Müşterin hakkında kendinden daha fazla bilgi sahibi ol
En büyük arzun nedir?
En büyük korkuların nedir?
Karşı konulmaz olarak görülebilecek hizmet anlayışın nedir?
Müşterine daha fazla ne sunabilirsin?
LITTLE NOTES /CLIENTS
Who is my ideal customer?
Know more about your customer
What is your biggest desire?
What are your biggest fears?
What is your understanding of service that can be seen as irresistible?
What more can you offer your customer?
Uyarana maruz kaldığımda varoluşumun 4 boyutunda ne oluyor?
Bedende ne oluyor?
Duyguda ne oluyor?
Ne düşünüyorum?
Tinsel boyutta ne oluyor?
Gestalt terapi eğitim notlarımdan….
LITTLE NOTES / EXPOSED TO THE STIMULUS
What happens in the 4 dimensions of my existence when I am exposed to the stimulus?
1. What happens in the body?
2. What happens in the emotion?
3. What do I think?
4. What happens in the spiritual dimension?
Byron Katie, bir çok spiritüel lider gibi “düşünceleri” sorgular. Yaşadığı derin depresyon sonucunda kendi vardığı farkındalığı ile herkes tarafından kabul gören ve hayat değiştiren The Work / Çalışma sistemini yaratır. Yaşadığı süreç ile ilgili detaylı bilgileri web sitesinden okuyabilirsiniz.
Bugün neredeyse her ülkede çalışmayı yapabileceğiniz ekipler bulunmaktadır. Çalışmayı “Olanı Sevmek” kitabında birçok detaylı örnek ile anlayıp kendi hayatınıza uygulamanız mümkündür. Bir başucu kitabı olan “olanı sevmek” her takıldığınızda başvurabileceğiniz değerli bir kaynaktır. Çekilen tüm acıların nasıl da düşünce şeklimiz, kişi ve olaylara yüklediğimiz anlamlar, geçmiş ve gelecekte yaşamayı tercih etmemiz ile bağlantılı olduğu bu çalışmada net bir şekilde görülebilir. İnsan, kitabı okuduktan sonra “bunu kendime neden yapıyorum? Deli miyim?” diye sorar.
Byron Katie’nin çalışmalarından haberdar olmak için web sitesinde e-bültene üye olabilirsiniz.Haftada 4 gün saat 19:00’da birer saatlik online çalışma yapmaktadır.
Byron Katie, “müşterilerimi memnun etmek zorundayım” üzerine bir çalışma gerçekleştirdi:
Danışan D
Byron Katie BK
D: Neredeyse her gün işimde yetersizlik hissediyor ve bazı şeyleri yapamıyormuşum gibi geliyor. Son dönemde ise şimdi bir projenin içindeyim ve henüz istediğim sonuçları elde edemedim, ya ben beğenmiyorum ya da müşterim beğenmiyor, bana yapıcı ve pozitif geribildirim vermelerine rağmen gerçekten moralim bozuluyor ve kendimi kötü hissediyorum.
Sizin “çalışma”nızı yaptım, müşterilerim ….yapmalı , Müşterilerim….yapmamalı şeklinde.
Bu sabah “çalışmak bile istemiyorum,çünkü yine doğru yapacağımı sanmıyorum” şeklinde düşüncelerle uyandım.
Çalışmanızda “komşunu eleştir” bölümünde kendi işimle ilgili çalışma yapmak daha doğru olacak gibime geldi.
Çalışma konum şu: İşimden memnun değilim çünkü yeterince iyi olduğunu düşünmüyorum.
BK: demek yeterinde iyi değil, peki aklında tam olarak ne var? Bunu düşündüğün ve buna inandığın bir zaman dilimi olmalı.
D: Bu sabah uyanmış, günümü organize ederken, oturup bir tasarım yapmak ve müşterim için bir teklif hazırlamak zorunda olduğumu düşünüm. Bunu öğlene kadar bitirmeliydim. Aklım geçen haftaya gitti, geçen hafta müşterim bir önceki tasarımı beğenmediğini ifade etmişti.
BK: Herkesi kanepede oturmuş seni izlemeye davet ediyorum. İşin yeterince iyi değil,bu doğru mu?
Gelecekteki projene ve geçmişteki projene bakınca, işin yeterince iyi değil,bu doğru mu?
D: Doğru değil. Çünkü bu sabah bile düşündüğümde daha fazla çalışabilirim, biraz daha efor sarf edebilirim ve iyileştirebilirim. Buradan doğru olmadığı sonucuna varıyorum.
BK: Peki ben cevabımı aldım. Şahitlik yapalım, gözlerimizi kapayıp “işim yeterince iyi değil” düşüncesi gelince ne yaşıyoruz?
D: İşimi yapmak ve güzel bir iş günü yaşamak istiyorum düşüncesi ile işimi yapmamı engelleyen ve negatif olmama yol açan bir güç arasında kalıyorum.
BK: En büyük mutsuzluklarımızın kaynağı düşüncelerimizdir. “işim yeterince iyi değil” düşüncesinde ortaya çıkan güce odaklan. Geçmiş ve gelecek arasındaki illüzyona odaklan,onunla bağ kur. Bu düşünceye inandığın zaman ne oluyor? Nasıl bir tepki doğuruyorsun?
D: Göğsümde,boğazımda ,omzunda bir sıkıntı hissediyorum.Kim olduğunu sanıyorsun,hiçbir zaman yeterli olamadın! diyorum, önceki bazı işlerim aklıma geliyor.
Egon sana başarıları ve red edişleri, hayal kırıklarını yansıtacak. Egon önce geçmişi gösterecek. Şimdi ise geleceğe ilerlemek zorunda, oturduğun yerden geleceğinde ne görüyorsun peki?
D: Kendimi projemi bitirirken görüyorum, projenin kalan 1 ayında hala sıkıntıda görüyorum, grafik design çalışmamı bırakıyorum.
