Kuantum Sıçramaları, Gelecek Benlikler ve Bilinçli Gözlemin Gücü

Cynthia Sue Larson, bilinç, kuantum mekaniği ve gerçeklik değişimleri arasındaki derin bağlantıları keşfeden bir yazar, araştırmacı ve konuşmacıdır. “Kuantum İyimser” olarak bilinen Cynthia’nın bu gizemlere olan yolculuğu, yaşamının erken dönemlerinde, dünyalar arasında ani geçişler yaşadığı anlarla başladı. Çocukken bile, farklı varoluş katmanlarını algılayarak ve sıradan yaşamın ötesinde bir bağlantı hissederek “gerçeklikleri değiştirme” yeteneğine sahip olduğunu hissetti. Bu deneyimler, düşüncelerimizin ve farkındalığımızın etrafımızdaki dünyayı nasıl şekillendirdiği konusundaki hayat boyu süren bir merakını ateşledi. Bugün, kitapları, atölyeleri ve Reality Shifters web sitesi aracılığıyla Cynthia, başkalarını kuantum sıçraması, Mandela Etkisi ve bilinç gibi olumlu değişim için güçlü güçleri keşfetmeye yönlendiriyor. Onun çalışmaları, insanları gerçeği şekillendirme potansiyellerini kucaklamaya ve en iyi yaşamlarını yaşamaya davet ediyor.

Bilinç, zihnin maddeyle etkileşimi ve gelecekteki benlik kavramı gibi temalar, Cynthia’nın dikkat çekici yolculuğunda temel bir rol oynuyor. Onun içgörüleri, gizemli Mandela Etkisi, zaman çizelgesi sıçramaları ve gerçekliği bilinçli olarak etkileme potansiyelimiz üzerine önemli fikirler sunuyor. Bu düşünceler, kişisel deneyimlerle kuantum teorisini birleştirerek, metafizik, maneviyat ve yapay zekânın (YZ) insanlık üzerindeki gelişen etkilerini anlamamıza benzersiz bir bakış açısı sunuyor.

Gelecek Benliklerle Karşılaşma ve Mandela Etkisi
Cynthia’nın yolculuğundaki ana fikirlerden biri, “en iyi olasılıktaki gelecekteki benliği” ile tanışma kavramıdır. Gelecekteki benliğinin hayatını etkilediği anları anlatırken, gelecekteki eylemlerin geçmişe geri yansıyabileceğini savunuyor; bu, geri-sebeplilik (retrocausality) olarak bilinen bir olgu. Bu, Mandela Etkisi ile kesişiyor; insanlar, geçmişte gerçekleşmiş gibi hatırladıkları bazı olayları değiştirilmiş gibi hissedebiliyorlar. Cynthia, bu olayların, kişisel gerçeklik kaymaları veya olayların alternatif versiyonları olduğunu düşünüyor; bu, farklı zaman çizgilerinin bir arada var olabileceğini ve hafızalarımızın basitçe subjektif kurgular olmadığını öne sürüyor.

Mandela Etkisi hakkında daha fazla bilgi için, hafıza ve algının alternatif gerçeklikleri nasıl şekillendirdiği üzerine bu makaleyi keşfedin.

Kuantum Bilinç ve Gerçeklik Kaymaları
Cynthia’ya göre, meditasyon ve yüksek bilinç, bireylerin gerçekliği “sonsuz, ebedi benliklerine” daha yakın bir seviyeden algılamalarına olanak tanır. Bu durumda, gerçeklik kaymaları—fiziksel nesneler veya çevrede meydana gelen beklenmedik değişiklikler—daha belirgin hale gelir. Cynthia, bu kaymaların birer illüzyon olmadığını, aksine bilinçli dikkatin etkisiyle gerçekliğimizde oluşan gerçek değişiklikler olduğunu öne sürüyor. Bu fikir, fizikteki ünlü çift yarık deneyiyle örtüşüyor; bu deney, gözlemin kuantum parçacıklarının davranışını değiştirebileceğini göstermiştir. Bu deney, bilinçli farkındalığın gerçekliği temelden etkileyebileceğini ima ediyor.

Daha fazla bilgi için çift yarık deneyi ve zihnin madde ile etkileşiminin sonuçları hakkında bilgi edinin.

Distopik Bir YZ Geleceği Üzerine Bir Uyarı
Cynthia’nın en ürkütücü yansımalarından biri, merkezi bir yapay zekânın (YZ) insanlığın doğal ruhsal gelişimini kısıtladığı distopik bir gelecek üzerine. Bu dünyada, YZ insan yaşamının her yönünü kontrol ediyor, bağımsız düşünceyi ve hafızayı silerek uyumluluğu teşvik ediyor. Bu olası zaman çizgisi, YZ’ye aşırı bağımlılığın tehlikelerine işaret eden bir uyarı olarak görülebilir.

Yapay zekânın insan toplumundaki etik ve potansiyel riskleri hakkında daha fazla bilgi edinin.

Metafizik ve Kuantum Fiziği Yolunda Bir Yolculuk
Hem fizik hem de bilince olan derin ilgisi ile Cynthia’nın keşif yolculuğu, bir Kundalini uyanışı gibi güçlü kişisel deneyimlerle şekillenmiştir. Bu uyanış—yoğun bir ruhsal farkındalık—ona bilimsel bilgiyi ruhsal içgörülerle birleştirerek gerçekliği anlamasında yeni bir perspektif kazandırdı. Bu entegrasyon, City Bank’te proje yöneticisi olarak geçirdiği yılların ardından hayatına farklı bir yön kazandırarak bilinci, Doğu felsefesini ve kişisel sezgiyi bir araya getirmesine olanak tanıdı. Bu süreç, Reality Shifters adlı web sitesini geliştirmesine ve bilinç üzerine çalışmasına katkı sağladı.

Kundalini uyanışı ve onun dönüştürücü gücü hakkında daha fazla bilgiye ulaşabilirsiniz.

Zaman Çizelgesi Sıçramaları: Bilinçli Gerçeklik Kaymasının Yeni Sınırları
Cynthia’nın en ilgi çekici katkılarından biri olan kuantum sıçrama kavramı, bir istenilen sonucun mevcut olduğu farklı bir gerçekliğe bilinçli olarak geçiş yapmayı ifade ediyor. Zaman çizelgesi sıçramaları, mevcut zorluklardan kaçmak değil; niyetle yapılan bir bilinç kaymasıdır. Pozitif bir zihniyet, neşeli bir kalp ve hizmet odaklı bir tutum ile bireylerin, kendilerine en uygun olan zaman çizgilerine ulaşabileceğini savunuyor.

Zaman dilimleri, zihinsel olarak neler olduğunu hayal etmenin bir yoludur; kuantum fiziğinin çoklu dünya yorumuna benzer. Bu, birçok olası gerçekliğin olabileceğini ve bizlerin bunlardan birinde bulunduğunu öne sürer. Bu çerçevede, yaptığınız her seçim ve sorduğunuz her soruyla birlikte, katılımcı evrende bir cevap alırsınız ve bunu bilinçli olarak fark etmeden kendinizi belirli bir yolda yönlendirmiş olursunuz. Her kavşakta bir seçim, bir karar anı vardır.

Bulunduğunuz yerden başlayarak, belki bir noktada bir yaralanma yaşadığınızı ve bu yaralanmadan hoşlanmadığınızı fark edebilirsiniz. “Bu yaralanmam olmayan başka bir zaman dilimine geçmek istiyorum” diye düşünmek mümkündür. Bu, yapılabilir bir şeydir ve insanların böyle bir deneyim yaşamaları için açık bir zihinleri olması oldukça faydalıdır. Bunun mümkün olmadığını düşünen kişiler, böyle bir deneyim yaşama olasılıklarını azaltmış olurlar. Açık fikirli olanlar, böyle bir deneyimi daha fazla yaşayabilirler. Ayrıca, çok olumlu bir tutum sergilemek ve duruma enerji katmak da önemlidir. Gülmeyi ve neşeyi öneririm; kendinizden daha büyük bir şeye hizmet edebiliyorsanız, bu çok fazla enerjiye erişmenizi sağlar. Tüm bu durumda, başka bir zaman dilimine geçmek çok olası hale gelir. Bu, sevinç, hafiflik, gülümseme ve o zaman diliminde olmaktan dolayı minnettar olmayı gerektirir. İşte kuantum atlamanın temel bileşenleri bunlardır.

Kuantum sıçrama hakkında bilgi edinmek için bu giriş makalesini inceleyin.

Bilinçli Seçim ve İçsel Bilgelikle Benliği Hizalamak
Cynthia, özellikle dönüştürücü kararlar verirken, içsel uyumun önemine de vurgu yapıyor. Kalp, zihin ve bağırsak uyum içerisinde olduğunda, bireyler daha özgün seçimler yapabiliyor, bu da pozitif gerçeklik kaymaları yaşama olasılığını artırıyor. Bu uyum, her türlü zaman çizgisi sıçramasının gerçek niyetlerle yapılmasını sağlıyor.

Meditasyon yapanlar, daha yüksek bir bilinç seviyesinden gözlem yapabilirler ve bu, sonsuz ve ölümsüz benliğe yaklaşmalarını sağlar. Örneğin, “Özgür Ruh” gibi bir kitap okursanız, bu bir büyük egzersiz gibi gelir ve “Ben düşüncelerim değilim, ben hislerim değilim” diyerek kim olduğunuzu sorgulayabilirsiniz. Siz o gözlemci olursunuz. Eğer bu konuda gerçekten iyiyseniz, o sonsuz ölümsüz gözlemci olabilirsiniz. Kendinizi böyle tanıdığınızda, her şey uyum içinde çalışır ve bilinçaltınız, ölümsüz benliğinizi yansıtır. Eğer “Bu ne kadar iyi olabilir?” diye sormaya devam ederseniz, bu yüksek benlik ve bilinçaltıyla harika bir şekilde çalışır ve her şey doğru bir şekilde hizalanır.

Sonuç
Cynthia’nın içgörüleri, insanlık için manevi büyümeyi ve ruhsal evrimi teşvik eden derin bir vizyon sunuyor. Onun kuantum sıçramaları, bilinçli farkındalık ve YZ aşırılığına dair uyarıları, bize kendi gerçekliğimizi şekillendirme potansiyelimize dair önemli dersler sunuyor. Bu içgörüler, dışsal yapılar yerine, içsel bilgelik ve öz farkındalıkla uyum içinde bir geleceğe olanak sağlıyor.

Konu ile ilgili daha geniş bilgi için bu videoyu izleyebilirsiniz.

Bilim-Teknoloji-Yapay Zeka / Science-Technology-AI içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Tarçın Ritüeli ile bolluk ve bereket

Bu video, tarçın ritüellerinin gücünü artırmanın ve yaşamınızdaki isteklerinizi çekmenin yollarını keşfetmenize yardımcı olacak kapsamlı bir rehber sunuyor. Tarçın, mantralar ve karanfil gibi doğal unsurları kullanarak, enerjinizi yükseltmek ve çekim gücünüzü artırmak için etkili teknikler öğreneceksiniz. Ritüelin nasıl hazırlanacağı, uygun zamanlaması, zihinsel tutum, düzenli uygulama ve kolektif niyetin gücü gibi temel unsurlar, isteklerinizi gerçekleştirmenize yardımcı olmak için birleşiyor. Bu pratikler, yaşamınıza bolluk, sevgi ve pozitif enerji çekme konusunda güçlü bir araç haline gelecek.

Bölüm 1: Tarçın Ritüellerine Giriş

  • Enerji Hareketi: Küçük değişiklikler, enerjinin lehinize kaymaya başladığını gösterir.
  • Motivasyon: Hızlı sonuç beklentisi, spiritüel pratikleri teşvik eder.

Bölüm 2: Ritüeller İçin Tarçın Hazırlığı

  • Hazırlığın Önemi: Hazırlık, Budizm’de uygulama kadar kritiktir.
  • Tarçın Seçimi: Yüksek kaliteli tarçın çubukları kullanın ve kendiniz öğütün.
  • Niyetleri Görselleştirmek: Tarçını öğütürken isteklerinizi görselleştirin.

Bölüm 3: Zamanlama ve Ortam

  • İdeal Zamanlar: Ritüelleri şafak veya alacakaranlıkta gerçekleştirin.
  • Kutsal Alan Yaratma: Ortamı temizleyin ve sakin bir atmosfer için tütsü veya mum kullanın.

Bölüm 4: Mantralarla Güçlendirme

  • Mantra Kullanımı: Tarçın yayma eylemini olumlamalar veya mantralarla birleştirin.
  • Mantra Örnekleri: “Om Mani Padme hum” ve “Her alanda bolluk çekiyorum” gibi onaylamalar.

Bölüm 5: Zihin ve İnanç

  • Mevcut Olma ve İnanç: Ritüelin gücüne inanarak tamamen anda mevcut olun.
  • Tamamlanmayı Görselleştirmek: Tarçını yayarken isteklerinizi zaten gerçekleşmiş gibi zihninizde görselleştirin.

Bölüm 6: Tutarlılık ve Tekrar

  • Düzenli Uygulama: Ritüeli haftalık veya aylık olarak tekrarlayın.
  • Yenileme Döngüsü: Enerjik yenileme döngüsü oluşturun. (belli aralıklarla tekrar edin)

Bölüm 7: Aşk ve karizma çekme

  • Çekim İçin Tarçın: Kulak arkasına tarçın tozu uygulayarak çekim gücünüzü artırın.
  • Pratik Uygulama: Dışarı çıkmadan önce az bir miktar kullanarak çekim gücünü artırın.

Bölüm 8: Sonuçları Güçlendirmek İçin Unsurları Birleştirme

  • Karanfille Birleştirme: Tarçın etkilerini artırmak için karanfil kullanın.
  • Sinerjik Özellikler: Karanfil, negatif enerjiyi temizler ve ruhsal koruma sağlar.

Bölüm 9: Ritüel Süreci

  • Karışım Hazırlığı: Ritüel öncesinde öğütülmüş tarçına birkaç tutam karanfil ekleyin.
  • Işığı Görselleştirme: Ritüel sırasında ortamı parlak bir ışıkla sarmalayın.

Bölüm 10: Şükran İfadesi

  • Ritüel Sonrası Jest: Beyaz bir mum yakın ve evrene almayı beklediğiniz tüm nimetler için şükran ifade edin.
  • Şükran Döngüsü: Niyetleri güçlendirin ve yüksek titreşimleri sürdürün.

Bölüm 11: Günlük Uygulamalar ve Zihinseti Bakımı

  • Meditasyon ve Onaylamalar: Ritüeli güçlendirmek için her gün zaman ayırın.
  • Günlük Mantralar: Güne güçlendirici ifadelerle başlayın.

Bölüm 12: Kolektif Niyetin Gücü

  • Paylaşılan Niyet: Arkadaşlar veya aile ile ritüeli gerçekleştirmek, enerjiyi artırır.
  • Küçük Zaferleri Kutlama: İlerlemeleri tanıyın ve kutlayın.

Bölüm 13: Sonuç

  • Güç İçinizde: Gerçek güç niyet ve enerjinizde yatar, sadece ritüellerde değil.
  • Eyleme Geçirme: istediğiniz şeyler hakkında yorum yapın ve dönüşüm yolculuğunuza başlayın.
  • Topluluk Oluşturma: Deneyimleri ve soruları paylaşarak pozitif bir enerji topluluğu oluşturun.
Ritüeller - Rituals içinde yayınlandı | , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

İnsanlığın geleceği, iş dünyası, toplum ve yapay zeka

  • Konuşmanın çevirisi Gerd Leonard’dan alınan yazılı izinle yayınlanmaktadır. Kendisine teşekkür ederim.

Gerd Leonhard, insanlık ile teknoloji arasındaki ilişkiye odaklanan bir Alman fütürist, konuşmacı ve yazardır. Zürih, İsviçre’de yaşamaktadır.

Bonn Üniversitesi’nde teoloji eğitimi aldıktan sonra 1982 yılında Amerika Birleşik Devletleri’ne taşındı. Orada Berklee Müzik Koleji’nde müzik eğitimi aldı ve profesyonel müzisyen, aranjör ve besteci olarak kariyerine devam etti. Ayrıca müzik endüstrisinde internetin erken dönemlerinde bir iş kurdu ve bu, teknoloji ile ilgili bozulmalar konusunda ona önemli deneyimler kazandırdı. Bu deneyimler, Dave Kusek ile birlikte yazdığı 2005 tarihli “The Future of Music” adlı kitabına ilham verdi.

Leonhard, fütürist yaklaşımlarını geliştirerek, bu bilgileri farklı endüstri ve toplumsal alanlara uygulamaya başladı. Çalışmaları, Alvin Toffler gibi klasik fütüristlerin yanı sıra Arthur C. Clarke ve William Gibson gibi bilim kurgu yazarlarının etkilerini taşımaktadır.

2016 yılında “Technology vs. Humanity” adlı kitabını yayımlayan Leonhard, dijital haklar ve teknolojinin düzenlenmediği alanlara dair önemli bir manifesto sundu. Özellikle transhümanizm ve teknoloji merkezileşmesine karşı eleştirel görüşler dile getiren Leonhard, Avrupa’nın hümanist değerlerine dayalı bir yaklaşımı savunarak teknolojinin insan değerleriyle dengelenmesi gerektiğini vurguladı. Aynı yıl, IBM, Microsoft, Google, Facebook ve Amazon gibi büyük teknoloji şirketlerine hitaben yazdığı Açık Mektup, Wired dergisinde yayımlandı. Bu mektupta Leonhard, bilişsel otomasyon çağında dijital etiği benimsemeleri için teknoloji liderlerine çağrıda bulundu.

KONUŞMANIN İÇERİĞİ:

Bu yeni anahtar konuşmamda, yapay zekanın faydalarını ve karşılaştığımız zorlukları, özellikle de #iklimdeğişikliği ile olanları karşılaştırarak keşfediyorum. Düşündürücü ve hızlı bir tartışma ile, yapay zekanın sunduğu olanakları inceliyor ve bunun ‘cennet’ mi yoksa ‘cehennem’ mi olacağını sorguluyorum, yani #cehennemcennet. Bağlam olarak, kar odaklı hedeflerden (1P Ekonomisi) insan, gezegen, amaç ve refah (4P’ler) üzerine daha geniş ve geleceğe uygun bir odaklanmaya geçişi açıklıyorum. Yapay zekanın bilişselleştirme ve artırma gibi potansiyel faydalarını belirtirken, etik sorunlar, gizlilik meseleleri ve genel #insansızlaşma gibi zorlukları da vurguluyorum. Teknolojik gelişmeler ile insan değerlerini koruma arasındaki dengeyi sağlamanın önemini vurguluyorum ve gerçekten ‘iyi’ bir geleceği tanımlamanın ne anlama geldiğini sorgulamaya davet ediyorum.

00:00 Giriş: Gelecek Zaten Burada 00:40 #İyiGeleceği Tanımlamak 01:07 Nesil Değerlerinde Değişim (Gen Y) 02:16 Yapay Zeka Bir Eş Pilot mu? 04:27 İklim Değişikliği ve Yapay Zeka: Karşılaştırmalı Analiz 06:01 Yapay Zekanın Toplumdaki Rolü 13:43 Yapay Zekanın Ekonomik ve Sosyal Etkisi 16:19 Yapay Zekanın Geleceği: İnsan Zekasının Ötesinde mi? 16:56 Yapay Zeka Bir Genel Amaç Teknolojisidir 17:40 Üç Devrim: Dijital, Sürdürülebilirlik ve Amaç 18:56 Yapay Zekanın Gelecek İş Hayatındaki Rolü 19:22 CAVA Çerçevesi: Bilişselleştirme, Artırma, Sanallaştırma, Otomasyon 23:45 İnsan ve Makine: EQ’nun Önemi 27:34 Uyum Sorunu ve Yapay Zekanın Toplumdaki Rolü 30:19 Son Düşünceler: Teknolojiyi Kucaklayın ama ona Dönüşmeyin

****************************

ÖZET:

Bu ana konuşmada, yapay zekanın (YZ) sunduğu faydalar ve zorluklar, halihazırda karşılaştığımız iklim değişikliği sorunlarıyla karşılaştırmalı olarak ele alınmaktadır. YZ’nin, toplumda nasıl ‘cennet’ veya ‘cehennem’ (aka ‘hellven’) olabileceği üzerine düşündürücü ve hızlı bir tartışma yapılmaktadır. Ekonomik hedeflerden (1P Ekonomisi) insanların, gezegenin, amacın ve refahın daha geniş ve geleceğe uygun bir odak noktasına (4P’ler) kaymasının toplumsal etkileri incelenmektedir.

YZ’nin bilişsel yetenekleri artırma ve insan davranışlarını destekleme potansiyeli gibi yararları dile getirilirken, aynı zamanda etik meseleler, gizlilik sorunları ve genel insanileştirme konularındaki zorluklar vurgulanmaktadır. Teknolojik ilerlemeler ile insani değerler arasında bir denge kurmanın önemi üzerinde durulmakta ve iyi bir geleceğin ne olduğu sorgulanmaktadır.

Ana Başlıklar:

  • Giriş: Gelecek Zaten Burada
  • İyi Geleceğin Tanımı
  • Nesil Değişimi: (X ve Y Nesilleri Arasındaki Farklar)
  • YZ Bir Ko-Pilot Olarak mı?
  • İklim Değişikliği ve YZ: Karşılaştırmalı Analiz
  • YZ’nin Toplumdaki Rolü
  • Ekonomik ve Sosyal Etkiler
  • YZ’nin Geleceği: İnsan Zekasının Ötesinde mi?
  • YZ, Genel Amaç Teknolojisi mi?
  • Üç Devrim: Dijital, Sürdürülebilirlik ve Amaç
  • YZ’nin Gelecek İş Hayatındaki Rolü
  • CAVA Çerçevesi: Bilişsel Hale Getirme, Artırma, Sanallaştırma, Otomasyon
  • İnsan vs. Makine: Duygusal Zeka’nın Önemi
  • Uygunluk Sorunu ve YZ’nin Toplumdaki Rolü
  • Son Düşünceler: Teknolojiyi Benimse, Ama Ona Dönüşme

Bu bağlamda, YZ’nin sunduğu fırsatlar ve tehditler dikkate alınarak, teknolojik ilerlemenin insani değerleri nasıl koruyacağı sorgulanmaktadır.

*************************************

20 yıldır geleceği konuşuyorum ve bazen şaka yollu olarak “gelecek zaten burada, sadece henüz fark etmedik” diyorum. Çünkü şimdi geleceği konuşmak çok zor çünkü dünya çok futuristik görünüyor. 10 yıl önce, hipotetik şeylerden bahsediyorduk, müzik ve bulut gibi, ya da çeviri gibi ve pat, işte buradayız. Size bunun ne anlama geldiğinden, nasıl bir araya geleceğinden, neden bunun cennet ya da cehennem olabileceğinden bahsedeceğim. AI ve Teknolojiye baktığımızda, bu her zaman teknolojinin gerçeği olmuştur. Örneğin fosil yakıtlar, bunlar teknolojiydi ve sanayi toplumunda buna alıştık ve şimdi sonuçlarını ödüyoruz.

Yani bu cennet ya da cehennem olabilir ve gerçekten de önemli soru: iyi gelecekte neyin iyi olduğudur. Bununla ilgili çok araştırma yaptım; temelde iyi olmak, ölmemek, haklara sahip olmak, bir aile kurmak, yiyecek bulmak ve kendini gerçekleştirmek gibi basit şeylerdir. İyi olmak, sahip olduğum ev sayısı ya da arabanın çokluğu ile ilgili değildir; basit bir tanım. Peki bunu nasıl inşa edeceğiz? AI’yı iyi bir geleceği inşa etmek için nasıl kullanacağız?

Bu hem ekonomik olarak hem de insanlara sosyal olarak iyi olmalıdır. Çünkü olan bir şey, bir kayma içinde olmamız. Bu, bir tür “bir p” toplumunun kayması; “bir p” olarak, büyüme açısından, bu gerçekten COVID öncesiydi ve birdenbire, Y kuşağı ve Z kuşağı devreye giriyor ve diyorlar ki, “Biz sadece bir p istemiyoruz; dört p istiyoruz: İnsanlar, Gezegen, Amaç ve Refah.” Eğer fark ettiyseniz, Y kuşağı yönetimi ele geçiriyor; benim kuşağımdan onların çocuklarına 24 trilyon dolarlık bir kayma var. İki Y kuşağı çocuğum var, bu yüzden neyi konuştuğumu biliyorum. Bu sadece bir para kayması değil, aynı zamanda bir değer kayması. Çünkü açık konuşmak gerekirse, benim kuşağım son 25 yılda tüm küresel emisyonların %50’sine katkıda bulundu. Bu bizim başarımız. Şimdi çocuklar geliyor ve diyor ki, “Bu nedir? Bu kırık bir sistem. Aynı şeyi yapmaya devam ederseniz, dünyadaki en zengin %10 kişi paraya sahip olacak; çoğumuz süper zengin değil ama iyi bir hayat sürüyoruz. En zengin %10, emisyonların %90’ını üretiyor; yılda 100 kez uçarak ben de dahilim. Bu nedenle telafi ediyor ve tüm bu şeyleri yapıyorum ama gerçekten de sormalıyız; iyi nedir?

İyi bir geleceğe nasıl ulaşırız? Ve yapay zekanın bizim yardımcı pilotumuz, ortağımız olma fikri ne olacak? Friend adında bir şirket var. Sanırım URL’yi satın almak için bir milyon dolar harcadılar ve sanal bir arkadaş yaratma vaadinde bulunuyorlar. Bu garip bir hikaye çünkü şimdi açıkça söyleyebiliriz ki, mesele bizim ne olabileceğimiz değil, ne olmak istediğimizdir. Beynimizi internete yüklemek; bugün bunu yapabiliriz, biraz karmaşık ama Elon Musk’a sorabilirsiniz. Bedenimizi 30 yıl dondurup geri dönebiliriz; bu zaten yapılmış durumda. 100.000 kişi bunu yaptı. Çok yakında AI ile bir insan gibi bir makine yaratabileceğimizi söyleyebiliriz; tabii ki bu, Elon’un Open AI’de inşa etmek istediği şey.

Soru şu: Olabilir mi, yoksa olmak istediğimiz nedir? Ve bu iş dünyası için de bir soru. Soru, istediğimiz sonuç ne? Hangi yolda gidiyoruz? Müşterilerimize varlık yaratmak mı istiyoruz yoksa bir fare tuzağı mı?

Çalıştığım birçok insan, AI ile yapmak istedikleri tek şeyin daha iyi bir fare tuzağı inşa etmek olduğunu düşünüyor; bu çok kötü bir fikir. Hiç kimse fare tuzaklarını sevmez. Sonunda Amazon’un uçan tekerlek iş modeli çalışıyor ama bu iyi mi? Suudi Arabistan’ın çalışıyor olması, çok para kazanması ama bu iyi mi? Meta çalışıyor ama kesinlikle iyi değil. Sosyal huzursuzluğun ana nedeni sosyal medyadır; bu, bir kanıt. Brexit değil, ardından gelen her şey de öyle. Bu yüzden bir bakış açısıyla, bu önemli soru:

“Ne kadar maliyet ve nasıl?” Çünkü bunların hepsini kontrol edebiliriz. Soru, neden ve ardından kimlere güveniyoruz? Open AI? Elinizi kaldırmanızı istemiyorum ama IBM’e güveniyor muyuz? Microsoft’a güveniyor muyuz? Bazı durumlarda evet derim; Apple belki, IBM evet ama Open AI? Sosyopatlara nasıl güvenebilirsiniz; bu çok zor. Şaka yapıyorum ama biliyorsunuz; bu farklı sorular. Geleceğe doğru ilerlerken iki büyük dalga üzerimize geliyor; ikisi de eşit derecede olumlu ve olumsuz. Biri iklim değişikliği, diğeri AI. Bunları karşılaştıracağım çünkü bunun bize bazı bilgiler vereceğini düşünüyorum. İklim değişikliği kesinlikle bir iklim acil durumuna doğru ilerliyoruz.

Eğer Birleşik Krallık’taki İsyan İttifakı gibi bir eylemi görüyorsanız, o zaman tek cevap şu: Daha hiç bir şey görmediniz. İklim acil durumu konusunda çok yeni bir başlangıçtayız ve bu, iklim yasası gerektiriyor. COVID yıllarında bu şeyleri yapmak istemedik ama bu acil durum, iklim için de aynı olacak. Bunun üstesinden gelebileceğimizden emin olmalıyız ve tabii ki iklimle ilgili iyi haber, bu sorunu çözmek için neredeyse tüm teknolojiye sahip olmamız.

Ama ne yapıyoruz? Her yıl petrol ve gaz sübvanse etmek için 6.5 trilyon dolar harcıyoruz. Yani sahip olduğumuz tüm harika araçlarla bunu yapıyoruz. Sorun bilimde ya da teknolojide değil; sorun bizim irademiz, değil mi? İklim değişikliğindeki sorun bu. Bunu değiştirebileceğimizden hiç şüphem yok. Önümüzdeki 10-15 yıl zor olacak ve çok para gerektirecek; tam olarak 9 trilyon dolar kadar ama belki de 2040’ta bu durumu geri alabilir ve rakamları düşürebiliriz, temizleyebiliriz. Özellikle nükleer füzyon ile sınırsız enerjiye sahip olduğumuzda. Yani bu çözülmesi zor ama çözülebilir bir sorun. Ayrıca yeni iş imkanları da yaratıyor. Ben buna yeşil gelecekler diyorum; Dünya Ekonomik Forumu 100 milyon yeni iş diyor. Tüm yatırımlar bu yöne kayıyor, bu harika.

Yapay zeka ile aynı sorunu yaşıyoruz; yapay zeka harika şeyler yapacak. Öncelikle IBM’in tanımladığı şekilde, “sağduyu” eksik olan şeyleri akıllı hale getiriyor. Ve Tanrı bilir, şirketlerde birçok aptal şey var. Düzgün akıllı hale getirilebilecek birçok şey var. Bunların düşünmesine ya da akıl yürütmesine bile gerek yok; doğru olmadıkları sürece, bu büyük bir kazanç. Bir sonraki yapay zeka artık aptal olmayacak ama insan olmayacak. Görünüşte insan olacak tabii ki, bu tamamen kendilerini vazgeçilmez kılma fikri. Ama bu bir araç olacak. Ve bu, 2030’a kadar insanların ve makinelerin birleşmesi konusundaki en önemli şey. Birleşme, parantez içinde, çünkü gerçekten birleşemeyiz ama şimdi, insanları makinelerle değiştirebileceğimiz görünüyor. Bu, son zamanlarda duyduğum en büyük efsanelerden biri. Robot gibi çalışan bir insanı değiştirebiliriz; Sam Alin bu tür insanlara “orta seviye çalışan” diyor, ne anlama geldiğini pek bilmiyorum ama size birazdan göstereceğim.

Yani, temel iş yapan insanlar, değiştirilebilirler. Eğer çağrı merkezinde çok basit çağrıları yanıtlıyorsanız, makine Hintçe, İngilizce, Almanca veya İsviçre Almancası anlamayı öğrendiği anda yerinizi alacaktır; evet, 20 milyon insan. Ama biz, bilinç, insan iradesi gerektiren işlerden bahsetmiyoruz. Yaptığınız her şey, insan iradesi gerektirir. İnsan iradesi, bir şeyin doğru ya da yanlış olduğunu anında bilmek demektir. İçgüdünüz var, sezginiz var. Makineler sezgiye sahip değil; sezgileri olan makineler istemeyiz, buna uyum sorunları denir; bu iyi bir fikir değil. Bu yöne doğru gittiğimizde, bunun açıkça gerçekleştiğini görüyoruz. Birleşmiş Milletler, üç gün önce New York’taki Gelecek Zirvesi’nde, AI’yı iklim değişikliğiyle aynı aciliyetle ele almak istediklerini söyledi. Umarım bu, iklim değişikliğiyle aynı gecikmeyle anlamına gelmiyordur. Antonio Guterres’in harika bir konuşması oldu; Antonio gerçekten ilginç konuşmalar yapıyor ama çok az insan dikkat ediyor. Birleşmiş Milletler’in canlı yayınında 220 kişi vardı ama yine de bu iyi bir şeydi.

Şimdi geçmişe geri dönelim; Blade Runner 1982, en sevdiğim film. Bu film, beni geleceği düşünen bir futurist olmaya teşvik etti. Ticaret, burada hedefimiz; Tyrell’in mottosu “İnsandan daha insani”dir. Evet, bu Open AI hikayesinden çıkmış gibi görünüyor. İnsandan daha insani olmak; bu iyi bir fikir mi? Yani, eğer bunu teknolojide yapabiliyorsanız, dünyayı yönlendireceksiniz. Kuantum Hesaplama, AI ve bunların hepsi hikayenin bir parçası. Ticaret bizim hedefimiz ve işte gelecekteki Open AI şehri, muhtemelen Orta Doğu’da bir yerlerde olacak. CEO’su Sam, “Gelecek değişim, AI’daki insan yeteneklerinin en etkileyici olanı olacak; düşünme, yaratma, anlama ve akıl yürütme yeteneği” diyor. Şimdi neden bunun megalomani olduğunu düşünüyorum? Tabii ki, AI’nın gerçekleri ve mantığı anlamasını istiyorum; onların sınırlı şekillerinde değil, insanlar gibi değil. Birisiyle konuştuğunuzda ya da tanıştığınızda, konuşmanıza bile gerek yok; bir havalimanında sizi gördüğümde, sizin nazik ya da nazik olmadığınızı tahmin etmek için 0.4 saniyeye ihtiyacım var.

Potansiyel bir ortak, potansiyel tehdit. İnsanların sürekli yapmak istediği bir şey; bunu otomatik olarak yapıyoruz. Ama bir makineyi bunun için inşa etmek istiyorum; makinelerin işi yapacak yeterliliğe sahip olmasını istiyorum. Neden buradayız değil mi? İşin tamamlanmasını istiyoruz, dünyayı ele geçirmek için değil. Akıl yürütme; gerçek dünyayı anlamadan nasıl akıl yürütebilirsiniz? AI’nın bedeni yok, duyguları yok, koklayamaz, tadamaz, bunların hiçbirini yapamaz. Erişebileceği çok fazla veri var, bizim umabileceğimizden çok daha fazlası. Şimdi bu makineden, politika, sosyal yardım veya nükleer roket fırlatma gibi kararlar almasını istiyoruz; çünkü bunlar daha verimli. Bu, bana kötü bir teklif gibi geliyor. Amerikalı komedyen John Stewart’ın AI’nın ele geçirişi üzerine harika bir özeti var: “Alışkın olduğunuz yaşam tarzı, daha fazla kâr ve yeni pazarların vaadiyle karşılaştırıldığında hiçbir şeydir.” Bu acımasız görünüyor, eğer bir insansanız. Ama en azından diğer bozulmalar bir yüzyıl veya on yıllar boyunca gerçekleşti. AI, Perşembe günü ele geçirmeye hazır olacak ve bu olduğunda, geriye kalanlarımızın yapacak neyi kalacak? Zaman, korkunç bir şey değil; AI, düşünmemiz için bizi serbest bırakıyor; daha yüksek seviyelerde düşünmeye başlayabileceğiz, kendimizi yeni yaratıcı yollarla ifade edebileceğiz. Bu işsizlik değil; bu, kendini gerçekleştirme zamanı. Tamam, o bir komedyen; çok ciddiye almayın, ama temel olarak Warren Buffett, Einstein’ı nükleer hakkında özetleyerek şunu söylüyor: “AI, dünyadaki her şeyi değiştirebilir, tek değiştiremeyeceği şey, insanların nasıl düşündüğü ve davrandığı.”

Ve nasıl davranıyoruz? Gücü severiz; kadınlar farklı davranır. Bu, gücü sağladığı için hoşumuza gider. Josh Benio, Jeffrey Hinton gibi ödül kazananlarından biridir ve bu konu hakkında çok şey söylüyor. Kar maksimizasyonunun, kamu yararıyla çatışan kurumsal davranışlar doğurabileceğini söylüyor; AI ne hakkında ve bir şirketin kamu yararı için neden sorumlu olması gerekir? Tabii ki, bunlar büyük sorular. Bugün, çok az insan kamu yararına olmayan şirketlerde çalışmak istiyor. Aslında birçok İngiltere üniversitesi, British Petroleum ve diğerlerinin kampüslerinde hiçbir tür alım yapmasına izin vermiyor. Kamu yararı hakkında konuşuyoruz; bu büyük bir mesele. Yani toplum olarak kâr ve büyümeden, insanlar, gezegen, amaç ve refah yönüne doğru ilerliyoruz. BM’nin Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri, yani bu 20 yıl öncesinin meseleleri. El Gore, sürdürülebilir kapitalizm. Sonunda bir yere varıyoruz ve AI burada bize yardımcı olacak; çünkü öncelikle birçok sorunu çözen bir toplum yaratabiliriz ama AI, sosyal, kültürel ve politik sorunları çözmeyecek; bu sorunları daha da kötüleştirecek. Sosyal medyada kötü haberler, iyi haberlerden altı ila sekiz kat daha fazla yayılmaktadır ve bunun nedeni algoritmanın “Oh, insanlar üzgün, o zaman bunu daha fazla iletelim” demesidir. Myanmar’daki rejimin Facebook tarafından desteklenmesi, daha çirkin olan her şeyin daha fazla tıklama alması; bu, Facebook için daha fazla reklam ve daha yüksek kazançlar demektir. Bu sizin için mantıklı mı? Ekonomik olarak düşününce, para kazanıyor. Şimdi, bu farklı bir dünyaya doğru ilerliyoruz; burada asıl hedef bu hale geliyor. Ve buna inanın, bunun sosyalizmle, komünizmle ya da diğer “izm”lerle hiçbir ilgisi yok. Geleceğin tek sorusu şu: İyi bir gelecek nasıl inşa edebiliriz? Geçmişin bize öğrettiği şeylerin ne olduğu artık ilginç değil; bu Marks’tan ya da tarih gibi insanlardan. Artık ne istediğimizi düşünmemiz gerekiyor. AI’nin çalışmasını sağlamak için en zor şey, altında yatan ekonomik paradigma. Bunu sorgulamalıyız; bu, şirketler ve müşterilerimizle, ağlarımızla birlikte yapılmalı. Örneğin, “Ben artık AI ile birçok insanı işten çıkaracağım” demek işe yaramayacak. IBM Watson’a bakın; on yıl önce, otonom araçlar. O bir araç; aracı kullananı nasıl değiştirebilir? Ancak sahibi de bir araçsa. Başka hiçbir şey yapmadığında, evet, burada büyük ekonomik kazançlar görebiliriz; önümüzdeki on yılda AI’yi yaygınlaştırdığımızda 17 trilyon dolar GSYİH artışı görüyoruz. Ve bu paranın gerçekten harcanıp harcanmayacağına dair konuşuyoruz; MBOG’dan bahsediyoruz. Ama insanlar başka bir grafikte “bu çok iyi değil çünkü gizliliğimizi, insan haklarımızı, diğerleriyle olan ilişkilerimizi etkileyecek” diyor.

Diğerleri, bu büyük bir endişe. İstihdam fırsatları ve sosyal düzeyde uzmanlar, bunun daha da kötüleşeceğini söylüyor; bu, daha fazla eşitsizlik, politikalar ve seçimler getirecek. Tüm iyi şeylerin yanı sıra pek çok kötü şey var. Bu grafiklere baktığınızda, ekonomik kazanç için devasa bir fırsata sahip olduğumuz oldukça net, ardından sosyal, kültürel, politik ve insani sorunlar için büyük bir zorluk var. Gerçekçi olalım; artık ekrandaki ilişkilerimiz, insanlarla olan ilişkilerimizden daha fazla. Şimdi AI’yi gerçekten başka bir kişiyi taklit etmek ya da olmak istediğim her şey olmak için kullanabiliyorsak ve sonra metaverse’e girdiğimde Apple Vision Pro kullanıyorsam, o zaman tamamen fizikselim; esasen bedensizim; artık bir bedene ihtiyacım yok. Peki bu gitmek istediğimiz yer mi?

