to take up space? I take up space with my most obviously tangible physical body. I also take up space with my intangible emotions and mental processes. I can also call emotions and mental process psychological structure.
There is a physical construct and there is a psychological construct. I live using these 2 constructs and indeed the scope and depth of my life is determined by these 2 constructs. In other words, if these 2 structures are my bowls, the more I can put in these 2 bowls from the living universe, the more they will form the scope and depth of my life. What am I doing with my physical body? I eat, I sleep, I hold things, I wash, I carry, I make love. I experience all the emotions a person can experience with my emotional body. I think with mental processes, I express my opinion. There are many ways to do this. I can compose, I can write a book, I can write an article… this is how I manifest my mental activities.
I said that I take up space in this universe by using my physical and psychological construction. Where do I find the impetus to take up space? Where does this desire to occupy space come from? I think we all have a desire, a desire to live. I think it is in our nature, just like our physical structure and our psychological structure. Whether we want it or not, we harbor a desire, a desire. I have always thought that our physical body is a representation of nature. In other words, we can say that our body is a small-scale universe.
Whatever is going on in the universe, the same things are happening in our body. How will you connect the request/desire here? Every cell in our body desires to contact each other even as we speak. Cells in the body meet and separate from each other. In other words, life is actually a period of time that consists of cells integrating and differentiating from each other and making this integration and differentiation synchronization continuously.
If we look at nature, chemical compounds actually want to interact with each other. The water in the sea combines with the sun’s rays and something happens, so do the protons and molecules in our body. There is a constant movement of integration and differentiation in nature. The most concrete example of this is breathing. Every time we breathe, we integrate with the air, every time we exhale, we exhale the air and we differ from that air.
The other concept I thought was, OK I take up space with the dimensions of my existence, I do this by integrating and differentiating, so what is my method of doing this? What do I need? What’s my shape? There I thought: the word I found most appropriate was this, a familiar relationship. English involvement.
How do I make my meetings and differentiations, what kind of passion do I do. Compulsory, voluntarily or voluntarily? For example, I want to give an example from eating. Something we all do many times a day. Do we take our plate and eat in front of the TV? Do we take our plate and eat it while we prepare the presentation that we need to serve the next day? Or do we take our plate and eat it by chatting with a few people on zoom? These do not fall within my definition of obvious relationship. We can also think of it this way: everything I eat is another piece of life that is living, but I will divide it and add to my own life. It could be beans, rice, chicken, all of which were creatures living in their own structures in nature. I now put it on my plate and eat it, but maybe it was a cow wandering in the meadow a week ago, or a duck swimming, or a grass standing by the water’s edge. Someone plucked it, someone put it in a sack, someone sold it, someone bought it, brought it to the market, someone put it on the shelves, I went and got it from there, washed it, put it on my plate. This is something to be admired, to be grateful for, to be respected, to be thankful for.
Or let me exemplify shopping at the market. For example, when I reach out to buy an apple, the marketer says, “Don’t buy there, don’t buy there, buy here”. We can perceive the importance the man attaches to the apples he has arrayed and displayed. Can I detect this? Or do I just reach for the apple I want to buy and say “I want it” and focus on it? Can I look from his side and see the importance he gives to the apples he has arranged and respect him? Do I notice the joy and enthusiasm in that market place, the effort people make to bring and sell what they grow, and the effort of those who buy it to buy the best quality goods with the least amount of money? Do I get any pleasure from it? Can I be grateful to be a part of this? This is a familiar relationship, a relationship involving love, I can say so. Often we focus so much on “I want that apple” or “I’m getting ready for tomorrow’s presentation” that we miss out on the experience I’m trying to explain. We waste the richness of the present experience on what we have in mind or on our psychological make-up.
If I summarize here, I occupy a place in the living universe, I have a concrete dimension, I have an abstract dimension, I have a desire to integrate and differentiate, it is in my nature, I have desire whether I want it or not, and how I realize this meeting and differentiation, I will feel awe to realize what I have in my mind, gratitude. am I blind to what I can hear or am I living in a state of love?