BK: Rüyanda kaybolmuşsun, bu sen değilsin, geçmişteki sen değilsin,hayal ürünü,gelecekteki sen değilsin, hayal ürünü. Hangisi sensin? Bu illüzyonlar olmadan, bu hikayeler olmadan peki sen kim olurdun? Bu hikayede sen bile yoksun. Bu film, bu düşünceler, bu illüzyonlar olmadan sen kim olurdun? Gözlerini aç ve etrafına bak. Burada bir tehlike var mı? Senitaşıyan kanepe,çevrendeki duvarlar, şimdiki an…İllüzyonlarından çok farklı. Realitende şimdi iyi misin?
D: İyiyim.
BK: İşim yeterince iyi değil cümlesinin zıttını bul
D: İşim yeterince iyi.
BK. Peki şimdi bana bir örnek ver, belki başkaları yeterince iyi olmadığını düşündüler ama senin için yeterince iyi idi.
D: İşim yeterince iyi çünkü müşterilerim var, aktif çalışıyorum,müşterilerimi anlıyorum,yaratıcıyım,hayal ettiklerimi tasarlıyorum
BK: İşim yeterince iyi değil, biraz daha düşününce “işim hakkındaki düşüncelerim yeterince iyi değil” cümlesi geliyor aklıma…
D: Evet,negatif düşünceler
D: İşimin daha unik ve ilerlemiş olmasını istiyorum
BK: Neden? Bu gerekçeler işte doğan egolar…daha fazla para,daha fazla iş,daha fazla taktir. Peki sonra ne elde edeceksin? İşimin daha eşsiz ve ilerlemiş olmasını istiyorum, bu doğru mu?
D: Hala evet diyorum. İşimin daha eşsiz ve ilerlemiş olmasını istiyorum.
BK: Egonu izle. Gözlerini kapat, “İşimin daha unik ve ilerlemiş olmasını istiyorum” düşüncesine nasıl tepki verdiğinigözlemle.
D: Online gördüğüm birçok tasarımcıya götürüyor beni,müşterim tarafından reddedilmeye götürüyor.
BK: Düşük bir kendine güveni deneyimliyorsun.
D: Çok geç artık,buna vaktin yok,gelecekte ise vazgeçeceksin düşünceleri geliyor.
BK: İşimin daha unik ve ilerlemiş olmasını istiyorum düşüncesi olmasa nasıl biri olurdun?
D: Daha hafiflerdim, iyi gidiyorsun derdim
BK: Orada kal ve ilham gelmesini bekle.Ego buna müsade etmez. Yeterinde iyi değilim enerjini gözlemle,filme şahit ol ,depresyonun enerjisi vardır, yeterinde iyi olmama düşüncesinin enerjisi vardır.Şu anda bunlarla o kanepede oturmaktasın.
İşimin daha eşsiz ve ilerlemiş olmasını istiyorum düşüncesi olmasa kim olurdun?
D: Nerede olduğuma dair kabulde olurdum, gelişmemi kabul ederdim,planlarımla ilerlerdim, yapmam gerekeni yapar,çalışır ve günümü güzel geçirirdim.
BK: O rüyada oturmanın hissindesin,o olmadan ilham almak için yer açarsın. Hediye ellerin vasıtasıyla sana gelirdi. İşimin daha eşsiz ve ilerlemiş olmasını istiyorum, çevirelim:
D: İşimin daha eşsiz ve gelişmiş olmasını istemiyorum. İşimin sadece işim olmasını istiyorum.
BK: İşte bu! İnsanların farklı zevkleri var ve bunun seninle ilgisi yok.
D: Ben sadece kendi işimi yapıyorum ve bence gayet iyi bir iş. Çok heyecan hissetmiyorum.İyi birşey yapmak için çok çalışmam gerektiğini düşünüyorum.İyi değil kötü değil sadece yapıyorum.
BK: 3.maddeye bakalım. Bir yeteneğim varsa bunu beyan edemem, bu kibirli olur, bunu kendime ben vermedim. Yaptığını sevmek,sen kendi müşterinsin.
D: İşim müşterilerimi memnun etmeli
BK: İşin müşterilerini memnun etmeli,bu doğru mu?
D: Hayır
BK: İşim,o müşteriyi memnun etmeli, bu doğru mu?
D: Hayır
BK: İşim dünyadaki herhangi bir müşteriyi memnun etmeli,bu doğru mu?
D: Hayır,
BK: Tepkine bak
D: Kendimi müşterim yerine koyuyorum, işimi öyle yapmaya çalışıyorum ama olmuyor.
Ben ben olarak işimi yapmalıyım,İşimi yapıyorum ve onlarla diyaloğa girerek paylaşıyorum ama sonra değişim istediklerinde buraya gelip yarım ben yarım onlar olarak işimi yapamıyorum.
BK: Kanepede oturmuş işim müşterilerimi memnun etmeli düşüncesi olmasa sen kim olurdun?
D. açık olurdum, ne yapmalıyım diye düşünürdüm
BK: Müşterin olarak deniz, günbatımı,renkler ve kum istiyorum dedim. Sen bunların hepsini yaparsın, beğenip beğenmemek bana kalmış, ama senin gördüğün şekil eşsiz hali.
D:İşim müşterimi memnun etmeli
BK: çevir:işim beni memnun etmeli. Başka bir çeviri yap:
D: işim müşterimi memnun etmemeli
BK: Beğenirler veya beğenmezler. Seninle anlaşmışlar, yaptığımız kendi görüş şeklimiz.
BK: Kanepede otururken işinin kolaylıkla akmasına ihtiyacın olduğunu söylüyorsun, peki bu düşünceye kapıldığında ne hissediyorsun?
D: strese giriyorum,geriliyorum ve işimin zor, yorucu ve yetersiz olduğunu düşünüyorum,müşterim beğenmeyecek,tekrar tekrar yapacağım
BK: Kanepede oturmak çok yorucu hale geliyor, bu imajları gördüğünde duygular doğuyor, bu düşünceler içinde kendini kaptırmışken dengeli bir kendine güveni nasıl bulabilirsin? Kim bulabilir? Bu düşüncelerle kendine güvenin azalır. Başkalarını memnun etmen lazım, bu doğru mu?