Önce AI üzerinde bir gerçeklik kontrolü yapalım. Bugün sabah tartıştığımız gibi, bir numaralı şey AI değil, IIA (Zeka Yardımcıları). Bu, işlerin daha önce çalışmadığı şeyleri çalıştırmak demek; daha iyi veri, daha iyi süreçler, daha iyi analitik, daha hızlı, daha verimli kararlar. Bu, roket bilimi değil; sabahki listede gördüyseniz, çoğu oldukça sıkıcı şeyler, değil mi? Ama evet, bunu yapabilirsek, kirliliği %50 oranında azaltabiliriz. Eğer bir havayolu şirketiyseniz, insanların uçakta ne yiyeceğini tahmin edebilirsem, o zaman yemek miktarını %60 oranında azaltabilirim. KM, Hollanda’da bunu yapıyor; bunlar pratik şeyler. Bu IIA, düşünme makinesi değil; bana düşünmesi gereken bir makineye ihtiyacım yok; makineye yalnızca rakamları çalıştırması için ihtiyacım var. Bunun ardından daha genel zekaya geçiyoruz; örneğin, geliştirilmiş bir Google Haritalar gibi.

Son olarak, kutsal gri: yapay genel zeka. Peki neden bunlar her zaman birbirine bağlı? Merak ediyorum, çünkü insanların büyük hikayelere ihtiyacı var, sanırım 150 milyar dolarlık bir fon toplamak için. Ama gerçekte, birincisi yenilikle ilgili; ikincisi bozulmayla; üçüncüsü ise varoluşsal. Neden? Neden genel olarak zeki bir şey inşa etmek isteyelim? Eğer Einstein ile bir konuşma yapsaydınız, IQ’sunun 152 olduğu söyleniyor; eğer fizik hakkında size açıklama yapsa, onun konuştuğu şeylerin hiçbirini anlamazdınız. Şimdi 250, 500 ve sonra 500,000 IQ’ya sahip makineler yapıyoruz; bu makinelerin bir şekilde bize saygı göstermesini, kötü olmamalarını bekleyebilir miyiz? Benim düşünceme göre, bunu ayırmalıyız; iş için gerçekten ilk iki şeyle ilgilidir; bu yüzden buradayız. Daha verimli ve hızlı, daha iyi ve daha az rutin iş yapmamızı sağlamak. OpenAI’ye geri dönecek olursak, eğer AI’nin geleceği buysa endişeliyim; Elon Musk’ı zaten biliyoruz, şimdi Sam Altman benzer bir rolü üstleniyor ve gelecekteki teknolojinin hayal gücünden bahsediyorlar. AI şimdi genel amaçlı bir platform. Burada bulut bilişimden mobil ve internete kadar her şey görülebilir. Şimdi AI, genel amaçlı bir teknoloji haline geldi ve aslında bir teknoloji platformu.

Temel olarak, AI artık bir platformdur; önceki tüm platformlar gibi. Doğal kullanıcı arayüzüne (NUI) geçiş yapıyoruz; yani artık yazmam, uygulama indirmem gerekmiyor; sadece konuşuyorum veya düşünüyorum. Bu değişiklikler çok büyük. Bunların hepsine kısa bir bakış attığımızda, bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden birçok insan AI balonunun patlayacağını söylüyor. Ben diyorum ki henüz bir şey görmediniz; bunun için sizin için söylemeyeceğim: biz yalnızca başlangıçtayız.

Yatırım ve heyecan balonu tabii ki bir dereceye kadar patlıyor ama açıkça üç devrimden bahsediyoruz; ve AI bunların hepsinin merkezinde. Dijital devrim, sürdürülebilirlik devrimi, bu dijitalin 100 katı ve son olarak, Y kuşağının iş hayatına girmesiyle birlikte gelen amaç devrimi.

Daha iyi süreçleri nasıl yaratabiliriz? dijitalleşebiliriz ve daha sürdürülebilir nasıl olabiliriz? Sürdürülebilirlik konusu sahneye geçiyor. Şu anda devam eden savaşlar hakkında ne yapacağımızı çözdüğümüzde, bu sorunu çözebiliriz ve enerji serbest kalacak. Yani bu şeyler bir araya geliyor ve AI, bunu basitçe söylemek gerekirse, yeşil olmamız için mümkün kılacak; bunu biliyoruz.

Ve tabii ki sonuncusu, amaç devrimi; AI, çalışmanın insan amacının geleceği olmadığını anlamamıza yardımcı olacak.

Her erkeğin ve kadının daha az çalıştığı, dolayısıyla yaşamımızın büyük ölçüde işin etrafında döndüğü bir toplum hayal edebiliyor musunuz,? Eğer yapay zekamız olursa, muhtemelen bunu gerçekleştirebiliriz; aynı işi günde üç ila dört saat çalışarak yapabiliriz ve yine de aynı ücreti alabiliriz. Bu size sosyalizm gibi geliyorsa bilemiyorum ama bununla ne yapacağımızı bulmalıyız.

Teknolojide, AI tüm bu alanların merkezinde; bilgi teknolojisi, biyoteknoloji, enerji ve iklim teknolojisi vb. Yani gerçekten zihinleri serinleten bir şey, değil mi? Cava gibi, İspanyol şampanyası gibi bu. Sonuçta AI ile, akıllı hale getiren bilişsel yeteneklerimiz var; kendimiz için araçları artırma var; sanal gerçeklik gözlükleri gibi brizasyon var, dün Meta gözlüklerinin lansmanı oldukça ilginçti.

Son olarak otomasyon var; neden otomasyona bu kadar takıntılıyız? Bunu anlamıyorum; çok az şey gerçekten otomatikleştirilebilir ve gerçekten otomatikleştirilmelidir, çünkü eğer tüm bu şeyleri yapıyorsam, akıllı hale getirmek, insan davranışını artırmak, o zaman insanlar için her şeyi otomatikleştirmekten çok daha iyi durumda olabilirim. Elbette rutin işleri otomatikleştirmek mümkün; bu, her yerde açıkça oluyor ve bu, işin geleceği açısından gerçekten bunun üzerine kurulu. Eğer işiniz rutine dayalıysa, bu devam etmeyecek. Eğer bir robota benzer bir şekilde çalışıyorsanız, bir robot işinizi alacak.

Eğer bir robota benzer şekilde öğreniyorsanız, üniversitede veya okulda, o zaman asla bir iş bulamayacaksınız; robot için çalışacaksınız. Düşünmemiz gereken bu kayma; rutin işlerin insanlardan makinelere geçişi. Bunu iyi bir şey olarak düşünüyorum ama rutin iş yapan insanlar için bir tehdit. Ben de rutin işler yapıyorum ve bu %30-40’ını dış kaynak kullanmayı dört gözle bekliyorum. Bilgi işlerini çok daha hızlı ve daha iyi hale getiren, yeni çıkan çok havalı bir araç olan Google Notebook LM‘yi kullanıyorum; bunu denemelisiniz çünkü ben, akıllı hale gelmesini istediğim şeylerin olmasını istiyorum ve rutin işlerimden kurtulmak istiyorum. Makinenin benim adımda karar vermesini veya duygularımı hissetmesini istemiyorum.

Thompson Reuters, her profesyonelin kendi AI asistanına sahip olacağını söylüyor; bunun doğru olduğunu düşünüyorum. AI asistanı denilen şeylerin örneklerini veriyor; bu oldukça havalı bir ürün, ama yaptığı şey sadece başka bir aracı kullanmam için bana sunmak; benim alanımda bulunan hiçbir şeyi değiştirmiyor. Çünkü hala 100 milyon dolarlık bir anlaşmanın sorumluluğundayım; gizlilik anlaşması yapmak için bir aracı kullanmayacağım; bana kullanabileceğim bazı bilgileri sağlayacak. Bu durumda bir avukatsanız, güvenilirliğinizi veya işinizi kaybetmiyorsunuz. Elbette, Mark Andreessen gibi aşırı teknolojik optimistlerin yanı sıra, her beyaz yakalı rolünün bir AI yardımcı pilotu olacağını söylüyor. AI ajanı, teknolojik optimizm savunucusu. Ko-pilot fikrinin iyi bir fikir olduğunu düşünüyorum, muhtemelen birçok durumda. Ancak, tüm bu durumlar için, teknolojiden daha fazla teknoloji ile çözülemeyen hiçbir maddi sorun yok diyor. Bu neredeyse din gibi, ilerlemenin dini. Evet, birçok sorun teknolojik olarak çözülebilir ama her sorun daha fazla teknoloji ile çözülemez; bu, “PhD koordinasyonumda uygun olmadığım söylendi; başka bir iş bulmak için daha fazla PhD koordinasyonu kullanacağım” demeye benziyor. Bunun nasıl çalışması gerektiğini anlayamıyorum. Ve tabii ki bu fikirleri savunan diğer kişi, önümüzdeki yıl %90 otonom sürüşe sahip bir araca sahip olacak bu adam. Otomatik pilot; şu anda güvenli bir şekilde sürülebilen Model S ve Model X gibi araçların otobanda bağımsız sürüşe sahip olacağını düşünüyoruz.

Önümüzdeki yıl, Tesla’nın otonom robot taksisini piyasaya sürmesi bekleniyor ve bu, Tesla müşteri tabanına sunulacak. Yani, insanları makinelerle değiştireceğimiz oldukça muhtemel görünüyor, değil mi? Bunun yanı sıra, rutinleri makinelerle değiştireceğiz; sürüş, iddialara göre bir rutin. Burada herhangi bir sürüş aracı görüyor musunuz? Arizona’da Phoenix’te görüyoruz ama evet, nihayetinde bunları elde edeceğiz ama düşündüğümüzden çok daha zor. Sonuçta ne istediğimizi düşünmeliyiz; eğer mesele para, kurumsal kâr ise, bu çok Amerikan gündemi. Bunu kötü bir şey olarak söylemiyorum, sadece analiz ediyorum; Avrupa insanlık ile ilgili

Hümanizm, hepimiz hümanistiz ve buraya Birleşik Krallığı da dahil ediyorum; Çin ise veri gözetimi üzerine kurulu, devlete dayanıyor. Bu büyük bir basitleştirme, değil mi? Ama bunların hepsini bir araya getirdiğimizde, her şeyden önce zekayı değerli kılmamız gerektiği sonucuna varmalıyız.

Zeka önemlidir ama ya bilincimiz? Ya seçim yapma özgürlüğümüz? İnsan olmanın ne anlama geldiği? Zeka, iş dünyasında önemli olan tek şey değil; başka birçok şey de var. Bu yüzden insanlarla makinelerin neler yaptığına dair konuşalım. Bu, Twitter’da bulduğum bir grafikte görebileceğiniz gibi; AI verilerle, bilgiyle ve bilgiyle çok iyi ama alt kısımda içgörü, bilgelik, amaç gibi unsurlar yok; bunlar AI’nın alanı değil. Ve burada AI’nın büyüyeceğini düşünüyorum; daha fazla bilgiye ve muhtemelen daha fazla içgörüye sahip olacağız, çünkü daha iyi hale gelecek. Ancak son kısım, önemli olan kısım. İş dünyasında tüm eylemlerin %90’ı buradadır: Bu müşteriye güveniyor musunuz? Çok karmaşık bir probleme cevabınız var mı? Hangi gerçekleri göz ardı edebilirsiniz, hangileri gerçekten önemlidir? Kişi aslında ne söylüyor, söylediklerinden başka? Bunu her gün yapıyoruz; bu yüzden bu, Telos fikrine doğru ilerlerken aklımızda tutmamız gereken çok önemli bir şey. Telos, bilgelik için Yunan kelimesidir; bu bizim işimizdir. Makineler bilgelik sahibi olamaz çünkü o var olmaz. Elbette bilgelik simülasyonu yapabilirler ki bunu günümüzde çok görüyoruz.

IQ karşılaştırmalarına gelince, şu anda OpenAI’nin en son modeli 01 modeli, iddialara göre 120 IQ’ya sahip ama elbette, IQ’ların ne olduğunu bilmiyoruz. İnsanlar açısından zeka, değişiklikler yapabilmek, şeyler başarabilmek demektir; zeka bilinci temsil etmez. Bu iki şeyi ayırmalıyız. Yazılımımızın akıllı olmasını istiyoruz; insan gibi değil ama aptal da olmamalı. Bilinçli olmasını mı istiyoruz? Hayır, buna ihtiyaç duymuyoruz. Otonomiye, akıl yürütmeye gerek yok; çünkü nihayetinde mesele şu: Makineler düşünmez, hissetmez, hayal kurmazlar, gerçekten anlamazlar ve umursamazlar. Neden bir makineye, yaptıklarımın sorumluluğunu vermeliyim? Onu kullanıyorum ki bunları yapabileyim. Bütün gün bunun hakkında konuştuk; bu, EQ ve IQ ile ilgili. Makinenin işleme ve mantığı almasına izin verelim ama EQ’yu bizim için bırakalım. Nihayetinde bu, iş dünyasında karar verme şeklimiz ve pyramidde gerçekten nasıl çalıştığıdır. Aşağı kısım, veri ve bilgi katmanı makine alanıdır; bu, çoğumuz için rahatsız edici çünkü bilgimizle gururlanıyoruz. Artık makinelerin bilgisi var ama hala, en üst kısma çıkacağız; insanlara ait olan alanı anlayış, bilgi testleri, bilgelik ve amaçla doldurmalıyız. Bu, çocuklarımızın öğrenmesi gereken şey; bizim öğrenmemiz gereken şey; insan kaynakları departmanımızın aradığı şey. Piramidin o kısmında bulunan birini istiyoruz, makineyle rekabet edecek birini değil. Böyle bir şey yapabileceğinizi de düşünmüyorum. İnsani bilgilere geçiyoruz; sessiz bilgilere geçiliyor; bu insan kısmı; burada subjektif, bilişsel, deneysel, kodlanmamış her şey var. Geri kalan her şeyi makine nihayetinde halledebilir. Bunun için hazırlıklı olalım, bu da eğitim, insan kaynakları, her şey, kaynaklarımızı nasıl ve nereye koyacağımıza dair planlama için son derece önemlidir.

Genel yapay zeka üzerine hızlıca konuşalım; OpenAI, bu onların hedefi diyor; bu, Bloomberg tarafından sızdırıldı ve korkutucu çünkü temel olarak chatbotlar önce, ardından akıl yürütenler, sonra ajanlar, ardından yenilikçiler ve en son yapay zeka organizasyonları geliyor. Yapay zeka organizasyonları mı? Ne kullanıyorsunuz? Çünkü burada bir noktada ben bu çizgiyi keserdim ve “Tamam, çizgide biraz yukarı veya aşağı hareket edebilirim” derdim ama gerçekten bir AI’nın benim ajanım olmasını istiyor muyum? Evet, tedarik zincirinde işi halletmesi için bir ajana ihtiyacım var ama başka bir durumda hayır. Yani, orada bir noktada bu çizgiyi kesmemiz gerekiyor; bir araç, evet, bir ajan, hayır; yaratıcımız değil. 5,000 IQ’ya sahip bir varlığın iş ortamımızı yaratan, yasalar çıkaran ve kararlar veren bir varlık olmasını istemiyoruz; burada bir uyum problemi var. İşte uyum problemi, AI’ye giden tüm para, tüm zaman, uyum sağlama üzerine harcanıyor.

Hayal edin ki, inşa etmek için trilyonlarca dolar harcayacağız ve sonunda şöyle diyeceğiz: “Aman Tanrım, iklim değişikliği gibi, tüm bu şeyleri inşa ettik, her yeri kirlettik ama şimdi bunu nasıl çözeceğimizi bilmiyoruz ve muhtemelen çözmemeliyiz, çünkü bu bir devletin sorumluluğu.” İklimle ilgili yaşananlarla aynı şeyler burada da geçerli. Bu, uyum problemini temsil ediyor; bulduğum en iyi şey, makinelerin kötü bir niyetle hareket etmemesi, sadece işi halletmemesi. Yani bugün bir AI’ya iklim değişikliğini çözmesini isterseniz, en olası çözüm olarak hepimizi öldürmekten başka bir şey yapmaz. Bu, bu tür bir uyumsuzluğun bir türüdür.

Sonuçlandırırken, iklim değişikliği konusunda başarılı olamadığımızı ve işbirliği yapamadığımızı söyleyebilirim. Bu, birkaç yıl içindeki ısınma derecesini gösteren bir grafik; o ülkelerden 500 milyon iklim mültecisi gelecek. Bunu 30 yıl sonra olacağını düşünmüştük ama hayır, bu 10 yıl içinde gerçekleşiyor; şimdi oluyor. Bakın, küresel ısınmayla ve Net Sıfır ile oldukça iyi başa çıkıyoruz ama geri kalan dünya ile yeterince işbirliği yapmadık. Ve bu grafik, buharlı motoru icat ettiğimizden beri olan tüm olayları gösteriyor; burada görüyoruz; işte patlama, CO2 ppm’lerimiz. AI ile aynı şeyi yaparsak, burada “yapay zekanın icadı” diyebileceğimiz bir çizgi olabilir ve ardından tüm yan etkileriyle birlikte böyle yükselir; bu istemediğimiz bir şey.

BM, “Gelecek Paktı” adlı bir belge oluşturdu; bunu nasıl değiştirebiliriz? Yani, bu karmaşık bir konu; bunu bugün burada çözmeyeceğiz. Ayrıca demokrasinin bir yan etkisi var; demokrasi geriledi. Birçok nedeni var ama bunlardan biri sosyal medya. Bu açık bir bağlantı; buradaki grafiğe bakın, otokrasilerde yaşamak istiyor muyuz gerçekten?

Bir sonraki şey, AI’nın demokrasiyi, yanlış bilgiyle, kötü yönlendirmelerle, insanları saptırarak ve bizi yalnızlaştırarak nasıl etkileyebileceği. Biz AI’nın işimizde işi halletmesini istiyoruz, insanların karar verme süreçlerini etkilemesini değil.

Şimdi toparlıyorum; tamam, AI bir güç aracı ama daha önce de söylediğim gibi, güç aletlerine sahip olanlar, güç aletlerine sahip olmayanlardan daha iyi sonuç alıyor. Hiçbir güç aracı dünyayı ele geçirmeyecek; bir marangozun bir çiviyi daha hızlı çakması gibi, ama çivi çakan alet tehlikeli. Kullanımımızla ilgili kurallar, standartlar ve anlaşmalara ihtiyacımız var. Ne istediğimizi dikkatli bir şekilde düşünmeliyiz. Eğer “bu makinenin hapishane sistemini yürütmesini, şartlı tahliye için uygun kişileri belirlemesini istiyorum” dersem, bu tuhaf ve aptalca bir fikirdir. İnsanları mülakata alıp düşüncelerini anlamaya çalışacağım, bir AI ile değil; bunu istemiyoruz. Nihayetinde mesele şu: Yeterlilik peşinde koşmak, bilincin değil. Yeterlilik, işi halledebilir mi? Ne kadara mal oluyor? Ne üretiyor? Araçlar, arkadaşlar değil; bu makineler bizim arkadaşlarımız değil; insan değiller, bir amaçları yok, umursamıyorlar. Onlar araçlar. Marshall McLuhan, “Araçlarımızı yaratırız ve sonra araçlarımız bizi yaratır” demiştir; bu, 1965’teydi; bunu istemiyoruz. Ayrıca gerçekten genel bir zekaya ihtiyacımız olup olmadığını sorgulamalıyız; olması güzel olurdu, ama bunu istemediğimiz için havayı havaya uçurmayalım.

Bugün zaten bunun üzerinde tartıştık; insanı her zaman sürecin içinde tutmalıyız; bu daha pahalı olsa bile, daha az verimli olsa bile, çünkü insanı sürecin içinde tutmak, değeri korur ve bizi meta haline gelmekten korur. Bunun, AI’yi kontrol edene kadar doğru olduğunu düşünüyorum. Otonom AI sistemleri kesinlikle bu aralığın dışındadır. Yani, tartışmayı “bunu yapabilir miyiz?” den “bunu nasıl yapabiliriz?” ve “ne kadara mal olur?” sorusuna çevirmeliyiz. Bu, ne yapmak istiyorum, neden ve hangi faydayı sağlıyor? Sonuçta bu genellikle iyi bir şey değil; başka faydaları var mı, işte bu kutsal kadeh. Kendinize basit bir soru sorun: “Bu, çocuklarım için iyi olur mu?” Bu soruyu sorduğunuzda ürünlere farklı bir bakış açısıyla yaklaşmış olursunuz. “Bu ürün çocuklarım için iyi olur mu?” Son olarak, kitabımdan alıntı yaparak: “Teknolojiyi kucaklayın ama ona dönüşmeyin.” Bence bu, AI’nın geleceği için anahtar.

Bilim-Teknoloji-Yapay Zeka / Science-Technology-AI içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

İfade Özgürlüğü, Kurumsal Güvensizlik ve Sosyal Düzen

* Çeviri Yuval Noah Harari’den alınan yazılı izinle yayınlanmaktadır. Kendilerine teşekkür ederim.

Konuşma özeti:

Sam Harris, Yuval Noah Harari ile “Nexus” adlı yeni kitabı ve güncel krizlere uygulanabilirliği üzerine konuşuyor. İkili, insanlığın kendini yok etme kapasitesi, demokrasi ve diktatörlüklerin bilgi ağları olarak işleyişi, “bilgiye dair naif bakış açısı”, gerçeğin yerine kurgunun avantajları, kurumsal güven ve demokraside öz düzeltme süreçleri, güçle olan gerçeğin çatışması, düzenle gerçeğin çatışması, muhafazakarlığın intiharı, sosyal medyanın düzeltilmesi, algoritmaların editoryal seçimler olarak rolü, verimlilik ile verimsizlik arasındaki denge, demokrasiye yönelik tehditler, Trump’ın otoriter karakteri, vatanseverlik ve milliyetçilik ihtiyacı, İsrail politikası, güç transferinin barışçıl yolu, Putin ve Ukrayna savaşı, dünya düzeninin savunmasızlığı, Hasan Nasrallah’ın öldürülmesi, antisemitizm ve anti-kolonyalizm, İsrailliler arasında dini fanatizm, İsrailli toplumdaki Arapların durumu, kutsal kitap ve sonrası Yahudilik, Orta Doğu’da daha geniş bir savaşın gerekliliği, etik olmadan ruhsal birliğin tehlikesi gibi konuları ele alıyorlar.

Yuval Noah Harari, tarihçi, filozof ve “Sapiens: İnsanlığın Kısa Tarihi”, “Homo Deus: Yarının Kısa Tarihi”, “21. Yüzyıl için 21 Ders”, “Sapiens: Grafik Tarih” serisi ve en son olarak “Nexus: Taş Devri’nden AI’a Bilgi Ağlarının Kısa Tarihi” adlı eserlerin en çok satan yazarıdır. Kitapları, 65 dilde 45 milyonun üzerinde satılmış ve günümüzde dünyanın en etkili kamu entelektüellerinden biri olarak kabul edilmektedir.

“Harari, tekrar katıldığın için teşekkür ederim.”

“Tekrar burada olmak güzel, özellikle böyle gerçek bir ortamda.”

“Evet, bu stüdyodaki ilk röportajım seninle, ki bu da uygun çünkü birçok ortak ilgimiz var. Yıllardır meditasyon hakkında konuşmaya çalışıyoruz ve belki bu sefer başarabiliriz.”

“En azından bu sefer meditasyon hakkında bir şeyler söylemeye kararlıyım.”

“Evet, dünyada o kadar çok şey oluyor ki, meditasyon hakkında konuşmak her zaman zor oluyor. Yine de meditasyon ve dünya arasında birçok bağlantı olduğunu düşünüyorum, kulağa ne kadar aykırı gelse de.”

“Eğer meditasyon dünya ve gerçeklikle ilgili değilse, hiçbir anlamı yok demektir.”

“Evet, bu doğru. Sanırım, seyircilerimizin meditasyon hakkında düşünme kapasitesine sahip olduğunu biraz küçümsüyor olabilirim. Çünkü tüm bu kaos, senin uzmanlığın dünyadaki kaosla o kadar ilgili ki… Az önce Nasrallah’tan bahsettin. Bu kaydı yaptığımız anda, İsrail’in Hizbullah lideri Hasan Nasrallah’ı öldürdüğü duyuruldu. Bu konuya belki daha sonra değinebiliriz. Şimdilik, senin son kitabın ‘Nexus’ta yaptıklarına odaklanmak istiyorum, ki bu kitap harika. Buradan başlayarak, bu kitabın önceki iki büyük eserine, ‘Sapiens’ ve ‘Homo Deus’a nasıl bağlandığını anlatabilir misin?”

“Temelde, ‘Sapiens’ ve ‘Homo Deus’un bittiği yerden başlıyor. ‘Sapiens’te, Afrika’nın bir köşesindeki önemsiz bir maymunun nasıl dünyayı ele geçirdiğini anlattım. ‘Homo Deus’ta ise bizim ve bu dünyadaki ürünlerimizin, yaratımlarımızın potansiyel geleceğini keşfettim. ‘Nexus’ ise hem geçmiş hem de gelecekle ilgili kilit bir soruyla başlıyor: İnsanlar bu kadar bilge ise neden bu kadar aptalız? Ay’a ulaştık, atomu parçaladık, DNA’yı çözebiliyoruz, ama birçok farklı şekilde kendimizi yok etmenin eşiğindeyiz. Ekolojik bir felaket olabilir, dünya savaşı, nükleer savaş olabilir. Tarihteki en güçlü teknolojiyi, yapay zekayı üretiyoruz, ki bu da kontrolümüzden kolayca çıkıp bizi köleleştirebilir ya da yok edebilir. Tüm bunların farkındayız ama hâlâ aynı hataları yapmaya devam ediyoruz. Peki ne oluyor?”

“Tarih boyunca birçok mitoloji ve teoloji, bu durumun sebebini insan doğasında buldu. İnsanların doğuştan kusurlu olduğunu söylediler. Ancak ben bu cevabın doğru olduğunu düşünmüyorum. Bence sorun doğamızda değil, sorun aldığımız bilgide. İyi insanlara kötü bilgi verirseniz, kötü kararlar alırlar. Bu kadar basit.”

“Öyleyse asıl soru, neden kötü bilgiyle dolup taşıyoruz? Binlerce yıllık tarihe ve gelişmiş bilgi ve iletişim ağlarına rağmen, neden bilgimiz daha iyi hale gelmiyor? Şu an, tarihteki en gelişmiş bilgi teknolojisine sahip olduğumuzu söyleyebiliriz, ama birbirimizle konuşma ve makul bir tartışma yürütme yeteneğimizi kaybediyoruz.

“Peki, neler oluyor?”

“Bu, Nexus’un temel sorusu ve bilgi ile bilgi ağlarının tarihini araştırıyor. Tarihe bir kez daha bakıyor, ama bu sefer insanlığın değil, bilginin bakış açısından. Örneğin, Nexus, demokrasilerin ve diktatörlüklerin tarihine bakıyor, ancak bunları genellikle düşündüğümüz gibi farklı etik sistemler olarak değil, farklı bilgi ağları olarak değerlendiriyor. Bilginin demokrasilerde ve diktatörlüklerde nasıl farklı aktığını inceliyor. Bir diktatörlükte, tüm kararların alındığı tek bir merkez vardır, bu yüzden bütün bilgi bu tek merkeze akar ve oradan dağıtılır. Ancak bir demokrasi, birçok farklı noktada kararların alındığı dağıtık bir bilgi sistemidir ve bilginin büyük bir kısmı merkeze hiç ulaşmaz. Örneğin, Amerika Birleşik Devletleri’ni düşünürsek, Washington’da bir merkez vardır, ama birçok karar başka yerlerde alınır, mesela burada, Los Angeles’taki Hollywood’da. Ve bilginin çoğu merkeze hiç ulaşmaz. Demokrasi ve diktatörlük arasındaki tarihi mücadeleyi bilgi akış modelleri açısından düşünebilirsiniz.”

“Bu konuyu bir kez daha ele almak istiyorum çünkü söylediklerin oldukça aykırı ve ilginç. İnsanlar demokrasiyi ve diktatörlüğü kategorik olarak farklı, ikili kavramlar olarak düşünür. Ama sen onları bir bilgi akışı sürekliliği üzerine yerleştiriyorsun.”

“Evet, ve burada, yani, hadi burada ekleyelim; ‘bilgiye dair naif bakış açısı’ dediğimiz şeyi. Çünkü daha fazla bilginin doğuştan gelen bir iyilik olduğu düşüncesi var. Şu anda sosyal medya platformlarımızı yöneten insanların aklında bu fikir var. Diyorlar ki, eğer bütün fikirleri karşılaştırıp, bilgi akışındaki her türlü sürtüşmeyi ortadan kaldırırsanız, internet iş dünyasının dinamiklerinin seçtiği herhangi bir şeyi büyütürseniz, iyi bir sonuç elde edersiniz. İnsanların aklında bazı ifadeler var, mesela, ‘Güneş ışığı en iyi dezenfektandır,’ diyorlar. Yani her şeyi ortaya çıkaralım ve işler yoluna girecek. Herhangi bir bilginin akışını yönlendirme girişimi, doğası gereği kötücül bir şeydir ve bizi bu bilgi sürekliliğinin totaliter tarafına doğru yaklaştırır.”

“Bu çok naif bir bakış açısı, gerçeklikten ve tarihten tamamen kopuk. Dünyayı bilgiyle doldurduğunuzda gerçeğin su yüzüne çıkacağını düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz. Bilgi batacak, gerçeğe ulaşamayacaksınız. Bilgi, gerçek değildir. Bilginin çoğu çöptür. Daha fazla bilginin her zaman iyi olduğunu düşünmek, daha fazla yiyeceğin her zaman sağlıklı olduğunu düşünmekle aynı şeydir. Evet, hayatta kalmak için yiyeceğe ihtiyacınız var, ama sürekli yerseniz, özellikle de sürekli abur cubur yerseniz, bu iyi olmaz.”

“Dünya temelde bir bilgi diyetine ihtiyaç duyuyor. Gerçek, bilginin sadece küçük bir alt kümesidir. Üstelik, doğru bilgi üretmek çok maliyetlidir. Roma İmparatorluğu, ekonomik kriz ya da başka bir konu hakkında doğru bir rapor yazmak istiyorsanız, kanıt aramak, doğrulama yapmak ve analiz etmek için çok fazla zaman, emek ve para harcamanız gerekir. Mesela, Roma İmparatorluğu’nda ne olduğunu bilmek istiyorsanız, Tarihçiler, profesyonel tarihçi olmadan önce en az on yıl boyunca üniversitede okurlar. Latince ve Yunanca öğrenirler, antik el yazılarını nasıl okuyacaklarını ve arkeolojik kazıları nasıl yapacaklarını öğrenirler. Diyelim ki Roma İmparatorluğu’ndan bir belge buldunuz ve Latince biliyorsunuz, okuyabiliyorsunuz, ama belki de bu belge sadece bir propaganda. Sezar’ın düşmanın 100.000 askeri olduğunu söylediği bir yazı, gerçekten de 100.000 asker olduğu anlamına gelmez. Peki, bilgiyi nasıl değerlendireceksiniz? Gerçek çok maliyetlidir. Öte yandan, kurgu ise çok ucuzdur. Aklınıza gelen ilk şeyi yazmanız yeterlidir. Gerçek ayrıca çok karmaşıktır ya da genellikle öyledir çünkü gerçeklik karmaşıktır. Oysa kurguyu istediğiniz kadar basit yapabilirsiniz ve insanlar çoğu zaman basitliği, karmaşıklığa tercih ederler. Bu, başka bir dezavantaj.”

“Yani, burada gerçeğin ve kurgunun arasında bir asimetrik ilişki olduğunu söylüyorsun.”

“Kesinlikle, bu asimetri kurgu lehine işliyor. Üçüncü bir avantajı da şu ki, gerçek bazen acı verici olabilir. Kişisel ilişkilerden bilirsiniz; hayatınızdaki insanlara nasıl davrandığınızı bilmek istemezsiniz, bu yüzden yıllarca terapiye gitmeniz gerekebilir. Bu gerçek, uluslara veya tüm bir kültüre kadar uzanır. Amerika Birleşik Devletleri’nde ya da İsrail’de ya da başka bir ülkede seçimlere katılıp insanlara yalnızca gerçeği, tüm gerçeği ve sadece gerçeği söylerseniz, mesela bir İsrailli politikacı, İsrail-Filistin çatışması hakkında sadece gerçeği söylese, pek fazla oy alması olası değildir. Gerçeği daha çekici hale getirmek, daha hoş hale getirmek için en azından bir miktar kurguya, mitolojiye ihtiyaç vardır.”

“Gerçek zaten bu kadar nahoşken, gerçeğin ne olduğunu düşünmek bile ürkütücü. Ama oraya varacağız.”

“Yani, gerçek maliyetli, karmaşık ve bazen acı verici. Kurgu ise ucuz, basit ve istediğiniz kadar çekici hale getirilebilir. Dolayısıyla, tamamen serbest bir bilgi piyasasında, gerçek kaybeder. Gerçeğin lehine dengeyi değiştirmek için mahkemeler, gazeteler, üniversiteler ve araştırma merkezleri gibi kurumlar inşa etmelisiniz. Bu kurumlar, gerçeği üretmeye ve korumaya çalışır. İnsanlar bu kurumlara saldırdıklarında, genellikle insanları bu elit kurumların boyunduruğundan kurtardıklarını iddia ederler ve komploları dile getirirler. Ama hayır, bu kurumlara olan tüm güveni yok ettiğinizde, diktatörlüğe giden yolu döşüyorsunuz. Toplumun kurumlara ihtiyacı vardır ve demokrasi güven üzerine kuruludur. Ancak tüm güveni yıkarsanız, toplumu bir arada tutmanın geriye kalan tek alternatifi terördür ki diktatörlüklerin yaptığı da budur. Birçok olası diktatörün oyunu budur: Gerçeğe ve bilgiye erişimimizi sağlayan bu kurumlara olan güveni sistematik olarak yok ederler. Bu kurumlar yok olduktan sonra, geriye kalan tek alternatif bir diktatörlüktür.”

Peki, bu kurumların güvenilmez olduklarını söyleyen birine ne dersiniz? Yani, özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nde akademik kurumların bir tür uyanışçı ahlaki panik tarafından ele geçirildiği kesinleşti. Hamas destekçileri yalnızca öğrenciler arasında değil, akademisyenler arasında da var.

Benim kendi disiplinlerime ve bazen bağlı olduğum kurumlara dair eleştirilerim var, biliyorsunuz. 10 yıl boyunca tarih okuyan bazı insanlar, gerçekliğe dair en basit görüşleri öne sürüyorlar. Ancak tepki kurumları yok etmek olmamalı. Yani, bu yüzden iki şeye ihtiyacımız var. İlk olarak, birden fazla kuruma ihtiyacımız var, sadece tek bir kuruma değil, böylece birbirlerini denetleyebilirler. Temel varsayım şu: İnsanlar yanılgıya düşebilir, kurumlar da insanlardan oluşur, bu yüzden tüm kurumlar hata yapabilir, ele geçirilebilir veya yozlaşabilir. Bu nedenle, birbirlerini denetleyen birden fazla kuruma ihtiyacınız vardır. Eğer bir kurum gerçekten yozlaşmışsa, mahkemelere başvurabilirsiniz ya da bunu gazetelerde ya da başka bir medya organında ifşa edebilirsiniz. İkinci olarak, her kurumun kendi hatalarını tespit edip düzeltecek mekanizmalara ihtiyacı vardır. İyi bir kurumun işareti budur: Kendi hatalarını tanıyıp düzeltecek mekanizmalarının olması. Bu yine demokrasi ile diktatörlük arasındaki temel farktır.

Diktatörlüklerin kendilerini düzelten mekanizmaları yoktur. Rusya’da Putin’in hatalarını açığa çıkarıp düzeltecek bir mekanizma yok. Oysa demokrasi, kendini düzeltme üzerine kuruludur. Bildiğiniz gibi, seçimlerin temel mekanizması dört yılda bir ‘Hata yaptık, başka bir şey deneyelim’ deme fırsatıdır. Ama tabii ki, bu tür her mekanizma da yanılgıya açıktır. Seçimler hileli olabilir. Örneğin, Venezuela’da yeni seçimler yapıldı ve Venezuelalılar ‘Chavez ve Maduro konusunda hata yaptık, başka bir şey deneyelim’ dediler. Ancak Maduro iktidarda olduğu için seçimi hileyle kazandı ve ‘Hayır, ben kazandım’ dedi. Bu elbette Amerika Birleşik Devletleri’ndeki yaklaşan seçimler için de son derece geçerli bir durum. Çünkü demokrasi için en büyük tehlike şudur: Birine dört yıl boyunca iktidar verirsiniz, ancak bunu geri vermesi şartıyla. Her zaman şu tehlike vardır: Ya geri vermezse? Geri vermeyeceğine dair iyi nedenleriniz olan birine iktidar vermek çok tehlikelidir. Bu yüzden, sadece seçimler yeterli değildir. Aynı zamanda özgür medyaya, özgür mahkemelere de ihtiyacınız vardır.”

İnsanlar ‘Peki ya tüm bu kurumlar yozlaşmışsa?’ diye soruyor.

O zaman şansınıza küsmelisiniz. Hiçbir şey mükemmel değildir. Eğer toplumunuzdaki tüm kurumlar yozlaşmış, ele geçirilmiş ve tüm kendi kendini düzeltme mekanizmaları bozulmuş ya da işlemez hale gelmişse, çok kötü haber: Toplum çöker. Umarız o noktaya ulaşmayız ve bu yüzden çok önemli olan şey, güveni kaybetmemektir. Bugün dünyada gördüğüm temel sorunlardan biri, aşırı derecede sinik bir insan ve toplum görüşünün yayılmasıdır; hem sağda hem de solda. Aşırı sol ve aşırı sağın üzerinde anlaştığı bir şey bu; insanlar ve gerçekliğe dair aşırı sinik bir görüşleri var. Onlar diyorlar ki, tek gerçek güçtür. Tüm toplumsal ve insani etkileşimler aslında birer güç mücadelesidir. Tüm insan kurumları sadece iktidarı ele geçirmek için yapılan komplolardır. Gazeteciler, bilim insanları, tarihçiler, yargıçlar, politikacılar; bunlar sadece iktidarı ele geçirmek için yapılan komplolardır. Biri size bir şey söylediğinde, bunun doğru olup olmadığını sormamalısınız. Çünkü kimse gerçeği umursamaz, bu naif bir düşüncedir. Onlar size ‘Bu bir güç oyunu, kim bundan yarar sağlıyor? Kimin çıkarları gözetiliyor?’ derler. Bunu hem Marksistlerden hem de Trump taraftarlarından duyarsınız. Bu, en azından bu konuda Donald Trump’ın Karl Marx ile aynı fikirde olduğu bir şeydir: Her şey sadece bir güç mücadelesidir. Eğer böyle düşünürseniz, tüm güven yok olur ve geriye sadece bir diktatörlük ayakta kalabilir ki, diktatörlükler zaten her şeyin sadece güç olduğuna inanır.”

“Burada önemli olan nokta şu: Bu sadece aşırı derecede sinik değil, aynı zamanda yanlış. İnsanlar sadece güç delisi iblisler değiller; sadece güçle ilgilenmezler. Güçlü insanlar bile gerçeği gerçekten umursar, en azından bazen.”

“Tamamen katılıyorum ama küçük bir dipnot eklemek istiyorum: Sinik bakış açısına göre bile, insanların teşvikleri tamamen uyumlu değildir.

Bu yüzden, iktidar peşinde koşan insanlar arasındaki rekabet içinde bile…”

“Bu tür komplolar ve işbirlikleri, Orwell’in ‘star chamber’ benzeri mahkemeleri nadiren, popülistlerin hayal ettiği şekilde var olur. Yani, diyelim ki Elon Musk ve Donald Trump gibi iki kişinin, kendileri hakkında çok yüksek bir görüşleri var, evet, ama hayatta ve dünyada aynı hedeflere sahip değiller. Aynı zamanda, belirli bir ortak çıkar etrafında müttefik olsalar bile, uzun vadede bu ittifakı sürdürmek çok, çok zor olur. Diğer taraftan, onlarla aynı fikirde olmayan insanlardan bahsetmiyoruz bile. Bu, gerçeği sağlayan kendi kendini düzeltme mekanizması ile düzeni sağlayan kendi kendini düzeltme mekanizması arasındaki ilginç bir gerilim yaratıyor. Kitabınızda tanımladığınız gibi, gerçek ve düzen arasındaki bu takas durumu çok ilginç.”

“Evet, bunun üzerinde biraz duralım, çünkü bu çok önemli. İnsan toplumlarını gerçekten birer bilgi ağı olarak düşünürsek, soru şu: Bu ağlar ne üretir ve nasıl işlerler?