Now, the question I asked myself from here on was: What is the difference between living in love and living life in line with what is in my mind, as if it were consumed?
English word: Responsability, when translated into Turkish, is responsibility, but that’s not what I mean, it’s response ability, that is, the possibility of influencing, the possibility of influencing. I think the possibility of human influence is endless. Forever. But I think the possibility of action is limited. For example, the Izmir earthquake…Can I affect it? Can I make an impact? I can create. But my action is limited: I am in Istanbul, he is in Izmir. My action is limited, but my influence is endless. I can write that I’m sorry, I can help as much as I can. I can make an impact, but my action may be limited.
What I was thinking here was, do I usually react to the situation or react to people when taking up space in the living universe? To react to people is not to live with love, because to react to people is to create a separation between me and you. You did this to me, you did this for me, you did it in spite of me. But to react to the situation, independently of me and you, what needs to be done here, what is the need for the situation? Let’s react to it. Our behavior is determined by the meaning we attribute to the event or person. The meaning we attribute comes from what we have accumulated. What I have seen, what I have read, what I have experienced. My psychological structure is actually what I have accumulated so far, that’s all. Our body is what we collect. We accumulate food for the body. We accumulate sustenance in the abstract for our psychological makeup, that is, emotions or intellectual stimulation. Who I am in my bodily and psychological makeup is determined by what I have accumulated, nothing more.
Here, I want to come to the point where I associate it with one’s search for meaning, since I can only perceive and make sense of life according to what I have accumulated, but I can only touch what I have accumulated, then what will I want? I would like to collect more. A problem arises here, because while we want more, we don’t want to suffer at all. We want more, we don’t want to suffer. Wanting more means daring to step outside of my current safe place. Where I feel safe is where I save and where I am satisfied. What I have accumulated and where I am satisfied is a certain emotional range, a certain mental state range. If I protect myself to feel safe within that range of emotional and mental activity, then I have built fictional walls for myself. On the one hand, I want to stay safe inside those walls, on the other hand, I want to accumulate more and more by going to the unknown lands beyond those walls. Is there a dilemma going on here? How do I resolve this issue? How will I do?
We always want health, vitality, belonging, acceptance, being loved, success, strength, competence, adequacy, purpose, meaning. However, the way I am in the living universe is to integrate with something and separate from something, if I want to accumulate it all the time, how will I separate? I will always count where I am, then I will not be able to improve. I will not be able to live with love the experiences I had in that first moment, because to be able to live with love means to experience something like a baby that I have never seen and experienced before.
If I look in the way that I knew before or was used to seeing, I can’t see anything new there, I can’t notice anything new. This will hinder growth and condemn myself to the limits I have set up. This is not an easy existence position to experience. This position brings unhappiness, misery, and pain to people. When we try to protect ourselves from pain, we actually end up in greater pain. Why? It is normal and natural for people to define themselves with their bodily feelings or psychological structures until a certain period of life.
The answer given to the question of who I am is that it is natural for a person to say that until a certain age in life, which Jung argues is 40, I am my body, I am my feelings, I am my thoughts, I am my value judgments. But when a person defines himself with his physical body or his psychological structure, he cannot go beyond creating dilemmas of my body – your body, my idea – your opinion, my feeling – your feeling.
The universe contains dilemmas. It’s night, it’s day, it’s summer, it’s winter. There are males and there are females. The universe itself contains dilemmas, dilemmas are inherent in the basis of existence. It creates a dilemma when a person defines himself/herself with his/her body or psychological being. One struggles with finding the appropriate balance between how much me and how much you. At some point, by saying “there is something wrong with this job”, it comes to the point of “I am not my body”, “I am not my psychological nature at all”. If we are trying to comprehend an abstract and deep issue such as the meaning of life, I think it is necessary to sail towards a level of consciousness that includes and exceeds the level of ego that flounders between you and me. In other words, the human body and psychological structure must die inside. It must be liberated from identification with the body, if I were to use the terms just before. He must be free from identification with his psychological structure. This is very abstract, much easier said than done.