D: Hayır.
BK: Sanatçı olarak müşterini memnun etmeye ihtiyacın var ve diyelim ki yaptığını çok seviyorsun, bunu kendine göre dürüstlükle yapıyorsun, mutlu olmak için başkalarını memnun etmen lazım,müşterini , bu doğru mu?
D: Hayır
BK: Onlar kendilerine göre bakacaklar. Mutlu olmak için başkalarını memnun etmem lazım,cümleyi çevirelim: Mutlu olmak için kendimi memnun etmeye ihtiyacım var.
D: Mutlu olmak için kendimi memnun etmeye ihtiyacım var.
BK: Mutlu olmak için kendimi memnun etmeye ihtiyacım var. Müşterim memnun olabilir veya olmayabilir. Şimdi daha gerçekçi oluyoruz. Saygın bir yaklaşım.
İşim beni strese sokuyor,çevirelim:
D: Ben kendimi strese sokuyorum.
BK. Gerçek olan ve olmayan imajlar,geçmişteki ve gelecekti imajlarımız, bunlar yanlış.
Bu hikayen olmasa sen kim olurdun?
D: Stressiz,sakin olurdum.
BK: Egomuz her zaman iş başındadır. Ego hiçbirşey değildir. Çıkarıp atamayız. Bu hikayeler olmadan an’da olurdun,burada olurdun ve egonla savaşmazdın.
D: yapmam ve olmam gerekenlerle çok vakit harcıyorum…
BK: İstiyorum,ihtiyacım var,olmalıyım…Ego hep işbaşında, hatalı gerçekler içinde kaybolmak ciddi bir durumdur.
D: İşim yeterinde iyi değil, işim zayıf ve işim değersiz.
BK: 4.maddeye geri dönelim, işimin kolaylıkla akmasına ihtiyacım var, başkalarını memnun etmeliyim, işimin beni strese sokmamasına ihtiyacım var,çevirelim: Düşünce şeklimin…?
D: Düşüncelerimin kolaylıkla akmasına ihtiyacım var
BK. Seçim yapman gerekse hangisini seçerdin?
D: Düşüncelerimin kolaylıkla akmasına ihtiyacım var,düşüncelerimin beni strese sokmamasına ihtiyacım var, düşüncelerimin beni memnun etmesine ihtiyacım var.
BK: Rüyadan uyandığımızda bunlar gerçekleşecektir, çünkü kimliğimiz yok olmakta, bu düşüncelere inanmaktan vazgeçmekteyiz. Bunlar hayal. Bunlar tabii “aha anladım şimdi” deyince hemen değişmiyor, ego hatalı bir rüyada yaşıyor,bu günlük bir çalışma, uyanmak,egonu değerlendirmek, her sabah mesela 20 dakika oturup hayatın güzelliğini görmek, adım adım.
“İşim yeterinde iyi değil, işim zayıf ve işim değersiz” bu gerçek mi? Burada egonu fark et lütfen. Görüntüler geliyor,bunlara inanmaya başlıyorsun, egonun kullandığı reçete bu işte, kelimesiz imajların etkisi yok ama kafandaki imajların rüyanın gücü büyük.
“İşim yeterinde iyi değil, işim zayıf ve işim değersiz” bu gerçek mi? Sen bir sanatçısın,senin değerlerin var. Kendi düşüncelerine inanarak değerlerini kenara atmaktasın. Düzenli olarak akıp gelen “yeterince iyi değilim” düşüncelerine inanmaktasın,egonun görevi bu işte.
D: Düşüncelerim yeterinde iyi değil,düşüncelerim zayıf ve düşüncelerim yetersiz.
BK: düşüncelerim değersiz değil düşüncelerim inanılmaya değmez.
Peki neden düşüncelerim inanılmaya değmez? Çünkü onlar ben değilim! Kafamdaki bu düşünceleri çıkaramıyorum, onlar havabile değiller, bizde stres yaratan hiçbir şey inanmaya değmez. Ancak bunu kağıda döker ve ego denilen içimdeki korku dolu çocuğa ihtiyacı olan ilgiyi gösterip alan yaratabilirim. Nefret işlemez,sevgi güçtür. Herkesin biraz sevgiye ihtiyacı var. 6.maddeye bakalım:
D: İşimin kötü sonuçlanmasını istemiyorum.
BK: Çevirelim:
D: İşimin kötü sonuçlanmasını istiyorum.
BK: Peki senin dünyada kötü sonuç ne demek? İşinin beğenilmemesi senin için kötü sonuç demek. İşini beğenmek sadece 1 kişinin görevi,o da senin görevin. Dürüst olmak gerekirse bunun çok güzel bir yanı var. Başkaları beğenmeme hakkına sahipler.
D: İşimin kötü sonuçlanmasına can atıyorum.
BK: Zihnin nereye gidiyorşimdi?
D: Gelecekte yaşayabileceğim kötü sonuçlara götürüyor beni.
BK. Evet bu bir çalışma, kötü sonuçlar sana bağlı,müşterine değil.
Bert Hellinger (1925-2019) Aile dizimi kuramının kurucusu ve dünyaya yayılmasını sağlayan uygulayıcısı Bert Hellinger ile “baba” üzerine kısa bir konuşma:
Sevgili dinleyiciler, annemiz ve babamız arasında seçim yapmaya çalışırsak kendimizi sıkışmış hissederiz. Çoğunlukla annemiz ön planda ve babamız daha ziyade arka planda ve ofsayt durur. Ona karşı derin bir özlem hissederiz. Bugün onu ön plana yerleştireceğim.
Babam beni tamamlar. Annemden farklı olduğu için onun vasıtası ile kendimi bütün hissederim.Onun vasıtası ile annemi daha az güçlü deneyimlerim. Annemin büyüklüğü babam vasıtası ile sınırlanır. Babamla uyum içerisinde annemin büyüklüğüne dayanabilirim. Babam aracılığı ile annem insani olarak kalır ve onu bütün olarak kabul edebilirim. Babam ile bir bütün.