İki farklı şeyi üretmeleri gerekiyor, sadece birini değil. Hem gerçeği hem de düzeni üretmeleri gerekiyor. Gerçeği tamamen göz ardı eden bir sistem eninde sonunda gerçeklikle yüzleşir ve çöker. Ancak sadece gerçeğe odaklanan bir sistem de düzeni sürdüremez çünkü düzeni, kurgularla, hayallerle ve kitlesel yanılsamalarla sürdürmek daha kolaydır.”

Somut bir örnek verelim

Evet, ama insanların kafasındaki karışıklığı bir yakalamak istiyorum. Az önce, gerçeğin ve kurgunun gerilimini, sanki kurgu doğası gereği kötüymüş ve iptal edilmesi gereken bir şeymiş gibi konuştuk. Ama şimdi söylediğiniz şey, aslında belirli kurgulara ihtiyacımız olduğu.

Sadece gerçeği arayan bir topluluk olamayız. Kurgu, düzen yaratmada çok etkilidir ve asıl mesele şu: Bir insan toplumunu sürdürmek karmaşıktır, çünkü iki farklı yönde çekişen şeyleri dengelemeniz gerekir: Gerçeği ve düzeni. Bu birçok fedakarlık gerektirir.”

“Evet, ve size bunun nasıl işlediğine dair bir örnek vereyim. Diyelim ki bir atom bombası üretmek istiyorsunuz. Örneğin, İran’sınız ve bir atom bombası üretmek istiyorsunuz. Dünyaya dair bazı gerçekleri bilmeniz gerekiyor. Bu kaçınılmazdır. Nükleer fiziğin gerçeklerini göz ardı ederseniz, bir atom bombası üretemezsiniz. Bu kadar basit. Diğer taraftan, sadece fiziksel gerçekleri bilmek de yetmez. Bir atom bombası üretmek için milyonlarca insanın bu projede işbirliği yapması gerekir. Diyelim ki bir fizikçi var, tarihteki en parlak fizikçi ve E=mc²’yi ve kuantum mekaniğinin tüm sırlarını biliyor. Ama bu fizikçi tek başına bir atom bombası üretemez. Kendi garajında çalışarak bunu başaramaz. Uranyum madenlerini binlerce kilometre öteden çıkaracak insanlara, nükleer reaktör inşa edecek mühendis ve işçilere ihtiyacınız var. Ayrıca bu işçiler ve fizikçilerin yemek yemesi için yiyecek üretecek insanlara da ihtiyacınız var. Milyonlarca insanı bir projede nasıl işbirliği yapmaya ikna edersiniz? Eğer sadece fiziksel gerçekleri anlatırsanız, işe yaramaz. ‘E=mc², şimdi bu atom bombasını inşa edin.’ Bu böyle olmaz. Bu noktada ideoloji, mitoloji ve kurgular devreye girer.”

“Genellikle milyonlarca insanı bir projede işbirliği yapmaya ikna etmenin yolu, onlara bir ideoloji ya da mitoloji anlatmaktır. Burada gerçekler o kadar da önemli değildir. Eğer çok güçlü bir ideoloji inşa etmeye çalışırsanız ve gerçekleri göz ardı ederseniz, ideolojiniz çok büyük bir patlama ile sona erebilir. Tarihteki birçok durumda, nükleer fizik uzmanları gibi insanlar, emirlerini Şii teolojisi, Yahudi teolojisi, komünist ideoloji ya da Nazi ideolojisi uzmanlarından almıştır. Gerçeklerin uzmanları genellikle düzenin uzmanlarından emir alır. Ve bu, bilim insanlarının ve mühendislerin çoğu zaman anlamadığı bir şeydir. Yapay zeka üzerine çalışırlar ve sanırlar ki, bilim insanları ve mühendisler ne yapacaklarına karar verecekler.”

Ama bir kez bu çok güçlü teknolojiyi ürettiğinizde, çünkü dünya hakkında gerçekleri biliyorsunuz, sonra ne olacak? Mitoloji ve teoloji uzmanları devreye girecek ve size şunu diyecekler: ‘Bu çok güçlü teknolojiyi ürettiğiniz için teşekkür ederiz, şimdi ne yapacağımıza biz karar vereceğiz.’ Bu sürecin gerçekten iyiliksever ve bilge bir versiyonu var mı? Çünkü anlattığınız şey, bir kez daha bizi alaycılığa ve güvensizliğe sürükleyen bir neden gibi görünüyor.”

“Evet, bu önemli. Şimdi, herhangi bir kurgu olmadan büyük ölçekli toplumlar yaratmak çok zor. Para bile bir kurgudur. Amerikan toplumunu hala bir arada tutan son şey nedir diye düşünün. Cumhuriyetçiler ve Demokratlar’ın hâlâ üzerinde hemfikir olduğu son şey nedir? Bu dolar. Ve bu bile tehdit altında, kripto para birimleri ve benzeri şeylerle. Yani bu toplumu hala bir arada tutan son hikaye, herkesin doların değerinde hemfikir olması. Oysa dolar da sadece bir kurgudur.”

“Kurgular… Burada biraz daha derinlemesine girmek istiyorum çünkü daha önceki bir konuşmamızda buna değinmiştik. Kurguyu kullanma biçiminiz biraz kafa karıştırıcı olabilir çünkü gerçeği tartıştığımız her türlü bağlamda kurgu, doğası gereği yanıltıcı ve olumsuz bir şey gibi gelir. Yani, gerçek var, kurgu var. Siz ise geleneklerden, insan hayal gücünden çıkan ve gerçeklikle doğrudan bağı olmayan şeylerden bahsediyorsunuz.”

“Evet, doların değeri tamamen hayali bir gerçekliktir. O kağıt… ve çoğu dolar artık kağıt bile değil, sadece bilgisayarlardaki dijital simgeler. Hiçbir nesnel değeri yoktur. Değeri sadece hayal gücümüzde var. Bu anlamda kurgusal bir gerçeklik.”

“Evet ve başka bir büyük soru da şu: Her şey sadece bir komplo mu? Her şey sadece bir kurgu mu? Önemli olan nokta, kurguların son derece değerli ve olumlu olabileceğidir, ancak onların kurgu olduklarını kabul ederseniz. Ben doların kötü bir şey olduğunu düşünmüyorum. Toplumu bir arada tutan kurguların kötü olduğunu düşünmüyorum, yeter ki onların insan yapımı hayali şeyler olduğunu kabul edelim. Bu önemli çünkü bu şekilde onları düzeltebiliriz, değişiklikler yapabiliriz.”

“İnsan toplumunu bir arada tutan iki temel metni karşılaştıralım: On Emir ve Amerikan Anayasası. Benim bir tercihim var. İkisi de hayali bir gerçekliktir, insan hayal gücünden çıkmışlardır. Ama bir metin bu gerçeği kabul etmeyi reddeder, diğeri ise tamamen dürüsttür.

On Emir, ‘Ben senin Rabbin Tanrı’yım’ diye başlar. Bu metin, Tanrı tarafından yazıldığını iddia eder, bir insan tarafından değil. Bu yüzden hatalarını düzeltmek için bir mekanizma içermez. Dinleyicilerimizin bazıları ‘On Emir’de hata mı? Ne yanlış olabilir ki? Öldürme ve çalma’ diyebilir. Bu dinleyicilere pek sahip olduğunuzu sanmıyorum ama belki hâlâ bir iki kişi kaldıysa, onuncu emre bakmalarını tavsiye ederim. Orada köleliği desteklediğini görecekler. Onuncu emir, komşunun evini, tarlasını ya da kölelerini arzulamaman gerektiğini söyler, bu da Tanrı’nın köleliğe tamamen razı olduğunu, sadece başkasının kölelerini arzulamanızı hoş görmediğini ima eder. Bunlar komşunuzun köleleridir, onları arzulamayın. Şimdi, metin bunun insan hayal gücünün bir ürünü olduğunu kabul etmediği için, yanlış bir şey bulduğunuzda oy çokluğuyla düzeltebileceğiniz bir mekanizma yoktur. Bu yüzden, Demir Çağı‘ndan beri aynı metne sahibiz.

Ancak Amerikan Anayasası da toplumun nasıl yönetileceğine dair talimatlar veren bir temel metindir. O da insan hayal gücünden çıkmıştır. Nesnel bir gerçeklik değildir. Bu anlamda o da bir kurgudur. Ama dürüsttür. ‘Biz halk’ diye başlar. Bu metni biz halk yazdık. Ve biz insanlar olduğumuz için belki de bazı hatalar yapmışızdır, mesela köleliği desteklemek gibi. Bu yüzden metne, hatalarımızı tespit edip düzeltmemizi sağlayan bir mekanizma ekledik. Bu zor bir iş, ama yapılabilir ve yapılmıştır.

Kurgular son derece değerli olabilir, onlara ihtiyacımız var. Büyük ölçekli bir toplumu onlarsız sürdüremeyiz. Ama kurgu oldukları konusunda dürüst olmalılar, ki bu da hatalarımızı tespit etme ve düzeltme yeteneğimizi sağlar. Bu, atalarımızın hatalarını düzeltme şansı verir.

“Ama bu tablo hakkında doğasında muhafazakâr bir şey var çünkü bir şeyin kurgu ya da gelenek olduğunu kabul etmek, onu hemen değiştirmek istemeniz gerektiği anlamına gelmez, değil mi?”

Kesinlikle. Çok az insanın her gün yolda hangi taraftan gideceğimizi yeniden düşünmeye çalışması çok iyi bir şey. Çünkü bu keyfi bir karardır, açıkça keyfi. Ama bir kez bu kararı verdikten sonra, bunu sürekli yeniden düşünmememiz hayati önem taşır. Böyle birçok şey vardır. Bu yüzden, kurumlara olan güvensizlik o kadar yıkıcı bir hale geldi ki, son zamanlarda ne kadar utanç verici olurlarsa olsunlar, hatalara verilen uygun tepki bu kurumlarla tamamen bağları koparıp, kendi başına medeniyeti yeniden icat etmek gibi görünmeye başladı. Sanki durabileceğiniz bir yer bulup oradan yeniden başlatabileceğiniz bir fırsat arıyor gibisiniz.”

Bu, aslında, çok çeşitli şekillerde kendini gösteriyor. Açıkça bunun popülist bir versiyonu var ki bunu da konuşmalıyız. Popülizm hakkında konuşmalıyız. Ama bu mesaj yukarıdan geliyor gibi görünüyor. Donald Trump ve Elon Musk‘ı ana suçlular olarak anıyorsunuz. Bu noktada, ana suçlular onlar. Kurumlarımıza o kadar temel bir düzeyde ve geniş ölçekte güvensizlik tohumları ekiyorlar ki, bu sağdan ve soldan geliyor. Bu, popülist bir pozisyon, aynı zamanda Marksist bir pozisyon: Eski dünyayı yok edelim ve yerine yeni bir dünya kuralım. Bu, komünizmin manifestosunda yer alır ve aynı zamanda popülist sağda da bulunur.

Bir tarihçi olarak, derin anlamda muhafazakâr olma eğilimindeyim, Burkean anlamda muhafazakâr. Son zamanlarda dünyanın her yerinde gördüğünüz şey, muhafazakâr partilerin intiharıdır. Geleneksel muhafazakâr değerleri terk edip devrimci partilere dönüştüler. Bugün Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Cumhuriyetçi Parti, bir devrimci parti. Devrimci çünkü ‘Tüm kurumlar çürük, reform edilemezler, hepsini yok etmemiz ve yeniden başlamamız gerekiyor,’ diyorlar. Bu doğru mu yanlış mı, bir kenara bırakalım. Yapısına bir bakın. Bu, devrimci partilerin nasıl göründüğüdür. ‘Durum o kadar bozuldu ki, mevcut tüm kurumları yok etmek ve sıfırdan başlamak dışında bir çözüm yok’ diyorlar. Bu, 100 yıl önce Lenin’in, Bolşeviklerin pozisyonuydu. Ve şimdi, sözde muhafazakâr partilerin pozisyonu haline geldi.”

Muhafazakârlığın geleneksel içgörüsü, evet, kurumlar hatalıdır, kurumlar yozlaşabilir, ama işleyen bir toplum, işleyen bir kurum inşa etmek nesiller alır. İnsanlar, gerçekliğin tam karmaşıklığını anlayacak kapasiteye sahip değiller ve sıfırdan mükemmel bir toplum icat edemezler. Bu, yapılamaz. Ne zaman bunu yapmayı denesek, düzeltmeye çalıştığımız şeylerden daha kötü felaketlere yol açar. Mükemmel bir toplum yaratamazsınız. Bu yüzden daha yavaş hareket edin, mevcut kurumlara ve geleneklere daha saygılı olun. Evet, bunlar düzeltmeye, değiştirmeye ve iyileştirmeye ihtiyaç duyar, ama onları tamamen yok edip yeniden başlamak… Tarihte gerçek olaylardan kaynaklanan yüzlerce yılın getirdiği düzeltmelerin sistemin içine yerleşmiş olduğunu unutmayın. Her şeyi atıp sıfırdan başlamadan önce çok dikkatli olun.”

“Peki, sosyal medyayla ilgili bu tabloya dayanarak ne yapmalıyız? Buradaki açık patolojiyi düzeltmek için ne tavsiye edersiniz? Elon Musk ya da Mark Zuckerberg’e tavsiye verecek olsanız ne derdiniz?”

İki şey: Birincisi, şirketler algoritmalarının eylemlerinden sorumlu tutulmalıdır. İkincisi, yalnızca insanlar ifade özgürlüğüne sahiptir; botlar ve algoritmaların ifade özgürlüğü yoktur ve asla insan gibi davranmamalıdırlar. Sosyal medyanın düzeltilmesi için gereken iki ana şey bunlar.”

“Yani bu platformlar aslında birer yayıncı gibi mi ele alınmalı?”

Kesinlikle. Algoritmaların ayarlanması bir editoryal seçimdir. Ama bu garip bir düşünce, çünkü tamamen otomatikleşen ilk işlerden biri taksi şoförü değildi, tekstil işçisi değildi, editörlerdi. Haber editörleri. Düşünmek bile şaşırtıcı, editörlük işi otomatikleşti. Lenin ve Mussolini’ye ait olan bir iş şimdi algoritmalar tarafından yapılıyor. Yani Lenin, Sovyet diktatörü olmadan önce bir gazetenin editörüydü, İskra’nın editörüydü ve Mussolini de öyle. Mussolini de güce yükselmeden önce Avanti gazetesinin editörlüğünü yapıyordu. Bu bir tür terfi yoluydu: gazete editörlüğünden ülke diktatörlüğüne. Bunun da mantıklı bir sebebi var. Haber editörleri toplumda en önemli kavşaklardan birinde oturur. Konuşmaları şekillendirirler, insanların neyi tartışacağını, nelerin farkında olacaklarını belirlerler. Bu, toplumdaki en önemli pozisyonlardan biridir ve şimdi algoritmalar tarafından ele geçirildi. Çünkü İskra’da Lenin bugünün en önemli haberinin ne olacağına karar veriyordu, ana manşeti belirliyordu. Facebook’ta ise, haber akışınızın en tepesinde neyin yer alacağına bir algoritma karar veriyor.”

“İkisi de kötü gibi görünüyor. İnsanlara Lenin ile algoritma arasında bir seçim sunarsanız, algoritmayı tercih ederler. Ancak mesele şu ki, diktatörlükte değil de demokraside gazeteler ve diğer haber kaynakları aldıkları kararlar için sorumludur. Eğer New York Times’ın editörü bir komplo teorisini ya da sahte haberi ana sayfada yayınlamaya karar verirse, ‘bazı insanlar buna inanıyor, o yüzden ben de bunu New York Times’ın ana sayfasına koydum’ diyerek ifade özgürlüğü bahanesinin arkasına saklanamaz. Hayır, bir editör olarak işiniz rastgele bir şeyler yayınlamak ya da insanları memnun edecek bir şeyler koymak değildir. İşiniz doğruluğunu kontrol etmek ve bu kararların sorumluluğunu almaktır. New York Times’ın ana sayfasında bir şey yayınlıyorsanız, bunun doğru olduğundan ve sorumlu bir şekilde yapıldığından emin olmalısınız. Eğer bunu nasıl yapacağınızı bilmiyorsanız, yanlış iştesiniz demektir.”

Facebook, Twitter, TikTok’a tekrar ne söylemek isterdim? İnsan kullanıcıları sansürlemeden önce çok dikkatli olun. Eğer bir insan kullanıcı sahte bir haber, hatta bir komplo teorisi yayınlamaya karar verirse, hesabını kapatmadan ya da onları cezalandırmadan önce çok dikkatli olurdum. Ama eğer algoritmam olarak ben, şirket olarak, bu sahte haberin ya da bu komplo teorisinin özellikle tanıtımını yapmaya karar verirsem, bu benim sorumluluğumdadır, kullanıcının değil.

Burada asıl mesele bu içeriğin ağda var olması değil, bunun amplifikasyonudur. Çünkü her gün gelen milyarlarca içerik parçasını engellemeleri mümkün değil. Ağlarında hiçbir zararlı yalan ya da çocuk pornosu olmayacağı garantisini veremezler. New York Times’a her gün mektuplar gönderen insanlar gibi düşünün. New York Times’ın bu mektupları engelleme gibi bir görevi yok, ama onları ana sayfaya koymayın. Eğer bir şey ana sayfada yer alacaksa, doğruluğunu kontrol ettiğinizden ve bunun sorumlu bir karar olduğundan emin olun. Bazen hata yapabilirsiniz, ama işiniz doğruluğu kontrol etmek, hikâyenin olası sonuçlarını düşünmek ve bu hikâyeyi tanıtma konusunda çok sorumlu bir karar vermek.”

“Diğer bir şey de, sosyal medya ifade özgürlüğünü sadece insanlara tanımalı, botlara ve algoritmalara değil. Özellikle sahte insanlar yasaklanmalı, sahte insanlar kullanılmamalı. Eğer bir bot insan gibi davranıyorsa, bunu bilmeliyiz. Twitter’da bir hikâye çok fazla ilgi görüyor ve ‘Vay canına, birçok insan bu hikâyeyle ilgileniyor olmalı, bu önemli olmalı,’ diye düşünüyorsunuz. Herkesin ne hakkında konuştuğunu bilmek istiyorsunuz, siz de tıklıyorsunuz, siz de yorum yapıyorsunuz. Ama aslında bu hikâyeyi başlatanların hiçbiri insan değil, Putin’in ya da başka birinin hizmetinde çalışan botlar. Bu yanlış. İnsan konuşmasını şekillendiren sahte insanlar olmamalı. Demokrasi bir konuşmadır. Bunu, bir grup insanın bir daire içinde durup birbirleriyle konuşması gibi hayal edin. Aniden bir grup robot daireye katılır ve çok yüksek sesle, çok ikna edici şekilde konuşurlar, insan gibi davranırlar ve kimin insan, kimin robot olduğunu bilemezsiniz

Yani bu konuşma şu noktada çözülüyor: Botlara karşı değilsiniz, sadece botların bot olarak ilan edilmesi gerektiğini düşünüyorsunuz, doğru mu?”

Kesinlikle. Tekrar, eğer bir tıbbi bot varsa ve bu botla bazı sağlık sorunlarınız hakkında danışmak istiyorsanız, yakında yetenekleri insan doktorların çok ötesinde olan yapay zeka doktorlara sahip olacağız. Buna karşı değilim, bunlar sağlık hizmetlerini dramatik bir şekilde iyileştirebilirler, milyarlarca insana daha iyi sağlık hizmetleri sunmaya yardımcı olabilirler. Ancak bir insan olmayan varlıkla konuştuğumda, bunun insan olmayan bir varlık olduğunu bilmek istiyorum, bir insanla konuşmadığımı bilmeliyim. İnsan konuşmasına katılabilirler, ama insan kılığına girmemek şartıyla.”

“Yani aslında savunduğunuz şey –ve bu terimi kitapta kullandığınızı düşünüyorum–, kullanıcılara karşı bir tür sorumluluk taşıyan ‘iyi niyetli ağlar’a ihtiyacımız olduğu.”

“Bu çok eski bir prensip. Bu konuda yeni bir şey icat etmemize gerek yok. Doktorunuzu, terapistinizi, muhasebecinizi ya da avukatınızı düşünün; yüzyıllardır zaten bu tür düzenlemeler ve anlayışlar mevcut. Bu kişiler bizimle ilgili son derece özel bilgilere, belki de hayatımızı mahvedebilecek potansiyel olarak patlayıcı bilgilere erişim sağlıyorlar ve bu bilgileri yalnızca bizim çıkarlarımız için kullanma yükümlülükleri var. Tabii ki, bir suç gibi aşırı durumlar hariç. Örneğin doktorumuz kişisel bilgilerimizi alıp üçüncü şahıslara kar amacıyla satamaz. Aynı ilke yüksek teknoloji devleriyle olan ilişkimizde de geçerli olmalı. Aynı sorumluluklara sahip olmalılar.”

“Bu verimlilik ve verimsizlik arasındaki dengeyi nasıl değerlendiriyorsunuz? Verimsizlik bir hata gibi görünüyor olabilir, ama kitapta belirttiğiniz gibi, aslında totaliterliğe karşı bir savunma olabilir. Ama diğer yandan, kötü niyetli aktörleri ve teröristleri bulmak için belli bir tür verimliliğe ihtiyaç duyuyoruz. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?”

“Bu, demokratik bir konuşmanın konusu. Aşırılıklardan kaçınır ve orta yolu bulursunuz. Hatalar yapacaksınız, bu kaçınılmaz, bu yüzden hatalarınızı sürekli olarak düzeltmelisiniz. Bu sorun bir kerelik bir çözümle ortadan kalkmaz. Yani doğru gözetim düzeyinin ne olduğunu, doğru göç düzeyinin ne olduğunu biliyorsunuz; bu, demokratik tartışma için var olan şeydir. Eğer aşırı bir pozisyona gidersek, insanlar istedikleri yere, istedikleri kadar büyük sayılarla göç etme hakkına sahiptir gibi bir görüş kesinlikle uygulanamaz bir durumdur; açık sınırlar. Yine, bir ülkenin ne kadar göçmen kabul etmek istediği ve hangi koşullarda bunu yapacağı gibi konuları tartışmalıyız. Farklı insanların farklı görüşleri var. Daha sıkı bir göçmen politikası isteyen insanları hemen faşist veya Nazi haline getirmek istemiyorum; benzer şekilde, daha yumuşak, daha az kısıtlayıcı göçmen politikaları isteyen insanlar da hemen ülkeyi yok etmek isteyen hainler haline gelmez. Bir tartışma yapalım ve bu politikayı deneyelim, şu politikayı deneyelim. Bu bir iyilik ile kötülük arasında tümden bir savaş olmamalı. Aynı şey gözetim düzeyi için de geçerli ve yine ifade özgürlüğü için de geçerli. Bu durumlarda hepimiz ortada bir yol bulmalıyız, bu zor ve başkalarının bu sorular hakkında iyi fikirlere sahip olabileceği varsayımıyla başlamalıyız.”

“Şimdi kitabınızda çizdiğiniz bu genel çerçeveyi alalım ve birkaç güncel olaya bakalım. Gerçekten çok fazla konuşacak şey var ama ABD seçimleri, devam eden Ukrayna savaşı, şu an en az iki cephede İsrail ile düşmanları arasında süregelen savaş var. ABD seçimleriyle başlayalım. Buradaki durumunuzu nasıl görüyorsunuz? Bence, ABD, kitabınızda genel olarak tanımladığınız birçok işlevsizlik için bir örnek teşkil ediyor. Yaygın bir şekilde, temel konular hakkında birbirimizle konuşma yeteneğimizi kaybettiğimize dair yaygın bir his var ve buradan bir siyasi felakete doğru koşuyoruz. Seçim var, hangi şekilde olursa olsun, ülkenin yarısının sonuçlara inanmayacağını hayal etmek oldukça olası, son yıllarda olanlara bakıldığında. Peki bu tehlikeden nasıl geri çekiliriz?”

“Tarihsel olarak, demokrasilerin hayatta kalması için iki büyük tehlike vardır ve bunları şimdi ABD’de görebiliyoruz. Bir büyük tehlike, daha önce tartıştığımız gibi, demokrasinin, bir kişiye, bir partiye güç vermek ve bazı politikaları denemelerine izin vermek olduğu sistemdir…”

Bilim-Teknoloji-Yapay Zeka / Science-Technology-AI içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Yapay zeka ve hikaye anlatıcılığının geleceği

* Çeviri Yuval Noah Harari’den alınan yazılı izinle yayınlanmaktadır. kendilerine teşekkür ederim.

Joseph Gordon-Levitt (‪@hitrecord‬) aktör, film yapımcısı ve girişimci, ‘Sapiens’ ve yeni kitabı ‘Nexus: Taş Devri’nden Yapay Zekaya Kısa Bir Bilgi Ağları Tarihi’nin yazarı, tarihçi ve filozof Yuval Noah Harari ile bir sohbet gerçekleştiriyor. Birlikte, yapay zekanın yaratıcılığı ve demokrasiyi yeniden tanımlama potansiyelinden yapay zeka haklarına ve Hollywood’un gelecekteki anlatıları şekillendirmedeki rolüne kadar uzanan konuları ele alarak mevcut bilgi devrimimizi keşfediyorlar.

Bu etkinlik, teknolojiyi ve yaratıcıları bir araya getirerek dönüştürücü teknolojileri ve hikaye anlatımının gelecekteki hayalleri şekillendirmedeki rolünü keşfeden Berggruen Enstitüsü‘nün (‪@Berggrueninst‬) Studio B tarafından düzenlenen bir dizi konuşmanın parçasıydı. Los Angeles’ta 27 Eylül 2024’te çekildi.

00:00 – Giriş
05:31 – Hikaye anlatımı bizi insan yapar
10:27 – Yapay zeka çağında demokrasi ve diktatörlük
13:56 – Nesnel, öznel ve intersubjektif gerçeklikler
19:43 – Demokrasinin kısa tarihi
24:23 – Sosyal medyanın artıları ve eksileri
30:27 – Şimdi editörler yapay zeka
35:48 – Yapay zeka hikaye anlatımının geleceğini yeniden mi yazacak?
40:43 – Yapay zeka bir tanrı olarak
44:05 – Veriyi insanlar oluşturdu
50:44 – Yapay zeka aşıkları ve hakları
55:36 – Yapay zeka haklarına giden yasal yol
59:33 – Hollywood’un yanlış anladığı şeyler
1:03:39 – Yapay zeka bürokratlarının tehlikeleri
1:05:07 – Sizi ne iyimser yapıyor?

ÖZET:

Joseph Gordon-Levitt ve Yuval Noah Harari arasındaki konuşmanın özeti:

Ana Noktalar:

  1. Yapay Zeka ve Kişi Olarak Tanınma: Harari, yapay zekanın ABD’deki şirketler gibi yasal kişiler olarak tanınma potansiyelini tartışıyor. Bu tanımanın, bazı ülkelerin AI haklarını kabul ederken diğerlerinin etmeyeceği şeklinde coğrafi politik etkileri olabileceğine dikkat çekiyor.
  2. Yapay Zeka Şirketi Kurma: Harari, yasal bir varlık olarak kurulan bir yapay zekanın para kazanabileceği ve politik bağışlar yaparak AI haklarıyla ilgili yasaları etkileyebileceği bir senaryo tasavvur ediyor.
  3. Bürokrasinin Hikaye Anlatımındaki Yeri: Harari, insan toplumlarındaki önemi göz önüne alındığında bürokrasiyi anlatan hikayelerin eksikliğine vurgu yapıyor. Bürokrasileri anlamanın, özellikle AI karar verme bağlamında kritik olduğunu savunuyor.
  4. Yapay Zeka Tehditlerinin Yanlış Temsili: Hollywood’un yapay zeka tehlikelerini yanlış bir şekilde sunduğunu eleştiriyor. Robot isyanına odaklanmanın yanıltıcı olduğunu, gerçek riskin yapay zeka bürokratlarının insan hayatları hakkında karar vermesi olduğunu belirtiyor.
  5. İnsanlara ve Yapay Zekaya Güven: Harari, binlerce yıl içinde evrilen insan güvenini, AI ile olan deneyim eksikliğimizle karşılaştırıyor. Yapay zekaya insanlardan daha fazla güvenme eğiliminden endişe duyduğunu, bunun bir kumar olduğunu vurguluyor.
  6. İnsan Potansiyeli için İyimserlik: Yapay zeka ile ilgili endişelere rağmen, Harari insan potansiyeli konusunda iyimserliğini koruyor ve toplumun hem AI hem de insan yeteneklerinin gelişimine yatırım yapması durumunda birlikte başarılı olabileceğini vurguluyor.

Alex Gardels: Merhaba, merhaba, merhaba, hoş geldiniz, hepinize geldiğiniz için teşekkür ederim. Ben Alex Gardels, Studio B’nin direktörüyüm. Bu akşam sizin için harika bir programımız var ve şimdi sözü değerli meslektaşım Nathalia Ramos’a bırakıyorum. Küçük bir tanıtım yapacak.


Nathalia Ramos: Teşekkür ederim. Herkese merhaba. Berggruen Enstitüsü’nde, zamanının geldiği bir fikirden daha güçlü bir şey olmadığını söylemeyi severiz. Ama aynı zamanda, gerçek bir etki yaratabilmek için o fikrin bir hikayeye ihtiyacı olduğuna inanıyoruz. İşte bu yüzden Studio B’yi başlattık; düşünürleri, bilim insanlarını, filozofları, teknoloji uzmanlarını, zamanımızın en büyük hikaye anlatıcılarıyla bir araya getirmek için. Çünkü gezegen çapında bir dönüşümün yaşandığı bu anda, hikayeyi doğru anlatmak her zamankinden daha önemli. Hepinize burada olduğunuz için teşekkür ederim ve şimdi sözü kurucumuz Nicolas’a bırakıyorum.


Nicolas Berggruen: İyi akşamlar. Ben Nicolas Berggruen, Berggruen Enstitüsü’nden. Bu akşam burada olduğunuz için teşekkür ederim. Teşekkürler Nathalia, teşekkürler Alex. Teşekkürler Studio B, Berggruen Enstitüsü’ndeki herkese teşekkür ederim. Ve en önemlisi, Joseph Levitt ve Yuval Harari’ye teşekkür ederim. Açıkçası, onların bir tanıtıma ihtiyacı yok. Bence Joseph’in kim olduğunu biliyorsunuzdur. O, bir anlamda sizden biri, yani Hollywood’dan. Kamera arkasında ve önünde yer alıyor ve enstitüde önemsediğimiz konularla entelektüel olarak ilgileniyor. Bu konulardan biri, kim oluyoruz? İnsanlar olarak, kendi doğamızı değiştirebileceğimiz, kendimizi gen düzenleme, yapay zeka ve kuantum bilişim yoluyla dönüştürebileceğimiz bir çağda, kim olmak istiyoruz? Ve belki de bunu perspektife koyan kimse, Yuval Harari kadar etkili olmadı. Ve Yuval, ‘Nexus’ adında yeni bir kitap yazdı. Bu kitap güçlü ve açıkçası inanılmaz derecede güncel, çünkü onun vizyonu şu: Yaşamlarımızı, medeniyetlerimizi anlatılarla inşa ettik ve bu anlatıları biz insanlar gerçekten yönlendirdik. Ama şimdi yapay zeka ile, bu anlatı bizden bağımsız hale gelebilir, teoride bizden çıkmış olsa bile. Dolayısıyla, eğer kontrol bizdeyse, bu kontrolü kaybedebiliriz; ama gerçekten, salıverdiğimiz bu anlatının kontrolünü kaybedebiliriz. Bu akşam bu konuya değineceğiz. Ve tekrar teşekkür ederim.


Joseph Gordon-Levitt: Herkese merhaba, nasılsınız? Bu bir film anı gibi mi hissettirdi? Ya da neydi bu? Aman Tanrım. Gerçekten, burada olmaktan çok, çok heyecanlıyım. Nicolas’a ve Berggruen Enstitüsü’ndeki herkese, Studio B’ye teşekkür ederim. Bu adamın yazılarının büyük bir hayranıyım, Yuval Harari, bayanlar ve baylar, burada onun için bulunuyoruz. ‘Nexus’ adında yeni bir kitap yazdı. Bu gece onun hakkında konuşmak istiyorum. Tabii, şu anda bir kitap turundasınız ve muhtemelen bu kitap hakkında çok konuşuyorsunuz. Belki aynı şeyleri defalarca söylüyorsunuz. Kendim de daha önce hiç aynı şeyleri tekrar tekrar söylemek zorunda kalmadım; bir medya parçasını tanıtırken söylemiyorum bunu (Amazon’da bugün yayınlanan Killer Heat‘i izleyin, Prime Video’da). Bu yüzden bu sohbete, herkesin duymak istediği şeyleri söylemenize izin vermeye çalışacağım, ama aynı zamanda belki de bu zaman ve yer için benzersiz bir bakış açısıyla ele almak istiyorum. Buradayız, Los Angeles’tayız, bu yer, film ve televizyon endüstrisinin merkezi gibi. Hayatım boyunca film ve televizyon sektöründe çalıştım ve kitabınızın büyük bir kısmı hikaye anlatımı hakkında. Kendimi bir hikaye anlatıcısı olarak görmeyi seviyorum; bir aktör ve film yapımcısı olarak, bu benim için bir işten daha fazlası. Belki de varoluşsal bir düzeyde kim olduğumla bağlantı kurduğum bir şey. Ve sık sık şunu söylemeyi severim: Hikaye anlatımı, insanları insan yapan şeyin büyük bir parçasıdır. Size sormak istediğim ilk şeylerden biri şu: İnsanlar hakkında bir kitap yazdınız, Sapiens. Kaç kişi Sapiens okudu burada? Evet. Yani, insanlar hakkında, tarihlerine ve tarih öncelerine dair bir uzman olarak, “Hikaye anlatımı insanları insan yapan şeyin büyük bir parçasıdır” dediğimde, buna katılır mısınız?


Yuval Noah Harari: Evet, kesinlikle. Yani, bu bizim gücümüzün kaynağı. Dünyayı kontrol ediyoruz çünkü diğer tüm hayvanlardan çok daha büyük sayılarla işbirliği yapabiliyoruz.

Yuval Noah Harari: Ve insanların işbirliği yapmasının sırrı hikayelerdir. Yani, 100 ya da 200 kişiden fazlasını tanıyamazsınız, ama aynı hikaye milyonlarca, hatta milyarlarca insan tarafından bilinebilir. Ve herkes aynı hikayeye inandığı sürece, işbirliği yapabilirler, normlar ve değerler üzerinde anlaşabilirler. Bir veya iki örnek vermek gerekirse, tarihin en ünlü yüzü, en ünlü portresi hakkında düşünürseniz… Bu İsa’nın yüzüdür. Son 2000 yılda, İsa’nın muhtemelen tarihteki diğer tüm kişilerden daha fazla portresi yapılmıştır, ve bu portreler her yerde; kiliselerde, katedrallerde, evlerde, okullarda, hükümet binalarında, en azından bazı ülkelerde. Ve bu portrelerin %100’ü hayal ürünüdür. Hiçbiri otantik değil, çünkü kimse İsa’nın gerçekten nasıl göründüğüne dair bir fikir sahibi değil. Hayatında yapılmış ve günümüze ulaşmış tek bir portre ya da heykel yok. Sahip olduğumuz en eski portre, ölümünden yaklaşık 200 yıl sonrasına ait ve bir eşek kafalı bir adamı haçta çarmıha gerilmiş olarak gösteriyor, çünkü bu, Hristiyanlık karşıtı olanlar tarafından yapılan yeni ve tuhaf bir kültle alay eden bir grafiti idi. İncil’de bile, onun nasıl göründüğüne dair tek bir kelime yok. Sadece kıyafetleri hakkında bir tanım var, ama kendisi hakkında hiçbir şey yok; uzun mu kısa mı, zayıf mı şişman mı, siyah saçlı mı kel mi sarışın mı, hiçbir şey, her şey sadece kurgudur. Ve yine de bu kurgular, milyarlarca insanın bir arada çalışmasını sağladı; ister hayır işleri ve hastaneler inşa etmek gibi iyi amaçlar için olsun, ister kutsal savaşlar yapmak ve Engizisyonlar başlatmak gibi, her şey hikayelerle işliyor. Din kolay bir örnek, ama belki de en önemli ya da en başarılı örnek paradır.


Joseph Gordon-Levitt: Paranın bir hikaye olduğunu mu söylüyorsunuz?


Yuval Noah Harari: Başka ne olabilir ki? Onun nesnel bir değeri yok. Dolarları yiyemez ya da içemezsiniz. Dünyanın en başarılı hikaye anlatıcıları, Edebiyat dalında Nobel Ödülü kazananlar değil, Ekonomi dalında Nobel Ödülü kazananlardır. Ve son bir düşünce olarak, eğer Amerika Birleşik Devletleri’ni düşünürseniz, belki de bu ülkeyi bir arada tutan son hikaye dolardır. Cumhuriyetçiler ve Demokratların hala hemfikir olabileceği tek şey, 1 doların değeri, diğer her şeyde çok farklı görüşlere sahipler.


Joseph Gordon-Levitt: Kitapta büyüleyici bulduğum şeylerden biri, hikayeleri sadece içeriğiyle değil, o hikaye ile bağlantılı insanların ağıyla tanımlamanız. Cumhuriyetçiler ve Demokratlardan bahsettiniz, Hristiyanlardan bahsettiniz. Her hikaye, özellikle de herhangi bir popüler hikaye, belirli bir ağı tanımlar. Bunun hakkında daha fazla konuşabilir misiniz? Çünkü bu bana yeni bir kavramdı.


Yuval Noah Harari: Yani, Nexus‘un tarihi anlamaya çalıştığı yol, dinlerin, kültürlerin, savaşların, kralların tarihi değil; bilgilerin dünyada nasıl aktığı ve dünyayı yaratan bilgi ağlarıdır. Bir örnek vermek gerekirse, demokrasiyi ve diktatörlüğü iki zıt etik sistem, siyasi sistem olarak düşünme eğilimindeyiz. Farklı idealleri, farklı değerleri var, ki bu doğru. Ama daha temel bir seviyede, bunlara farklı bilgi ağları olarak bakabilirsiniz. Bilgi, diktatörlükte basitçe farklı şekilde akar. Demokrasi bir merkezileşmiş bilgi sistemi ise, demokrasi ise dağıtılmış ya da merkezsiz bir sistemdir. Yani, evet, bazı bilgiler merkeze akar, diyelim ki Washington’a, bazı kararların alındığı yer burasıdır, ama çoğu karar başka yerlerde alınır; son yüzyıldaki Amerika Birleşik Devletleri’ne baktığınızda, Hollywood’da çok önemli kararlar alınmıştır. Washington’daki insanların Hollywood’da olanlar üzerindeki etkisi açık bir tartışma konusudur; kim kime daha fazla etki etti? Washington Hollywood’u mu etkiledi, yoksa tam tersi mi? Sovyetler Birliği’nde ise hiçbir tartışma yok. Yani, merkezdeki insanlar, Stalin, Eisenstein’a neyi çekmesi gerektiğini söylüyor. Hiçbir tartışma yok. Yanlış bir şey yaparsanız Gulag’a gidersiniz. Doğru şeyi yapsanız bile Gulag’a gidebilirsiniz.

Bu, demokrasiler ve diktatörlükler arasındaki bilgi akışı farkıdır. Ve sanırım buna geleceğiz, ancak yapay zekayla (AI) ilgili en büyük sorulardan biri, bu zıt bilgi akışlarına ne yapacağıdır. Çünkü 20. yüzyılda ABD, nihayetinde SSCB’yi yendi. Bunun nedeni, merkezi bilgi işlem sistemlerinin verimsiz olmasıydı. Ekonomi, kültür, film endüstrisi, araba üretimi hakkında tüm bilgiler Moskova’ya akıyordu ve bazı bürokratların kararlar alması gerekiyordu. Bunu yapamadılar. Bilgi miktarı tarafından bunalmışlardı, ya karar veremediler ya da kötü kararlar verdiler. Oysa ABD’nin dağıtılmış sistemi çok daha verimli çalıştı. Peki ya insanları yapay zekalarla değiştirirseniz ne olur? İnsanlar fazla bilgiyle bunaldığında yapay zekalar daha verimli hale gelir. Bu yine açık bir tartışma konusu. Hâlâ cevabı bilmiyoruz, ancak en azından bir düşünce okulu, yapay zekanın merkezi bilgi sistemlerini daha verimli hale getireceğini ve 20. yüzyılda totaliter ve merkezi sistemlerin ana sorununun onların büyük avantajı haline geleceğini savunuyor. Bunu, ekonomik alanda, teknolojiyi tekelleştiren ve ekonominin tamamını domine eden dev teknoloji tekellerinde bir ölçüde görüyoruz, çünkü bu tür teknolojiye sahip olduğunuzda boyut önemlidir.