What’s the deal with this? How can it happen? Let me give a simple example: I had an online appointment with a client today at 14.00, when he didn’t show I called him, he said ah, I thought our appointment was at 15:00, I said, are you close to the place where you can talk, he said no, I’m in the car now, let’s talk, 5 minutes later called, I said, how do you experience this happening right now? He said I was very angry, I made a mistake, I can’t do something right, I always do it like this, I try, I can’t do it, etc. I said focus on your body, what are you experiencing in your body? “I’m shaking,” he said. When I came into contact with him here, I didn’t care about the content, why it happened, etc. The experience there is important, because he reacted physically and emotionally when he did not match what he imagined and what he experienced. When she didn’t experience what she expected to experience mentally, she had a hard time working with herself, staying in the moment, but by asking what she was going through, she realized that she was in a tremor similar to that when she first encountered an unpleasant surprise that she didn’t like surprises, when she was very young.
What I want to underline here is that experience contains all the information we are looking for, the experience we live in the moment. If he had asked himself why I was angry now, we probably wouldn’t have come to where we came from, but instead of asking why I was angry, I wanted to use his mental capacity by having him translate what he was going through in his body at that moment. So I’m talking about using mental skill to translate bodily experience in the moment. Mental processes drive us away from ourselves, not bring us closer. Therefore, it would be more appropriate to use mental skills for body translation rather than asking why and why questions and constructing abstract answers.
Question: Why are we doing this to ourselves?
An important question, I don’t think we did this on purpose. Being in the moment is a terrific obscurity, because I don’t know what I’m going to encounter. However, planning what I will experience in the next moment creates the illusion that I can dominate and control what I will encounter in the next moment. In other words, not planning the next moment, leaving it blank actually takes courage, which is a choice, but it requires taking responsibility and bearing the consequences. And most importantly, the person is alone there, there is no one to be blamed or condemned. But I must also say that once it is tasted, it is an indispensable road, even if it seems scary at first, then one gets pleasure on that road and it is a journey that one does not want to leave.
My body, emotions and mind are manifestations of the universe or the whole or the source that I represent. That is, the body is a manifestation of the whole. The mental structure is a manifestation of the whole. My body and my psychological makeup are the tools I have to understand the whole I represent. When I think the parts are whole and identify with them, I find myself banging my head against the walls, I suffer. However, if I realize that my body and mental structure are the tools I will use to determine the coordinates of who and what I am in the deepest sense, I will not identify with them, but find a position that includes and transcends them. It is neither my body nor a psychological construct. Witness position. I create a position where I can observe what I am going through in my body, what I am constructing in my mind, what I am experiencing emotionally.
In fact, to put it in a metaphorical way, let’s think of the ocean and the coast. Waves, bubbles of water, that’s what life is like, I’m floating every moment, I’m also on the beach and I’m watching those waves. I am both the waves, the particles of water, and the one who watches them from the outside. Actually, those two are a whole, it’s not him or her.
Saying 100% yes to life requires candor, requires being vulnerable, and knowing how to listen. Listening means approaching what is presented with an attitude that accepts it. Not seeing what I want to see. What is offered? Let me see what is presented, let me accept it. Instead of putting him in a position, let me first show a surrender.
Life is not a process where I will experience what I have planned, on the contrary… I can encounter anything on my way. The ones I meet don’t mean anything unless I attribute them to them. I attribute meaning to them. It’s all about knowing that the meaning I’m about to ascribe to them comes from a very limited place, and being able to experience the moment in order not to stay within that limitation. For example, I would like to give an example from myself: My relationship with my mother recently; all our history has been erased, he doesn’t remember, if I were to approach with what I have in mind, I must not be able to stop my pain and sadness, I passed it. Now, when I hold his hand, he reacts to the warmth or coldness of my hand, when I find his favorite music pieces and play them, we laugh and we can sing together. These are the experiences I was able to share with him at that moment. There is no good or bad in this. I wish it was like that, it doesn’t exist. Whatever it is, I’m 100% into it, yes.