Tersi de aynen geçerlidir. Annem vasıtası ile babam dünyaya geri döner. Babamın gökyüzündeki resmi,bir resimdir, ama geçerli bir resim midir? Yoksa insanı dünya ile birlikte yaratan resimle çelişkide midir?
İncilde tarif edildiği üzere Tanrı kendi resmini insanda görür. Bu resimde Tanrı’nın kendi resmini insan üzerinden yarattığı geçerlidir. Bu hangi resimdir? Erkek ile kadının ve baba ile annenin resmi. Bu resmi nerede buluruz? Bu resim nerede kalır? Dünyada kalır. Tanrının resmini nerede buluruz? Kendi resmimizi nerede buluruz? Babamızda ve annemizde, dünyada buluruz.
Bugün para hakkında konuşacağız. Bazılarınız şaşırabilir, benim için para kutsal bir şeydir. Günümüzde para olmadan yaşayabilir miyiz? Bizi hayatta tutar. Tanrı hediyesidir. Üzerinde çok düşündüm. Bu vesile ile para hakkında birçok şey söyleyeceğim.
Para,güçtür. Bir şeyi etkiler. Başarılı gitmiş bir hizmetin önünden gider. Hizmet ne kadar üst seviye ise, hizmet karşılığı para o kadar güçlü gelir. Verilen hizmetin değerine karşılık daha düşük para gelirse, değerini saklı tutar, ancak gücü azalır. Karşılığında verilen hizmetin ötesine geçerse yine güçten düşer. Bu, gitmek istemesinden kendini gösterir. Kalmaz ve kalamaz. Para ile bir şeyler yapacağımıza veya bir hizmet için harcayacağımıza parayı sakladığımız zaman için de aynı şey geçerlidir.
Para, bizim veya başkalarının hayatına hizmet edenlerden bağımsız olarak aktığı zaman gerçek bir değeri olmayan rakamlar geriye kalır. Paraya sahip olandan kişisel bir hizmet talebi olursa, başkalarının zararına ellerinden alınmazsa, başkalarının veya kendimizin yararına hizmet etmek üzere harcandığı veya bağışlandığı taktirde rakamlardan öteye geçerek kendi değerini geri kazanır.
Bir hizmet yerine borç alınmış para kaybolur. Güç kaybederek kaybolur. Para, hizmet ve ücret karşılığı çemberinde/dolaşımda döner. Yeni hizmet ve yeni ücret. Bu dolaşımda her ikisi de gelişir.
Tersi, hizmet olmadan ve hizmet almadan borç verilen parada, benzer bir dolaşım baş gösterir. Burada bir kayıptan diğer kayba gider. Bereketli olan kaybolur. Cenneten geriye, dünyaya döner. Paraya önem verenden kendini uzak tutar. Para olmadan kendini güçlü değil zayıf hisseder ve fakir kalır. Kim ki yeterli olduğu için az para ile geçinebilirse bu kişilerin hayatında kalır. İhtiyacı olunca gelir. Bir güç olarak kalır. Paraya değer veren onu özgür bırakabilir. Uzun bir tasmada tuttuğu köpek gibidir. Ona ihtiyacı olana ihtiyaç halinde çağrıldığı zaman severek geri gelir.
Bazen para kendisini geri çeker. Örneğin bize sevgi ile sunulan bir hizmeti görmezden gelirsek, öncelikle ailemizin hizmetleri gibi.Bu hizmeti görürsek ve değer verirsek,biz de bizim hizmetlerimizin karşılıklarını görürüz. Başkalarının, çoğunlukla karşılıksız, bize verdiği hizmetleri görürsek hem onlara hem bize karşılığı gelir. Yorgunluğa bakmadan saygımızın karşılığında daha çok hizmet ederler. Saygımız olmadan hizmet gelmez.
Tüm para bu dünyada gelir ve burada kalır. Bizi aşan diğer dünyada farklı bir değer birimi geçerlidir. Parayı iyi bir şekilde alır ve iyi bir şekilde bırakırsak, bu dünyadaki para diğer dünyamızdaki değer birimini etkiler. Vaktimiz dolunca ardımızda kalacaktır. Hizmetini vermiştir.
Soru şudur ki: Kimin için ve ne için geride kalır? Bizden sonra paraya sahip olacak olanın parayı tutacak gücü var mıdır? Beraberinde getireceği bir hizmetin karşılığı mıdır? Yoksa bir hediye olacağına aşağı çeken bir yük haline mi gelecektir?
Bu düşüncelerin sonucunda nereye varılabilir? Para, başka bir yerden gönderilmiş bir haberci gibi davranır. Onunla bir şeyler yapabilmek için onu kazanmamızı, sonra da zamanı gelince bırakmamızı ister. Sonucu ne olursa olsun bize başka bir yerden gelen mesajı ve efendisinin hizmetinde bizden neleri istediğine dikkat ederiz. Seçim ve yapabilme iznimiz yoktur. Tanrıdan gelen bir vahiy gibi paramızı kullanırız. Bizden beklentileri ve talepleri doğrultusunda paramız ile uyum içinde oluruz. Bu vahiy ile uyum içinde olarak paramızı kullanış şeklimiz Tanrı’ya ve yaşayan birçok varlığa hizmet haline gelir. Sevgi ile hizmet.
Bert Hellinger (1925-2019) Aile dizimi kuramının kurucusu ve dünyaya yayılmasını sağlayan uygulayıcısı Bert Hellinger ile “plansızlık” üzerine kısa bir konuşma
video
Plansız iken her türlü yol bize açıktır. Plansız iken başka planlara engel olmadan yönelebiliriz. Plansız iken kendimizi içsel olarak bizi gittiği yöne yönelten akışa bırakırız. Teslim oluruz.