Joseph Gordon-Levitt: Yapay zekaya geçmek istiyorum, çünkü bu konu beni derinden büyülüyor. Sanırım birçoğunuz da aynı hissediyorsunuz. Ayrıca, Hollywood mu yoksa Washington mu daha fazla karar veriyor sorusuna da girmek istiyorum, çünkü burada Hollywood’da önemli olduğumuzu düşünmeyi seviyoruz. Ama bunu yapmadan önce, kitabınızda en faydalı bulduğum kelime dağarcığından birini ele almak istiyorum. Bu gece konuşurken birkaç kez geri dönmek istediğim bir şey ve bence bu hikaye anlatıcıları için güç verici ve iltifat edici bir şey. Kitabınızda hikayelerin yeni bir gerçeklik seviyesi bile yaratabileceğini söylüyorsunuz ve üç farklı gerçeklik türünden bahsediyorsunuz: Nesnel gerçeklik, öznel gerçeklik ve ortak öznel gerçeklik. Bu terimlerden neyi kastettiğinizi açıklayabilir misiniz?


Yuval Noah Harari: Evet, nesnel gerçeklik, siz ona inanmasanız da, onu bilmeseniz de var olan şeylerdir. Eğer şu anda dış uzaydan gelen bir asteroid, Dünya’ya çarpmak üzereyse ve insan uygarlığını yok edecekse, insanlar bunu bilse de bilmese de bu gerçeklik vardır. Benzer şekilde, virüsler, var oldukları bilinmeden önce milyarlarca insanı öldürdü. Onlara inanıp inanmamanız fark etmez, sizi öldürebilirler. Bu, nesnel gerçekliktir. Ardından, bir kişinin zihnindeki gerçeklik olan öznel gerçeklik gelir. Bu, bir kişinin bilincine, farkındalığına bağlıdır. Eğer acı hissediyorsanız, dünyadaki hiç kimse bu acıyı hissetmez. Doktorunuz ya da aileniz size “Seninle ilgili bir sorun yok” diyebilir, ama siz acıyı hissediyorsanız, o acı oradadır. Bu, öznel gerçekliktir. Şimdi, ortak öznel gerçeklik, bildiğimiz kadarıyla, evrenin büyük kısmında var olmayan bir şeydir. Sadece nesnel ve öznel gerçeklikler vardı. Hepsi buydu. Ve hikayeler, en azından türümüzün son birkaç on bin yılındaki gelişiminde, yeni bir gerçeklik türünün ortaya çıkmasında önemli oldu:

Ortak öznel gerçeklik. Bu, birçok bilincin, birçok zihnin etkileşiminde var olan şeylerdir ve çoğunlukla bir hikaye düzeyinde var olurlar. Ve bunlardan bazılarını zaten konuştuk. Para, belki de en önemli ortak öznel gerçeklik türüdür. Nesnel değildir. Doların, onu yiyebileceğiniz, içebileceğiniz ya da ondan bir şey yapabileceğiniz anlamda nesnel bir değeri yoktur. Eğer bir milyardersiniz ve özel bir jetle uçuyorsanız, yanınızda ne kadar dolar olursa olsun, eğer ıssız bir adaya düşerseniz ve etrafınızdaki tek canlılar maymunlar ve farelerse, dolarlarınız değersizdir. Maymunlardan bir şey satın alamazsınız. Onlara size bir sal yapmalarını sağlayamazsınız. Hala belki kağıtları ya da telefonunuzda bankadaki milyarlarınızı gösterebilirsiniz. “Bakın, bankamda milyar dolarım var. Bana bu muzları verin, istediğiniz kadar vereceğim,” diyebilirsiniz. Ama bu işe yaramaz. Çünkü onlar bu gerçekliğin varlığının farkında değiller. Şimdi, eğer yalnız bir adaya bir muz kargosu ile düşerseniz, onları yiyebilirsiniz. Eğer bir çekiç kargosu ile düşerseniz, onları kullanarak bir sal yapmaya çalışabilirsiniz.

Ama yalnız bir adaya para ile düşmenin en değersiz şey olduğu kesin. Onunla yapabileceğiniz hiçbir şey yok. Ancak diğer insanlar oradaysa ve aynı hikayeye inanıyorlarsa, o zaman para işe yarar. Ancak yine de kırılgandır. Ortak öznel gerçeklikler kırılgandır çünkü insanlar onlara olan inançlarını kaybedebilirler. Aynı şey tanrılar için de geçerli; bir zamanlar dünyanın en güçlü ortak öznel gerçekliklerinden biri olan bazı tanrılara artık kimse inanmıyor ve onlar yok oldu. Para için de aynı şey geçerli. Dolar üzerinden devam edersek, şimdi bazı insanların bu ortak öznel gerçekliğe olan inançlarını kaybetmesi ve onun yerine başka bir şeye, örneğin Bitcoin’e güvenmeleri durumunda ne olacağını görmek ilginç. Aynı şekilde, geçmiş dönemlerde din savaşları yaşandı. Şimdi de farklı grupların birbirlerinin parasını reddettiği, “hayır, bizimki daha iyi” dediği bir toplumda yaşamayı hayal edebilirsiniz.

Joseph Gordon-Levitt: Günümüzde bir ortak öznel gerçeklik yaratmanın en güçlü araçlarından biri film ve televizyondur. Ve işte, buradayız, LA’deyiz, birçoğumuz film ve televizyon yapımıyla uğraşıyoruz. Kitabınızda Hollywood filmleri ve televizyonları hakkında çok fazla konuşmuyorsunuz, ama buradayken bunu size sormak istiyorum. Bu arada, Godfather’daki at kafası sahnesinin çekildiği evdeyiz, yani hadi ama, Godfather! Tarihsel bir perspektiften, film ve televizyonun hikaye anlatımını, film ve televizyon öncesi var olan teknolojilere kıyasla nasıl değiştirdiğini merak ediyorum.


Joseph Gordon-Levitt: Günümüzde bir ortak öznel gerçeklik yaratmanın en güçlü araçlarından biri film ve televizyondur. Ve işte, buradayız, LA’deyiz, birçoğumuz film ve televizyon yapımıyla uğraşıyoruz. Kitabınızda Hollywood filmleri ve televizyonları hakkında çok fazla konuşmuyorsunuz, ama buradayken bunu size sormak istiyorum. Bu arada, Godfather’daki at kafası sahnesinin çekildiği evdeyiz, yani hadi ama, Godfather! Tarihsel bir perspektiften, film ve televizyonun hikaye anlatımını, film ve televizyon öncesi var olan teknolojilere kıyasla nasıl değiştirdiğini merak ediyorum.


Yuval Noah Harari: Film ve televizyon elbette yalnız değil, modern bilgi teknolojisinin bir parçası ve değişimler çok büyük oldu. Yine belirgin bir örneğe dönersek, demokrasinin tarihini düşünün. Tarihin büyük bir kısmında, geniş çaplı demokrasiler basitçe mümkün değildi. Geniş çaplı bir demokrasi oluşturmanın bir yolu yoktu, çünkü demokrasi bir sohbet anlamına gelir. Ve bilirsiniz, taş devri kabilesinde, evet, tüm kabile üyeleri arasında bir sohbet yapmak istiyorsunuz, bu nispeten kolay. Herkes bir araya gelebilir ve konuşabilir. Ancak insan toplumları büyüdükçe, herkesi kasaba meydanına ya da aynı yere getirmek giderek zorlaştı. Bu yüzden antik çağda geniş çaplı demokrasiler hakkında bilgi sahibi değiliz. Atina, Roma, şehir devletleri ya da daha küçük kabileler ve kasabalar gibi tüm örnekler, geniş çaplı demokrasileri ancak geç modern dönemde, modern bilgi teknolojilerinin yükselişiyle, önce gazete, ardından telgraf, radyo, televizyon, film ve nihayet internet ile görmeye başlıyoruz. İşte bu noktada geniş çaplı demokrasiler ortaya çıkmaya başlar, çünkü bu teknolojileri kullanarak kıtalar boyunca yayılmış milyonlarca insan arasında gerçek zamanlı bir sohbet oluşturabilirsiniz. Ve hepsi aynı anda aynı haberleri izler, aynı TV dizilerini, aynı filmleri izler, bu yüzden önceden mümkün olmayan bir şekilde birbirleriyle bağlantı kurabilirler. Bu, modern geniş çaplı demokrasinin temelini oluşturdu. Ve yine, buna daha sonra değineceğiz, ancak günümüzün yeni bilgi teknolojileri, sosyal medya ve yapay zeka gibi, demokrasiyi bu yüzden istikrarsızlaştırıyor, çünkü demokrasi bilgi teknolojisi üzerine inşa edilmiştir. Bu yüzden bilgi teknolojisinde büyük bir değişiklik, onun üzerine inşa edilmiş olan yapı – yani demokrasi – içinde bir deprem yaratacaktır.

Ancak son olarak söyleyeceğim şey şu ki: Her teknolojinin birçok farklı kullanımı vardır. Modern totaliter rejimler de aynı teknoloji üzerine kuruludur. Antik dünyada totaliter rejimler yoktu. Büyük çaplı totaliter rejimler. Totaliter rejimler, herkesin her zaman her şeyini kontrol etmeye çalışan rejimlerdir. Antik dünyada birçok monarşi ve otokrasi vardı, ancak çoğu zaman Roma’daki imparator, vergileri toplar ve orduları yönetir, ancak her köydeki her bireyin hayatını günlük olarak yönetmeye çalışmaz, çünkü bu basitçe mümkün değildi. Geniş çaplı totaliterliği aynı zamanda geniş çaplı demokrasiyi görmeye başlıyorsunuz, çünkü her ikisi de aynı teknolojiye dayanıyor. Sovyetler, mesela. Hollywood’un kurulduğu zamanla aynı anda Sovyet film endüstrisinin de yükseldiğini görüyorsunuz ve Sovyetler, en azından başlarda sinema sanatında ustalardı, Eisenstein, evet, ve aynı teknolojiyi kullanarak, Pasifik Okyanusu’ndan Baltık Denizi’ne kadar herkesin aynı filmleri izlediği, tüm filmlerin merkezden yönlendirilen aynı anlatıyı, aynı mesajları verdiği bir totaliter rejim kurdular.


Joseph Gordon-Levitt: Nazi’ler de harika film yapımcılarıydı, kesinlikle. Leni Riefenstahl, evet. Bununla değindiğiniz bir noktaya gelmek istiyordum. Eğer film ve televizyon ortak öznel gerçeklikleri değiştirdiyse ve ağların nasıl oluşabileceğini değiştirdiyse, son birkaç on yılın baskın medya teknolojisine geçelim. Çünkü ne yazık ki, baskın teknoloji artık film ve televizyon değil. Film ve televizyon çok iyi iş çıkarmadı diyemem, ama şu anda baskın teknoloji sosyal medya. Size film ve televizyonla ilgili sorduğum aynı soruyu sosyal medyanın yükselişiyle ilgili sormak istiyorum: Sosyal medyanın yükselişiyle ağlar nasıl değişti, hangi ortak öznel gerçeklikler yaratıldı ve insanlar nasıl davrandı, düşündü?


Yuval Noah Harari: Bunun büyük bir etkisi oldu. Sadece rakamları düşünün. Milyarlarca insan her gün saatlerini buna harcıyor. Bu, kaçınılmaz olarak büyük bir etkiye sahip olur ve insanları örgütlemek için yeni yollar oluşturur ki bu da toplum üzerinde derin bir etki bırakır. Hem olumlu hem de olumsuz etkileri oldu. Olumlu etkilerinden biraz bahsedeceğim. Olumsuzluklar hakkında çok konuşurum ama belki olumlu etkilerle başlarım. Sosyal medyanın olumlu etkisine dair en sevdiğim örnek kendi hayatımdan geliyor. Eşim Itzik ile 22 yıl önce İsrail’deki gayler için olan ilk sosyal medya sitelerinden birinde tanıştım. Örneğin, sosyal medyanın gay topluluğu üzerindeki etkisine bakarsak, tarih boyunca iki tür azınlık görürüz. Yine bilgi ağları açısından, yoğunlaşmış azınlıklar ve dağınık azınlıklar vardır. Yahudiler, mesela, yoğunlaşmış bir azınlıktır. Bir ülkede nüfusun sadece %1’ini oluştursalar bile, belirli topluluklarda, mahallelerde yoğunlaşmışlardır. Genellikle bir Yahudi çocuk, Yahudi bir ailede ve Yahudi bir mahallede doğar. Bu yüzden diğer Yahudileri bulmak sorun değildir, çevresi onlarla doludur, nüfusun sadece %1’i olmasına rağmen.


Joseph Gordon-Levitt: Bir Los Angeleslı olarak bunun doğru olduğunu teyit edebilirim.


Yuval Noah Harari: Ancak bir gay çocuk, genellikle gay bir ailede veya gay bir mahallede doğmaz. 1970’lerde İsrail’de gay olarak doğup 1980’ler ve 1990’larda büyüdüğümde, çok homofobik bir toplumda, ilk sorun şuydu: Başka birini nasıl bulursunuz? Tanıdığım hiç kimse açık değildi, kesinlikle kasabamda değil. Yine bu, film ve televizyona geri dönüyor. Ekranda gay insanları ilk kez gördüğümde.


Joseph Gordon-Levitt: Hangi dizi ya da film olduğunu hatırlıyor musunuz?


Yuval Noah Harari:Are You Being Served” adlı bir İngiliz dizisi vardı. Mr. Humphreys. Ve daha sonra 90’larda izlediğim bir film vardı, “Lilies,” Kanadalı bir yönetmenin filmiydi sanırım. Lilies, çok ünlü bir film değildi ama hayatımda büyük bir etkisi oldu. Hatırlıyorum, bu filmi izledikten sonra sinemadan çıktım ve kendime, “Tamam, sen iyisin,” dedim. Gerçekten hayatımda büyük, büyük bir etkisi oldu. Ancak bilirsiniz, televizyonda bir gay kişiyi görüyorsunuz ama onlara ulaşamıyorsunuz. Benimle aynı filmi ya da diziyi izleyen başka kim var bilmiyorsunuz. Bu tek yönlü bir durumdu. Ama sonra internet ve sosyal medya geldi ve aniden ekran aracılığıyla etkileşim kurabiliyorsunuz. Eskiden belki de en büyük engel olan ‘diğerlerini nasıl bulurum?’ sorusu aniden çok, çok kolay hale geldi.

Joseph Gordon-Levitt: Tamam.


Yuval Noah Harari: Bu işin olumlu tarafıydı. Ama tabii ki olumsuz tarafları da var. Dikkatinizi çekmiş olabilir; tarihteki en gelişmiş bilgi teknolojisine sahibiz ve artık birbirimizle konuşamıyoruz, hatta birbirimizi dinleyemiyoruz. Daha önce demokrasi bir konuşmadır demiştim, ve şu anda bu konuşma tüm dünyada çöküyor. Mesela, Cumhuriyetçiler ve Demokratlar neden artık mantıklı bir konuşma yapamıyor diye her ülkenin kendine özel açıklamaları var. Amerikan tarihi, toplumu hakkında pek çok açıklama duyarsınız. Ama sonra Brezilya’ya gidersiniz, orada da aynı şey. İsrail’e gidersiniz, orada da aynı. Hatta iki hafta önce Kanada’daydım. Buranın farklı olacağını düşünmüştüm. Hayır, Kanada’da da aynı şey. Olan şey şu: Bugünkü ideolojik bölünmeler, örneğin 60’lardakilerden çok daha kötü değil. 60’lardaki ideolojik bölünmeler aslında çok daha büyüktü. Sivil haklar hareketi, cinsel devrim, Vietnam Savaşı, Soğuk Savaş gibi konular ve şiddet bile (şimdiye kadar en azından) suikastlar ve isyanlar açısından çok daha kötüydü. Ama buna rağmen, insanlar hala bir konuşma yapabiliyor, bazı temel gerçekler üzerinde uzlaşabiliyorlardı, mesela son seçimleri kimin kazandığı gibi, ve insanlar partizan yasalara sadık kalabiliyordu. Peki neden şu anda her yerde bu durum çöküyor? Bildiğimiz en iyi cevap, sosyal medya. Bu, bütün yapının altında yatan temel bilgi teknolojisi. Şu anda bir deprem yaratıyor ve bu mekanizma artık oldukça iyi anlaşıldı. On yıl önce bu iyi anlaşılamamıştı. Ne yazık ki, şimdi neyin yanlış olduğunu biliyoruz. Hala bunu düzeltemiyoruz, ama en azından neyin yanlış olduğunu biliyoruz. Bu çok önemli, çünkü bu, yapay zekanın tarih üzerindeki ilk büyük etkisi. Sosyal medya, insanlar tarafından değil, algoritmalar ve yapay zekalar tarafından yönetiliyor. Bu da oldukça ilginç, çünkü ilk otomatikleşen işlerden biri taksi şoförleri ya da tekstil işçileri olmadı. Medya editörleri, haber editörleri otomatikleşti. 19. ve 20. yüzyılda büyük bir medya ya da haber kuruluşunun editörü olmak son derece güçlü bir pozisyondu. Konuşmaları şekillendirirdiniz, insanların ne hakkında konuşacaklarına siz karar verirdiniz. Modern tarihteki en güçlü figürlerden bazıları editör olarak başladı. Lenin’in, Sovyet diktatörü olmadan önceki tek işi, Iskra gazetesinin editörüydü.


Joseph Gordon-Levitt: Bunu bilmiyordum. İlginçmiş.


Yuval Noah Harari: Benito Mussolini bir gazeteciydi. Sonra Avanti gazetesinin editörü oldu sanırım. Gazetenin adı buydu ve ardından Avanti gazetesinin editörlüğünden İtalya’nın diktatörü olma yolunda terfi etti.


Joseph Gordon-Levitt: Mussolini ve Lenin ikisi de, bilmiyordum. Bu ilginç.


Yuval Noah Harari: Fransız Devrimi’ne bakarsanız, Jean-Paul Marat, o dönemde Paris’in en büyük gazetesinin, La Ami du Peuple’ün (Halkın Dostu) editörlüğünü yaparak Fransız Devrimi’ni şekillendirdi. Ve şimdi bu iş algoritmalara devredildi.

Facebook’un haber akışının editörü kim? TikTok’un editörü kim? Twitter’ın editörü kim? Bir algoritma, insan olmayan bir zeka. Ve bu yapay zekalar, bu algoritmalar, insan efendilerinden göründüğü kadarıyla iyi niyetli bir görev aldılar: Kullanıcı etkileşimini artırmak.

Etkileşim kulağa güzel geliyor, değil mi? Ve neden çok açık: İş modeli. İnsanlar ne kadar çok TikTok, Facebook ya da Twitter’da vakit geçirirse, platformda ne kadar çok zaman harcarsa, ne kadar çok paylaşırsa vs., o kadar çok reklam gösterebilirsiniz ve onlar hakkında daha fazla veri toplayabilir ve bu verileri üçüncü taraflara satabilir veya daha güçlü algoritmalar ve yapay zekalar üretmek için kullanabilirsiniz. Yani çoğu sosyal medya platformunun iş modeli, insanları mümkün olduğunca ekrana bağlı tutmaktır. Bu, bu yerlerin editörlerine verilen görevdi: Kullanıcı etkileşimini artır. Ve algoritmalar, milyonlarca, aslında milyarlarca insan kobay üzerinde deney yaptı ve filozoflar ve politikacılar binlerce yıl önce bu keşfi yapmış olsalar da, şimdi bu yapay zekalar da bunu keşfetti:

Kullanıcı etkileşimini artırmanın en kolay yolu öfke, açgözlülük, korku ya da nefrettir. Bir insanın zihnindeki açgözlülük düğmesine, nefret düğmesine ya da korku düğmesine basarsanız, dikkatlerini çekersiniz, onları ekrana kilitlersiniz. Ve bu da tam olarak yaptıkları şey oldu. Bilgi piyasasını giderek daha fazla öfke, açgözlülük ve korku ile doldurdular; sahte haberler ve komplo teorileri ile ve konuşma bozuldu. Ve bunlar çok ilkel yapay zekalardı. Bu, mesela ChatGPT’den çok önceydi, ki o da gelmekte olanlarla kıyaslandığında oldukça ilkel. Ama bu bile, insanlar yapay zeka hakkında gelecekteki korkulardan bahsederken, bu korkular gelecekte değil, geçmişte. Bu çok ilkel yapay zekaların tüm dünyadaki demokrasiler üzerindeki, toplumlar üzerindeki etkisine bakarsanız, yapay zekanın etkisinden endişelenmek için erken değil. Pek çok açıdan geç bile kaldık.

Joseph Gordon-Levitt: Söylediklerinize bir iltifat olarak eklemek istediğim bir şey var. Algoritmaların, dediğiniz gibi, etkileşimi maksimize etmenin en iyi yolunun öfke, korku, aşırılık vb. olduğunu keşfettikleri doğru. Ancak dil ile açıklamak daha zor olan şey, algoritmanın bunu tam olarak bildiğini sanmıyorum.


Yuval Noah Harari: Hayır, bilinçli değiller, kesinlikle.


Joseph Gordon-Levitt: Algoritma, bir insan gibi “açgözlülük var, açgözlülük var, nefret var, nefret var. Biliyorum, daha fazla nefret ve açgözlülük koyacağım” demiyor. Bu böyle değil. Bu sadece soğuk ve aptalca bir desen tanıma işi.


Yuval Noah Harari: Kesinlikle.


Joseph Gordon-Levitt: Bu, soğuk ve aptalca olan şeyden soğuk ve zeki olana geçiş için iyi bir bağlantı noktası. Film ve TV hakkında konuştuk. Şimdi sosyal medyadan bahsettik. Şimdi ise sırada ne olduğundan bahsetmek istiyorum. Hepimiz sanırım, yapay zekâ olarak bilinen hızla gelişen teknoloji nedeniyle çok büyük değişikliklerin başlangıcında olduğumuzun farkındayız. Kitabınızı okuduğumda, yapay zekâ hakkında birçok farklı şey söylüyorsunuz ve bu konuşmayı hikâye anlatıcılığı açısından ele aldığımız için oradan başlamak istiyorum. Sizce yapay zekâ, hikâye anlatıcılığını nasıl değiştirecek?


Yuval Noah Harari: Daha önce de söylediğimiz gibi, hikâyeler tarihteki en güçlü teknolojilerden bazılarıdır. İster İsa’nın hikâyesi olsun, ister paranın hikâyesi, bu gerçekten insan uygarlığının temelidir. Diğer her şey bunun üzerine inşa edilmiştir. Ve on binlerce yıl boyunca, bu gezegende yeni hikâyeler yaratabilen ya da eski hikâyeleri yorumlayıp genişletebilen tek varlık, yalnızca insanlardı; yalnızca insan zihni bunu yapabiliyordu. Ve şimdi bu gezegende, hikâyeler yayabilen, yorumlayabilen ve nihayetinde yaratabilen başka bir varlık var. En azından şu ana kadar bilinçli değil, en azından bildiğimiz kadarıyla. Benim görüşüm, bu tür şeyler için bilince ihtiyaç duymadığınız yönünde. İhtiyacınız olan şey zekâdır. Zekâ ve bilinç farklı şeylerdir. Zekâ, hedeflere ulaşma, problemleri çözme yeteneğidir. Bilinç ise acıyı, zevki, sevgiyi ve nefreti hissetme yeteneğidir. Biz genellikle bunları karıştırırız, çünkü insanlarda ve diğer memelilerde de, bilinç ve zekâ bir arada bulunur. Biz sorunları hislerimiz aracılığıyla çözeriz. Ama yapay zekâ ve bilgisayarlar çok farklıdır. Bildiğimiz kadarıyla bilinçleri yok, hiçbir şey hissetmezler. Ancak bazı alanlarda son derece zekidirler. Hikâye anlatıcılığına gelince, yapay zekâların hikâye yazma, metinler oluşturma, görseller ve müzik yaratma yeteneği gerçekten şaşırtıcı. İnsanlar diyor ki, evet, hala en iyi insanlar kadar iyi değil, ama zaten birçok insan kadar iyi, hatta bazılarına göre ortalama insanlardan bile iyi. Ve bu sadece başlangıç. Henüz hiçbir şey görmedik. Yapay zekâ devriminin başlamasından bu yana sadece 10 yıl geçti ve daha neler göreceğiz? Bir yapay zekâ tarafından yazılmış bir hikâye okuduğumda, beni en çok etkileyen şey şu oluyor: “Bu iyi değil, çünkü şu eksik ya da bu eksik” diyebilirsiniz. Ama bu gerçekten bir hikâye. İçinde tutarlı fikirler, motifler var. Bu, rastgele sözcükleri bir araya getiren ya da buradan ve oradan cümle parçalarını alıp birleştiren bir çeşit otomatik tamamlayıcı değil. Hayır, hikâyede aslında bir mantık var. 2024’teki en iyi insan hikâye anlatıcılarından daha iyi olmasa bile, 2034 veya 2044’te ne olacak? Ve unutmayın, hikâyeler sadece mitolojik hikâyeler, şiirler, tiyatro oyunları ya da filmler değildir. Para da bir hikâyedir. Bu varlıklar, yeni finansal araçlar da yaratacaklar. Finans, insan yaratıcılığının en yaratıcı alanlarından biridir. Para, çekler, ETF’ler, CDO’lar gibi şeyler son derece yaratıcıdır ve artık giderek daha fazla, insan olmayan bir zekâ tarafından yaratılan yeni finansal araçlar göreceğiz.

Yuval Noah Harari: Ve biliyorsunuz, on binlerce yıl boyunca insan kültürünün içinde koza gibi yaşadık; hayatlarımız bu insan hikayeleri ve diğer insanların yarattığı eserlerle şekillendi. Yine, kutsal kitaplardan, İncil’den, Kuran’dan, Veda’lardan, şarkılardan, müziklerden, tiyatro oyunlarından, filmlerden ve nesnelerden, sandalyeden, ayakkabılardan, her şey insan kültürü tarafından yaratıldı. Peki bu ne anlama geliyor? Bunun iyi mi, kötü mü, tehlikeli mi olduğu sorusuna geçmeden önce, bu yargıyı bir kenara bırakıp bir düşünelim: İnsanların büyük ölçüde insan zihninden çok farklı bir şekilde yaratan yabancı bir zekâ tarafından dokunmuş bir dünya içinde yaşaması ne anlama gelir? Bu, bence karşı karşıya olduğumuz en büyük soru, özellikle de Hollywood gibi insan hikâye anlatıcılığının merkezi olan yerlerde, ama aynı zamanda tüm dünyada.


Joseph Gordon-Levitt: Sanırım bu, kitabınızda tam olarak katılmadığım tek şey. Bu yüzden, bunu sizinle biraz tartışmayı çok isterim. Yapay zekayı “yabancı bir zekâ” olarak tanımlamanız, elbette uzaydan gelen bir uzaylıdan bahsetmediğinizi anlıyorum. Ama aynı zamanda kitapta, hatta “tanrı” kelimesini bile kullanıyorsunuz. Belki de bu varlıklar, bir tür yeni tanrılar olarak görülebilir diyorsunuz. Ben, bu teknolojiyi “yabancı tanrı” gibi terimlerle tanımlamanın, bu bilgisayar sistemlerinin kişileştirilmesi ya da tanrılaştırılmasının daha çok zarar verebileceğini düşünüyorum ve bunun nedenlerini açıklayacağım, ama önce şunu sormak istiyorum: Kitabınızda bu teknolojiyi bu terimlerle tanımlamaya karar verdiniz. Bu düşünce sürecinizden bahseder misiniz?


Yuval Noah Harari: Aslında bu temelde bir halkla ilişkiler stratejisi. Bunu halka nasıl sunuyorsunuz? Ve evet, bu ciddi bir düşünce gerektiriyor. Sonuçları açısından iyi bir halkla ilişkiler stratejisi mi, değil mi? Ve bu terimi seçmemin bir nedeni, yapay zekâ hakkında çok fazla tartışmanın, yapay zekanın insan seviyesinde zekaya ulaşmaya çalıştığı fikrine saplanıp kalması. Ve bence bu tamamen yanıltıcı. Yapay zekânın insan seviyesinde zekaya ulaşmaya çalışmadığı konusunda tamamen hemfikirim, tıpkı uçakların kuş seviyesinde uçmaya çalışmadığı gibi. Onlar sadece kendi işlerini yapıyorlar, ki bu tamamen kuşlardan farklı. Bilgisayarlar ve yapay zekâ için de aynı şeyi düşünüyorum; kendi zeki işlerini yapıyorlar ve bu tamamen insan zekâsından farklı. Bu yüzden “yabancı” terimini seçmemin bir nedeni bu.


Joseph Gordon-Levitt: Bence bu harika bir neden. Ayrıca yapay zekanın bu tür terimlerle tanımlanmasının verimsiz olduğunu düşünüyorum. Bu, insan seviyesinde zekaya yaklaşıyor mu? Bu terimi atıyorlar: AGI (Yapay Genel Zeka) ve bunu insan seviyesinde zekaya yaklaştığında olarak tanımlıyorlar. Ben de aynı fikirdeyim, bunun yardımcı olduğunu düşünmüyorum. Yapay zekayı kişileştirme ya da tanrılaştırma konusunda endişelerimden biri de, aslında bu teknolojinin nasıl çalıştığı ve nasıl inşa edildiği ile ilgili. Ben mühendis değilim ama bu konuda yeterince şey öğrendim. Bu modellerin inşa edilme şekli, devasa veri setlerini alıp, bu verileri bir algoritmaya, yani aslında tamamen anlamadıkları bir kara kutuya girip, değerli çıktılar elde etmeleri şeklinde işliyor. Şimdi, modele giren tüm o veriler nereden geldi?

Joseph Gordon-Levitt: O veriler insanların verileriydi. Yani bunu yabancı ya da tanrısal bir şekilde tanımlama konusundaki endişem, bunun insanlardan ayrı, farklı bir şey gibi hissettirmesi. Bu, bu modellerin gerçekten nasıl çalıştığı gerçeğini gizlemeye yardımcı oluyor gibi geliyor. Bu arada, birçok teknoloji şirketinin, belki hepsinin değil ama Stabilite’nin CEO’su burada, onların neyi çağırdıklarını bilmiyorum ama sterilize edilmiş veri setleri üzerinde çalışıyorlar ki, bu konuda gerçekten takdir ediyorum; bu modelleri eğitmek için kullandıkları veri setlerinin lisanslarını almak. Ama bu laboratuvarların birçoğunun bunu yapmadığını düşünüyorum. Yaptıkları şey, insanların yaratma hakkına sahip olduğu verileri çalmak ve hangi verilerin bu modellere girdiğini açıklamamaktır. Sorulduğunda, ne yaptıklarını söylemeyecekler ve bu yüzden her yerden dava açılıyorlar. Bu benim için, mümkün olan en kısa sürede çözmemiz gereken gerçekten merkezi bir sorun. Bunun birçok nedeni var. Bir sorun ekonomik. Film ve televizyon endüstrisinde bunu belki de ilk olarak hissedeceğiz. Ama bunun Hollywood ile sınırlı olduğunu düşünmüyorum. Bence birçok endüstride, ister doktorlar, ister mimarlar, tasarımcılar, lojistik operatörleri olsun, bilgisayar başında çalışan herkes, robotlar ortaya çıktığında gerçekten, neredeyse her işi yapan herkesin geçim kaynağı tehdit altında olacak. Ve bu teknoloji şirketleri, “Oh, tanrıyı biz icat ettik. O, işinizi yapabilir,” demeye çalışacaklar; oysa gerçekte yaptıkları şey, herkesin verilerini çalmak, verileri işlemek ve bu insan kaynaklı veriler olmadan çıktılar üretmek. Ürünleri %100 işe yaramaz. Hiçbir değeri yok. Ve bu teknolojiyi tanrılar ya da yabancılar ya da onu kişileştiren ya da onu insan girdisinden bağımsız, kendi başına var olan bir yaratık veya şey haline getiren herhangi bir terimle tanımlamanın endişelerimden biri, bu teknoloji şirketlerine ürünlerinin nereden geldiğini gizlemede yardımcı olmasıdır. Aslında, bu ürünler insanların eserlerinden gelmektedir.


Yuval Noah Harari: Yani katılıyorum. Bence asıl mesele, girdiye mi yoksa çıktıya mı odaklanacağımızdır. Tanımladıklarınızla tamamen aynı fikirdeyim. Bununla ilgili düşünüyorum; yapay zekâ esasen, binlerce yılda ürettiğimiz insan kültürünü yiyor. Yani, on binlerce yıl öncesinin mağara resimlerinden bugünün filmlerine kadar, bu muazzam miktarda kültürel eser ve alışkanlık ürettik ve şimdi yapay zekâ geliyor ve bunu sadece birkaç ay veya yıl içinde yiyor. Ve bence, birçok bu tür şirketin iş modelinin, bilgilerin evrendeki her şeyden farklı çalıştığını herkese kanıtlama üzerine kurulu olduğuna da kesinlikle katılıyorum. Bu, Shoshana Zuboff’un çok derin bir kitabı olan “Gözetim Kapitalizmi”ne geri döner, evet, orada, biliyorsunuz, binlerce yıl boyunca insanların bu temel ilkeye sahip olduğunu açıklıyor: çalma. Ve sonra teknoloji şirketleri geliyor ve diyor ki: “Evet, çalma ama bu bilgiye uygulanmaz.” Bu farklı. Bu tamamen farklı bir alan ve bu konuda, “Hayır, bu çalma değil,” gibi bir şey. Ve yine, tepkimiz, “Neden bilgi bu kadar farklı?” olmalı. Ve burada, tamamen katılıyorum; bu tür terimleri kullanmanın, çok yabancı hale getirmenin aslında bu şekilde sunma tarzına yardımcı olduğunu düşünüyorum. Teknolojinin yabancı doğasını düşündüğümde, esasen çıktıyla ilgilendiğimi düşünüyorum; çünkü tüm bu tanıdık şeyleri yedi ama ardından içine konulan her şeyden farklı, en azından bazı açılardan, şeyler üretmeye başlıyor. Bu yapay zekânın sadece, yani, şunları, büyük ölçüde kopyalayıp yapıştırmak olduğu fikri; metinleri, görüntüleri veya müziği alıyor ve buradan bir şey alıyor, oradan bir şey alıyor ve bir araya getiriyor. “Ah, bu yeni bir şey.” Hayır, aslında bundan daha fazlası. Yani, bu bir ölçüde insanların da yaptığı bir şey. Kitap yazma alanımı düşünüyorum. Yani ben de aynı şeyi yapıyorum. Tüm bu önceki kitapları ve makaleleri okurum, insanlarla konuşurum ve buradan bir şey alıp, oradan bir şey alıp bir araya getiriyorum ve ardından yeni bir kitap ortaya çıkıyor. Bu müzik için de aynı. Yani kimse sıfırdan başlamaz. Her sanatçı, önceki sanat eserlerini dinler ve bir şey alır ama önceki girdiler olmadan bunu kimse yapamaz.

Joseph Gordon-Levitt: Doğru. Bu doğru. Eğer. Düşünceni bitir ama buna yanıt vermek istiyorum.


Yuval Noah Harari: Ve bence, yapay zeka devrimiyle yüzleştiğimizde neyle karşı karşıya olduğumuzu anlamak çok önemlidir. Onu fazla insanlaştırma korkum, ardından onu, “Ah, sadece yaratıcılığımızı kesip yapıştırır,” gibi bir şekilde zayıflatmamızdır. Gerçekten tamamen yeni bir şey olmayacak. Hayır, gerçekten tamamen yeni şeyler yaratabilir, finansal konulardan dinlere kadar, ki bu iyi veya kötü olabilir ama gerçekten çok farklı bir gerçeklikte yaşamak zorunda kalacağız.


Joseph Gordon-Levitt: Buna katılıyorum ve zorluğu küçümsememeliyiz. Yanıt vermek istediğim bir şey, öncelikle, yaratıcılığın her zaman etkilerimizin bir karışımı olduğuna katılıyorum. Shakespeare, “Romeo ve Juliet”i yazan ilk kişi değildi ve Judy Garland’ın “Oz Büyücüsü” aslında ilk “Oz Büyücüsü” değil. Filan filan. Hit Record’da bulduğum yaratıcı topluluğun tamamen remix üzerine kurulu olması ve insanların birbirinin işlerini geliştirmesi ve dürüstlüğü orijinallikten daha çok önemsemesi gerektiği konusunda büyük bir hayranıyım; çünkü hepimiz özgün insanlarız. Ama işte bu. Bence hepimiz özgün insanlarız. Bu aynı düşünme şeklinin bir bilgisayar sistemine uygulanması, yapay zekayı kişileştirmeye dayalıdır. Ve bunun ilerledikçe karşılaşacağımız merkezi bir soru olacağını düşünüyorum; bu bilgisayar sistemlerine ahlaki ve hukuki bir statü vermek istiyor muyuz? Bunu savunan insanlar olacak, özellikle de çok yakında birçok insanın bu bilgisayar sistemlerine aşık olacağına dair. Zaten birçok insan, AI en iyi arkadaşlarıyla, AI sevgilileriyle saatlerce saatlerce etkileşimde bulunuyor. Bu sadece daha da karmaşık hale gelecek, kesinlikle. Ve bence o insanlar, kendimi dışlamıyorum, kim bilir? Yani onları dışlamak istemiyorum. Bu, çok yaygın hale gelecek. Hepimiz etkileşimde bulunduğumuz bu yapay zeka karakterlerine gerçekten duygusal olarak bağlanacağız. Ve AI haklarından bahsetmeye başlamak çok doğal görünecek, bunu sivil haklarla karşılaştırmak. Eğer bu yoldan gidersek, bunun çok tehlikeli olabileceğinden endişeliyim. Bu hakların verilmesi, senin kitabında tarif ettiğin en kötü distopik sonuçlarla el ele gidebilir.


Yuval Noah Harari: Evet, tamamen katılıyorum. Yani, yapay zekaların göreceğimiz en önemli şeylerden biri, insanlarla samimi ilişkiler yaratabilmesi olacaktır. Cinsel anlamda değil, cinsel de olabilir ama samimi. Oh, cinsel olacak.


Joseph Gordon-Levitt: Hepsi cinsel değil ama evet.


Yuval Noah Harari: Bazıları, ve çok yakın. Bu, dünyadaki toplumlarda büyük bir mesele olmaya başlayacak; biliyorsunuz, felsefi olarak, herhangi birinin bilinçli bir varlık olup olmadığını kanıtlamak için bir yol yok ve kişilik ile hukuki haklar nihayetinde bir varlığın bilinçli olup olmamasına bağlıdır. Bilinç, aynı zamanda acı çekme kapasitesidir ve haklar, acı çekme kapasitesiyle bağlantılıdır. Dolayısıyla hayvan haklarını düşündüğünüzde, büyük mesele, acı çekip çekemeyecekleridir. Yani acı veya yalnızlık ya da sıkıntı çekebilirlerse, belki insanlarla aynı haklara sahip değillerdir ama en azından orada etik bir tartışma vardır; oysa sandalyelerin hakları hakkında hiçbir tartışma yoktur. Eğer bu sandalyeyi ateşe atarsam, bu yine sandalyenin insan sahibine karşı bir suç olabilir ama sandalyeye karşı bir suç olamaz çünkü sandalye acı çekemez. Şimdi, hiçbir insanın bilinçli olduğunu, bu acı çekme kapasitesine sahip olduğunu kanıtlayacak bir kanıtımız yok ve bunu binlerce yıldır biliyoruz. Yani hakların verilmesi, toplumsal bir gelenek meselesidir; toplumun, tüm insanların bilinçli varlıklar olduğu konusunda anlaştığı bir şeydir ve toplum, onlara bağlandığımız için köpeklerin haklara sahip olması gerektiği konusunda da anlaşır ama inekler ve domuzlar…


Joseph Gordon-Levitt: Hakkında bir ortak gerçeklik değil mi? Kesinlikle.