Question: How do we learn this? How are we going to start doing it?
There are calls, I think people are “called to transform“. These calls come when we least expect it, and when a person is ready, he responds to that call. We should not wait too long to answer those calls, because opportunities may be missed. Responding to the call means being able to deal with the pain, unhappiness and misery we experience with awareness. Being able to bend with awareness means damn why am I feeling this way, unlucky, look, it’s not happened to me again, whatever I’m going through is just focusing on my experience. What does experience mean? What am I experiencing in my body? What emotions accompany this? What thoughts and fictions accompany this? It should become a form of worship. It’s not something that can be learned by doing it once. Just as we want to develop muscles, we do the same movement many times, but we need to work persistently to develop such muscles. The path itself is healing. Because when a person sets out to define his experience, he can approach himself with love, benevolence and compassion. Isn’t that what we all want anyway? All wealth is now.
Question: Doesn’t that lead us to hedonic pleasure?
I’m not talking about pleasure. I say experience the pain, define the pain. No comment, description, description. Let’s say I have a burning sensation in my chest; how many cm in size, what is its volume, does it have a sound, does it have a smell…
I mean, there is no meaning of life to be sought and found. The rationality of integrating with something and differentiating from something throughout our lives serves to understand that life is only experienced in the present moment, and that there is nothing other than that, those meetings and differentiations.
Question: What are your views on empathy?
I don’t like the word empathy, I find it arrogant, because empathy means “I know what you’re going through”. There is no such thing, everyone can know what he or she has experienced, that’s all. He can say that when I am with you, I am experiencing this, I feel this and that in your presence, that’s all.
Question: How can we stay in the moment by defining our emotions?
All thoughts and all emotions have a projection on the body. You have to leave the body.
Question: Do we get rid of this dilemma when we escape the pain, the dilemma you speak of?
No, Dilemma is inherent in life. It is futile to try to position himself on one or the other end of the dilemma. What we really need is to gain the flexibility to be at one or the other end of the pole, or anywhere in the middle, in line with our needs. We are not trying to get rid of the dilemma, there is a dilemma, we learn to live with the dilemma.
Question: Do we continue to live in this way because the methods we see around us through learned helplessness are always similar, and we think that this shape does not cause us any trouble?
Yurtdışında sıkça kullanılan ancak Türkiye inşaat piyasasında henüz yaygın bir kullanıma sahip olmayan Onduline markasının “Arduvaz” taşı çatı kaplamasını kullanmadan önce İzmir’deki ilk uygulayıcılarından birisi olarak dikkat etmenizi önereceğimiz bilgiler:
Eski eserlerin çatı kaplamasında kullanılan bir malzemedir.
Öncelikle bu taş tamamen dekoratif bir ürün olup kiremit gibi hiçbir yalıtım ve çatı kapatma özelliğine sahip değildir. Bu sebeple çatı su ve ısı yalıtımı yani kaplamanın altında kalan bölüm çok iyi bir şekilde çözülmelidir.
Taş 5 mm kalınlığında ve 20×25 ebatlarında olup kesimi çok kolaydır. Firesi azdır. Sipariş verirken genelde çatınızın çok hareketli olmayacağı göz önünde bulundurarak %2 fire payı hesabını geçmemenizi tavsiye ederim.
Malzeme ithal edilmekte olup dövize endekslidir.
1 m2 alana yatayda 4 dikeyde ise 6 adet taş döşenmekte olup 24 adet arduvaz taşı gelmektedir.
Sipariş vereceğiniz m2’ye göre ürün palet içinde gelmektedir ve oldukça ağırdır. Bu sebeple araçtan indirince forklifte ihtiyacınız olacaktır.