Plansızlık hemen kafasızlık olarak algılanmamalıdır. Bilinçli bir boyun eğmedir. Teslimiyet ile boyun eğmedir. Yolun nereye ve ne kadar uzağa gittiğini bilmeden gitmektir. İlginç bir şekilde en derinimizde odaklanmış bir şekilde plansızız. İçsel yolculuğumuzda bu odaklanma bizi hep bir hedefe yöneltir. Fakat bu hedef kimindir? Hala bizim hedefimiz midir?
Bu plansız şeklimiz ile başka insanlarla karşılaşabiliriz, bizden korkmalarına gerek yoktur,çünkü plansızlığımız ile onların yolunda duran hiçbir şeyi istemeyiz. Ancak bazen bu akış içinde onlar için iyi ve gerekli olan birşey kendini gösterir. O zaman harekete geçebiliriz. Onlara iyi gelen birşey söyler veya yaparız. Burada bir planımız var mıydı? Yoksa içsel olarak planımız olmadığı, basitçe duruma kendini teslim etmiş ve onun tarafından yönlendirilmiş olduğumuz için mi yararlı birşey kendini göstermiştir?
Plansız olunca en derinimizde sevgi içinde kalırız. Sevgi, yolu an be an bilir. İçsel yolculuklarımıza da plansız çıkarız. Akışı çalışmadan takip ederiz. Akışın kendisi bizim çalışmamız olur. Bu sebeple de kesin bir plan ve kesin bir zamanlama ile içsel yolculuğa çıkamayız. Birden dayanılmaz bir şekilde odaklanma tarafından kapsanırız. Nasıl bir anlayışa, nasıl bir davranışa, nasıl bir sevgiye, nereye gittiğimizi bilmeden plansız bir şekilde teslim oluruz. Peki planlarımıza ne olur? Hala geçerli midirler?
Sevgili dinleyiciler, zor bir hafta sonundan merhaba. Zorluk işten miydi yoksa başkalarının hayatımıza fazla karışmasından mı zorlandık? Bu karışmadan nasıl uzaklaşırız? Başkaları bizim karışmamızdan nasıl uzaklaşırlar? Bugün bu konu üzerinde paylaşım yapacağım.
Prensipte neye karışırız? Başkasına ait olan bir şeye. Herhangi bir katkısı olmamakla birlikte kişi başkasına karışır. Üstelik karışmasının doğuracağı sonucun sorumluluğunu üstlenmeye hazır değildir. Bu şekilde birçok insan başkalarının hayatına, en özeline ve en derinden düşüncelerine karışırlar. Verdiği öneriler ile başkasının deneyimleyeceği sonuçlar olmasına rağmen bazen sağlıklarına karışırlar. Bu karışma içerisinde başkasına değer verme-saygı gösterme ve sevgi nerede kalır? Bize konulan sınırlara rıza göstermek nerede kalır? Diğerinin içgörüsüne ve performansına saygı nerede kalır? Birçok itiraz bu tip karışmalardan doğar. Çoğunlukla bilmeden birşeyi engellemek veya sınırlamak isterler.
Karışmanın zıttı desteklemektir. Bir hareketi destekler. Başarıya ulaşınca sevinir ve başarıya katkıda bulunur. Karışmanın aksine ayırıcı olacağına birleştirici olur. Karışan kişiler sonunda yalnız kalır.
Bir de yapıcı bir karışma vardır. Mesela bir itfaiye yangına karışır. Genellikle ucuza kaçan diğer karışmalara mukayese edersek bu karışma şekli pahalıya çıkar. Sonuna kadar adanmışlık ve bazen hayatını isteyebilir.
Yardımcı olacak bir karışma şekli, şiddete karşı sınır çizen adalet sistemidir. Aydınlatıcı olmak ta yardım eden bir karışma şeklidir. Bize Tanrıya neyin yakınlaştırıp uzaklaştıracağını dikte eden dinlerin Tanrı ile aramıza girmesini engeller.
Toplumsal ahlakta da benzer durumlar geçerlidir. Kaç kişi sizin adınıza başkalarının hayatına karışmaktadır? Öncelikli olarak çocukların hayatına…Sevgide nasıl kalırız? Karışmaktan vazgeçersek…Birden bizde ve başkalarında başka güçler serbest kalır, ortak fayda sağlayan, yaratıcı, iyi gelen güçler…
Sophie Hellinger: Kendime sıkça sorarken yakalarım, nasıl oluyor da insanların bu kadar farklı kabiliyet ve yetenekleri var…Neden,birisi bunu ifade eder de diğeri üzerine yatar.
Bert Hellinger: İstek, birşey elde etmek ister, hedefe odaklanmış bir güçtür, bir kazanca bir başarıya yönelmiştir. Bu gücün nereden geldiğini bilmiyoruz. Dünyanın çekim gücünün bizi merkeze çekmesi gibi, hedeften doğan,isteği yakalayan, hedefin çekim gücünden doğan güç müdür? Ya da istek kendine bir hedef mi arar ve o hedefe doğru kendi güçlerini mi harekete geçirir? Ya da istek kördür de başka birşey tarafından hizmete alınıp yönlendirilir mi? İsteğimizi yöneten bu başka şey içimizde değil de dışımızda mı ki isteğimizin nereye yönleneceği önceden başka güçler tarafından tespit edilmiş ve karar verilmiş olsun? Bu durumda özgür irademize ne oluyor? Kaçınılmaz olan bir şeye doğru daha istekli ve yönelmiş olmamız için bir illüzyon mudur? Bunu bilmiyoruz. Tüm bunların beyhude olduğunu gösteren deneyimler mevcuttur.