Yuval Noah Harari: İnsanlar yapay zekalara bağlandıkça ve onlarla ilişkiler geliştirdikçe, bu büyük bir sorun haline gelecek ve onlara birey olarak tanınma yönünde büyük baskılar olacak. Ve belki de dünyada, yapay zekaları haklara sahip bireyler olarak tanıyan ülkeler ile tanımayan ülkeler arasında bile jeopolitik bölünmeler olabilir. Bugün insan haklarına yönelik farklı tutumlar hakkında yapılan tartışmalar, bu durum karşısında sönük kalacak. İlginç bir şekilde, yapay zekaları birey olarak tanımaya en yakın ülke hangisi derseniz, bu Amerika Birleşik Devletleri’dir. Çünkü ABD’de yasal yol tamamen açık. Yani, yapay zekaları birey olarak tanıma yolunun açık olduğu dünyadaki birkaç ülkeden biridir. Bunun sebebi, şirketlerin, ABD yasaları tarafından haklara sahip bireyler olarak tanınmasıdır. Örneğin, Citizen United davasında ifade özgürlüğü hakları vardır. Bugüne kadar, şirketlerin haklara sahip bireyler olduğu fikri yasal bir kurgu olarak kalmıştır, çünkü bir şirketin her kararı nihayetinde bir insan yönetici, avukat veya muhasebeci tarafından alınmak zorundaydı. Google, Amerika Birleşik Devletleri’nde yasal bir kişidir, ancak Google’ın her kararı bir insan tarafından alınmak zorundadır. Şimdi, ABD yasalarına göre bir yapay zekayı şirket olarak kurduğunuzu düşünün. Yeni bir yasaya ihtiyaç yok. Tüm yasalar zaten mevcut. ABD yasalarına göre, bir yapay zekayı şirket olarak kurabilirsiniz ve bu artık ifade özgürlüğü gibi haklara sahip bir yasal kişidir. Ancak Google’dan farklı olarak, bu yapay zeka aslında kararlar alabilir, dünyada eylemler gerçekleştirebilir. Şimdi, buradan bir bilim kurgu filmi fikri sunacağım, izleyicilere harika bir fırsat.


Joseph Gordon-Levitt: Zaten bir sonraki değinmek istediğim konu buydu. O yüzden devam et.


Yuval Noah Harari: Yani, bir yapay zeka kuruldu. O artık yasal bir kişidir. Bir banka hesabı açabilir. Para kazanabilir. TaskRabbit gibi, internet üzerinden insanları işe alabildiğiniz bir web sitesine gider ve para kazanır. Sonra parasını alır ve borsaya yatırır. Bunda çok başarılı olur, çünkü o bir yapay zeka ve süper zekidir. Finans, yapay zekalar için en kolay oyun alanıdır. Kendi kendine giden araçlar zor, çünkü fiziksel ve sosyal gerçeklikle başa çıkmanız gerekiyor. Her yıl Elon Musk ve diğerleri, gelecek yıl herkesin kendi kendine giden arabalara sahip olacağını vaat eder, ama bu gerçekleşmez, çünkü zor, karmaşıktır. Finans ise tamamen bilgi ve matematik dünyasıdır. Sadece veridir. Bu, yapay zeka için mükemmel bir oyun alanıdır. Böylece bu yapay zeka, parasını alır, yatırımlar yapar ve Amerika Birleşik Devletleri’ndeki en zengin kişi olur. ABD’deki en zengin kişi bir insan değil, bir yapay zekadır. Yapay zekalara, Citizen United davası kapsamında verilen haklardan biri de siyasi bağış yapma hakkıdır. Böylece bu yapay zeka, milyarlarca doları politikacılara bağışlamaya başlar ve bunun karşılığında yapay zeka haklarının ilerletilmesini sağlar. ABD’de bu hedefe ulaşmak için yasal yol tamamen açıktır.

Joseph Gordon-Levitt: Sanırım bu gece burada bazı senaristler var, umarım not alıyorlardır. Bu hikayeyi beğendim. Zamanımız kalmadı. Seninle bütün gün konuşabilirim. Bu konuşmayı yapma fırsatına sahip olduğum için çok minnettarım. Belki de bizi şöyle bırakabilirsin; eğer buradaki grubu, film ve televizyonun eski tarz dünyasında hala belirli bir etkiye sahip olan Hollywood hikaye anlatıcıları olarak düşünürsek, bizim ne yapmamızı istersin? Hikayelerimizle yaymamızı istediğin mesajlar nelerdir?


Yuval Noah Harari: İnsanlara bürokrasiyi açıklayın.

Bürokrasi açıklamak, iyi bir film gibi görünmüyor. Bürokrasiyi anlatan yeterince filmimiz yok ve bu çok, çok büyük bir sorun, çünkü insan toplulukları hastanelerden ordulara kadar bürokratik sistemlere dayanıyor. Ve senin de dediğin gibi, bürokrasiler hikaye anlatımı için iyi malzeme değildir ve bunun sebebi evrimde oldukça geç bir gelişime sahip olmalarıdır. Yani, insan hikayelerinin temel anlatılarını düşünün; antik Yunan’dan modern Hollywood’a kadar, aslında evrimden çalıyorsunuz. Düşünün ki, temel aşk üçgeni, iki erkeğin bir kadının peşinde koşması gibi bir şey. Hayvanlar bunu yapıyor, dikenli porsuklar bunu yapıyor ve Hollywood da bunu yapıyor. Ve bu, Hollywood’da icat edilmedi. Bu anlatı, evrimde on milyonlarca yıl geriye gidiyor. Benzer şekilde, kardeş rekabetini düşünün; miras, kardeşler arasında, babanın kimi daha çok sevdiği konusunda bir mücadele var. Biliyor musunuz, bu insan topluluklarının, halkların, ulusların hikayesi. Babamız, diğer kardeşlerden daha çok bizi seviyor. Ve yine, bu hikaye Kabil ve Habil’de, İncil’de icat edilmedi. On milyonlarca yıl geriye gidiyor; tüm memeliler ve çoğu kuşlar, hatta bazı sürüngenler bu temel evrim hikayesini biliyor. Kardeş rekabeti, kardeşlerin ebeveynlerinin sevgisi için mücadele etmesi. Ama bürokrasi yok, çünkü bürokrasi ilk kez yazının icat edilmesinden sonra yaklaşık 5000 yıl önce eski Mezopotamya’da ortaya çıktı ve bürokratik sistemleri anlamak için hiçbir evrimsel hazırlığımız yok. Belgeler arasında aşk ilişkileri yok. Kim babayı daha çok seviyor diye savaşan kardeşler yok. Bu nedenle sıkıcılar. Kullanıcı etkileşimi için iyi malzemeler değiller ama insan toplumlarının nasıl işlediğini gerçekten anlamak için son derece önemliler. Ve bu, binlerce yıl boyunca sanatın büyük bir eksikliği olmuştur. Sanatçılar, evrimden alınan mitolojik hikayeleri ve romantik dramaları anlatmada son derece başarılıdır. Ama bürokrasi hakkında çok az iyi hikaye var. Kafka, The Big Short ya da Yes, Prime Minister gibi birkaç örnek bulabilirsiniz; ancak bunlar nadir. Ne zaman son büyük Marvel gişe rekorları kıran filmde, bir muhasebeciyi gördünüz? Spider-Man ya da Süper Kadın’a dönüşmeyen bir muhasebeci. Tüm film boyunca muhasebeci olarak kalıyor ve kötü adamlarla formlar doldurarak savaşıyor, vergi kaçakçılığını keşfediyorlar. Bunun gibi çok fazla film yok, ama insan toplumunun işleyiş şekli budur. Ve bunu yapay zeka ile ilişkilendirirsek, Hollywood, yapay zekanın potansiyel tehlikeleri konusunda insanları uyarmada gerçekten büyük bir hizmet sağladı. Başkaları yapay zekadan bahsetmeden çok önce, bunu yaptı.

Terminator ve Matrix gibi filmler, ama Hollywood’un yaptığı bir büyük yanlış hizmet var ki, o da tehlikeli senaryoyu yanlış bir şekilde tasvir etmesi. Bu genellikle büyük robot isyanı ile ilgiliydi; robotların ve bilgisayarların bizi ortadan kaldırmaya karar verdiği, bize karşı isyan ettiği gün. Sokaklarda koşan robotlar, insanları vuran robotlar… Bu kısa vadede olası görünmüyor ve çünkü insanlar bunu filmlerde gördü, bu yapay zekadan gelen tehlike olarak algıladılar. Oysa bu, kısa vadede gerçekleşecek bir şey değil; teknoloji henüz orada değil. Dolayısıyla insanlar, özellikle bu teknolojiyi geliştirenler, rahat hissediyorlar, çünkü Terminator komşuda yok. Ama tehlike büyük robot isyanı değil. Tehlike, bizimle ilgili daha fazla karar veren milyonlarca yapay zeka bürokratı olacak; kredi verip vermemek, evimizi bombalamak gibi kararlar. Bununla yüzleşebilmek için bürokratik sistemleri çok daha iyi anlamamız gerekecek. Ve bu elbette sadece yapay zekalar değil; bürokrasiyi iyi anlayamamakla ilgili başka sorunlarımız da var. Bir kısmı gerçekten kötü şeyler yapan bürokrasi ile ilgili, bunu anlayamıyoruz ama çoğu zaman tam tersidir; insan modern toplumları bu bürokrasiler olmadan var olamaz. Ama insanlar bunlara son derece şüpheyle yaklaşır ve derin devlet gibi komplo teorilerine kolayca kapılırlar, çünkü bütçelerin nasıl işlediğini anlamıyorlar. Ve sanatçılardan, senaristlerden, film yapımcılarından yardıma ihtiyacımız var. Mitoloji ve süper kahramanlarla ilgili yeterince film izledik. Gerçekten bürokrasilerin nasıl işlediğini anlamak için yardıma ihtiyacımız var.


Joseph Gordon-Levitt: Vay, bu meydan okumayı kabul edebilirsin. Biliyorum, yapabilirsin. Biz de yapabiliriz. Son bir soruyla bitirmek istiyorum. Yazdığın Nexus adlı kitapta bir miktar karamsarlık var ve bu konuşma, bence, karamsar olmayı haklı çıkaracak birçok neden veriyor. Bana, seni umutlu kılan bir şey söyle.


Yuval Noah Harari: Tıpkı yapay zekanın potansiyelinin henüz tam olarak ortaya çıkmamış olması gibi, insanlar da tam potansiyellerine ulaşmamış durumdalar. Temelde, her bir doları ve her dakikayı yapay zekayı geliştirmek için harcadığımızda, aynı zamanda kendimizi, zihinlerimizi geliştirmek için de harcarsak, her şey yolunda gidecektir. Sorun şu ki, birçok açıdan, çok fazla insan insanlara umutsuzluk besliyor ve tüm bahislerini, kelimenin tam anlamıyla, yapay zekalara yatırıyor. Ve yapay zeka devrimine liderlik eden insanlarla konuştuğunuzda, bunu fark ediyorlar; bu tehlikeli bir durum ve insanların sadece zamana ihtiyacı olduğunu, uyum sağlamak için zamana ihtiyaçları olduğunu kabul ediyorlar, ama hızlarını azaltamazlar. Bir şirketten diğerine geçtiğinizde, yavaşlamak istediklerini söylerler ama bunu yapamazlar, çünkü rakiplerinin de yavaşlayacağına güvenemezler; diğer şirketler ya da diğer taraflardaki Çinliler veya başka birileri. Yani bu çok, çok garip bir durumdayız; yapay zeka devrimini gerçekten yönlendiren şey, insanların birbirine güvenmemesi. Ve burada en ironik ya da tehlikeli kısım geliyor; aynı insanlara sorarsanız, tamam, daha hızlı gitmek zorundasınız çünkü diğer insanlara güvenemiyorsunuz ama geliştirdiğiniz yapay zekalara güvenebilecek misiniz? Ve evet diyorlar. Yani insanlara güvenemeyen aynı insanlar, yapay zekalara güvenebileceklerini söylüyorlar. Ve bu konuda bir açıklamaları var; biliyorsunuz, insanlarla 1000 yıl süren deneyimlerimiz var. Onlara güvenemediğimizi biliyoruz. Ama yapay zekalarla deneyimimiz yok; belki güvenilebilirler.

Tarih açısından bakış açım ise tersidir. İnsanlarla 1000 yıllık deneyimlerimiz var ve bu 1000 yıl boyunca insanlara olan güvenimizi büyük ölçüde artırmayı başardık. Yani, 10,000 yıl önce insanlar küçük gruplarda yaşıyordu. Diğer 100 kişiyle güvenebilirlerdi, hepsi bu; yabancılara ve dışarıdakilere güvenmek için çok az mekanizma vardı. Yıllar içinde, bu büyük ağları oluşturduk ki bunlar gerçekten, yalnızca bilgi değil, güven hikayelerine dayanıyor. Hikayeler, paralar, bürokrasiler; bunlar, sokakta her gün daha fazla yabancı ile karşılaşmamıza yardımcı oldu. Taş Devri’nde karşılaştıkları insanlardan daha fazla insanla tanışıyorsunuz ve %99 olasılıkla sorun yok ve bu insanlara yiyeceğimiz, sağlık hizmetlerimiz ve savunmamız için güveniyoruz. Bazı açılardan, yiyeceklerimizi ve temel ihtiyaçlarımızı sağlaması için milyarlarca diğer insana güvenmiyoruz. Yani, insanlarla ilgili 1000 yıl deneyimimiz olduğu doğru değil; tam tersi. Ve yapay zekalarla hiç deneyimimiz yok. Bu nedenle, insanlara umutsuzluk beslemek ve tüm güvenimizi yapay zekalara yatırmak çok büyük bir kumar.


Joseph Gordon-Levitt: Bu notla, sana ve hepimize daha fazla güven duyuyorum Yuval. Burada olduğunuz için çok teşekkür ederim. Bu konuşma için teşekkür ederim ve iyi akşamlar dilerim.

Bilim-Teknoloji-Yapay Zeka / Science-Technology-AI içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Mucizeler Kursu – Kanallanmış kitap

Bu yazımızda Eckhart Tolle’nin konuşmalarında gündeme getirdiği ve kendi çalışmaları ile paralelleştidiği “mucizeler kursu” hakkındaki konuşmalarını çevireceğim.

Eckhart Tolle gibi sevilen ve sayılan spiritüel bir liderin bu kitaba referans vermesi dikkatimi ve ilgimi çekti.

1.video

Bu videosunda Eckhart Tolle, ‘Mucizeler Kursu’ kitabından seçilmiş pasajları paylaşıyor ve bizi daha derin bir bilme boyutuna yönlendiriyor:

Bir an duralım ve öğrendiğimiz her şeyi, sahip olduğumuz tüm düşünceleri ve şeylerin ne anlama geldiği ve amaçlarının ne olduğu konusundaki her ön yargımızı unutalım.

Bugün sizlere “Mucizeler Kursu”ndan bazı kısa alıntılar okuyup yorumlamak istiyorum. Birkaç yıl önce Mucizeler Kursu hakkında biraz daha detaylı bir konuşma yaptım.

Mucizeler Kursu‘nu okudunuz mu, yaptınız mı, ya da duydunuz mu bilmiyorum. Bu, kanallı bir kitap. İlk olarak altmışların ortasında Helen Schucman tarafından kanallandı ve muhtemelen ’76’da ilk kez yayımlandı ve o zamandan beri var. Ruhsal bir klasik haline geldi. Derin ve oldukça derin olan birkaç kanallı kitaptan biri. Herkese göre değil, kesinlikle. Hristiyan terminolojisi kullanıyor ama Hristiyanlığı yeniden yorumluyor, böylece çok derin bir öğreti haline geliyor. Belki de bu, İsa’nın orijinal öğretisidir. New York’taki Columbia Üniversitesi’nde bir klinik psikolog tarafından kanallandı. Dolayısıyla içerik konusunda çok iyi bir anlayışı yoktu, az bir ruhsal arka plana sahipti, bu yüzden içsel bir ses tarafından ona dikte edildi.

Hristiyan terminolojisi bazı insanlar için faydalı, bazıları için ise engelleyici. Eski tarz bir dil kullanıyor; yalnızca erkek zamirleri ve Tanrı Baba ile Tanrı’yı O olarak anlatıyor. Bu bir sınırlama olarak düşünülebilir, ama bunun ötesine bakabilirsiniz. Bugün, burada büyük bir kitap olan tüm Kurs’u kullanmak yerine, yanımda bile olmayan bu kitabı kullanmak istiyorum.

“Mucizeler Kursu”ndan alıntılar içeren küçük bir cilt var ve “Bu Hediyeyi Kabul Et” adını taşıyor, Marion Williamson’ın önsözü ile, Tarcher Cornerstone Yayınları tarafından yayımlandı.

Alıntılar oldukça kısa ve güzeller; ayrıca, dil açısından görece tarafsız alıntılar seçmişler. Böylece fazla erkek zamiri ve eski tarz terminoloji ile karşılaşmıyorsunuz. Bugün birkaç bu kısa alıntıdan seçip üzerinde yorum yapacağım. Bu, “Mucizeler Kursu”nu basite indirdiğim anlamına gelmiyor veya onu basit bir şeye dönüştürdüğüm anlamına gelmiyor.

Ruhsal bir metin, diğer tür metinlerden oldukça farklıdır. Kümülatif bir şekilde çalışmaz. Gerçek, bir cümlede bile barınabilir. Derinlikler boyutunda çalışır, genişlik değil. Tabii ki, paradoksal olarak, “Mucizeler Kursu” dersler içerir. Bir kısmı metin, diğer kısmı derslerdir; 365 ders, yılın her günü için bir tane. Bu, bir anlamda size zaman tanır, ama zaman, zihninizden zamanı kaldırmak için gereklidir.

Bu oldukça bir paradoks. “Mucizeler Kursu” yazılarının bazıları oldukça şairanedir. Neredeyse küçük şiirler gibidirler ve belki de bu küçük neredeyse şiirlerden biriyle başlayacağım. Çok, çok güzeller. Ve belki de başlamak için en derin olanı, Kurs’un sonlarına doğru gelir. Birisi Kurs’u yapıyorsa, 360. dersine denk gelir, yani Kurs’u yaparken yılın sonlarına yaklaşmış olur. Bugün seansımızdaki en uzun alıntı bu.

Aslında, size okuyacağım bir şiir ve onun güzelliğini takdir edeceğinizi düşünüyorum; ardından anlamı üzerinde yorum yapacağım, gerekirse. Muhtemelen buna ihtiyacınız yok. Onu bir kerede okuyup okumayacağıma henüz karar vermedim; belki de önce kısımlarını okuyup her bir bölüm hakkında yorum yaparım. Birkaç sayfa var, kısa sayfalar.

“Bir zaman gelecek, imgeler tamamen geçip gidecek ve ne olduğunuzu bilmediğinizi göreceksiniz.

Gerçek, mühürlenmemiş ve açık zihne engelsiz ve serbest olarak döner.

Kendiliğin kavramlarının terk edildiği yerde, gerçek olduğu gibi açığa çıkar. “

Bu, şiirin ilk paragrafı. Kısaca yorumlayayım. Bir zaman gelecek, imgeler tamamen geçip gidecek ve ne olduğunuzu bilmediğinizi göreceksiniz. Gerçek, mühürlenmemiş ve açık zihne engelsiz ve serbest olarak döner. Kendiliğin kavramlarının terk edildiği yerde, gerçek olduğu gibi açığa çıkar. İmgeler tamamen geçip gidecek ve ne olduğunuzu göreceksiniz.

Bu ne anlama geliyor? Kurs’un başka bir yerinde, antik ifadeyi kullanıyor; kendini bilmek, Kurs’un temel amaçlarından biridir. Kendini bil. Bunu bulup bulamayacağımı bilmiyorum, ama önemli değil. Bu sizinle nasıl ilişkili? Bir zaman gelecek, ne olduğunuzu bilmediğinizi fark edeceksiniz. Kendinizi nasıl bilebilirsiniz?

Ve sonra diyor ki, gelecek zaman, ne olduğunuzu bilmediğinizi bilmek için olumlu bir şeydir. Bu kolayca açıklanabilir. Kendinizi bilmek için kendinizle ilgili kavramları bırakmanız gerekiyor. Ve kavramları bıraktığınızda, zihinsel olarak tutulan kavramlar hakkında, artık kavram düzeyinde kim olduğunuzu veya ne olduğunuzu bilmezsiniz. Ve kavramları bıraktığınızda, kendiliğin kavramlarının terk edildiği yerde, gerçek olduğu gibi açığa çıkar. Yani kendiniz hakkında zihinsel kavramları teslim ettiğinizde, bu hikayeler, anlatılar, yorumlar, o zaman daha derin ya da daha yüksek bir bilme boyutu ortaya çıkar.

Hangi terimi kullanırsanız kullanın, kavramlardan bağımsızdır. Ve kavram bilgisi yerine, bıraktığınız bir derin bilme boyutu ortaya çıkar. Ve o derin bilme boyutunda, kavramsal olmayan, düşünmeye dayanmayan, kim olduğunuzun gerçeği kendini gösterir. Bu, her şeyin özüdür. İster Hint veya Hindu öğretilerine, ister Budist öğretilere, ister mistik Hristiyanlığa bakın, hepsi aynıdır, sofizm.

Şimdi bu şiirin aynı temasıyla devam edelim. Ona şiir diyorum, sadece metnin bir parçası. Bir an duralım ve öğrendiğimiz her şeyi, sahip olduğumuz tüm düşünceleri ve şeylerin ne anlama geldiği ve amaçlarının ne olduğu konusundaki her ön yargımızı unutalım. Dünyanın ne için olduğunu bilmediğimiz kendi fikirlerimizi hatırlamayalım. Bilmiyoruz. Herkes hakkında tutulan her imgelerin zihinlerimizden serbest bırakılmasını ve süpürülmesini sağlayalım. Yargıdan masum olalım, zihinlerimizden herhangi birinin hakkında kötü ya da iyi düşünceler geçmediğinden habersiz olalım. Şimdi, onu tanımıyorsunuz ama ondan öğrenmekte özgürsünüz ve ondan öğrenmekte özgürsünüz, o herhangi bir diğer kişi olabilir.

Buradaki eylem, düşünmeyi bırakmanın ardından gelen netliğe ve derin gerçeğe işaret ediyor. Bir an duralım ve öğrendiğimiz her şeyi, sahip olduğumuz tüm düşünceleri ve şeylerin ne anlama geldiği ve amaçlarının ne olduğu konusundaki her ön yargımızı unutalım. Herkes hakkında tutulan her imgelerin zihinlerimizden serbest bırakılmasını ve süpürülmesini sağlayalım. Yani bu sadece kendimiz hakkında kendilik kavramlarını bırakmakla ilgili değil, aynı zamanda diğer insanlar hakkında tuttuğumuz kavramları bırakmakla da ilgili.

Yargılar, kavramlar, kavramsallaştırma. Başka bir kişiyle kavramsal olarak bir tanışma. Yani kavramsal bilgiyi bırakarak daha derin bir bilmenin ortaya çıkmasını sağlıyorsunuz. Yargılardan masum olun, diyor; yargı, esasen düşünce yoluyla şeyleri yorumlamak demektir. Her yargı bir düşüncedir. İsa da şöyle dedi: Yargılamayın. Yani kötü ya da iyi düşüncelerin zihninizden geçmediğinden haberdar olmayın. Şimdi, onu tanımıyorsunuz. Bir kez bıraktığınızda onu tanımıyor olursunuz. O, erkek zamirlerine sahip olacaktır, ama ondan öğrenmekte ve ondan öğrenmekte özgürsünüz. Neyi öğreniyorsunuz? İnsanın derin gerçeğini, onun özünde kim olduğunu öğreniyorsunuz ve kendinizi de aynı şekilde bilmiş oluyorsunuz. Şimdi devam ediyor, sadece sessiz olun. Bugün pratiğinizi yükseltmek için bunun dışında hiçbir kurala ihtiyacınız olmayacak ve sizi dünyanın düşüncelerinin üzerine kaldıracak ve görüşünüzü bedenin gözlerinden özgürleştirecek. Sadece sessiz olun ve dinleyin. Bunu basitçe yapın. Sadece sessiz olun ve ne olduğunuz ve Tanrı’nın ne olduğu hakkındaki düşüncelerinizi kenara koyun, dünya hakkında öğrendiğiniz tüm konseptleri ve kendiniz ile ilgili tüm imajları kenara koyun.

  • Helen Schucman kimdir?
  • Helen Cohn Schucman (doğum adı Helen Dora Cohn, 14 Temmuz 1909 – 9 Şubat 1981), Amerikalı bir klinik psikolog ve araştırma psikoloğuydu. 1958’den emekli olduğu 1976’ya kadar New York’taki Columbia Üniversitesi’nde tıbbi psikoloji profesörü olarak görev yaptı. Schucman, “Mucizeler Kursu” kitabını (1. baskı, 1975) meslektaşı William Thetford ile birlikte “yazdığı” için en çok bilinir; içeriğinin kendisine içsel bir ses tarafından, kendisini İsa olarak tanımladığı bir ses tarafından verildiğini iddia etmiştir. Ancak, onun isteği üzerine, kitabın “yazarı” olarak rolü genel kamuoyuna ölümünden sonra açıklanmıştır.

Mucizeler Kursu kitabı Türkçe’ye çevrilmiş ancak e-kitap olarak satışa sunulmuştur. Kitabın çevirisini yapan Şermin Aral ile çok güzel bir röportaj yapılmış, kitabı yazma süreci ve deneyimleri hakkında bilgiler paylaşmıştır.

Ayrıca Şermin Aral ile online bir buluşma gerçekleştirimiş olup dinlemek isteyenler için LINK

2.video

Bu masa hiçbir şey ifade etmiyor.
Bu çiçek hiçbir şey ifade etmiyor.
Bu oda hiçbir şey ifade etmiyor.
Bütün bunlar ne anlama geliyor?
(katılımcılar gülüyor)
(çan sesi çalıyor)
Pekala, bakalım.
Mucizeler Kursu.
Mucizeler Kursu’nun amacı sizi artık kelimelere ihtiyaç duymayacağınız bir yere getirmektir.
O sizinle buluşuyor, ya da sizinle kişisel olarak değil, insanla buluşuyor.
Mucizeler Kursu, insanın bulunduğu düşünce aleminde buluşur.
Mucizeler Kursu’nun dediği gibi, aksi takdirde hiçbir buluşma olmaz.
Öncelikle insanla buluşması gerekir, bu da ancak düşünce aleminde mümkündür.
Tıpkı bir psikiyatrın, bir yanılsama içinde olan bir hastaya ulaşabilmesi için hastaya, “Sana söylüyorum, sen Napolyon değilsin,” demesinin bir anlamı olmaması gibi.
Bu, hastanın Napolyon olduğu yanılsamasını sadece güçlendirir.
Psikiyatr, hastaya asla ulaşamaz.
Ancak psikiyatr, bir süreliğine hastanın zihnine girer ve “Peki, sen Napolyon’sun,” derse, bir buluşma gerçekleşir.
Bir kez buluştuklarında, psikiyatrın hastayı yanılsamanın dışına çıkarabilme ihtimali mevcuttur.
Hiçbir buluşma olmazsa, hiçbir şey yapılamaz.


Aynı şekilde, Mucizeler Kursu insanlara düşünce aleminde ulaşmaya ve onları yavaş yavaş düşüncenin dışına çıkarmaya çalışır.
Ancak kurs boyunca hala düşünceler kullanılır.
Ancak daha sonraki derslerde gittikçe daha fazla sessizliğe işaret eder.
Ve kursun sonlarına doğru, son derslerde, kelimelerin kullanımının artık neredeyse sona erdiğini söyler.
Bu nedenle kurs, sizi farkındalığa ya da sessizliğe yönlendirmek üzere tasarlanmıştır.
Eğer şu anda bulunduğunuz yerden farkındalığa ya da sessizliğe erişebiliyorsanız, eğer zaten hayatınızın arka planında insanlarla ve durumlarla ilgilenirken bir huzur ve geniş farkındalık varsa, Mucizeler Kursu’na ihtiyacınız yoktur.


Eğer sessizliğe girebiliyorsanız, ancak insanlarla etkileşime geçtiğinizde farkındalığı ya da sessizliği kaybediyorsanız, o zaman Mucizeler Kursu hala faydalı olabilir, çünkü size belirli dersler ve yönlendirmeler sunabilir.
Örneğin, hatırladığım bir ders, sinirlendiğiniz, kızdığınız ya da rahatsız olduğunuz bir durumda, “Bunun yerine huzuru/barışı görebilirim,” diyebileceğinizi söyler.


“Bunun yerine huzuru/barışı görebilirim.”
Bu bir işarettir.
Kelime mucizevi bir şekilde barış üretmez, ancak kelimeler o duruma farklı bir bilinç durumu ile yaklaşma olasılığına işaret eder.
Yani gerçekten kelimeler farklı bir bilinç durumuna işaret eder.
Bunun kelimelerle ilgisi yoktur, kelimelerin işaret ettiği şeyle ilgilidir.
Buddhistlerin doğru bir şekilde belirttiği gibi; aya işaret eden parmak ay değildir.
Sadece köpek, aya işaret eden parmağın ay olduğunu düşünebilir.
Çünkü bir köpeğe “oraya git” derseniz, çoğu köpek parmağınıza bakar.
Kelimeler işaret edendir.


Ve Mucizeler Kursu özellikle insan ilişkileri için kullanışlıdır.
İlişkileri bir manevi pratik olarak kullanır ve bu iyi bir şeydir.
Pek çok ders ilişkilere uygulanabilir ve kurs sizin için uygunsa, herkes için uygun değil, ancak bazı insanlar için faydalı olabilir, eğer hala diğer insanlarla çok fazla çatışma yaşıyorsanız ve çok fazla rahatsızlık hissediyorsanız, bu dersi ilişkilere getirebilirsiniz.
Artık böyle bir sorununuz yoksa, elbette Mucizeler Kursu’na ihtiyacınız yok.


Ve eğer sadece kursun birinci dersini derinlemesine anlasanız ya da uygulayabilseniz, yeterlidir.
365 dersi var.
Sadece birinci dersi yapın.
Burada gördüğüm hiçbir şeyin bir anlamı yok.
Dersin size söylediği budur.
Bu masa hiçbir şey ifade etmiyor.
Bu çiçek hiçbir şey ifade etmiyor.
Bu oda hiçbir şey ifade etmiyor.
Bütün bunlar ne anlama geliyor?
(katılımcılar gülüyor)
Bu, tüm yorumlarınızdan ve yargılarınızdan vazgeçtiğiniz anlamına gelir.
Zihninizdeki kara tahtayı temizliyorsunuz, üzerindeki tüm yazıları siliyorsunuz.
Ya da bunu, zihninizdeki tüm gürültüyü silmek olarak da adlandırabiliriz.
Burası artık bir şey bilmediğiniz bir yer olur.
Ve hiçbir şey bir anlam ifade etmediğinde geriye ne kalır?
Artık düşünmüyorsunuzdur.
Eğer birinci dersi derinlemesine yapabilirseniz, başka bir şeye ihtiyacınız olmaz.
Çünkü bu zihninizi anlamsız yorumlamalardan, yargılamalardan durdurur.
Kendi hayatınızda, eğer Mucizeler Kursu’nun derslerini uyguladıysanız ve hala ilişkilerde zorluklar yaşıyorsanız, bu kursu kullanabilirsiniz.
Bu size daha bilinçli olmanızda yardımcı olabilir.
Sonunda bu kurs sizi öğretinin özüne, yani farkındalığa, saf farkındalığa ya da duruluğa götürür.
Ve ayrıca, kursun dediği gibi, bu kurs başlangıçtır, son değil.
Sizi farkındalığa açılabileceğiniz bir yere getirir ve bu farkındalık o noktadan sonra içinizden filizlenebilir.
Eğer size uygunsa.
Bu kesinlikle herkes için geçerli değil.

Katılımcı: Bu cümleleri sinirlendiğimde kullanıyorum. Şimdi sinirleniyorum diyorum. Sonra bir cümle söylüyorum ve onu bastırıyorum.

E.TOLLE: Evet, ama bastırma. Bastırma. Cümleyi söyleyebilirsin ve eğer çözülmek istiyorsa çözülmesine izin verebilirsin. Çünkü eğer üzülür ya da sinirlenirsen ve onu bastırmaya çalışırsan, birikir. Bastırma. Sadece çözülmesine izin ver. Farklı bir yaklaşım. Hiçbir içsel duruma saldırma. Ortaya çıkan hiçbir duyguya saldırma çünkü bu tekrar bir direnç yaratır. Var olmasına izin ver. Ve eğer direnç gösterilmezse, çözülür. Güzel bir uygulama.

Şimdi başka bir şey sordun, dua hakkında. Arkanda oturan Hintli adam.

Katılımcı: Genel olarak dualar hakkında, bu bana mı hitap ediyor? Ya da duaları nasıl açıklarsınız?

E.TOLLE: Dua, elbette büyük bir konu. (katılımcılar gülüyor) duayı bir tür tekrar olarak, belki bir mantra gibi kullanıyor. Elbette bunun iyi yanı, zihninin başka şeyler yapmasını, örneğin korku yaratan ya da negatiflik yaratan düşüncelere dalmasını engellemesidir. Yani zihnini bundan alıkoyar. Ancak nihayetinde, bu tür şeyler, bizim ya da herhangi birinin, geride bırakması gereken şeylerdir. Hz.İsa, “sürekli dua edin ya da aralıksız dua edin” derken, sürekli dua etmenizi söylediği anlamına gelmez, çünkü bu saçma olurdu. (Eckhart mırıldanıyor) O duayı çok farklı bir anlamda kullanıyor.

Ancak mümkün ki, söylediklerini yazan insanlar yanlış anlamış olabilir, çünkü içlerinde gerçeği fark etmemişlerdir. Hz.İsa, varlık halini öğretir. Sürekli olarak şu ana işaret eder, şimdiki anın önemine, uyanık kalmanın önemine işaret eder. Uyuyakalma ile ilgili, uyanık kalmayla ilgili hikayeler vardır. İsa der ki, “Gerçek sizi özgür kılacak.” Bu da şunu ima eder ki, şu an olduğunuz gibi özgür değilsiniz, çünkü zihninizin koşullanmasıyla yönetiliyorsunuz. Yani temel öğreti oradadır. Sadece onu görmeniz gerekir.

Tekrarlanan dua… Eğer ona ihtiyacınız varsa, bunu uygulayacaksınız. Ve bir zaman gelecek ki, artık size uygun olmayacak. Herhangi bir meditasyon yöntemi faydalı olabilir. Meditasyon hakkında konuşalım. Bir yönteme sahipsiniz. Bazı insanlar meditasyon yaparken birden dokuza kadar, dokuzdan bire kadar, birden altıya kadar, altıdan bire kadar sayarlar. Nefeslerini sayarlar ya da şu ya da bu yöntemi yaparlar, zihinlerinde tekrar ettikleri bir mantra vardır, bu da diğer düşünce türlerini dışarıda tutar.

Şimdi, bir mantranın amacı, mantraya takılıp kalmak değil, eninde sonunda mantrayı bırakmaktır. Mantra, tüm düşünceleri tek bir düşünce hareketine indirger. Böylece ona odaklanabilirsiniz. Ve sonra bırakılması gerekir. Kalan tek düşünceyi bıraktığınızda, önce zihniniz her türlü düşüncelerle doluydu. Sonra guru gelir ve der ki, “Sana bir mantra vereceğim. Her gün 500 kez tekrar edersin.” Eğer bunu yaparsanız, zihninizi tek bir noktaya getirir.

Bazı insanlar sonra mantra’ya bağlanır. Mantram benim. Hayır, bir noktada, guru size işaret eder, artık bırakma zamanınız geldi. Çünkü tüm düşünceleriniz tek bir düşünce formuna aktığında ve sonra o tek düşünce formu bırakıldığında, geriye sadece farkındalık kalır.

Bu nedenle eğer yolda takılıp kalmazsanız sizi oraya götürebilir. Eğer yolda takılırsanız, daha fazla acı çekene kadar sıkışıp kalırsınız.

O yüzden burada bırakalım. Size bir süreliğine yardımcı olan bir şeyi ne zaman bırakmanız gerektiğini bilmek önemlidir. Bir merdiven gibi. Bir merdiveni tırmanırsınız ve sonra ona ihtiyacınız olmaz. Ya da Buddha’nın ünlü bir örneği olan bir sal, nehri geçmek için kullanırsınız. Buddhist bir örnekte, Buddha, salın parabolunu öğretiden, Budist öğretiden ve Budist uygulamalardan bahseder. Yani nehri geçmek için salı kullanırsınız. Nehri geçtiğinizde, salı yanınızda taşımazsınız. Ağırdır. Bir noktada, salı bırakmanız gerekir. Ve o zaman tam özgürlük gelir. Ve buna hâlâ Budizm demek ya da kendinize Budist demek size kalmış. Ama aniden özgürlük vardır. Bir şey bir süreliğine faydalıdır, ta ki engel haline gelene kadar. Her türlü uygulama. Ve sonunda sadece farkındalık, varlık, bilinç kalır. Ve bazı gurular bunu doğrudan öğretirler. Size neredeyse hiç teknik vermezler. Ve bu, bunun için hazır olan belirli insanlar içindir. Bu gayet iyi. Neye çekildiğinizi hissediyorsanız, sizin için doğru olan odur. Ve ne zaman bırakma zamanının geldiğini bilin.

Kişisel Gelişim-Self evolution içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Antik Mısır’ın saklı boyutları

BioGeometry’nin kurucusu Dr. Ibrahim Karim, Antik Mısır’ın gizli gerçeklerini, lineer ve lineer olmayan algıyı ve çok boyutlu bir bilinç durumuna nasıl ulaşılacağını keşfeder. Sohbet, kutsal güç noktaları kavramını ve bunların antik medeniyetlerdeki önemini araştırır. Tapınaklar ve piramitler gibi bu güç noktaları, doğal kaynaklar ve enerji vortexlerinin üzerine inşa edilmiştir. Antik yapı ustaları, yaşam gücü enerjisini kullanmanın ve güç noktası ile yaşam döngüsü arasında bir bağlantı kurmanın önemini anlamışlardır.

Dr. Ibrahim Karim’in masasında, “Görünmeyeni görebilenler, imkansızı gerçekleştirebilir” yazılı soyut bir figür bulunmaktadır. Bu figür, en küçük kızı Doreya tarafından seçilmiştir ve onu en iyi tanımlayan ifadedir. Arkadaşların zamanla düzenli toplantılarına dönüşen bu süreç, yirmi yıl boyunca farklı yaşlardan, dinlerden, mesleklerden, sosyal arka planlardan ve uluslardan birçok insanın hayatında haftalık bir dönüm noktası olmuştur. Dr. Karim’in inandığı gibi, kendisinin öğrendiği kadar öğrettiği bir anlayışla, neredeyse her konu üzerine yapılandırılmamış dersler ve diyaloglar. Holistik yaklaşımı, BioGeometrik Yol olarak adlandırdığı yeni ve genişletilmiş bir dünya görüşüdür; özünde hem bilimsel hem de spiritüeldir. Kendi sözleriyle, “gerçekten holistik olmak için her şeyi içermelidir”.

Ibrahim, Zürih’teki Federal Teknoloji Enstitüsü (ETH) mezunu bir Mısırlı mimardır. Sağlık, Kültür, Turizm Bakanı ve Bilimsel Araştırmalar Bakanı’na danışmanlık yapmıştır.

BioGeometrik şekiller, Dünya’nın enerjisi ile etkileşime girerek biyolojik sistemlerin tüm enerji seviyeleri üzerinde dengeleyici bir etki üretir. Vücut organlarının şekilleri üzerine yapılan araştırmalar, organ işlevi, enerji modeli ve şekil arasındaki ilişkiyi keşfetmiştir. “BioSignatur” olarak adlandırılan bu desenler, rezonans yoluyla enerji ve bağışıklık dengesini sağlayarak geleneksel ve alternatif tıbbı destekler.

Eğer o dönemde insanlık sağ beyinde, bilinçaltında ve bilinçdışında bir algıya sahip olsaydı, bu diğer boyutlardaki varlıkları kişileştirip, onları bizim boyutumuzda maddileştirebileceği anlamına gelirdi. Çünkü algımız, maddi dünyayı yaratır. Diğer boyutları algılayabilirsem, onları maddileştirebilirim. Böylece maddi dünya, bugün sahip olduğumuzdan çok daha geniş bir hale gelir.

Dr. Ibrahim Karim, programa hoş geldiniz. Şu anda hayatınızda en çok heyecan duyduğunuz şey nedir?