Ürünün döşemeye başlamadan önce satın alım yaptığınız yerden uygulama ile ilgili ön bilgi almanızı ve uygulama başlarken çatı döşeme ekiplerinize yönlendirme yaptırmanız döşeme hızını arttıracaktır.
Önemli uyarı: Arduvaz taşını taşıyan kancalar tek ebatlıdır, yani tek bir uzunluğa sahiptir. Kutunun üzerinde bu uzunluk yazmamaktadır-nedense…Dolayısıile hepsi aynı geliyor zannedebilirsiniz. Aman Dikkat! Ancak kancalar yanlışlıkla 2 ayrı ölçüde gelebilmektedir. Teslim aldığınız zaman kutuları kontrol ederseniz işin ortasında bir sürprizle karşılaşmazsınız. Kancalar 2 farklı ölçüde gelirse taşınızın döşenmesinde kayma olacaktır.
Uygulama sırasında Arduvaz taşı altında kalan İsoline oluklu levhaların oluk tepe noktalarına Arduvaz taşıyıcı bantları vidalanmaktadır. Eğer çukur noktalardan vidalama yaparsanız alttaki yalıtımdan su kaçırma riskiniz bulunabilir. Burada uygulamada ekipleri sıkı tembihlemek gerekmektedir. (bknz alt resim)
Çatının üzerinde yürünebilmektedir, ancak gerekmedikçe üzerinde yürünmesi çok uygun değildir, malzeme ince olup kırılabilmektedir. Özellikle yağmurlu günlerde çatı eğimi yüksek ise kesinlikle üzerinde yürünmesini tavsiye etmem, kaygan bir yüzey oluşmaktadır. Çatının üzerinde işlem yapılması gerekirse dikkatli bir çalışma ister, özensiz çalışacak ekipler taşın kırılmasına sebep olur.
Çok ağaçlıklı alanlarda yani çatınızın çevresinde bol miktarda ağaç mevcutsa bu malzeme kullanımı 3 kez düşünülmelidir. Ağaçlardan düşen herşey malzeme arasında takılıp kalabilmektedir. Ayda 1 temizlik gerektirir. (bknz alttaki resim)
Malzeme sözde standart ölçüde gelmesine rağmen yine de taş aralıkları standart dışına çıkabilmektedir. (bknz üstteki resim)
Uygulamayı yapmış ve hakim bilen ekipler ile iletişime geçmek için thebighousemimarlik@gmail.com adresine mail atabilirsiniz.
Türkiye, yeraltı ve yer üstü kaynakları, doğası ve tarihi eserleri ile tam bir cennet…Gezilecek,görülecek o kadar güzel yerleri mevcut ki neredeyse zaman yetmez. Bu güzelliklerden birisi Ege bölgesi, Aydın ili Güllübahçe beldesinde yer alan Priene antik kenti. Büyülendiğimi belirtmem gerekir.
Priene antik kenti gibi tarihi alanlar mutlaka bir rehber eşliğinde gezilmeli. Muhteşem bir tarih yanında muhteşem bir manzaraya sahip antik kent hakkında bilgi için:
Kuzguncuk semti, İstanbul’un en şirin ve sıcak semtlerinden bir tanesi; kedileri, cafeleri, galerileri ve minik dükkanları ile bir Pazar günü gezilesi tatlı bir keyif veren semti. Ara sokaklarını güzel güzel gezip ahşap evlerini, tatlı dünyaları görmek lazım.
1. Sakıp Sabancı Museum
2. Pera Museum
3. Istanbul Modern museum
4. Salt Beyoğlu
5. Arter Sanat
6. Borusan Artcenter
7. Salt Galata
8. Tophane-i Amire
9. Arkas Sanat Merkezi
Kika’s bookstore
1. The Power of Now- Eckhart Tolle
2. Loving what is- Byron Katie
3. 21 Lessons for the 21st century -Yuval Noah Harari