Yaşam ile olduğu gibi uyumlu olmanın deneyimi, kendini gösterdiği gibi kaderimizle uyumlu olmak. Mutlak olarak kendini gösterenle uyumlu olmak. Bize sunulan,teşvik edilen ve talep edilenlenle uyumlu olmak. Önce belki buna karşı kendimizi savunuruz. Sonra direncimizden vazgeçeriz, kendimizi bir şekilde yönlenmiş hissederiz, bırakmayı teşvik eden daha büyük ve bizi çevreleyen güce güvenmeye başlarız. İsteğimize yapacak ne kalır geriye? Kabul etmek. Bu kabul, onu önümüzde görmeden, olan için özgürleşmemizi sağlar. Kabulü içimizin derinliklerinde deneyimleriz. Bu kabul içersinde kendimizden ilaveten başka birşey istemeden harekette oluruz, bu hareket içinde isteğimiz gerçekleşmiş olur. Böyle yönlenmiş olarak daha büyük güçler tarafından elimizden tutulmuş, şimdi ve burada bir sonrakinin endişesi olmadan akarız. Nasıl? Sevgi ile.
Bert Hellinger (1925-2019) Aile dizimi kuramının kurucusu ve dünyaya yayılmasını sağlayan uygulayıcısı Bert Hellinger ile “nefret” üzerine kısa bir konuşma
Bugün, ilk bakışta garip görünen ama ikinci bakışta birinciyi kapsayıp aşan bir konu ile, nefret üzerine konuşmak isterim.
Nefret, hayal kırıklığına uğramış sevgi demektir. Herşeyden önce çocukça bir duygudur. Sadece biz hayal kırıklığına uğradık diye değil ama farkında olmadan ailemizden birisinin hayal kırıklığını üstlendiğimiz için.
Çoğu insan annesine yapılan bir haksızlığın intikamını almak için annesi adına nefret eder. Bazen kör bir intikam hareketi içinde kendini gösteren nefret, kendi ölçüsüzlüğü içerisinde çocukça bir duygudur. Yine de örneğin dahil olunan bir grup veya halk adına haklı bir sebep uğruna verilen mücadele gibi ele alınır. O kadar ileriye gidilir ki kendi hayatını vermeye bile hazır olunur.
Bu nefreti besleyen ve sürdüren içsel resim nedir? Çocuğuna “senin için herşeyi yaparım” diyen annenin resmidir. Böyle bir nefret ile nasıl başa çıkarız? Ona nasıl ulaşabiliriz? Makul olmaya nasıl davet ederiz? Annenizi seviyoruz ve annenizin sizdeki resmini seviyoruz. Bunu size söylemiyoruz , içsel olarak öyle olmamızla birlikte size çocuk gibi muamele etmek hakkımız yok. Bu resmi içimizde tutuyor ve saygı gösteriyoruz. Bu yol ile nefretinize saldıracak bir alan bırakmıyoruz. Taraf tutmaktan uzak duruyoruz. İçsel olarak dikkatli bir şekilde birbirimiz ile barıştık. Peki o zaman içimizde ne oluşur? Annenin resmi. Uğruna savaş veren çocuklarına dostça bakan anne. Bizim vasıtamızla çocuklarına dostça bakar. Böylece nefret bize bir diğer yüzünü gösterir, sevginin yüzünü.
Bert Hellinger (1925-2019) Aile dizimi kuramının kurucusu ve dünyaya yayılmasını sağlayan uygulayıcısı Bert Hellinger “yaşam korkusu” üzerine kısa bir okuması
Hayat, mutlu eder ve bize korku da verir. Korku, bizi hayatta tutan itici güçtür. Bu sebeple bugün bu korku ile iyi ve müteşekkir bir şekilde nasıl yaşayabileceğimizden bahsedeceğim. Yaşama korkusundan bahsedeceğim. Yaşama korkusu ne demektir? Yaşamaya devam edebilmek için önemli bir şeyin eksik olmasından duyduğumuz korkudur. Bu yaşama korkusu kendisini nasıl gösterir? Sarf malzemelerinin bitmesine ve yeterince yemeğimizin kalmayacağına karşı duyduğumuz korkudan dolayı kötü zamanlara karşı sarf malzemeleri toplamak. Belki de başımızı örten evimizi kaybetme korkusu. Bu yaşam korkusu bizi harekette tutar. Yaşayan her şey yaşamını sürdürebilmek için başka bir şeye bağlıdır. Bu sebeple sürekli yaşama koşullarını emniyete almak üzere koşullanmıştır. Eski zamanlarda kötü bir hasat insanlar için açlık ve açlıktan ölmek anlamına gelmiştir. Hala birçok insan buna maruz kalmaktadır. Günümüzde insanlar yaşamlarını para kazanarak kötü zamanlara hazırlanmaktadır. Yiyecek aramaya kendileri gitmezler, ama yeterli para arayışına girerler ki açlık halinde hazırlıklı olabilsinler. Hepsinin arkasında birgün yaşamak için yeterince şeye sahip olmamak korkusu yatar. Açlık günümüzde farklı şekiller alır. İşimizi kaybetmekten korkarız.İşsizlik günümüzün açlığın temsilidir. Birçok ülkede yeterince yiyecek vardır, ama yiyecek satın almak için yeterince para olmayabilir.
Bu korku ile neyi kaçırıyoruz? Hz.İsa bu konuda bir bilgi vermiştir: Gökyüzündeki kuşlara bakınız, görmüyorlar, ekip biçmiyorlar, ancak göklerdeki pederimiz kendilerine yeterince yiyecek vermektedir. Aramaları yeterlidir, masa zengin bir şekilde kurulmuştur. Yine de aramak zorunluluğu geçerlidir.Kendi öz gayretiniz olmadan yaşam olmaz. Tüm alınan tedbirler ile birlikte yaşam korkusunun arkasında Tanrı tarafından terkedilme korkusu yatar. Bizi ortada bırakması ve tedbirlerin işe yaramaması korkusu. Tanrı kelimesinden çekinisek bu sefer doğanın bizi ortada bırakacağından,stokların eriyeceğinden, birgün ellerimiz bomboş kalacağımızdan korkarız. Eş zamanlı olarak doğayı o derece tüketiriz ki para doğa ve son olarak Tanrı yerine geçer. Sebepleri olan yaşam korkusu ve yaşamımızı sürdürmek için birşeyler yapmak ve paraya öncelik vermek bizi doğa ile dengede olmaktan uzaklaştırır. Bu kontrolsüzlük, yaşam korkusunun tüm yaşam biçimlerinin bağlı olduğu doğanın ve yaratıcı güçlerin ötesine geçmesine sebep olur. Başka bir şeylerin arayışına girilir ve korkulur. Yaşama yaklaştırmak yerine yaşamdan uzaklaştırılırız. Bizim tarafımızdan yaratılan bu gökyüzünde hiçbir şey yetişmez. Hayatımızın temellerini orada boşuna ararız.