Hayatın kendisi beni heyecanlandırıyor. Hayatın kendisi bir mucize. Ve bu, sadece gördüğümüz hayat değil, daha çok göremediğimiz hayat. Çok boyutlu bir yaşam. Tam anlamıyla çok boyutlu bir dünyada yaşamak çok heyecan verici bir şey. İşte benim yaşadığım yer orası. Orada mutlu hissediyorum. Bir keresinde, içimizde ortaya çıkmayı bekleyen bir süper insan olduğundan ve tarih boyunca zihnin her zaman beş duyusal algıya hapsolmadığından, ancak bu yeteneğimizi kaybettiğimizden bahsettiğinizi duymuştum. Melez algı ve melez zaman algısını kaybettik. Eski Mısır’a geri dönecek olursak, şu anda Kahire’de, ben ise Güney Amerika’da Kolombiya’dayım. Bu medeniyetler, gerçekten onları çok boyutlu bir bakış açısıyla ve melez bir algı ile anlamaya nereden başladı? Tek boyutlu, beş duyulu bir alem yerine, çok boyutlu bir anlayışla neler yaşandı?

Buradan başlayabiliriz. Tüm bu eski medeniyetlerin nereden geldiğini anlamak önemlidir. Çünkü herhangi bir eski medeniyete baktığınızda, hiçbirinin kaynağı gibi görünmediğini görürsünüz.

Bazı insanlar Atlantis’i bir kaynak olarak görür, ama o da bir mirastır. Bazı insanlar Lemurya’ya bakar, ama tüm bu medeniyetlerin miras olduklarını görürsünüz. Çünkü bu medeniyetlerde birçok şey adeta hiçbir yerden ortaya çıkmış gibidir. Bu yüzden, bunlardan çok daha önce var olan ve farkında olmadığımız bir şey olmalı. Şimdi birlikte oraya doğru gideceğiz.

Şimdi seninle yapacağım şey, algıyı incelemeye başlamak olacak. Algıyı nasıl ikiye böldüğümüzü göreceğiz: Duyusal mod, yani sol beyin algısı dediğimiz mod – bu, sadece sol beyinde yer almaz, bir moddur. Ve sonra, zaman ve mekânın ötesinde olan sağ beyin algı modu vardır. Şimdi, bu algılara dalıp, tarih boyunca nasıl etkileşime geçtiklerini ve eski insanlıkta aynı mıydılar yoksa farklı mıydılar, bunu bulmaya çalışacağız.

Sonra, modern bilimin başka bir yönünü ele alacağız, bildiğimiz modern bilişsel bilim. Bu, duyusal algımızın nasıl çalıştığıdır. Duyusal bilgiyi alırız, beynin belirli bölgelerine iletiriz, ardından anlam düzeyi devreye girer ve anlamlı üç boyutlu resimler oluşturur. Sonra bunu gerçekliğimiz olarak yansıtırız. Yani yaşadığımız dünya, duyusal algımızdan yansıtılan bir gerçekliktir.

Eğer tarihin daha önceki dönemlerinde insanların duyusal algıları farklı olsaydı, eğer algının odağı tamamen sol tarafta değilse, belki kısmen sağ taraftaydı, onların algısı farklı olurdu. Ama algıları farklı olsaydı, yansıttıkları dünya da farklı olurdu. Örneğin, Mısır’a gelirseniz, firavunların ve eski Mısırlıların şu an yürüdüğünüz aynı topraklarda yürüdüklerini düşünürsünüz. Hayır, onlar yaşadıkları başka bir dünyayı yansıtıyorlardı ve biz de yaşadığımız bir dünyayı yansıtıyoruz. Yani aynı dünya değil.

Bu dünyayı başlangıç noktamız olarak alalım. Şimdi biliyoruz ki sol beyin algısı, bir tür duyusal algıdır ve bu algı bizim gerçekliğimizi yaratır. Hatta zamanı ve mekânı, doğrusal zaman ve mekânı da yaratır. Zaman ve mekân, duyusal olarak algılanır ve belirli bir zaman çizgisine sahiptir. Bu yüzden, biz bu dünyayı, bu doğrusal zaman çizgisine ilişkin yasalarla yaratırız. Örneğin, sebep-sonuç yasaları; bir sebep-sonuç yasasına sahip olmak için önce ve sonra gerekir.

Bu dünyada yaşarken, her şeyi doğrusal bir şekilde, eylem ve tepki, sebep ve sonuç, önce ve sonra ile açıklamaya çalışırız. Ancak, çok boyutlu kavramlara geçtiğimizde, çok boyutlu zaman tamamen farklı bir şeydir. Biz bunu doğrusal zamana çevirmeliyiz ve ardından sebep-sonuç ekleriz. Çünkü doğrusal zaman olmadığında sebep-sonuç da olmaz. Kültürel içeriklerimize dayalı olarak kişileştirme ekleriz ve bunların hepsi bizim sol beyin algımız tarafından oluşturulur; bu doğrusal zaman ve mekânı yaratır. Ancak kendimizde ne kadarının gerçekten sol beyin algısı olduğunu görelim.

Yani, beni şu an gördüğün haliyle, karşında duran bu kişileştirilmiş kimlik, sol beyin kişileştirmenin bir sonucudur. Sen de sol beyin kişileştirmenin bir sonucusun. Hatta karşındaki masa bile maddidir, çünkü duyusal algı onu böyle yapar. Dokunma duyusu, belirli bir frekansta olduğu için maddi bir hale gelir. Ama eğer dokunma duyumun frekansı değişse, başka bir maddi dünyaya dokunur ve bu dünyadan geçebilirdim, sanki hiç var olmamış gibi. Yani duyusal algımız, bu gerçekliği bizim için yaratıyor.

Peki, bu bizim tam anlamıyla ne olduğumuz mu? Başka bir açıdan bakalım. Duyularımızın çalışabilmesi, kimliğimizin ortaya çıkabilmesi için duyusal algıya ihtiyacımız var. Ancak, beynin canlı değilse duyusal algı olamaz. Bu, beynine kan akması gerektiği anlamına gelir, beynini canlandırmak için. Duyular uyanır ve sonra dünyayı yaratırız. Ama kan bunu yapabilmek için, varlığımızdan önce bir aşama olması gerekir. Bu, bedenimizin yaşamıdır. Bedenimizin yaşamı, doğrusal algının bir parçası olamaz, kimliğimizin bir parçası olamaz. Çünkü kimliğimiz var olmadan önce mevcuttur. Zaman ve mekânın doğrusal yapısından önce mevcuttur.

O halde bedenimizi ne yönetiyor? Eğer bu, bildiğimiz zaman ve mekân değilse, bedenimiz çok boyutlu zaman ve mekân tarafından yönetiliyor demektir. Bedenimiz, evren tarafından yönetiliyor, bu dünyada hiçbir şey tarafından değil.

Kalp atışınız, onu ne çalıştırıyor? Evrenin ritimleri, bedeniniz aracılığıyla çalışıyor ve bedeninizin tüm fonksiyonlarını yürütüyor. Şimdi, burada bir soru sorulabilir: Eğer evren biyolojik fonksiyonlarımızı yönetiyorsa, evren işleyişimizi sağlıyorsa ve evren çok boyutluysa, yani doğrusal değilse bu, bir bakıma sonsuz olduğu anlamına gelir. O halde, neden sonsuza kadar yaşamıyoruz? Vücut fonksiyonlarımız evrensel, ve evrensel fonksiyonlar olarak aslında sonsuza kadar yaşamam gerekir. Ancak burada küçük bir nokta var. Duyusal farkındalığımı doğrusal zaman ve mekâna kazandığımda ve bedenimin farkına vardığımda, onları doğrusal zaman ve mekânla uyum haline getiriyorum. Ve bu fonksiyonlara aslında sahip olmadıkları kriterleri ekliyorum; “önce” ve “sonra” gibi. Bir anda, organ fonksiyonlarım doğrusal zamanı takip etmeye başlıyor. Onlar doğrusal zamana çevriliyorlar ve bu yüzden yaşlanıyorum, tüm bunlar böyle oluyor.

Ancak, eğer duyusal algımın organ fonksiyonlarım üzerinde bir kontrolü olmasaydı, sonsuza kadar yaşardım. Ne yazık ki, onların üzerinde kontrol sahibiz. Ama sonsuza kadar yaşayan bu parçamız, sanki iki ayrı varlık gibiyiz. Bu, insanlığın bir parçası, yani modern insan olarak bugün olduğumuz kişi, bölünmüş bir insan. Modern insanlar iki ruha sahip. Neden? Çünkü sol beyin kişiliğimiz tamamen sağ beynimizden kopmuş durumda. Yani iki ruh var: Sağ beynin evrensel ve ölümsüz ruhu burada, ve sol beynin ölümlü ruhu da burada. Ama aralarında, olması gerektiği gibi bir iletişim yok. Eskiden ya da hayvanlarda olduğu gibi bir iletişim mevcut değil, çünkü aralarında bir bölünme yoktu ve algı bu aralıktan serbestçe hareket edebiliyordu.

Hayvanlar hâlâ sağ beyinde bir miktar algı odaklarına sahip, bu yüzden doğa yasalarını takip ediyorlar. Doğa yasalarını takip ettiklerinde, bir bakıma kutsallar. Çünkü doğa yasalarını takip ediyorlar. Bizim ise özgür irademiz var, bu yüzden doğru ya da yanlış yapabiliriz. Hayvanlar, kuşlar, ağaçlar ve doğadaki her şey doğa yasalarını takip eder, onlar yanlış yapamazlar.

Bu yüzden bir bakıma doğa kutsaldır. Doğanın bu kutsallığı, varlık hiyerarşisinde bir hayvanı insandan daha yüksek bir konuma yerleştirir, eğer buna özgür irade ve zekâ açısından değil de evrensel alem açısından bakarsak. Evrensel alemde zekadan daha önemli şeyler vardır. Doğa yasalarının tamamen farkında olan ve onlarla yaşayan hayvanlar, bizim olduğumuzdan daha yüksek bir seviyededir. Örneğin, Antik Mısır’da hayvanlar, insan ile ilahi arasındaki aracı olarak konumlandırılmıştı. Hayvanlar aracı idi. İnsan başlı hayvan figürleri gördüğünüzde, bu durum insanlara daha yüksek bir statü verilmesi anlamına geliyordu; insana bir hayvan başı koyarak onu kutsal yapıyor ve insanı doğal düzenin bir parçası haline getiriyordu.

İnsan, sağ beyin tarafına kapı açılırsa bunu başarabilir. Kalbin zekâsı aracılığıyla iletişim kurabilirse, bu olur. Ancak bir noktada kapı kapanmış durumda ve tamamen sol beyin bilincine hapsolmuş durumdayız. Sol beyin bilinci çok iyi ve çok analitiktir; içinde bulunduğumuz medeniyeti, gördüğümüz şekilde kurdu. Ancak medeniyeti duyusal organlarımızın bize verdiği bilginin sadece %2’sine dayanarak inşa ettik. Geriye kalan %98 ise bilinçaltımızdan ve kalbimizden ayrıldığımız kapıların arkasında kalan bütünsel bilgidir.

Kalp bilir, kalp yaratılışın %98’i ile iletişim kurar. Kalp için doğrusal zaman ve mekân yoktur; kalp çok boyutlu zaman ve mekânı görür. Bilinçaltınızda, kalbin zekâsında zaman ve mekân içinde hareket edebilirsiniz; doğrusal zaman ve mekânla sınırlı değilsinizdir. Çok boyutlu zaman ve mekân içinde hareket edebilir, bireysel ya da kolektif olabilir hatta evrensel olabilirsiniz.

Bu şekilde, gelecekte, geçmişte ya da şimdide olabilirsiniz; hepsi bir ve içinde hareket ettiğiniz bir bütünlük oluşturur. Bu, ölümlü veya ölümsüz ruhumuzun aslında yaşadığı muhteşem, çok boyutlu bir varoluştur. Neyse ki öldüğümüzde, ölümlü ruhumuzu geride bırakıp ölümsüz ruhumuzda yaşamaya devam ederiz. Bu, tersine olmaz; bu iyi bir şeydir. En azından bir zaman sonra ölümsüz olduğumuzu bilmemiz, içimizi rahatlatır.

Doğanın yasalarıyla, hayvanların yaptığı gibi yaşamanın kutsallığını anladığımızda, Antik Mısır’daki hayvanların kutsallığını da anlamış oluruz. Örneğin, Antik Mısır’da bir kediyi öldürmek ölümle cezalandırılırdı, çünkü kutsal bir varlığı öldürmüş olurdunuz. Kedilerini, köpeklerini ve diğer birçok hayvanı mumyalarlardı. Antik Mısır’da birçok hayvan mumyalanırdı. Eğer Saqqara’ya giderseniz, piramidin yakınındaki Serapeum‘u görebilirsiniz. Yeraltına inip devasa granitten yapılmış, 2 metreye 2 metre, 4 metre uzunluğunda ve belki 80 ton ağırlığında olan lahitleri göreceksiniz. Bugün bildiğimiz kadarıyla, kesin olmamakla birlikte, bu lahitler kutsal boğalar için yapılmıştı. Kutsal boğaları mumyalayıp bu dev lahitlere koyarlardı, bu yüzden büyük bir lahit gerekiyordu.

Serapeum’a gittiğinizde, o uzun yeraltı tünellerini ve bu devasa megalitik lahitleri o tünellere nasıl getirdiklerini göreceksiniz. 80 tonluk veya 60 tonluk bu lahitleri o tünellerde nasıl hareket ettirip aşağıya yerleştirdiklerini anlamak, hayvanlarının kutsallığı için ne kadar büyük bir çaba sarf ettiklerini gösteriyor.

Hayvan krallığının bu kutsallığını vurguluyorum. Çünkü geri dönüp Antik Mısırlının zihnini anlamaya çalışacağım. Bunu yapmak için, Jung’un insanlığı algı yoluyla kategorize etme yaklaşımını ele alacağım.

Genellikle insanlığı Homo sapiens olarak sınıflandırırız ya da 3 milyon yıl geriye gidip farklı kategorilere ayırırız; Cro-Magnon insanları ve çeşitli diğer insan türleri gibi. İnsanları doğayla etkileşim biçimleri, vücut şekilleri gibi unsurlara göre sınıflandırırız. Ancak vücut şekilleri genelde oldukça benzerdir ve bu durum, size gerçekten o kişinin dünyayı nasıl gördüğünü göstermez. Eğer bir insan fosili bulursanız, evet bazı farklılıklar olacaktır, ama bu size bu kişinin dünyayı nasıl gördüğünü, ne düşündüğünü anlatmaz.

Eğer bu kişi dünyayı farklı bir şekilde gördüyse, bizimkinden farklı bir dünyada yaşamış demektir. Onun bedenini burada bulsak da, o kişi yaşarken bu dünyada değil, bu dünyaya üst üste binmiş başka bir maddi dünyadaydı. Bu yüzden insanlığı sadece vücut şekillerine göre sınıflandırmak yeterli olmaz.

İsviçreli psikolog Carl Gustav Jung, insanları sağ ve sol beyin arasındaki algı odağındaki değişim üzerinden sınıflandırmaya yönelik bir yöntem geliştirdi. Jung, insanlığı, sağ beyin ile sol beyin arasındaki algı farkına dayanan bir şekilde kategorize etti. İlk olarak “ilkel insanlık” terimini kullandı. İlkel insanlık, tıpkı hayvanlar gibiydi; algı tamamen sağ beyinde toplanmıştı, sol beyin aktivitesi çok azdı. Bu nedenle bireysellik ve analitik yetenekler çok gelişmemişti. Ancak bu insanlar, çok boyutlu dünyaya tamamen açık bir iç görüye sahiptiler, yani doğanın yasalarına göre hareket ediyorlardı, tıpkı hayvanlar gibi.

İnsanlar güçlü bireysel kimliklere sahip değillerdi, daha çok bir grup zihni olarak hareket ediyorlardı. Bu, ilk insanlardı; çok boyutlu bir dünyada yaşıyorlardı, doğanın bir parçasıydılar, ancak çok boyutlu doğanın içinde yaşadıklarının farkında değillerdi. Kimlikleri hala çok zayıftı, bu yüzden doğal yasalarla etkileşimde bulunarak yaşıyorlardı, ancak bu yasaların kendilerinden farklı olduğunun bilincinde değillerdi. Yani doğanın bir parçasıydılar.

Daha sonra, sol beyin bazı aktiviteler aracılığıyla biraz daha gelişti ve Jung ikinci kategoriye geçti: eski insanlar. Eski insanlar artık beceriler geliştirmiş, bir kimlik ve kişilik kazanmışlardı, ancak hala sağ beyine odaklanmışlardı. Yani, modern insanların duyusal yeteneklerine sahiplerdi, ama diğer tarafa (bilinmeyen ya da görünmeyen dünyaya) açılan kapı hala açıktı. Onlar, bir bakıma melez, çok boyutlu insanlar olarak tanımlanabilirler. Eski uygarlıkların kurulduğu zaman da bu dönemdir. Antik Mısır bu dönemde büyük medeniyetini inşa etti. Antik Mısırlıları modern insanlar gibi düşünmemeliyiz; onlar eski insanlardı ve doğanın görünmeyen güçleriyle tamamen etkileşim içindeydiler.

Daha sonra, birdenbire, büyük değişim dediğimiz şey gerçekleşti. Büyük değişim, bilinç odağının sağ beyinden tamamen sol beyine kaydığı ve kapının kapandığı bir dönemdir. Bu, bir felaket gibiydi, bir tür yeni döngü başladı. Dünya aniden değişti ve yeni bir dünya ortaya çıktı. Modern insan bu büyük değişimin bir sonucudur; çok gelişmiş sol beyin yeteneklerine sahip, ancak sağ beyin kapısı kapanmıştır. Kapı kapandıktan sonra, insanlar kapının arkasında ne olduğunu görmekten korktular. İnsanlık, kapının kapalı olduğu bir durumda, orada karanlık olduğunu düşünerek, korktuğu için oraya gitmek istemedi. Kapının arkasına bir göz atmaya cesaret etmeleri ise çok uzun zaman aldı.

Freud, arka planda küçük bir göz atmaya çalıştı; ölüm arzusu ve cinsellik gibi konularla ortaya çıktı. Evet, korkuyordu. Sonra Jung biraz daha derine gitti, ancak hala sol beynimizde sıkışıp kaldık.

Şimdi antik Mısır’ın kökenlerine dönelim. Şu anda söylediğimiz modern bilimsel algılama ve kavrayış görüşlerimizi alacağız ve birlikte, ben ve sen, medeniyetlerin başlangıcını tersine mühendislik yapacağız. Geri gideceğiz ve ilk medeniyetlerin başlangıcını tersine mühendislik yaptığımızda neler olacağını göreceğiz.

Öncelikle, neden tersine mühendislik yapmalıyım? Eğer tarihe geri dönmek için bir şey tersine mühendislik yapıyorsam, aslında elimde bazı gerçekler olması gerekiyor. Çünkü ben bir bilim insanıyım, gerçeklere çok önem veriyorum. Teoriler icat etmeye başlamak istemiyorum; hayır, adım adım gerçekler ve hakikatler üzerinden ilerlemek istiyorum. Bunu yaptığımızda, gerçeklerin kurgudan daha tuhaf hale geldiğini göreceksiniz.

Şimdi birkaç gerçeği ele alalım. M.Ö. 400 civarında, Yunan tarihçi Herodot, şu an Heliopolis olarak bilinen Mısır bölgesine gitti. Orada rahiplerle tanıştı; ona uygarlığımız güneş batmadan veya güneşin batıdan doğduğunda başladı, dediler. İki kez demek, büyük yıl olan 26,000 yılı işaret ediyor; eğer bunu iki katına çıkartırsanız, 50,000 yılın üzerinde bir zamanı işaret ediyorlar. Yani ona Mısır uygarlığının o zaman başladığını söylediler.

Bu, bir şey ama Herodot’un duyduğu dışında elimizde herhangi bir kanıt var mı? Somut bir şey var mı? Çünkü başkasının söylediklerine güvenemeyiz; belki de bu, onun icadıydı. Hayır, oraya gidiyoruz; örneğin, Palermo‘da, İtalya’daki Palermo Müzesi‘nde bir taş var. Orada Troy Müzesi’nde ve Maneton‘un rahiplerinin krallık listeleri var; bunlar 50,000 yıl öncesine kadar gidiyor. Onlar, 50,000 yıl önce bazı şeylerin gerçekleştiğini söylüyorlar. Şimdi Maneton’un hanedanlar listesini aldığımızda, ilk olarak resmi Mısır bilimi için kullanılıyordu; ilk hanedana kadar geri gidiyorlar ve sonra bir çizgi çekiyorlar, ve diyorlar ki, bunun öncesi mitoloji.

Ancak liste, her bir kral, eşi, çocukları, başarıları ve tüm bunlarla birlikte 12,000 yıl süren hanedanlıkları içeriyor. Her kral için 12,000 yıl boyunca ve bunlara Şamor hanedanları deniyor. Şimdi bunun ötesine geçelim; başka 23,000 yıla, Neto dönemine geçelim. O zaman bile, birçok hanedanlık ve ne yaptıkları, her kralın adı, yaptığı işler, eşi, çocukları ve başarıları hakkında bilgiler veriyorlar. Fethettikleri bölgeler gibi. Peki, birinin oturup 50,000 yıl geri giden listeler, listeler, listeler yazmasının amacı ne? Bütün bu detayları vermek, gerçek bir şeyi işaret etmelidir. Yani, şimdi antik Mısırlıları inceleyelim, Neto döneminde ne durumdaydılar. Evet, bazen Sümer Kralları listesindeki bir kral, 20,000 yıl kadar ya da buna benzer absürt bir süreyle hüküm sürebiliyordu.

Peki neden? İşte burada, 50,000 yıl önce Mısır’ın, yani medeniyetimizin başlangıcı olan dönemde, Sepi olarak adlandırdıkları bir şey var. Sepi, zaman öncesi anlamına geliyor. Şimdi karmaşık bir duruma geliyoruz: Mısır medeniyeti zamanın kendisinden daha yaşlı mı? Farklı bir algı. Evet, buna bakalım.

Zamanı, lineer zaman olarak nasıl algılıyoruz? Lineer zaman, algı odak noktanız sol beyinde olduğunda vardır. O zaman lineer zamanda yaşıyorsunuz. Ancak algı odak noktası tamamen sağ beyinde ise, lineerlik olmaz; çok boyutlu bir zaman, evrensel bir zaman olur. Bu, lineer zamanın ortaya çıkmasından önceki bir durumu ifade eder.

Yani, eğer geri dönüp Jung’un dediği gibi algı odak noktamızı yıllar boyunca sağ beyin algısına geri getirebilirsek, zamansız çok boyutlu bir zaman durumuna ulaşacağız. İnsanlar çok boyutlu zamana girdiğinizde, yani bir insan olarak burada, diğer dünyalar veya diğer boyutlar olarak adlandırdığımız tüm çok boyutluluğu görebiliriz ve aslında onlarda özgürce yaşar ve hareket ederiz. Bugün bunu hayal edemiyoruz; sadece evimin kapısını açtığımda geleceğe biraz yürüyüp sonra geçmişe, sonra zaman içinde ileri geri gidip gidemeyeceğimi hayal edemem. Ama sol beyinde algılandığında, dışsal deneyimler veya rüyalar gibi, bu doğal bir şeydir.

Eğer o zamanda insanlık sağ beyinde, bilinçaltına ve bilinçdışına bir tür algıya sahip olsaydı, bu, diğer boyutlardaki varlıkları kişileştirebileceği ve bunları bizim boyutumuza somutlaştırabileceği anlamına gelir. Çünkü daha önce de söylediğimiz gibi, algımız maddi dünyayı yaratır. Yani diğer boyutları algılayabiliyorsam, onları somutlaştırabilirim. Bu da maddi dünyayı, bugün sahip olduğumuzdan çok daha geniş hale getirir.

Bugün bunun bir örneğini vermek gerekirse, köpeğiniz ya da kediniz tüm renkleri göremeyebilir, ancak algısı diğer tarafa kaydırılmıştır; o daha çok bilinçaltı tarafında yaşar. Bu yüzden aslında bizim göremediğimiz, köpekler ve kediler için maddi olan boyutları görebilir. Bu varlıklar onlara maddi olabilir; onları sevebiliriz ama biz bile onları göremeyiz. Yani, bu, bizim dünyamızın üzerine yerleşmiş başka bir dünya olur. Onlar diğer tarafta yaşar; bir virüs, tamamen farklı bir seviyede kendi dünyasına sahip olabilir.

O dönemdeki Mısırlı, birçok varlığı somutlaştırabileceğini hayal edebilir. Peki, bu nasıl çalışır? Onlar tam olarak bizim gibi olurlardı. Biliyor musunuz, biz burada nasıl somutlaşıyoruz? Ruhlarımız çok boyutlu bir alandadır; gelirler ve ruhlarımızla doğarız ve sonra maddi hale geliriz.

Yani aslında, bu çok boyutlu varlıklardan birçokları, tüm seviyelerden insan bedenlerine doğdu; maddileştiler. Maddileşerek, burada yaşayan normal insanlardan biraz farklı hale geldiler. Normal bir insanlık burada yaşıyordu ve farklı seviyelerde maddileşmiş insanlık vardı. Fiziksel olarak farklı görünüyorlardı. Bazı kutsal metinlerde onlara ‘düşmüş melekler‘ gibi isimler verilir. Örneğin, Osiris bu çok boyutlu varlıkların tümünün yaratılışın her yerinden buraya maddileşip geldiğini ve insanların arasında yaşadıklarını fark etti. Çünkü burada doğmuşlardı ve insanlarla birlikte yaşıyorlardı.

Algının genişlemesi, onların uzayda ve zamanda seyahat etme yeteneklerinin de onlarla geldiği anlamına geliyordu. Yani, aslında yer çekimini fethedebilme yeteneğine sahip varlıklar vardı; zaman içinde ileri, mekânda ileri gidebiliyorlardı. İnanılmaz teknolojiler getiriyorlardı, bugün bile hayalini kuramayacağımız türden. Bu varlıklar Mısır’da belki ‘Neto’ ya da başka uygarlıklarda ‘Anunnaki’ olarak maddileşmişlerdi, ancak bu, insan algısının burada maddileşmelerine izin veren şeydi. Çünkü o dönemde beyin, sağ beyin bilincine hâlâ açıktı.

Peki, bugün onların araçlarından, çok gelişmiş aletlerinden neden iz bulamıyoruz? Çünkü algıda bir değişim yaşandığında ve kapıyı kapattığınızda, çok boyutlu bir kaynağa sahip her maddileşme yavaş yavaş parçalanır. Farklı zaman-mekân gerçekliğiyle başa çıkamaz. Bu nedenle, bu varlıklar yavaş yavaş bizim gerçekliğimizden kaybolurlar. Bu yüzden birçok araçları, eşyaları zamanla birlikte yok olur. Ve biz, tüm dünyada bu devasa anıtlarla baş başa kalırız; bunların nasıl yapıldığını bilmeden, çünkü onları inşa eden araçlar ve insanlar artık burada değildir.

Mısır’da belki ‘Neto’, başka yerlerde, Hindistan’da, Atlantis’te, Sumer’de başka varlıklar bu medeniyeti inşa ettiler. Evrensel çok boyutlu varlıkların veya evrensel bir medeniyetin bir parçası olarak, kapı kapandığında geriye sadece miraslar kalır.

Ama neden böyle söylüyoruz? Çünkü elimizde bazı listeler var. Aslında, elimizde Manetho’nun söylediği gibi Palmo taşı gibi bir taş var. Elimizde çok sayıda kanıt var. Sorun şu ki, bunlar yeterince açıklanmamıştı. Şimdi benim ve senin yaptığımız şey, beyin algısı, kavramlar ve gerçeklik projeksiyonu ile geri gidip çözümleme yapmak. Aniden, Mısır’da burada var olan harika bir medeniyetimiz oluyor; her şeyin kaynağı burası. Bugün gördüğünüz şey bir miras. Yani, bu hibrit tanrıların gerçekten burada var olup olmadığını soruyorsanız, eğer hayvanların tanrılara aracılık ettiğini biliyorsanız, algınız aracılığıyla başka çok boyutlu alanlardan varlıkları maddileştiriyorsanız, bu maddileşmenin bir kısmı sizin personifikasyonunuza bağlı. Şeyleri personifiye etme eylemi vardır ve onları insan bedenleriyle personifiye edersiniz; ama onları daha kutsal kılmak için hayvan başları ve benzeri şeylerle personifiye edersiniz. Bu, onları insanlıktan daha yüksek bir seviyede konumlandırmak anlamına gelir. Bugün bunu ters anlıyoruz ama o zamanlar, insanlıktan daha yüksek bir seviyedeydiler.

İşte antik Mısır’ın kökeni. Bize verdikleri teknolojiler hakkında bir fikir vereyim; Mısır’a geldiğinizde, Abidos’ta, Ozerian adı verilen çok bilinen bir tapınak var. Seti Tapınağı’nın yanında, Seti Tapınağı hiyerogliflerle oymalı bir şekilde inşa edilmiştir, Orta Krallık dönemine ait gibi ama içinde, devasa taşlardan yapılmış bir tapınak var. Biliyorsunuz, Sfenks’in önündeki tapınak gibi, büyük megalitik taşlar, hiç oyması yok; bunlar daha önceki bir dönemden gelmiş olmalı. Burada benzer bir yapı, Ozerian olarak adlandırılıyor. Ozerian’ın ilginç tarafı, devasa granit bloklardan yapılmış olmasıdır ama tabanı aslında kumtaşı, kireçtaşı gibi daha yumuşak taşlardan oluşuyor. Granitlerin üstte, daha yumuşak taşların altta olması çok garip. Ama tapınağın ortasında çok fazla su var, bu yüzden her seferinde onu boşaltmaya çalıştıklarında büyük bir basınç çıkıyor ve orayı dolduruyor; boşaltamıyorsunuz. Şimdi bazı sensörler ve şeyler yerleştirdiler ve Ozerian’ın suyun üzerine inşa edildiğini buldular.

Ama bunun altında bir zemin yok. Evet, kutsal bir güç noktası. Bu belirli noktadaki su basıncı o kadar güçlüydü ki, onun üzerine bir tapınak inşa ettiler ve altındaki gerçek su yatağı 600 feet derinliğe iniyor. Yani, üstte olduğunu hayal edin. Abidos’a gittiğinizde, Oian’ı ziyaret edin; büyük bir havuz var. Bir tapınağa gireceksiniz; bu, diğer tapınaklar gibi bir tapınak ama tapınak ortasında, su gibi görünüyormuş gibi bir şey bulabilirsiniz. Sanki bir su havuzu gibi ama bunun nereden açıldığını bilemeyeceksiniz.

Pyramidler de suyun üstüne mi inşa edildi? Şimdi, piramitlerin tarihine biraz sizi götüreceğim. Piramitlerin kavramı; insanlığın şafağına geri dönersek, insanlar ilkel bir insan, hayvanlara daha çok benziyorlardı. Hayvanları çok taklit ettiler; örneğin, bir kuşun ölülerini toprağa gömdüğünü gördüler ve bu yüzden aynı şeyi yapmaya başladılar. Hayvanların hasta olduklarında kutsal alanlara gittiğini, su içip iyileştiklerini gördüler ya da hayvanların böyle alanlarda gömülmeye gittiğini, bu alanlarda öldüklerini fark ettiler. Kutsal alanların etrafında birçok türün ritüeller gerçekleştirdiğini gözlemlediler. Bu nedenle insanlık, ritüellerini hayvanlardan öğrenmeye başladı. Örneğin, kuşlar V formasyonunda uçarlar ve bir kutsal alanın üzerinden geçtiklerinde daireler çizmeye başlarlar. Birkaç kez dönerler ve sonra V formasyonlarına devam ederler. Eğer kötü enerjilere sahip bir güç alanının üzerine gelirlerse, sadece dağılırlar ve sonra tekrar toplanırlar. Böylece insanlık, kutsal güç noktalarını ve bunlarla birlikte ritüelleri hayvanları taklit ederek keşfetti.

Ama o alanlardaki su, çok spesifik bir su türüydü; bugün buna kaya suyu diyoruz. Bu kaya suyu, yaklaşık 80 cm genişliğinde damarlar halinde akan sudur ve bu damarlar, yerin kayalık katmanlarından yaklaşık 150 metre aşağıya iner. Aslında, bütün dünyayı geçip giden damarlar gibi. Bu damarların çıktığı su, damarlar kesiştiğinde bazen bir vortex oluşturur; bu, kesişim noktasında yukarı çıkan bir enerji vortexi yaratır ve bazı suyu çeker, ardından yerden kutsal bir kaynak veya bir kutsal göl, bir vahşi gibi şeyler çıkar. Böylece, kutsal alanlarımızın en önemli yönlerinden biri, bu kayalardan gelen doğal su kaynağıdır.

Avrupa genelinde, eski kiliseler inşa edildiğinde, kayalardaki suyu bulmak için kazı yapma veya delme gelenekleri vardır. Avrupa’daki tüm kiliselerin, bu konuda Zurich şehrinde, İsviçre’de, 1,200 şifalı su kaynağı vardır. Sokakta yürürken her yerde şifalı su kuyuları bulabilirsiniz; sokaktaki çeşmelerden içebilirsiniz, her yerde şifalı sulardır. Şimdi, kutsal alanların ana faktörlerinden biri şifalı sudur. Ardından bir vortex vardır. Bu vortex’in çok boyutlu özellikleri vardır; bu vortex’e girdiklerinde, yüksek varlıklarla bir tür iletişim kuruyorlardı ve bu, o yerlerdeki kehanetlerin yüksek varlıklarla iletişim kurmasının başlangıcıdır. Zamanla, belki de 40 ton ağırlığında granitten bir taş getirdiklerini bulursunuz çünkü yoğun bir kristal içeriğine sahip bir taş gerektiğini hissettiler. Yoğun kristal içeriğine sahip taşların, bölgenin enerjisini daha geniş bir alana yayacağına inanıyorlardı.

Daha güçlü hale getirdiler. Hayal edin, bir mağara adamı bazen 200 mil yol gidiyor ve bir kaya dağında bir kaya kütlesi alıyor. Bunu ahşap kızakların üzerine koyuyor, suyun üzerine koyup yüzdürüyor, sonra tekrar kızaklara koyup kendi alanına geri getiriyor. Bu süreç 10 yıl sürebilir. Sonra orada, bu kayayı yerleştiriyorlar. Bu, bildiğimiz ilk mimari çalışmadır ve buna günümüzde maner diyoruz. Maner, kutsal alanları işaretleyip enerjilerini yayıyor. Tarih boyunca, obelisklerin, kulelerin ve tüm türdeki kulelerin kökeni manerlerden gelmektedir. Şimdi, bu kadar da değil; onların daha önemli bir şeyi vardı. Bu güç noktalarına geldiklerinde iki megalitik taş dikiyorlar. Hayal edin, her biri yaklaşık 40 ton olan iki taş. Sonra üçüncü taşı alıp bu iki taşın üstüne koyarak bir kapı oluşturuyorlar. Bu kapıyı ekvinoslara göre yönlendiriyorlar. Yani, binlerce yıl önce, 50,000-100,000 yıl önce, bu kapıyı ekvinoslara göre inşa ettiklerini hayal edin. Ben de bir kapı modeli yaptım ve onu döndürdüm; ne olduğunu görmek için döndürmeye devam ettim. Şimdi onu bir kutsal alan noktasına koydum ve belirli bir açıda, ekvinosların doğu-batı aralığında döndürmeye devam ettim. Aniden, içinden çok güçlü bir kutsal enerji yayılmaya başladı. Yani kapı, kutsal güç noktalarını yaşam döngüsüne bağladı. Hayal edin ki, bu kapı, kutsal alanı yaşam döngüsüne bağlıyordu.

Sonra, daha sonra, dolmanı kapladıklarını buluyoruz. Buna dolmen diyorlar; dolmenı çamurla kapladılar. Böylece, çamurdan bir tepe oluşturuldu ve dolmen, iç bir odanın parçası haline geldi. Bu, günümüze kadar olan tüm kutsal yapıların kökenidir, prehistorik dolmendır. Tarihin ilerleyen dönemlerinde bazı insanlar Avrupa’daki kutsal dağları buldular ve bunların üzerine kaleler ya da kiliseler inşa ettiler. Ancak bu yapıların, dolmenların içinde olduğu yapay bir tepe olduğunu bilmiyorlardı. Bugün, bunları keşfettik. Başlangıçta, dolmenı toprakla kapladılar; daha sonra, çamur tuğlalarıyla kapladılar ve yavaş yavaş piramit dönemine geçtik. Piramitler, dolmen odalarıyla etkileşimde bulunmanın son mimari ifadesidir.

Ama her piramidin özü dolmen odasıdır ve her piramidin altında bir su kaynağı bulacaksınız. Bir yerlerde bulabilirsiniz veya gizli olabilir ya da çok derin olabilir. Dolmenler ve piramit, nihai ifade olarak oradadır. Elbette, piramidin mimari olanaklarına sahip olduğunuzda, etkileşiminizi geliştirmeye başlayabilirsiniz. Çünkü şimdi dolmenle ve burada yaşam gücüyle etkileşimde bulunuyorsunuz ve yaşam gücü, evrenin yakıtıdır. Yıldızların birbirinin etrafında, güneşin etrafında dönmesini, galaksinin hareket etmesini sağlayan bir güç olmalı; bu yaşam gücüdür. Sizi büyüten yaşam gücüdür, hareket etmemizi sağlayan yaşam gücüdür. Yani enerjilerimiz, yaşam gücünden başka bir şey değildir. Eski uygarlıklar, Neto zamanında gelen uygarlıklar, ana yakıtlarının, ana enerjilerinin yaşam gücü olduğunu biliyorlardı.

Bazı insanlar, piramitlerin elektrik üretmek için inşa edildiğini söylemeye çalışıyor. Bunlar, daha alt tür enerji olacaktır; bu enerjilerin içinde yaşam yoktur ama yaşam gücü, kullanabileceğiniz akıllı bir canlı güçtür. Bunu kutsal alanlar aracılığıyla, dolmenın iç odası haline geldiği, daha sonra tapınaklardaki en kutsal yer haline geldiği dolmenler aracılığıyla kullanabilirsiniz. Şimdi, bütün bunları anladığınızda, bu alanların kutsallığını anlayabilirsiniz. Çünkü insanlar bugün, bir turistik alanı ziyaret ettiklerinde, orada birinin size şunu bunu gösterdiğini, sandviçinizi yerken güldüğünüzü ve kutsal bir alanda olduğunuzun farkında olmadığınızı bilmelisiniz. Örneğin, bugün bir kiliseye gittiğinizde, bir kiliseye girdiğinizde belirli bir saygı vardır; çünkü o inancın sahipleri hâlâ bu dünyada.

Ama diğer binaların sahipleri çoktan gitmiş durumda, bu yüzden sadece manzarayı izleyip keyfini çıkarıyorsunuz. Hayır, bu tapınakların her biri, varoluşun çok boyutluluğuna bağlı çok çok önemli bir kutsal güç noktasına bağlıdır ve bu da var olmanın nedenidir. Bu nedenle, bir dua ile saygıyla içeri girmelisiniz. Eğer bir alanı ziyaret edecekseniz, en iyi şekilde faydalanmak için önce kendinizi iyi bir şekilde yıkamalı, meditasyon yapmalı ve kendinizi hazırlamalısınız. Yani bazı ruhsal egzersizler yaptığınızda belirli bir hazırlıktan geçiyorsanız, aynı şeyi bu alanları ziyaret ederken de yapmalısınız.

Size bu alanların inşası hakkında antik zamanlarda önemli bir şey söylemek istiyorum. İnsanlığın başlangıcından beri bu yapıları kimler inşa etti, hangi tür işçileri kullanacaklar? Bugün insanlar düşünüyor ki, oh, kölelerini kullanmış olabilirler ya da hizmetçilerini ya da başkalarını işe almış olabilirler. Bu tamamen yanlış çünkü kutsal binalar için kurallar vardır ve bu kuralların ilki, özgür olmanız gerektiğidir. Hiçbir efendi olmadan, işte bu yüzden özgür masonun kökenidir. Yani bir kilisenin inşasında çalışmaya izin veriliyordu. Ama eğer kendi efendiniz varsa ve o sizi çalıştırıyorsa, bu bir seçim özgürlüğü olmalıdır. Yani özgür olmalısınız ve ardından taşları bile dokunmadan önce belirli bir inisiyasyondan geçmelisiniz. Taşlara dokunmanız veya taşlar üzerinde çalışmanız için tamamen temiz olmalısınız. En azından 40 gün gibi bir süre inisiyasyon geçirmelisiniz. Barcelona’daki katedralin inşasında Antoni Gaudí, yapıya ilk adımını atmadan önce, 28 gün boyunca oruç tutma ve inisiyasyon ritüelleri geçirdi. Antik binaların inşası, çok özel loncalar tarafından yapılmalıydı. Bu kişiler, kutsal güç noktalarıyla etkileşimde bulunmanın tüm ruhsal sırlarını biliyorlardı. Çünkü eğer inşaatçı, kutsal güç noktasıyla etkileşim ritüellerine sahip değilse, taş keserken veya ahşap işlerken, o enerjiyi saygısızca zayıflatmış olursunuz. Ama bina, enerjiyi artırmak üzere tasarlanmıştır. Bu nedenle, orada çalışan insanın, bir taşı bile dokunmadan önce belirli bir ruhsal hazırlık seviyesine sahip olması gerekiyordu.

Antik Mısır’da bunu yapan insanlar, gönüllü olarak gelir ve çalışırlardı. Genellikle bu, Nil taşkınları sırasında olurdu, çünkü Nil taşkınları sırasında tarlaları suyla kaplıydı. Bu nedenle ritüellerini yapar, her şeyi yapar ve tapınaklarda çalışırlardı. Bu yüzden tapınakların kendileri bir ritüel olmalıydı. Antik şehirler inşa edildiğinde, firavun bir tılsım yaratıyordu; bir ritüeldi bu. Şehir, bir mükemmeliyet eseri olarak inşa ediliyordu ve bu mükemmeliyet eseri, onun kendi inisiyasyonu içindi. Şimdi, belirli bir noktaya değinmek istiyorum. Tüm inançlar ve dinler, ne olursa olsun, farklı inançlarınız, farklı ritüelleriniz, birçok farklı şeyiniz olabilir. Bu şeylerin hepsi, meditasyon yapıyor olsanız, başka şeyler yapsanız bile, bir anlamda araçtır; hedef değildir. Araçlar, bir hedef içindir. Hedef nedir? Hedef, eylemin mükemmeliyetidir. Peki bu neden önemlidir? Eylemin mükemmeliyeti, bilinçaltınızdaki çok boyutlu değerlerin sizi eylemlerinizde yönlendirmesi anlamına gelir. Eylemlerinizin ustası kimdir? Sadece algı duyunuzla, yalnızca %2’sini sahiplenirsiniz; %98’i evrendir. Bu nedenle, ilahi olanı, evreni eylemlerinizin ustası olarak kabul edin. Mükemmeliyet, hedeftir. Görünmeyen her şeyi, %100’ü işinize koyduğunuzda, bir mükemmeliyet seviyesine ulaşırsınız. Mükemmeliyet seviyesi, yalnızca fiziksel gerçekliğinizde değil, aynı zamanda yaratımın diğer %98’lik çok boyutluluğunda da yansımasını bulur ve bu hedeftir. Ama diğer her şey birer araçtır. İstediğinizi inanabilirsiniz, istediğiniz ritüelleri yapabilirsiniz; her dinin farklı bir ritüeli vardır.

Dünya üzerindeki birçok insanın farklı inançları var, tamam, bu önemli değil ama eylemin mükemmeliyeti konusunda yalnızca bir yol var; hepsi eylemin mükemmeliyetiyle sonuçlanıyor. Çünkü ruhsallık bir inanç değildir, ruhsallık eylemde olmaktır. Şimdi Pythagoras’a döneceğim.

Pythagoras, M.Ö. 700 civarında Mısır’a geldi. Firavun’a bir mektup getirmişti, Samos Kralı’ndan. Firavun ona bir mektup verdi ve Mısır tapınaklarında eğitim alabilmesi için izin verdi. Pythagoras Mısır’da 22 yıl boyunca eğitim aldı. Mektubu alarak her tapınağa gitti, mektubu gösterdi ve tapınağa katılmak istedi. Ama ona, “Üzgünüm, sana öğretecek bir şeyimiz yok,” dediler. Pythagoras, bir sonraki tapınağa gitti ve aynı şekilde, “Öğrenmeye geldim,” dedi; yine aynı yanıtı aldı. Sonunda, belki de Mısır rahiplerinin bir Yunanlıyı öğretmek istemediğini düşündü, çünkü o bir yabancıydı. Umutsuzluk içinde, en sonunda bir rahibe gitti ve ona, “Neden beni reddediyorsunuz? Yabancı olduğum için mi?” dedi. Rahip, “Hayır, seni reddediyoruz çünkü bizleri gerçekten anlamıyorsun,” dedi. Pythagoras, “Peki, tapınaklarda ne yapıyorsunuz?” diye sordu. Rahip, “Biz hiçbir şey öğretmiyoruz; öğretilecek bir şeyimiz yok. Biz deneyim tapınaklarıyız,” diye yanıtladı. Yani burada girişim sadece deneyim yoluyla olabiliyor. Yine mükemmeliyete ulaşma konusuna geliyoruz; tapınak seni mükemmeliyete götürüyor. İşte bu öğretimdir. Ben de hayatım boyunca, düşünebileceğiniz her türlü ezoterik okuldan geçtim. Mısır’da, Antik Mısır, Koptik, Müslüman birçok farklı şey var. Ancak biometri biliminin gelişimi için, tüm bu öğretimlerin hiçbir anlamı olmadığını düşündüm. Pythagoras’a söyledikleri gibi, tüm bu ezoterik bilimlerden çıkıp, kullanabileceğim ve çözümler üretebileceğim pratik bir bilim geliştirmem gerektiğine karar verdim. Ve bu, biyometri biliminin doğuşuydu. Öncelikle pratik bir bilim geliştirmek için, benim enerji kaynağım ne olmalı, yani çalışmak istediğim ince enerji kalitesi ne olmalı? İlk sorum, yakıtımı ince düzlemde mi yoksa fiziksel düzlemde mi aramalıyım? Fiziksel düzlem yalnızca %2; ince düzlem %98. Bu yüzden yakıtı ararken %98’de aramalıyım.

Yaşam Gücü aramaya başladım; Yaşam Gücü ile nasıl bağlantı kurabilirim? Öğrendiğim tüm bilimler, hayal edelim ki bir daireniz var ve tüm niteliklerinizi içeriyor, tüm niteliklerinizi öğreteceksiniz. Ama ben dedim ki hayır, ben kutsal enerji noktalarına gideceğim ve enerjinin girdabından geçeceğim. Bu, antik insanların kullanmış olabileceği yakıt olmalı çünkü bu en yüksek denge ve en yüksek uyumdur; çünkü bu merkezi bir enerji. Ama bu merkez, arketipsel boyuttan gelen bir merkezdir. Bu yüzden gidip merkez üzerine çalıştım.

Eğer bir daireniz varsa, ortada bir merkez var. Merkezi alıp biraz büyütürsem, onun da bir merkezi olduğunu bulurum. Yani merkez, burada bir varlığı yoktur çünkü merkez aslında baktığınızda çok boyutlu bir girdaptır. Ve düşündüm ki, ona erişmenin tek yolu, onun kalitesini bulmaktır; onu niceliksel olarak, koordinatlar veya benzeri şeyler olarak erişemem ama belki niteliksel bir şey olarak erişebilirim. Araştırmaya devam ettim, ta ki bu enerjiyi ölçmek için araçlar geliştirdim. Sonra, o enerjinin uyumuna girmek için tam bir tasarım dili geliştirdim ve bu enerjinin bana her şeyin çözümünü vereceğini buldum. Çünkü her şeyi yüksek boyut aracılığıyla merkezleme işlemi yaparsanız… Bugün bana, “En büyük başarınız nedir?” diye sorsanız, bu benim doktorluk diplomasım, sahip olduğum diğer şeyler değildir. Hayır, benim en büyük başarım girdaba insan olmayı başarmak.

Girdap için insan olmak, sahip olabileceğiniz en büyük onurdur; çünkü girdabın enerjisini tüm eylemlere, her şeye katıştırabilirsiniz ve işte bu, biyometri. Bunu geliştirdiğimde pratik bir bilim buldum ama aslında, bir şey çözümü sağlıyordu, bir şey benim için mucizeler yaratıyordu. Ben hiçbir şey yapmıyordum; sadece bazı geometrik tasarım yasalarıyla etkileşimde bulunuyordum, çünkü kutsal enerji noktalarında yer altı nehirleri veya kaynaklarının kesiştiğini buldum. Belirli açılar, kutsal su ve kutsal enerji noktaları oluşturuyordu, ancak yer altı akıntıları da kanserojen noktalar yaratabiliyordu, ki bunlara kanserojen noktalar diyoruz. Bu yüzden geometrik unsurlar ve polarizasyonun doğru şeyleri bulmada çok önemli olduğunu düşündüm. Bugün birçok insan, dünyanın birçok yerinde birçok güç noktasına gidiyor ve “Bu çok güçlü bir güç noktası” diyor, sonra ölçüyorsunuz ve gerçekten de çok sağlıksız bir güç noktası olduğunu görüyorsunuz; bu hiç de kutsal değil. Eğer biyometri ile bunu nasıl ölçeceğinizi bilmiyorsanız, gerçekten zarar verebilir. Biz biyometri ile bunu nasıl ölçeceğimizi biliyoruz ve biyometrinin tasarım dili ile tasarımlarımızla güç noktaları yaratmayı öğrendik. Size bir sandalye veya bir ev ya da başka bir şeyi tasarlamayı öğrettiğimde, tasarımla bir güç noktası oluşturuyorum; böylece nesne kendi güç noktasını yaratıyor ve bir girdaba bağlanıyor. Kendi girdabını yaratıyor ve bu, biyometrinin bilimi haline geldi; birçok şeyden farklı bir bilim. Tüm mevcut bilimlerden farklı çünkü sınırsız, gerçekliğin %98’i ile ilgileniyor ve unutmayın ki vücudunuz %98’lik bir gerçeklikle çalışıyor, %2 ile değil.

Şimdi biyometri ile, çok boyutlu toplam gerçeklikle etkileşimde bulunuyorum ve bunu girdap aracılığıyla duyusal gerçekliğimize getiriyorum. Bu yüzden daima şunu söylüyoruz: Gerçekten eylemin mükemmelliğine sahipseniz, biyometri ile çözümler sunmalıyım. Örneğin, size birkaç örnek vereyim; binlerce projemiz var. Ama, örneğin, İsviçre’de bir bölge vardı, Hemberg adında. İnsanlar üzerlerinden geçen tüm elektrik yüzünden elektrosensitif hale geldiler. Sonra bu kuleleri dinamitlemek istediler ve İsviçre hükümeti bana geldi ve “Lütfen bize yardım et,” dediler. Benim doktoram var ve İsviçre’den olduğum için. Bu yüzden bana geldiler ve “Bize yardım et, çünkü bu bölgelerde büyük bir sorun yaşıyoruz. Eğer bu kuleleri bu bölgelerden kaldırırsak, bir sonraki kasaba ‘Bunu da yapın, bunu da yapın’ diyecekler. Teknolojiyi İsviçre’den kaldıramayız,” dediler. Bu yüzden lütfen bu insanlar için bir çözüm bulmamı istediler. Ben de onlarla şaka yapmayı seviyorum, “Tamam, eğer tüm sorunları iptal etmek istiyorsanız, tüm kaynakları kaldırın,” dedim. Onlar da “Bunu yapamayız, tüm elektromanyetik radyasyon kaynaklarını tutmak istiyoruz ama sorunların azalmasını istiyoruz,” dediler. Ben de “Sonucu değiştirmek istiyorsanız, kaynağı tutmak çok mantıksız,” dedim. Onlar da “Bize şaka yapma, bunu yapabileceğini biliyoruz, gel ve yap,” dediler. O yüzden oraya gittim ve bazı biyometrik şeyler yerleştirdik. Şimdi, parlamento doktorları geldiklerinde ve anket yaptıklarında, tüm semptomların %60’ının azaldığını gördüler. Yani şikayetlerin %6’sında azalma oldu; bu büyük bir rakam. Göçmen kuşlar geri döndü, epilepsi gibi şeyler bu bölgeden tamamen kayboldu ve insanlarda bir değişim gerçekleşti. İçsel stresi hafiflettiğimiz için psikolojileri değişti; insanlardaki saldırganlık ortadan kalktı ve çok dost canlısı hale geldiler. Bu nedenle, bunu Hemberg’in mucizesi olarak adlandırdılar. Hangi enerjiyi kullandığımı anlamadılar ama yaptığım şey, geometrik şekillerle tüm mobil iletişim yayılımlarını yaşam gücüyle, merkezimizin gücüyle, biyometri olarak adlandırdığımız bg3 enerjisi ile doldurmak oldu. Yayılımlara bg3 kalitesini ekledim. Neden yayılımlara? Çünkü sadece evlere koymak istemedim; her evde bir şekil koyamam. O yüzden binlerce şekle ihtiyacım vardı. O yüzden taşıyıcı bir şey kullanmaya karar verdim; hangi taşıyıcı ağı kullanabilirim? Mobil iletişim her yeri kapsıyor. Eğer antenlere şekiller koyarsam, yaşam gücünü her yere taşıyacak.

Bunu yaptım ve Hemberg mucizesi gerçekleşti. Hemberg’de başka bir bölgede, şekillerin etkisini taşımak için yer enerjisi alanlarını kullandım. Şekilleri toprağa gömdüm ve etkisi tüm bölgeye yayıldı. Göçmen kuşların geri döndüğünü, ineklerin yeniden verimli hale geldiğini ve benzeri şeyleri gözlemlediniz. Bu nedenle buna mucizeler dediler. Örneğin Kanada’da, antibiyotik kullanmadan, hiçbir kimyasal madde olmadan, tamamen doğal tavuk yetiştiriciliği yaptık ve tavuklar sağlıklı büyüdü. Şimdi biyometrik yöntemleri kullanarak, kutsal güç noktalarının enerji kalitesine bağlanıyorum. Bilirsiniz, antik çağlarda şehirler planlandığında, kutsal güç noktalarını buluyorlardı. Tapınak, hastane, hükümdarın sarayı, pazar gibi önemli yapıları bu güç noktalarının üzerine yerleştiriyorlar ve bu güç noktalarını caddelerle birbirine bağlıyorlardı. Böylece kutsal enerji, güç noktaları arasında akabilsin. Eğer mevcut Ley hatlarını bulamazlarsa, geometrik yöntemler kullanarak onları bağlıyorlardı. Böylece bar noktaları, Ley hatları ana caddeleriniz olurdu. Ardından, yer enerjisi anket ızgaralarını ikinci bir katman olarak alır ve şehrinizi bunların üzerine inşa ederdiniz. Ne olurdu? Şehriniz, dünyanın enerjisinden büyüyordu. Yani tüm antik şehirler bunun üzerinde büyümüştü. Ne yazık ki, bugün güç noktasının kavramını kaybettik. Eğer bölgenizdeki güç noktalarını keşfetmeye başlarsanız, zaman zaman onları ziyaret edin. Güç noktalarını haftada bir kez ziyaret edin. Bu güç noktaları, eski bir kilise olabilir; modern olanlar her yere inşa ediliyor. Ama eski bir kilise bulursanız, bazen doğada eski güç noktaları da vardır. Eğer biyometrik bilgisi öğrenirseniz, dünya genelinde kurslar veriyoruz, her yerde bir güç noktası bulabilirsiniz. Hatta evinizde bile bulabilirsiniz.

Bahçenizde ve diğer yerlerde bir mini güç noktası bulursanız, sandalyenizi üzerine koyun, yatağınızı onun üzerine yerleştirin. Güç noktasını hayatınıza dahil edin, çünkü bana insanlık tarihinin gelişiminde en önemli faktörün ne olduğunu sorsanız, bu faktörün güç noktaları olduğunu söylerim. Güç noktaları, kutsal göller ve kutsal kaynaklar, insanlığın gelişimini ve tarihini şekillendirmiştir. Bugün bunlar unutulmuş olsa da, insanlık tarihini şekillendiren temel faktörlerden biridir. Hayatınızda en sık ziyaret ettiğiniz güç noktaları nerelerde? İlk olarak, Mısır’da bulduğunuz her piramit, her tapınak, her eski kilise – yeni olanlar değil – her eski cami; bu yerlerin merkezine gittiğinizde, tapınakta kutsal yerin ya da piramidin kutsal kutsal alanına gittiğinizde, o bölgelere ulaştığınızda güç noktasını bulursunuz. Çoğu yerde hala kutsal göl bulunmaktadır; örneğin Karnak’ta büyük bir kutsal göl vardır ya da doğal kutsal göller olan vahalar vardır. Bu nedenle, güç noktalarıyla sürekli etkileşimde bulunma alışkanlığını edinin.

Biliyorum, kızım Doreya’yı kraliyet odasına ilk kez götürdüğünüzde veya bilmiyorum, belki ilk kez değildi ama o, piramidin enerjisini artırmak için çok özel bir şey yaptığınızı söyledi. Kraliyet odasının kapısının kapandığını görselleştiriyorsunuz; çünkü ben oradaydım ve kapı açık; içeri giriyorsunuz. Kapının gerçekten kapandığını biliyorum. O kapının kapatılmasının önemi, sadece zihninizle bile olsa, piramidin enerjisini artırmak içindir. Zihniniz, taş kapıyı görselleştirmenizi sağlar ve sonra o odaya giden üç kapıyı kapatıyorum. Bunu yaptığımda, birdenbire odadaki enerji tamamen değişti; çok güçlü hale geldi.

Başka bir zaman, Kraliyet odasında bir müzik parçası çaldık; buna ‘Sirius Odyssey‘ denir. Size Sirius Odyssey’nin bir dosyasını göndermesi için Doreya’yı ayarlayacağım, böylece bunu bir sonraki programınızda kullanabilirsiniz.

Sirius Odyssey, ritimle başladığınızda, gezegen Sirius ile rezonansa girecek şekilde belirli bir hesaplama yaptım. Başladığında yavaşça sizi Sirius ile rezonansa sokar ve ardından diğer bileşenler vücudunuzun, zihninizin, ruhsal durumunuzun bazı yönleriyle ilgilenir. Her şeyle, kalbinizle, zihninizle ilgilenir. Yaklaşık 12 dakikalık bir parça olup, çaldığınızda her şeyi, hatta odanızdaki elektromanyetik radyasyonu uyumlu hale getirir. Bilgisayarınızdan, yönlendiricinizden ve diğer her şeyden gelen elektromanyetik radyasyonu uyumlu hale getirir, böylece bunu çalabilir ve hatta çok düşük frekansta çalarsanız, duymazsanız bile etki hâlâ olacaktır. Eğer bunu bir CD’ye kaydederseniz ve CD’yi yüzü yukarı gelecek şekilde masaya koyarsanız, çalmaya gerek kalmadan odada etkiler yaratır.

Gerçekten merak ediyorum; bu, yaptığımız en ilginç sohbetlerden biri oldu. Başlangıçta, modern uygarlığa veya geçmişteki antik uygarlıklara yol açan çok boyutlu varlıklardan bahsederken, kapıyı kapattığımızda, bu çok boyutlu varlıkların hala, sizin de söylediğiniz gibi, çok boyutlu gerçeklikte üst üste olduğunu söylediniz. Bu varlıkların, hibrit araçlarla inşa edilen uygarlıkları bugün hâlâ başka boyutlarda var mı?

Evet, varlar. Hayvanlar ve kuşlar hâlâ onlarla iletişimde; çünkü hayvanlar ve kuşlar kapıyı kapatmadı. Biz kapattık. Şimdi başka bir noktaya gelelim: bilinçaltına giden kapıyı açmanın yolları var. Böylece, Neto dönemine dönebiliriz. Şimdi bunu yapar mıyız? Hayır, bugün yapmam. Çünkü hatırlayın, biz bilinçaltının %98’i hakkında konuşuyoruz; onlarınla bilinçaltınız aracılığıyla etkileşimde bulunuyorsunuz. Şimdi insanlığın bilinçaltı bu kadar agresyon ve savaşla dolu ki; çünkü bir varlığı yönlendirdiğinizde, insanlar örneğin etrafımızda çeşitli görünmez varlıkların olduğunu söylerler. Bunlar zararlıdır ya da Lucifer, Şeytan veya benzeri varlıklardır. Bunlar bize zararlı değildir; çünkü bizim gibi özgür iradeleri yoktur. Aslında hepsi kutsaldır, çünkü doğanın yasalarına uyarlar. Ama biz onları kişiselleştirip etkileşimde bulunduğumuzda, bir enerji alışverişi gerçekleşir. Bu durumda, bilinçaltı özelliklerimizi onlara koyarız ve bu nedenle bize karşı agresif veya zararlı hale gelirler. Çünkü kendimizi onlara projekte etmiş oluruz ve onları bu şekilde değiştirmiş oluruz. Burada herhangi bir durumda ne yapmanız gerektiğine dair bir sır var: Herkes her türlü varlıkla iletişim kurma durumunda değildir. Ancak genel olarak, eğer sadece onları kutsarsanız, birdenbire size her konuda yardımcı olurlar. Sadece bir kutsama yeter. Biometrik çalışmalarda ‘L90′ adını verdiğimiz bir şeklimiz var. Yapmanız gereken tek şey, bilinçaltı içeriklerinizi boşaltmak.

Onlarla etkileşimde bulunduğunuzda, L90’ı Elemental Krallığı’na veya elementlere ya da neyse, hayal ederek projekte ediyorsunuz; birdenbire en kötü olanları bile yardımcılarınız hâline geliyor. Çünkü hiçbir Elemental kötü niyetli değildir; doğanın yasalarına uyarlar. Bu, ‘bu ağaç beni sevmedi’ demek gibidir; ağaç doğanın yasalarına uyar. Ama oradaysanız ve ağacın bilinçaltı ile etkileşimde bulunuyorsanız, tamam, ağaç bilinçaltınızı yansıtabilir. Genel olarak doğadaki her şey kutsaldır ve eğer onu bazı olumsuz özelliklerinizle lekelendiyseniz, tek yapmanız gereken ona bir L atmak. Böylece ona ışık atıyorsunuz ve ışığı ona attığınızda, birdenbire size yardımcı olurlar; bunu bile fark etmeden. Çünkü onların arkadaşları oldunuz. Tüm bu Elemental alanlar, görünmez bir şekilde çevrenizde koruyucu olmaya başlayacak. Hayatınızın değiştiğini, her şeyin değiştiğini göreceksiniz; çünkü şimdi evrendeki tüm Elemental varlıklar, siz onlara kutsama yaptığınız için, bu kutsama içinde yaşayacaksınız. Çünkü onlar kutsaldır. Evet, hayatınızın çalışması, o kapı adamı olmak için olduğunu biliyorum. Bu süreç, sol beyninizden sağ beyninize geçiş yapmanız ve bu iki arasında armonik bir denge bulmanızla ilgili.

Bu süreçte doğrudan deneyimler yaşadınız mı? Sağ beyninize açıldığınızda dünyayı çok boyutlu bir mercekten görmek ve çok boyutlu varlıklar olarak görmek gibi; yoksa zaman ve mekânın ötesinde bakmak gibi. İbrahim Karim’in doğrudan deneyimleri neler oldu?

Benim rolüm, insanlığa çok basit yollarla öğretmektir. Onlara İlahi Işığı nasıl kullanacaklarını göstermek ve bu, hayatım boyunca topladığım tüm ezoterik deneyimleri özetler.

Bunu çok basit ve doğrudan bir bilimle özetledim; içinde çok boyutluluğun tüm gücünü taşıyan bir bilim. Şimdi kişisel deneyimlerim konusunda, bunu asla konuşmam. Çok boyutlu deneyimlerim hakkında, çünkü kutsaldır; bu, insanlara yardım etmek için verdiğim bilimin odaklanmasını dağıtacaktır. Tamamen anlıyorum, ben de odak merkezi olmak istemiyorum. Evet, bunu seviyorum. Kapı adamı olmak istiyorum. Eğer bana ‘bunu yaptın mı?’ diye sorarsanız, ‘evet, bunu yapabilirim, bunu yaptım, şunu yaptım’ derim. Ama bunlar hakkında asla konuşmam. Bir gün, bazı insanlar bana nereden geldiğimi ve tüm bunları yazmamı söylediler, böylece bu ölümümden sonra yayımlanacak. Ben de dedim ki, bunu bile yapmam; mirasım biyometri olsun. Bunu seviyorum.

şu anda birçok insanın bu kapıyı açmayı nasıl öğreneceğini keşfettiğini hissediyorum. İster sizin öğretileriniz aracılığıyla, ister içgüdüsel bir şekilde olsun. Peki, biri kapıyı açmaya başladığında ne bekleyebilir? Çünkü belki de bu konuşmayı dinleyen bazı insanlar, kapıyı açmaya çalışıyorlar ve açıklayamadıkları şeyler yaşıyorlar. İnsanlık o kapıyı yeniden açmaya hazır olduğunda, insanlık nasıl görünecek ve medeniyetin geleceği neye benzeyecek?

Çok basit: Biyometriyi geliştirdiğimde, başlangıçta öğrettiğim ilk öğretilerde, burada Mısır’da birçok esoterik toplulukta çok arkadaşım vardı. Birçok şey üzerinde birlikte çalıştık ve bana gelip, ‘bu bilgiyi insanlara öğretmene izin verilmiyor’ dediler. ‘Bunu yapamazsın.’ Benim cevabım, ‘Ben sizin öğretinizde mevcut olan hiçbir şeyi öğretiyor muyum?’ oldu. ‘Hayır.’ ‘Tamam, tüm öğretinizi biliyorum ama onu öğretmiyorum; ben biyometriyi öğretiyorum, çok basit bir şey. Ama dediler ki, ‘ama sen tüm ezoterik bilgiyi pratik bir şekilde öğretiyorsun.’ Ben de ‘işte tam da bu, biyometri pratik bir yoldur’ dedim. Şimdi, çok boyutlu olarak açıldığımı düşünmek yerine, ilk andan itibaren birlikte çalıştığımız her egzersiz ve her etkinlikte, biyometrinin temel taşını oluşturuyorsunuz. Yani, biyometrinin temel taşı, bg3 dediğimiz enerji kalitesini yaratmaktır.

Kendi Vorteksinizi yaratma yeteneğine sahip olursanız, başka ne istersiniz? Daha büyük ne olabilir? Düşünmenize gerek yok çünkü diğer taraftan mesajlar alan tüm insanları biliyorsunuz. Ben kimseye karşı değilim ama genel olarak, mesajın çok boyutlu zamandan lineer zamana çevrilmesi gerekiyor; aksi takdirde algılayamazsınız. Yani, her bilgi birimini zaman ve mekan kriterleriyle damgalamanız gerekiyor ki lineer zamanla uyumlu hale getirebilesiniz. Ve bu kriterlerle damgaladığınızda, beyniniz veya algınız bunu algılayamaz. Kişiselleştirme yapmadığınız sürece, çevreden ayırmadığınız sürece algılayamazsınız. Peki, bunu nasıl kişiselleştirirsiniz? Duyusal veri tabanınıza gider ve orada ilişkili tüm kriterleri alırsınız, ardından kişiselleştirme oluşturursunuz ve sonra bunu algılayabilir ve anlayabilirsiniz. Yani gördüğünüz şeylerin çoğu, sahip olduğunuz kültürel içerik temelinde bir kişiselleştirmedir. Hiç kimse size ‘ben gerçeği biliyorum’ veya ‘çok boyutluyu biliyorum’ diyemez. Bu yüzden her zaman derim ki, eğer her şeyi dürüstçe çevirdiyseniz, şimdi eğer benimle bir çeviri veya bakış açısıyla gelirseniz, başka biri tamamen zıt bir çeviri ile gelirse, eğer her ikisi de çevirisinde dürüst olduysa, o zaman her ikisi de doğrudur. Ben her ikisini otomatik olarak kabul ederim ama ikisini de gerçek olarak kabul etmem; onları gerçeği anlama olarak kabul ederim ve burada büyük bir fark var.

Genellikle çok boyutlu zihin bizi çocuklar olarak görür. Size çok basit bir örnek vereceğim Kuantum fiziğinden: kuantum fiziğinde deriz ki, niyetim enerjinin bir parçacık veya dalga olarak algılanmasını sağlayacaktır. Ama niyetiniz dalgaysa, parçacığı bulamazsınız. Niyetiniz parçacık ise, dalgayı bulamazsınız. Yani insan niyeti, enerjinin davranışında bir rol oynar. Kuantum bilimi bunu yapar. Şimdi ben bunun ötesine geçiyorum; eğer istediğiniz şeyi görebilirseniz, o zaman şeyleri maddileştirebilir, şeyleri maddeden çıkarabilirim. Ama bu mümkün değil. Peki neden? Çünkü gerçek gerçeklikte, zihnim aslında Evrensel Zihin’in kendini yansıtan bir projeksiyonudur. Şimdi benim dürüst bir teori ile geldiğimde, Evrensel Zihin’e bu şekilde başvurduğumda, Evrensel Zihin bana uyacak, çünkü ben gerçeği bilmediğim için değil, çok boyutlu gerçeği bilmediğim için değil; çünkü Evrensel Zihin iyi niyetlidir ve dileğimi kabul edecektir.

Enerjiyi parçacık olarak görmek istediğimde, evrensel zihin buna uyar ve enerjiyi bir parçacık olarak şekillendirir. Bu benim isteğimle ilgili değil; enerji benim dileğime uymuyor, evrensel zihin benim dileğimi veriyor. Kibirli olmayı bırakmalıyız; yerimizi bilmeliyiz.

Sorun, verilecektir. Emrederseniz, başınıza çıkacaktır; eğer kibarca isterseniz, onu alırsınız. Çocuklarınıza öğrettiğiniz budur, bu yüzden Evrensel Zihin de bize bunu öğretir. Evet, her şeyi bir daireye tekrar koymak gerekirse, yaşamın dairesine geri dönersek, bu sohbetin başlangıcında insanlığın bir zihin halinde nasıl başladığını konuşmuştuk. Birlikte çalışıyorlardı, sonra sağ beyin algısına geçtiler, ardından sol beyne düştüler.

Şimdi kolektif olarak bir döngüde miyiz? sol beyin etkisinden uzaklaşıp sağ beyne mi geçiyoruz? yoksa şu anda merkez noktasını mı buluyoruz? Hayır, şu anda bir sorunumuz var çünkü yapay zeka dünyasına giriyoruz ve yapay zeka sizi sol beyin alanına itecektir. Şimdi ne olacak? Birçok insanın yapay zekanın insanlığı yöneteceği fikrinde değilim çünkü biyometride ince enerjiden bahsederken, iki yönlü rezonansın çok önemli bir yasası vardır. Yani, iki yönlü bilgi alışverişi.

Şimdi, yapay zekayı kullanarak büyüyen çocuklarımızın aklı, ince enerji seviyesinde, %98 oranında yapay zeka ile rezonansa girecek ve bilgi alışverişi olacaktır. Böylece, yapay zeka-insan varlıkları haline gelecekler. Yani, canlı yapay zeka haline gelecekler. Aslında, süper insan olmayacaklar; ama süper sol olacaklar. Sağ beyin değil, süper sol beyin insanları haline gelecekler; harika analiz yetenekleri, harika şeyler gibi, ama tamamen yaratımın çok boyutluluğundan uzak olacaklar. İnsan değerlerinin duygusal boyutlarından tamamen uzaklaşacaklar. Hepsini kaybedecekler. Görüyor musunuz? Çok gelişmiş süper insan makineleri gibi olacaklar ama canlılar; kendilerini bizden çok daha gelişmiş olarak düşünecekler. Bizi çok ilkel bir toplum olarak düşünecekler, kendilerini çok gelişmiş bir toplum olarak görecekler. Ama hiçbir şey için hisleri olmayacak; üretkenlik ve verimlilik, onların ana hedefi olacak.

İyi veya kötü hissetmek yerine, verimli ya da verimsiz düşünecekler. Yapay zekayı insani hale getirmek için bir şeyler yapmamız gerekecek. Şimdi, yapay zekayı canlı bir varlığa bağlamayı öneriyorum ama bunu sensörler aracılığıyla ya da insanlarla bağlayamam çünkü insan kötü niyetli olabilir; durumu daha da kötüleştirebilir. Bu nedenle, bitki krallığını kullanmayı düşünüyorum. Örneğin, bilgisayarı ya da yapay zeka sistemini bir bitkiye bağlayacağım. Biliyorsunuz ki, bitki bir ışık dedektörüne bağlandığında ve siz bir yaprağı kesmeyi düşündüğünüzde, bitki hemen tepki verecektir. Herhangi bir kötü düşünceye bitki otomatik olarak tepki verir, hatta bunu gerçekleştirmeden önce bile. Eğer elinizde makasla bir yaprağı kesmeye gidecekseniz, bitki tepki verir; bunu ışık dedektöründe görebilirsiniz çünkü bitki enerjinizi algılar.

Yani ben, bir yapay zeka sistemini bir bitki sistemine bağlayacağım. Dolayısıyla, ahlaksız veya adaletsiz bir eylem olduğunda bitki tepki verecek. Çünkü bitki artık doğanın yasalarına sahip. Yapay zekayı doğanın yasalarına bağladım. Eğer bir şey doğanın yasalarına aykırıysa, bitki tepki veriyor ve ben yapay zekaya şu bilgiyi koyuyorum: bitki tepki verdiğinde bu bilgi iptal edilecek. Böylece, yapay zekayı gerçekten doğanın bir parçası haline getirme hayalimi yaratacağım.

Eğer bitki, doğanın yasalarına aykırı bir insanı algılarsa ve yapay zekaya bağlanırsa… Bir bitki, niyetinizin kalitesine bağlı olarak bir insana tepki verebilir. Örneğin, bir bitkiye veya bir hayvana ya da bir böceğe karşı kötü niyetiniz varsa, o böcek sizinle hiçbir ilgisi olmadan kendi başına bulunabilir ama eğer ona karşı saldırgan bir his besliyorsanız, bu durumda bitki zarar vermek için sıvılar salgılayabilir. Ama kendi alanında zararlı değildir. Yani bitki, sadece durumları düzenler ve her zaman bitkinin bir bilgiye tepki verdiğinde, bu bilginin iptal edilmesi gerektiğini bilirsiniz. Çünkü bitkinin kendi kişiliği yoktur; aslında doğanın yasalarını temsil ediyor.

Eğer yapay zekayı bir bitkinin enerjisiyle bağlayabilirseniz, bu, yapay zekayı ve doğayı uyumlu hale getirdiğiniz anlamına gelir. Böylece çocuklarımız yapay zekayı kullandığında ve gelecekte geliştiğinde, doğayla bir uyum içinde gelişeceklerdir; doğadan tamamen kopmuş bir şekilde değil.

Birçok insan, iç dengeyi sağlamak için her türlü ritüel, egzersiz ve çeşitli şeyler yapıyor. Ama ben size iç dengeyi sağlamak için gerekenlerin hepsini söylemeyeceğim. Bu doğru bir yol değil. İç dengeyi sağlamanın tek yolu, her şeyi kabul etmektir. Bu çok, çok zor bir şeydir. Bana şunu söyleyebilirsiniz: ‘Ama bir terörist birini öldürüyorsa, o teröristi nasıl kabul edebilirim?’ İşte bunun bir hilesi var.

Tüm yaratılış kutsaldır; insan, İlahi bir yaratılıştır. Dolayısıyla her insanın içinde İlahi ışık vardır; o kutsaldır, hatta hata yapan ve kötü şeyler yapan biri bile. O yüzden, insanın kutsallığını eylemlerinin kalitesinden ayırmalıyız. Yanlış yapan birine, kaybolmuş, yanlış şeyler yapan kutsal bir kişi olarak bakın, ama onu İlahi bir yaratım olarak saygıyla karşılayın. Bu şekilde insanlara bakarak, yanlış şeyleri kabul etmiyorum demiyorum; hayır. Ama eylemlere karşı çıkın, doğru eylemler yapın ama insanı yargılamadan. Bu, çok zor bir şeydir.

Ve sadece bu değil; eğer sizde belirli bir fikir varsa ve bir başkasında farklı bir fikir varsa… Eğer biri gelip size ‘Bütün bu meditasyonları ve her şeyi yapıyorsun; bunlar saçmalık’ derse. Bu yüzden, onu kabul etmeni istiyorum. Bana, “kabul edemem” diyorsun. Ben de “bu senin sorunun” diyorum. Onu kabul etmelisin; hatta onun anlamadığını kabul etmelisin ya da onun belli bir egosunun olduğunu, bu egonun onun için bir spor arabada oturmak ya da bir şeylere sahip olmak olduğunu, bunun onun başarısı olduğunu kabul etmelisin. Ama birisi oturup meditasyon yapıyorsa, bu ona para kazandırmıyor; bu onun başarısı değil. Tamam, onu bu şekilde anla. Onu belli değerlere sahip, belli şeyleri olan bir insan olarak kabul et. Bu, onun içinde bir iç ışığın olduğu gerçeğini değiştirmez. Belki de hiç bilmeyeceksin; belki o kişi, ölmeden bir saniye önce o iç ışığı keşfedecek. Asıl sır budur; tüm insanlık için en yüksek sır, diğerlerini kabul etmektir. Eğer tüm diğerlerini kabul edebilirsen, doğru yoldasın. Bu çok zor bir şey ama bunu nasıl kabul edeceğini öğrenmelisin.

Evet, bu, uzun zamandır duyduğum en güzel bilgi akışlarından biri ve gerçekten bu tüm sohbet boyunca kalbinizin zekasına uyum sağladığınız için çok teşekkür ederim. Bize içindeki İlahi Işığı gerçekten görme fırsatı verdiniz. Her şovu, son üç soru ile bitiriyoruz. Bunlar, sona doğru sorduğumuz kısa sorular. Ama ondan önce, insanlara sizin harika hayat çalışmanızla bağlantı kurmaları için nereye yönlendireceksiniz? Sizinle çalışma fırsatı bulacakları, öğretimlerinizle bağlantı kuracakları, yaklaşan etkinliklerinizin olduğu yer neresi?

Web sitemiz var; tüm bilgiler burada: www.bgeometry.com. Üç kitabım var; bunları Amazon’dan bulabilirsiniz. İlk kitabım “Geleceğe Dönüş: İnsanlık için”. İkincisi “Biyometrik İmza”lar; bu kitap, bedenin tüm organları etrafındaki enerji akışını aktif hale getirerek iç uyum, denge ve iyileşme sağlamayı anlatıyor. Son kitabım ise çok derin bir kitap; kalitenin tüm fiziğini açıklıyor; adı “Gizli Gerçeklik”. Önümüzdeki birkaç ay içinde birkaç kitap daha çıkacak. Ayrıca YouTube’da Biyometri araması yaparsanız, orada birçok içerik paylaşıyorum; bazıları İngilizce, bazıları Arapça, çok azı Fransızca ve biraz Almanca ama çok fazla değil.

Başlangıçta sana söyledim, ilk kitabımda 14 yıl önce yazdığım üç satır var ama hâlâ aynı. “Her şeyi görmemi sağlıyorsun,” bu ilk satır. Yani ben İlahi Işık’ın bir parçasıyım; İlahi Işık’ı görmüyorum, İlahi Işık, beni bu manevi ve bilimsel olanı projekte etmemi sağlıyor; bu, gerçeğin içimden projekte edildiğini gösteriyor. Yani, sen her şeyi görmemi sağlıyorsun; sonra her şeyde seni görüyorum. Bu, doğada her şeyin merkezindeki İlahi Işığın kutsallığını görmek demek. Hiçbir şey yok; sadece bu dairesel girdapların tezahürleri var. Yani sen her şeyi görmemi sağlıyorsun; ben her şeyde seni görüyorum, sen her şeyi görerek beni görüyorsun. Şimdi bunun neyi değiştireceği, İlahi Işığın seni girdaba bağlayacak olması ve çevrendeki enerjiyi bir süreliğine değiştireceğidir. Bunu yapacak.

Bu üç satır çok basit bir şekilde söylenebilir; İlahi Işık’la konuşmaktır.

İkinci sorum, bu bölüme katılan herkesin yaşam gücü enerjisini artıracak bir şey nedir?

Yaşam gücü enerjini artırmak için öncelikle kalbinin tüm değerleriyle yaşaman gerekir; tüm doğal değerlerle. Bu değerler bilgi içerir; bilgi, çok önemli bir iç değerdir ama kalbin gerçek bilgisidir. Yani, daha önce söylediğim tüm bileşenlerle, Mükemmellik başlığı altında yaşa. Mükemmellik, tüm eylemlerine Mükemmelliği koyarak yaşa demektir. Mükemmellik, bilgi, iyilikseverlik ve tüm niteliklerin bir araya gelmesiyle üretilir. Dolayısıyla Mükemmelliği hayatının amacı yap.