Bu yanlış yollardan doğaya nasıl geri döneriz? Dünya anaya nasıl döneriz? Bu yaşam korkusunu ondan kaçmaktan ziyade üzerine giderek aşarız. Sonuç ne olur? Bir anne gibi üzerimize gelir ve zengin döşenmiş masasını bize sunar. Yeni ve bilinmez bir yol bile olsa onu aramamız yeterlidir. Biriktiren bir kişi ilerleyebilir mi? Daha büyük bir güç ile rezone midir? Yaşıyor mudur?
Yaşam korkusunun arkasında başka bir etki daha vardır ki mutlaka gözünün içine bakmak gerekir: Ölüm korkusu. Özellikle ondan kaçarız. Kim ki ölümün gözünün içine bakabilir, kim ki adım adım yanında yürüdüğünü bilir, ölümün bir süre sonra her türlü ihtiyacı sona erdirdiğini bilir. Yaşam gibi ölüm de dünyadan gelir, dünya ile dengede, bizi nereye götürür? Sonsuz bir yaşam-ölüm döngüsüne. Bizim yaşamımızın başka bir ölümden kaynaklandığı gibi.
Peki sükünet içinde nasıl yaşarız? Yaşam korkusunu terk edip, yaşam ve ölüm ile dengede bir arayış içinde olarak, zamanımızın ne zaman ve ne şekilde sona ereceğini bilmeden kabul ederek. Evren ve yaratıcı güç kalır. Ölümü kabulleniş, yaratıcı güce teslimiyettir. O en son teslimiyettir. Yaşama,yaşamın geldiği gibi ve yönlendirdiği yere doğru teslimiyettir, korkularımızla birlikte özümüze dönüştür. Bizi nereye götürürse götürsün akışla bütünleşmek, belki de nerede olursa olsun başka bir yaşama yöneliştir.
Bert Hellinger (1925-2019) Aile dizimi kuramının kurucusu ve dünyaya yayılmasını sağlayan uygulayıcısı Bert Hellinger ile “evlat edinme” üzerine kısa bir söyleşi
Bir çocuk ihtiyaç içindeyse ve ona bakacak kimsesi yoksa ve bir çift “evet ona bakmak istiyoruz” derse bu harikadır. Bu herkes için iyidir.
Eğer çift çocuk sahibi olamıyorsa ve bu boşluğu “ihtiyaçları var diye” başka bir ailenin çocuğunu alarak doldurmak isterlerse, kural gereği başlarına dert alırlar. Yapılmaması gereken bir şeydir ve bedelini öderler. İlişki biter, eşler çocuk için eşini kurban eder.
Bir çocuğun yardıma ihtiyacı varsa önce akrabalarından kim bakabilir onu araştırmak gerekir. Yeterince garip bir şekilde babaya sorulmadan anne çocuğu evlatlık verebilmektedir. Anne ve babanın kendi aileleri yani anne babaları vardır, ilk onlara sorulmalıdır. Onlar da bakamazsa 2.derece akrabalara (amca,teyze, yenge,dayı vb) sorulmalıdır. Böylece çocuk aile içinde kalır.
Bir çocuk evlat edinmek için başka bir ülkeye gitmek canicedir, korkunçtur. Yakın zamanda Çin’de buna şahit oldum, bir oteldeydik, tüm dünyadan gelen çiftler kimsesiz çocukları almak üzere orada toplanmışlardı. Onlara, ağlamalarına,çaresizliklerine ve acılarına bakmak inanılmazdı.
Çocuk için iyi birşey olduğuna dair bir düşünce var. Çocuğun bunu istediğine dair emin değilim, ne kadar fakir bir koşulda yaşasa da ruhu ailesine bağlıdır. Daha güzel bir hayat sunmak için çocuğu aileden almayı çocuğun ruhu istemez. Eğer ölecek olsa bile ruh, başka koşullarda yaşamaktan ziyade ölümü kolaylıkla kabul eder. Bunların hepsi dikkate alınmalıdır.
Evlat edinilen çocuk aileye ait değildir, kendi ailesi yerine bakılmaktadır. Kardeşlerinin parçası değillerdir. Sistemin dışındadırlar. Kardeşler arasında rütbeleri yoktur. Ailede en son gelirler. Yaşça daha büyük bile olsalar en son gelirler,çünkü çocuğun kendi ailesi vardır,onun yeri orasıdır. Bakıcı aile tarafından bakılıp sonra aileden ayrılırlarsa bu OK’dir.
Çalışmamıza katılan bir sıra katılımcının bakıcı ailelerden geldiğini öğrendim. Evlat edinme ve onunla başa çıkma üzerine konuşalım. Öncelikle ailelere merhamet etmeyelim. Sadece 14 yaşında olan zavallı anneye merhamet etmeyelim.Çocuğuna merhamet edelim. Bu önceliğimizdir. Kendini savunamayan küçüklerin herşeyi taşıması gerektiğini görelim. O zaman yardım eden güçlenir, ruhunda haklı bir düzen oluşur. İkincisi, bazılarının daha sonra bazı şeyleri iyileştirebileceklerine dair düşünceleri vardır, sanki çocuk ailesi bulabilir ve aile onu geri alır. Çocuğun bu umudu vardır. Bunu yapmayacaklardır.
Bir ailenin çocuğunu evlat edinilmek üzere verdiklerini hayal edin. Sonsuza kadar vermek üzere başlarından savmışlar. Çocuk onlara geri geldiğinde nasıl tepki verecekler? Suçluluk ile elbette. Bu bir daha düzeltilemez. Bir çocuğu başkasına vermek iyileştirilemez. Çocuk için, ailesi onu sonsuza kadar vermiştir, bu kürtaj gibidir. Çocuk şunu diyebilir: sizden sonsuza kadar vazgeçiyorum. Bu acı vericidir ama çocuk güç kazanır.
Bert Hellinger, evlatlık yetişmiş katılımcısına döner ve der: Evlatlık alan ailene bağlanabilirsin,seni sevgi ile yetiştirmişler.
Önemli olan bir başka şey, evlatlık yetişen çocuk genellikle öz ailesine öfkelidir,çünkü onu ortada bırakmışlardır. Bu öfkesini sıkça kendisini evlatlık alan ailesine yansıtır. Kendince öz ailesini korumak ister.
Bert Hellinger, evlatlık yetişmiş katılımcısına döner ve der: Şimdi artık ailene sana verdiklerini kabul ettiğini ve senin için yaptıklarının çok büyük birşey olduğunu söyleyebilirsin. Sevineceklerdir, sana severek verdik diyeceklerdir.
Evlatlık alan ailelerin daha sonra çocuğunu öz aileleri ile buluşturma çabaları bir şeye yaramaz. Çocuk için öz ailesini bir zaman görebilmiş olmak önemlidir. En azından görmüş olmak.
Zamanında bana bir soru gelmişti: Şizofren olan bir anne, kızını tedavi sürecinde mecburen bakıcı aileye vermiş, anne iyileşince kızını geri almak istemiş, ne yapmak lazım?
dedim ki kız bakıcı ailede kalmalıdır.
Anne: şimdi senin için buradayım, istediğin zaman bana geri gelebilirsin, ama ben hastayken sana bakan bakıcı ailende seni bırakıyorum.
O zaman çocuk annesi ile bakıcı ailesi arasında gidip gelebilir, ama çocuğunu bakıcı aileden geri alamaz. O artık olmaz.
Gözlerimizi kapatıyoruz. Annenizin önünde durduğunuzu hayal ediyorsunuz. Şimdi annenizin zihin ve bedenine giriyorsunuz ve kendinize annenizin bakış açısından bakıyorsunuz, net miyiz? Şimdi anneniz oldunuz ve kendinize kendi çocuğunuz olarak bakıyorsunuz. Bu size bir perspektif sunmaktadır. Kimse kendi annesini bilemez, hiç kimse. Zavallı anneler…Çocukları tarafından bilinmezler…Anneler hakkında size birşey söyleyeyim mi? Hepimiz annelerimizden korkarız. Neden korkarız? Onların mükemmeliğinden korkarız, mükemmeliklerine dayanamayız,bunun için şalterimizi kapatırız,çünkü mükemmelikleri bize fazla gelir. Beni takip edebiliyor anlayabiliyor musunuz?
Zavallı çocuklar…bekleyin. Şimdi annelerin ve kendi annemin mükemmelliğini ruhsal gelişimimin bir diğer boyutuna “ruhsal zihne” geçince anladım. Ruhsal zihnin hareketleri bir anne içinde çok güzel kendini yansıtır. Başka hiçbir yerde bunu daha güzel deneyimleyip gözlemleyemeyiz. Bu sebeple farklı anneler yoktur, hepsi tek bir ruhsal zihnin hizmeti içinde toplanmışlardır,başka seçenekleri yoktu. Bugün annemiz bu ruhsal zihnin bir hareketidir. Nasıl annemiz olduklarına dair bir fark yaratmaz.
Gözlerinizi bir an kapatın, annenizin kutsal bir gücün başka yaratıcı güçleri tarafından hizmet olduğunu göreceksiniz. Annemiz babamızla tanışmaya yönlendirilince ikisi de bizim için bir yaratıcı bir harekete geçirilmişlerdir. Erkek ve kadın olarak sevgileri içinde her ne yaptılarsa daha büyük yaratıcı bir güçle yapmışlardır. Bununla bağlantılı olan herşey bir çeşit ibadettir. Olabilecek en kapsamlı ibadet. Bazen tutkuları onları bir araya getirdi deriz, bu tutku kutsal bir harekettir, çünkü dayanılmaz idi, bize kutsal bir hareket olduğunu gösterir. Bu şekilde bir kadın ve erkek olarak birleşmişler ve annemiz bize hamile kalmıştır. Bu zamandan itibaren tüm hayatı boyunca bir daha özgür olmadı. Her şey değişmişti, hayatın hizmetine girdi,tüm riskleri dahil bizim hayatımızın hizmetine girdi. Kendi hayatının riski. Hiçbir kadın kendi hayatını riske etmeden anne olamaz. Bu sebeple annesinin ve annemizin mükemmeliğine bakabilmek,bizim hayatımızın hizmetine girdiklerini görmek hiç te kolay değildir.
Şimdi annemize ve ötesine bakalım. Onu sonsuz bir şeye bağlı olarak görelim, o zaman derinden annemize ve arkasında çalışan ulvi güce “EVET” diyelim, annemize olduğu gibi EVET diyelim, ve elbette babamıza olduğu hali ile “EVET” diyelim ve kendimize olduğumuz halimize “EVET” diyelim.
Bu “evet” babamız ve annemiz gibi hayata aynı şekilde hizmet etmeye hazırız ve yapabiliriz demektir. Şimdi olduğu şekli ile hayat ile bütünüz. Birden mutlu olmanın ne demek olduğunu anlarız.
1. Sakıp Sabancı Museum
2. Pera Museum
3. Istanbul Modern museum
4. Salt Beyoğlu
5. Arter Sanat
6. Borusan Artcenter
7. Salt Galata
8. Tophane-i Amire
9. Arkas Sanat Merkezi
Kika’s bookstore
1. The Power of Now- Eckhart Tolle
2. Loving what is- Byron Katie
3. 21 Lessons for the 21st century -Yuval Noah Harari