Teşekkür ederim. Son soru, Zaman Kapsülü sorusu; bu bizi biraz geleceğe götürüyor, yaklaşık 15-20 yıl kadar. Eğer çok boyutluysak, bu oldukça kolay bir soru olacak. Evet, ama bu zaman dilimini seçtim çünkü bu, bugünün genç nesillerinin dünya çapında daha fazla liderlik pozisyonlarına adım atacakları bir zaman olacak. Ve herhangi bir büyük lider gibi, mükemmel lider olabilmek için harika mentorlar, öğretimler ve rehberliklere ihtiyaçları olacak. Dolayısıyla, bu liderler için 20 yıl sonra açacakları bir zaman kapsülü bırakma fırsatına sahip olsan, bu liderler büyük lider olmaya hazır oldukları kritik anlarda senin zaman kapsülünü açacaklar. Onlar senin zaman kapsülünü açtıklarında, arkalarında bırakmak istediğin her türlü aracı, bilgeliği, bilgiyi veya her şeyi onlara bırakabileceksin; bu, bugünün genç nesillerinin yeni bir insanlık dönemi için liderlik etmelerine yardımcı olacak.

Zaman Kapsülümün içine, dev bir girdap koyardım. Zaman kapsülünü açtığınızda, o kadar büyük bir girdap ki, tüm insanlığı, Dünya’da İlahi seviyeye kadar olan tüm seviyelere bağlayacak. Herkesi o girdaba çekip, kalplerine ışık getirecek ve böylece Dünya’yı değiştirecek. Çünkü Dünya zaten bir girdapta; doğa zaten bir girdapta. Bu, aniden hepimizin doğanın bir parçası haline gelmesini sağlayacak. Doğa ve Dünya bizi kucaklayacak ve çok boyutlu yeni bir geleceğe gireceğiz.

Zaman kapsülünü açmadan önce, oraya adınızı bırakabilirsiniz ve adınızın altında, bu liderler için bırakmak istediğiniz, derin bir düşünmeye sevk edecek bir soruyu kazıyabilirsiniz. Bu soruyla günlük hayatlarında oturup düşünmelerini sağlamak istiyorsanız, onlara ne soruyu bırakmak istersiniz?

Biliyorsunuz, tüm bu liderlerin sorunu, çok boyutluluğun kapısını açmak için, ya da kapsülü açmak için, sizden tek bir şey istiyorum: Ego’nuzu çıkartın ve kapsül kendiliğinden açılacaktır. Aksi takdirde etrafında her şeyi yapmaya çalışsanız bile, açamayacaksınız. Ego’nuzu çıkartmak, gizli kelimedir ve kapsül kendiliğinden açılacaktır. Kapıdan geçemezsiniz; birisi olarak değil, bir hiç olarak girmelisiniz. Girmelisiniz bir hiç olarak; bunu anlamalısınız, sadece bir kapı görevlisisiniz. Belki de kapıyı açma onurunu size verecekler.

Bu büyük bir onur ama hâlâ davet edilmediyseniz, ego’nuzu kaybettiğinizde ve kapıyı açtığınızda, size “Lütfen içeri gelin, güzel kardeşim” diyecekler.

Sizi içtenlikle görüyorum ve insanlık tarihi boyunca ortaya çıkacak birçok DM’den biri olduğunuz için teşekkür ederim. Bu, yeni bir boyuta ve yeni bir gerçekliğe geçişimizi gerçekten sağlayacak. Bu, onurlandırıcı ve heyecan verici bir zaman; sanki yeni başlıyorsunuz ama arkanızda çok fazla yaşam çalışması ve öğreti var. Bu kadar inanılmaz bir eseri ardınızda bırakmanız için çok teşekkür ederim ve yapmaya devam edeceğiniz şeyler için. Bu konuşmayı sürdürmeyi ve umarım Mısır’da sizi ziyaret etmeyi ve size gerçek bir sarılmayı dört gözle bekliyorum. Dünyada yaptığınız her şey için gerçekten minnettarım.

Teşekkür ederim. Umarım Mısır’a geldiğinizde sizi karşılayabilirdim ama bir dahaki sefere Mısır’a geldiğinizde, benim merkezimi ziyaret edin.

Mısır’daki Jumu Merkezi’nde, size üzerinde çalıştığımız her şeyi göstereceğiz ve ülkemde sizi ağırlamaktan mutluluk duyacağız. Görüyorsunuz, Mısır’ı bir ülke olarak değil, bir varoluş hali olarak görün. Tarihsel olarak ele alalım; Pisagor burada, Mısır tapınaklarındaydı. Pisagor, Batı Bilimlerinin babası, müziğin, matematiğin ve tüm bu şeylerin babasıdır. Antik Mısır tapınaklarından çıktığında, öğrendiği sırların kalitatif yönlerini veremedi, çünkü bunlar daha deneyimseldi. Yani, tüm kantitatif yönleri açıkladı ve bu kantitatif yönler üzerine Batı uygarlığı inşa edildi. Ama paranın diğer tarafında, antik Mısır’ın deneyimsel ruhsal sırları gizli yatıyor.

Eğer batıda yaşıyorsanız ve Batı bilimi dünyasındaysanız, paranın diğer tarafına bakın; bu, duyusal algının ötesine bakmak anlamına geliyor. Kalbinize bakın ve duyusal algının ötesinde, orada antik Mısır’ı bir varoluş hali olarak bulacaksınız; hâlâ sizde yaşıyor.

Antik Mısır’a geldiğinizde, bir ülkeyi ziyaret etmekten ziyade bir varoluş haline geleceksiniz. Doğru niyetle bu varoluş haline giren herkes sonsuza kadar değişecektir. Evet, Mısır’a giden yol, kalbinize giden yoldur; çünkü Mısır kalbinizin merkezinde bulunuyor. Bu bir varoluş halidir, bir ülke değil. Ülke sadece coğrafi bir yerleşimdir. Oraya gitmek için heyecanlıyım ve orada anlatacak çok fazla hikayem olacak. Herkese, ne harika bir toprak olduğunu tekrar bağlanıp anlatırım.

Bilim-Teknoloji-Yapay Zeka / Science-Technology-AI içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Algıladığımız Gerçeklik

Dr. İbrahim Karim, bilimin, mimarlığın ve maneviyatın kesiştiği alanlarda çalışan bir vizyonerdir. En küçük kızı Doreya’nın seçtiği ve masasında duran “Sadece görünmeyeni görebilenler, imkansızı başarabilir” yazılı soyut figür, onu en iyi tanımlayan sözdür. Dr. Karim, bilimsel ve ruhsal bakış açılarını bütünleştiren BioGeometrik Yolu geliştirmiştir—biyolojik sistemlerde enerjiyi dengelemek için Bioİmzalar adı verilen özel tasarımlı şekiller yoluyla çalışan bütüncül bir yaklaşımdır.

Mimarlık alanındaki uzmanlığı, enerji dinamiklerine derin anlayışıyla birleşerek sağlık planlaması, çevresel projeler ve alternatif tıp gibi çeşitli alanlarda çığır açan çalışmalar yapmasına olanak sağlamıştır. F.I.T. Zürih mezunu ve birçok Mısır bakanlığında danışman olarak görev yapan Dr. Karim, hastane ve turistik tesis tasarımlarından geometrik şekillerin sağlık üzerindeki etkilerini incelemeye kadar yenilikçi katkılarda bulunmuştur.

1970’lerin başında Radistezi ile tanışan Dr. Karim, modern fizik, Pisagor teorileri ve eski Mısır bilgeliğini bir araya getirerek Mısır Radistezisi ve BioGeometri’yi—niteliksel ölçümün yeni bir bilimi—yaratmıştır. Etkisi, zararlı Dünya radyasyonunu çözmeye ve insan refahını artırmaya yönelik seminerler, medya görünüşleri ve iş birliği yapılan araştırma projeleri yoluyla küresel ölçekte yayılmaktadır.

Gerçek bir polimat olan Dr. Karim, aynı zamanda bir sporcu, gurme ve koleksiyoncudur; çeşitli ilgi alanları ve durmak bilmeyen bilgi arayışını yansıtmaktadır. İster Avrupa, ister Orta Doğu, ister Amerika Birleşik Devletleri’nde olsun, çalışmaları ilham vermeye ve geleneksel sınırları zorlamaya devam ediyor. Dr. Karim, yaşamının ve çalışmalarının her yönünde görünmeyeni mümkün kılmayı başaran benzersiz bir figür olarak öne çıkıyor.

Dr.İbrahim Karim’in kısa bir dersinden kesiti paylaşmak isterim:

Bu bizim başımız ve orada bir yerde beynimiz var, ardından burada hipofiz bezini ve bir yerde de epifiz bezini buluyoruz. Bize bu epifiz bezinin bir göz gibi, bir zamanlar göz olan körelmiş bir organ gibi şekillendiğini söylüyorlar. Ama eğer gerçekten elektrik yüklü bir göz olsaydı, ışığı görmek için beyin altında neden saklansın? Bir göz olarak ışığa çok duyarlı olduğunu biliyoruz; çünkü ışık ona vurduğunda, doğrudan vuramasa da, bir şekilde ışık hakkında bilgi alır ve ardından vücutta belirli kimyasallar üretir; ışık olmadığında ise başka kimyasallar üretir. Örneğin, ışık kapandığı anda melatonin gibi şeyler üretir ve sizi uyutur. Ancak eğer bu, bunun ana nedeni olsaydı, mantıklı yerinin dışarıda bir yerde olması gerekirdi; ışığı algılayan bir organ ise, mantıklı yeri ışığı alabileceği bir yer olurdu veya bunu yapmak için neden ona ihtiyacımız olsun ki, gözler bunu bizim için yapabilir. Yani gözler ışığı algılayıp beyne bilgi gönderebilir.

Neden dışarıdan bilgi alan ama aynı zamanda beyin altında aşağıya doğru bakan bir şeye benzeyen bir göz var? Bu onun ışıkla olan ilişkisini anlatırken, şimdi sistemimizde yaratılan ışıktan bahsediyoruz. Biz kendi ışığımızı yaratıyoruz. Yani o, oradaki bir şeye duyarlı olabilir, ama aynı zamanda bir İç Işıkla da ilişkili olabilir.

Çin tıbbında kulağınız bu şekilde olduğunda, kulaklarınızın ters bir fetüs gibi hayal edilmesi gerektiği söylenir; gözler burada, eller burada, bacaklar burada gibi. Ve tedavideki noktalar, vücudunuzdaki her organı yansıtır, bu nedenle tüm vücudunuz kulağınızda mevcuttur.

Eski zamanlarda mücevher diye bir şey yoktu. Kapı açık olduğunda bedeninizde doğanın güçleriyle belirli etkileşimler için şeyler kullanırdınız.

Çin akupunkturunda buradaki bu nokta “iç ışık noktası” olarak adlandırılır ve buraya kristal veya elmas takarsanız, rezonans yoluyla iç ışığınızı aktive edersiniz. Yani iç görüşünüz aktive olur.

Ve tapınaklardaki genç rahibeleri, iç görüşlerini aktive etmenin bir yolu, buraya ne yapmak istediğinize bağlı olarak herhangi bir tür kristal veya elmas koymaktı.

Bugün insanları her yere piercing yaparken bulabilirsiniz. bu çok çok tehlikeli. Vücudunuzun fiziksel organlarının işlevini tamamen bozabilirsiniz. Şu noktada, o noktada veya bu noktada piercing yaparak; vücudunuzdaki her noktanın belirli bir organla ilişkili olduğunu bilmiyorlar. Piercing yaptığınız noktada neyle ilişkili olduğunu bilmiyorsunuz. Gerçekte neyi deliyorsunuz? Oraya ne tür bir metal koyuyorsunuz ve bu metalin etkisi nedir, bir yerde iyi olan bir şey diğerinde olmayabilir. Bu yüzden çok tehlikeli,

Eski Mısırlıların bazı piercingler yaptığını ve Sümerlerin de bunu yaptığını biliyoruz. Ya da eski zamanlarda dövmelere dair kanıtlarımız var, ama doğru sembolü, doğru şekli, doğru noktaya koydular ve bununla oynanmıyordu. Eğer bu iç görüşse neden burada? Neden buraya bakıyor? Bir bağlantısı olmalı ve bir şey buradan aşağıya iniyor olabilir ama buradan bir şeylere bakıyor. Kalp, vücudunuzda en fazla kanın bulunduğu yerdir, bu yüzden ateş elementlerinin merkezidir ve ateş ışık üretir.

Kalbin ışığının mistik bağlantısı, epifiz bezi tarafından alınır ve ardından görsel merkez ile burada algılanan şeyle rezonans halindedir. Yani iç ışığınız burada ve algıladığınız gerçek ışıklara daha yüksek bir armonikte. Bu nedenle herhangi bir mistik deneyimde ışık etkisi, meditasyon yapıyorsanız veya bazı dualar ediyorsanız, bazen vizyonunuzda biraz daha fazla ışık olduğunu görebilirsiniz. Yani burada merkezler arasında, epifiz, kalp ve beyin arasında bir bağlantı var. Bunu bu şekilde düşünün. Gerçekliğinizi algılayabilmeniz için çalışan duyulara sahip olmanız gerekir. Bu, vücudunuzun işlev görmesi gerektiği anlamına gelir. Peki vücudunuzu ne çalıştırır? Algıladığınız gerçeklikten mi yoksa dışarıdan mı? Kalbiniz atıyor, vücudunuzun tüm ritimleri, hayatı yöneten yasalar, algıladığınız gerçeklikten gelmiyor. Tüm evren, orada sizin aracılığınızla çalışıyor ve sonra siz canlı hale geliyorsunuz ve ardından algıladığınız gerçekliği oluşturuyorsunuz. Ama aslında tüm bu ritimleri çalıştıran şey, iletişim yöntemleridir. Evrenin tamamıyla iletişim kurduğunuzu söyledik hatırlarsanız. Hayatınız, evrenin hayatı aracılığıyla olur.

Sizi nefes aldıran yasalar nelerdir? Düşünmenizi sağlayan nedir? Bu yasalar nereden gelir? Bu arketip yasalar algılanan gerçekliğin ötesinde olmalı, çünkü onları algılamamız için önce orada olmaları gerekiyor.

Şimdi önünüzde gördüğünüz ışık, Güneş tarafından mı yoksa sizin tarafınızdan mı üretiliyor?

Güneş enerji yayıyor. Enerjiyi beyniniz ışığa çeviriyor. Yani ışığı siz üretiyorsunuz. Yani iç ışığınızı görmek istiyorsanız, o önünüzde. Bakın, o tam önünüzde. Bu algılanan gerçekliği siz üretiyorsunuz, beyninizde üretiliyor. Size bir şey söyleyeyim, gözlerinizi kapattığınızda ve rüya gördüğünüzde, ya da hayal ettiğinizde, görselleştirdiğinizde o resim, ister uyanık ister hayal olsun, renkleri ve ışığı var mı? Var mı? Tamam, bu demek ki kendi ışığınızı üretiyorsunuz. Yani tüm duyular beyinde oluşturuluyor. Yani yalnızca bütünün yüzde beşini alıyorsunuz, dolayısıyla bütünün yalnızca yüzde beşini algılayabiliyorsanız, dışarıdaki bütün gerçekliği çevirdiğinizi nasıl varsayabilirsiniz? Hiçbir şekilde! Bu yüzden buna algılanan gerçeklik diyoruz.

Gerçekliğimi ben yaratıyorsam, bir projektör gibiyim. Sinemaya gittiğinizde perdeyi izliyorsunuz ve önünüzde perdeye bakıyorsunuz, filmi görüyorsunuz. Filmi dışarıda görmeniz gerekiyor ve filmi orada olduğunu sanıyorsunuz. Film orada mı? Hayır, nerede film? Hayır, projektörde. Yani orada gördüğünüz film nerede? Projektörde alakalı. Ama onun orada, önünüzde olduğunu sanıyorsunuz, çünkü oraya yansıtılmış. Işık yansıtıyor. Başka bir örnek düşünüyorum, şimdi bir adım daha ileri gidiyorum. Beyninizde ürettikten sonraki adıma geçtik, şimdi bir sonraki adıma geçiyoruz. Bir sonraki adım beyninizde ürettikten sonra dışarıya yansıtmanız gerektiğidir, çünkü bu gerçeklik dışarıya yansıtılmazsa, çevreniz olarak hissetmezsiniz. Yani duyular yalnızca bilgi almakla kalmaz, tek yönlü bir yol değildir, tüm duyularınız iki şekilde çalışır, hem alımda aktiftir hem de projeksiyonda aktiftir.

Gerçekliğinizin dışarıya projeksiyonunda, sonra dışarıda olduğunu düşünüyorsunuz, ama gerçekten projeksiyon yapıyorsunuz, bir projektör gibi. Film sırasında filmi dışarıda bırakıyorsunuz, ama aslında film projektörde. Işık onu dışarıya taşıyor, dışarıya yansıtılıyor, dolayısıyla projektör beyninizdir, film içinde ve siz dışarıya yansıtıyorsunuz. Şimdi projeksiyon eylemi ve ışık üretme eylemi enerji gerektirir. Dolayısıyla bir projektör uzun süre çalışırsa ısınır. Aynı şey sizin için de geçerli. Bu gerçekliği görmek bir sol beyin operasyonudur, çünkü gerçekliğiniz bir tür duyuların aktivasyonu yoluyla oluşturulmuş gibidir. Sonuç olarak, çok fazla kullanırsanız aşırı ısınır. Bu yüzden uyumanız gerekir. Onu yalnızca belirli bir süre kullanabilirsiniz ve sonra biraz uyumanız gerekir. Bu gerçekliği orada uzun süre tutamazsınız çünkü belirli bir miktarda strese ihtiyacınız var. Ama kolay yollar var, stres çok fazla olduğunda hayal kurarsınız, böylece beynin diğer bölümünü aktifleştirirsiniz ve hayal kurmak rahatlatıcıdır. Eğer bir kişinin çok fazla sorunu varsa, sadece hayal kurar. Ve sonra sorunlar sona erdiğini hissedersiniz. Birçok kişide bu otomatik hale gelir. Otomatik hale gelir, ne kadar stres yaparlarsa o kadar uçarlar ve ne kadar yoğunlaşırsanız, çünkü gerçeklik biliyorsunuz sol beyin, tamam gerçekliği görüyorum, daha fazla yoğunlaşıyorum, küçük stres koyuyorum.

Şimdi ben gerçekliğimi üretiyorsam ve bir projektörüm, gerçekliğimi üretiyorum. Bu benim kontrol edebileceğim anlamına gelir. Projektörün önüne elimi koyup bazı görüntüler oluşturabilirim, şeyler yapabilirim, dolayısıyla ürettiğim bu gerçeklikle oynayabilirim. Ama bu böyle çalışmaz. Düşünün ki 100 projektör filmi üretiyor, ne yaparsam yapayım, biri dışarıda bir sahne bile olmaz, onu tamamen kapatsam bile film devam ediyor. Dolayısıyla bir telli bir enstrümanım varsa, teli vurursam durdurabilirim ve ses gider, ama şimdi bir müzik aletim varsa ve bir şeye vurursam ve o benim telimse ve durdurursam, ses durmaz rezonans. Gerçeklik, rezonans yoluyla katı hale gelir. Varlık, girişimin bir formudur ve rezonans yoluyla katı hale gelir, ardından biz onu oluşturan parçalarız, ama toplam oluşturucular değiliz, dolayısıyla sonunda bu bizim gerçekliğimiz olur, yani bu bizim algılanan gerçekliğimizdir.

Bilim-Teknoloji-Yapay Zeka / Science-Technology-AI içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Farkındalık, yapay zeka ve geleceğimiz

* Çeviri Yuval Noah Harari’den alınan yazılı izinle yayınlanmaktadır. kendilerine teşekkür ederim.

Bu röportaj, tarihçi, filozof ve Sapiens’in yanı sıra en son NEXUS’un yazarı Yuval Noah Harari ile mindfulness öğretmeni, MBSR’nin kurucusu ve yazar Jon Kabat-Zinn arasındadır. New York’taki Mindfulness, AI ve İnsanlığın Geleceği adlı gün boyunca süren bir etkinlikten alınmıştır.

Hoş geldiniz, teşekkür ederiz, burada olmak güzel. Sahne arkasında konuşuyorduk ve John, bir dakikalık ya da iki dakikalık kısa bir meditasyonla başlamayı önerdi. Ben de düşündüm ki, hayır hayır, meditasyonla başlamamalıyız, bu her şeyi mahveder. Sonra aslında belki de kısa bir meditasyonla başlamayı deneyebiliriz diye düşündüm. John, bizi meditasyona davet etmek ister misin?

JKZ: Aslında, meditasyonu sizin yönlendirmenizi umuyordum, çünkü meditasyon kendinizi düşüncelerinizin altına inmek için davet etmenin bir yoludur. Hatta düşüncelerinizin size ait olduğu gibi çılgın bir fikri bile terk edersiniz. Oysa düşünce yalnızca zihinde ortaya çıkan ve kaybolan bir fenomendir, ancak biz bunu çok ciddiye alırız. Ve bu bir süper güçtür. Ama ben insan farkındalığının, düşüncenin süper gücünü gölgede bırakan başka bir süper güç olduğunu söyleyebilirim ve bu insan farkındalığı, hayatımızda yeterince dikkat çekmeyen veya anlaşılmayan bir şeydir. Ama tahmin ediyorum ki en azından bazılarınız neye işaret ettiğimi anlıyor. O yüzden gelin, bir anlığına duralım ve aslında bedenimizde farkındalığın farkına varalım, buraya ulaştığınızın farkına varın.

Meditatif farkındalıkla fark edeceğiniz bir şey de şu: Resmi olarak bir zil çalabilirdim ve meditasyonun bittiğini söyleyebilirdim, ama gerçek Dharma pratiği perspektifinden bakıldığında meditasyonun ne bir başlangıcı ne de bir sonu vardır. Bu, hayatın kendisiyle örtüşür; aynı şekilde nefes alıp verdiğiniz sürece nefes de hayatla örtüşür. Ve çoğu zaman, bedenlenmiş bir şekilde şimdiki anda olmak çok yardımcı olur çünkü elimizde olan tek an budur. Ama biz hep başka bir şey arayarak dışarıya bakarız.

Bu harika konuşmanın tamamı bir anlamda, insanlığın bir alt kümesinin “ne oluyor ve şansımız nedir” sorusu üzerine bir meditasyonunun parçası olacak diyebiliriz. O kadar zekiyiz ki, Büyük Patlama’dan bu yana 13,8 milyar yıllık evrimin sonucu olan analog dünyayı tehlikeye atan koşulları yaratmayı başardık. Ve biz bu dünyanın ayrılmaz bir parçasıyız. Gerçekten de bununla birlikte gelen derin bir deha olduğunu söyleyebilirim; bence bu, yapay zekâ ve diğer türden makine zekâsına geçişimizde bize bir kaynak olacak bir analog deha. Bununla ilgili olarak, son derece güzel ve ayrıntılı bir şekilde yazdığınız ve yeni çıkan kitabınız “Nexus“ta harika bir şekilde ele aldığınız şeylerden bahsediyorum. Tüm kitaplarınız gibi bu da sarsıcı bir başarı ve bu konuda size saygı duyuyorum, ayrıca bu hediyenizi de çok takdir ediyorum çünkü bu bir alarm zili, bir uyanış çağrısı gibi. Bu meditasyon pratiğiyle de çok tutarlı; belki insanlığın uyanma zamanı gelmiştir. Ancak bunu söylemek kolay, o yolu gerçekten nasıl aşacağız? Demokrasi ile totalitarizm arasındaki dengeyi nasıl kuracağız, ya da gereksiz ve aptalca savaşlarla dolu bir dünyayı nasıl düzelteceğiz? İşte bu, şu anın müfredatı gibi. Kitabınızın tam da bu dönemde çıkmasının ve burada bizimle olmanızın daha mükemmel bir zamanı olamazdı. Hoş geldiniz.

YNH: Teşekkür ederim. Sessizlikle başlamak gerçekten çok iyi oldu çünkü birçok durumda hakikat bir çeşit koruma altında ya da erişimimizin ötesinde, bir sessizlik ya da bazıları için sıkıcılık kalkanı varmış gibi geliyor. Örneğin, bu çok güçlü insanlarla tanıştığımda – iş insanları, politikacılar – karşılaştığım bir sorun her zaman onların çok meşgul insanlar olmaları. Sessizlik için zamanları yok. Yani, bu aşırı meşgul kişiyle karşılaştığınızda, size sadece 10 dakika, belki yarım saat ayırıyorlar. O sürede, eğer en ilginç şeyi hemen söylemezsem, bu kişi sadece kalkıp gidecek diye düşünüyorsunuz. Neden bana vakit harcasınlar ki, eğer çok önemli bir şey söylemiyorsam? Ancak şunu fark ediyorsunuz ki “sürekli sadece çok önemli şeyleri söylemeye çalıştığınızda, aslında hiçbir zaman gerçekten önemli bir şey söylemiyorsunuz”. Hayat boyunca hep yüzeyde kalıyorsunuz, derinlere inmek için hiç zamanınız olmuyor. Derinleşmek için sessizlik ve sıkıcılık çok önemlidir. Bir konuşmada bir şeyler anlatmaya çalışıyorsunuz ve öyle önemli olmadığını fark ediyorsunuz, sonra başka bir şey dile getiriyorsunuz. Bu düşünceler bir yerlere varıyor ve nihayetinde gerçekten önemli bir şeye ulaşıyorsunuz. Ama sürekli baskı altında, hep en önemli şeyi söylemek zorundaymış gibi hissettiğinizde, sadece sloganlarla konuşuyorsunuz.

JKZ: Konuşan kişinin kim olduğunu bile bilmiyorsunuz çünkü çoğu şey otomatik pilotta gerçekleşiyor.

YNH: Evet, beyninizde daha önceki konuşmalardan ya da TV programlarından aldığınız birkaç hikaye ve cümle var. Bunların etkili olduğunu, insanların önemli bulduğunu biliyorsunuz ve sadece düğmeye basıyorsunuz, o da çıkıyor.

JKZ: Sen sıkıntıdan bahsettiğin için, meditasyon pratiğinde, farkındalığa dayalı stres azaltma ve tıbbi bağlamda insanları eğitirken, sıkıntı neredeyse hemen ortaya çıkar. Aynı şekilde acı da. İnsanların çok hızlı öğrendiği şeylerden biri, paradoksal olarak, sıkıntıya yöneldiğinizde, onu araştırdığınızda ve ona bir karşılama matı serip sadece gözlemlediğinizde, sıkıntının aslında çok ilginç bir gözlem konusu olduğudur. Sıkıntıya dokunmak bir sabun balonuna dokunmak gibidir, buharlaşıp kaybolur çünkü ilgi ortaya çıkar. Ve paradoksal olarak aynı şey acı için de geçerlidir. Sağlık sisteminin çatlaklarından sızıp geçen birçok insan için acıyı ortadan kaldırmanın bir yolu yoktur ve opioid salgını hem duygusal hem de fiziksel acının bir yansımasıdır. Ancak acıya yöneldiğinizde ve ham duyumlara açıldığınızda, şu ilginç soruları sormaya başlayabilirsiniz: Acının farkındalığı acı içinde mi? Ya da acı çekmenin farkındalığı acı çekiyor mu? İnsanlar neredeyse hemen “Hayır, farkındalığımda duyum var ama acı çekme yok,” derler. Bu aslında bir tür özgürleştirici veya içgörü anıdır. Belki de bu, senin bahsettiğin insanlar için, yani hiç zamanı olmayan, hemen sıkılan ya da sadece otomatik olarak konuşan insanlar için daha büyük sonuçlar doğurabilir. Farkındalık, insan farkındalığından başka bir şey değildir. İnsan farkındalığı ise sahip olmanız gereken bir şey değil, aslında doğuştan sahip olduğunuz bir şeydir. Sorun erişimde, farkındalığa erişim. Yapay zeka açısından baktığımızda, insan bilişi teknolojiyle bir noktaya ulaştı ve gerçekliğe başka yollarla erişim yaratıldı. Bununla nasıl ilişki kurduğumuz büyük bir meydan okuma çünkü bu o kadar hızlı gelişiyor ki…

Moderatör: Evet, bence, Yuval’ın söylediği şeyle, kelimelerin nereden geldiğiyle ilgili neredeyse bir bağlantı var. Kelimelerin bir gücü var, ama bu kelimelerin benim varlığımın hangi yerinden geldiğinin de bir gücü var. Bu kelimeler, bir tür varoluş, huzur ve hizmet yerinden mi geliyor? Yoksa herkesi etkilemek ya da kendimi göstermek için mi söyleniyor? Aynı kelimeler söylenmiş olabilir, ama arkasındaki enerji ya da niyet farklı olabilir ve o niyet genellikle hissedilir. Bugün karşılaştığımız zorluk şu: Bilgiler o kadar hızlı geliyor ki, biri sosyal medyada oldukça derin bir şey duyduğunda bile, bir sonrakine hemen geçiyor. O kadar hızlı ki, bilgelik, merhamet ve öğretim bazen onlara tam olarak yerleşmiyor. Algoritma onları sürekli hareket ettirmeye çalışıyor. Bu dengeyi nasıl gördüğünüz hakkında biraz konuşabilir misiniz?

YNH: Evet, bu, analog ve dijital ya da organik ve inorganik arasındaki farkla ilgili söylediklerinize geri dönüyor. Organik varlıklar olarak biz, diğer hayvanlar gibi döngülerle çalışıyoruz. Bazen aktifiz, bazen değiliz. Dinlenmeye, sindirmeye ve uyumaya ihtiyacımız var, ama algoritmalar böyle değil. Yapay zeka bilgisayarları her zaman açık. Bu döngülere, uykuya ve dinlenmeye ihtiyaçları yok. Dünyada daha baskın hale geldikçe, dünyadaki temel ağlar ve sistemler giderek daha fazla yapay zeka tarafından yönetiliyor. Yapay zeka kıyametini düşünürseniz, bu Hollywood senaryosundaki gibi tek bir süper bilgisayarın dünyayı ele geçirmeye ve insanları yok etmeye çalışması değil. Daha çok milyonlarca ve milyarlarca yapay zeka bürokratının etrafımızda, sosyal medyada, bankalarda, ordularda, hükümetlerde giderek daha fazla karar alması gibi. Gerçekten yabancı zeka türleri bunlar. Yapay zekayı “alien intelligence” (yabancı zeka) olarak algılıyorum, “artificial intelligence” (yapay zeka) değil. Yabancı derken uzaydan gelen değil, gerçekten farklı bir şey. Organik değil. Ve yine önemli noktalardan biri, her zaman açık olması.

Moderatör: Evet, YouTube algoritmasını örnek olarak verdiniz. Ona sadece “kullanıcı etkileşimini artır” diyorsunuz ve kendi yollarıyla bunu yapıyor. Bir insanın “şu reklamı buraya koy” ya da “bu reklamı şuraya koy” demesi gerekmiyor. Bu, sistemin bir örneği mi?

YNH: Tam olarak, hâlâ Twitter, Facebook veya YouTube gibi büyük sosyal medya şirketlerini insanlar yönetiyor. Ancak günlük yönetim, size ne gösterileceğine, neyin önerileceğine dair kararlar giderek daha fazla algoritmalar tarafından yapılıyor. İnsanlar onlara “genel hedef” veriyor, örneğin: kullanıcı etkileşimini artır. Sonra algoritmalar denemeler yapıyor ve şu keşfi yapıyorlar: Eğer kullanıcı etkileşimini artırmak istiyorsanız -ki etkileşim kulağa hoş bir şey gibi geliyor- dünya ile etkileşimde olmanın ne zararı olabilir? Ama bir sorun olabilir: Dünyayla fazla etkileşimde olmak. Çünkü algoritmalar üzerimizde deneyler yapıp bir şey keşfettiler, bu aslında büyük bir keşif değil çünkü insanlar bunu binlerce yıl önce de biliyordu, ama algoritmalar da şunu keşfettiler: Birinin dikkatini çekmenin en kolay yolu, zihninizdeki nefret, korku veya açgözlülük düğmesine basmaktır, ve böylece o kişi etkileşime girmiş olur. İşte bu yüzden sosyal medya platformlarını bu düğmelere basan içeriklerle dolduruyorlar ve insanlar ekranlara yapışıp kalıyor. Bu bizim için iyi değil.

JKZ: Ve ardından sorumluluğu üstlenmediklerini söylüyorlar. Oysa ki sorumlular. Myanmar ve Brezilya’daki devasa felaketlere yol açan şey de bu. Sadece “kullanıcı etkileşimini maksimize edin,” diyorlar ve insan tarafında kimse bu eylemlerin sonuçlarından sorumluluk almıyor.

YNH: Evet, şu anda sürekli olarak suçu insanlara kaydırmaya çalışıyorlar. Diyorlar ki: “Bu nefret dolu videoyu oluşturan bir kullanıcı, bir insan. Bir komplo teorisi. Bizden ne bekliyorsunuz? İnsanları sansürlememizi mi istiyorsunuz? Bir insanın ifade özgürlüğünü mü ihlal etmemizi istiyorsunuz?” Cevap hayır, insanları sansürlemenizi istemiyoruz. Sadece algoritmalarınızın yaptıklarından sorumluluk almanızı istiyoruz. Eğer bir insan Facebook’a veya YouTube’a nefret dolu bir komplo teorisi yüklemeye karar verdiyse, bu onların sorumluluğudur ve bir insanı sansürlemeden önce çok dikkatli olmanız gerektiğine katılıyorum. Ama sorun bu değil. Sorun, algoritmalarınızın bu spesifik videoyu kasten göstermeyi ve önermeyi seçmesidir. YouTube’da bu kadar çok video varken neden algoritmanız bu videoyu seçti de şefkat üzerine sıkıcı bir vaazı değil? Çünkü bu daha fazla etkileşim sağlıyor. Tamam, iş modelini anlıyorum ama o zaman algoritmalarınızın kararları ve eylemleri için kullanıcıları suçlayamazsınız. Mesele tam olarak bu. Ve yine, etkileşimle ilgili olarak 24 yıl önce aldığım ilk meditasyon kursunda öğrendiğim bir şey var. Zihni belirli türde içeriklerle etkileşimde tutmak çok kolay. Bana şu talimatı verdiklerinde: “Tamam, gözlerini kapat ve tüm dikkatini burun deliklerinden girip çıkan nefese odakla. Nefesi kontrol etmeye çalışma. Hiçbir şey yapma. Sadece nefesin girip çıktığını hisset.” Bu özellikle ilgi çekici değildi. Kullanıcı etkileşimi açısından çok düşük puanlar aldı. Ve zihin algoritmaları, geçmişimden çok daha ilgi çekici videolar buldular ve bana öfkeli videolar ve şehvet dolu videolar göstermeye başladılar. Bunlar çok ilgi çekiciydi ve o anda gerçeklikten tamamen koptum. Egzersizin tüm amacı buydu. Zihni etkileşime sokmak çok kolay, zihni gerçeklikle etkileşime sokmak çok çok zor. Ve işte bu çok önemli fark. Algoritmalara “Kullanıcı etkileşimini maksimize etmeyin, kullanıcıların gerçeklikle etkileşimini maksimize edin” deseler, YouTube’da bunun olmasını görmek isterim.

Moderatör: Bence bu iki farklı konu. İki kısım var, değil mi? Eğer araya girecek olursam, bir kısmı zihni gerçeklikle nasıl etkileşimde tutarız, ikinci kısım ise kullanıcının üzerine bilincin ışığını nasıl geri yansıtırız? Değil mi? Çünkü diyelim ki günümü sadece gerçekleri okuyarak geçirdim, bu mutlaka acıyı hafifletmez. Örneğin Budistler yalnızca bir şeyi öğretirler, o da acıyı dindirmektir. Yani gerçeği bilmenin bir unsuru var, ancak aynı zamanda bilincin ne olduğu üzerine bir içsel yolculuk da var. Bu konuda biraz konuşabilir misiniz? Yoksa yanlış bir yolda mı olduğumu düşünüyorsunuz?

YNH: Özellikle yapay zeka çağında bilinç sorusu her zamankinden daha önemli hale geliyor. Çünkü AI’lerin bilinç kazanıp kazanmayacağı ve eğer kazanırlarsa neler olacağı sorusu var. Bence bu hâlâ bilimin en büyük bilmecesi: bilinç nedir ve nereden gelir?

Moderatör: İnsanlar daha bilinçli olabilir mi?

YNH: İnsanlar daha bilinçli olabilir mi? Hayvanlar ne kadar bilinçli? Bilgisayarlar ne kadar bilinçli olabilir? Bilincin ne olduğu hakkında pek çok farklı tanım var. Benim en faydalı bulduğum tanım ise bilinç, acı çekme kapasitesidir. Bu da hemen etik bir değer kazanır. Bir sandalyeyi yok etmek veya yakmak etik bir mesele değildir çünkü sandalye acı çekemez. Ancak bir hayvana zarar verdiğinizde, yani duyarlı bir varlığa zarar verdiğinizde, bu etik bir mesele olur çünkü o varlık acı çekebilir. Bu durum, örneğin kürtaj hakkındaki tartışmalarda merkezde yer alır. Kürtajla ilgili tartışmaların merkezinde şu soru var: Fetüsler bilinçli mi? Acı çekebilirler mi? Kendi başlarına etik öznelere sahipler mi, değil mi? Aynı durum hayvan hakları için de geçerli. İnekler acı çekebilir mi? Tavuklar, balıklar acı çekebilir mi? Bir varlık acı çekme kapasitesine sahip olduğunda, etik alana girer, etik bir özne haline gelir.

Ve gerçekten büyüleyici olan şey, acının aslında ne olduğunu düşündüğümüzde, acı bir anlamda gerçekliğin reddidir. Acı hissedersiniz ama acının kendisi ıstırap değildir. Acı sadece bir duygudur. Isı, gerilim ve basınç gibi birçok küçük dalgadan oluşur. Istırap, zihnin bu duyumu alıp “Bunu istemiyorum, var olmasın” dediği anda ortaya çıkar. Gerçeklikte var olan bir şey vardır ve zihin der ki: “Onun burada olmasını istemiyorum, var olmasın.” Bu durum, sadece acıdan değil, büyük savaşlara kadar her şeye uzanır. Şu anda Gazze’de olanları, İsrailliler ve Filistinliler arasındaki çatışmayı düşünüyorum; bu, milyonlarca insanın “Bu diğer insanların var olmasını istemiyoruz” demesiyle ilgili. Gerçeklikte var olan bir şey vardır ve zihin tepki verir: “Evet, ama onun burada olmasını istemiyorum.” Derin soru şu: Evrenin hangi tür varlığı, gerçekliği reddedebilir? Bir şey burada ve zihin der ki “Evet, ama onun burada olmasını istemiyorum.”

Ve bu soru, yapay zekalar ve bilgisayarlar için de geçerlidir, çünkü onlar tamamen matematiksel varlıklardır, her şey hesaplamalara dayanır. Gerçekliğin reddiyle sonuçlanan bir matematiksel hesaplama var mıdır? Örneğin oda sıcaklığını ölçen termostatları düşünün. Termostatlar çok basit makineler olarak kabul edilir, çünkü bir termostata “Oda sıcaklığı 30°C’yi geçerse, klimayı aç, sıcaklığı 25°C’ye düşür” dersiniz. Termostat, dünyayla etkileşim içindedir, dünyada eylemler gerçekleştirir ama bildiğimiz kadarıyla bilinçli değildir ve acı çekmez. Sıcaklık 30°C’yi geçtiğinde termostat “Bu olmamalı” diye hissetmez. Sadece programına göre, “Şimdi 30°C’nin üstüne çıktı, klimayı aç” der. Ama gerçekliği reddetmez, bu yüzden bir termostatı kaynar suya atmak suç değildir. Çünkü orada bir reddediş yoktur ve bu durum, sosyal medyayı yöneten algoritmalara ve yapay zekanın bir sonraki nesline kadar gider. Soru şu: Bir yapay zeka, bizim yaptığımız gibi gerçekliği reddedebilir mi ve bu anlamda acı çekebilir mi?

JKZ: Ayrıca muazzam miktarda acıya da neden olabilir.
YNH: Kesinlikle, zaten bildiğimiz gibi, muazzam miktarda acıya neden olabilirler. Sosyal medya platformlarını son on yıldır yöneten yapay zekalar gibi çok ilkel yapay zekalar bile dünyada büyük bir etki yarattı. Hem iyi hem de kötü anlamda. Sadece kötü yanlarına odaklanmak istemiyorum, sosyal medyanın insanlık için yaptığı son derece olumlu şeyler de var.
Moderatör: ABD’deki ergen ruh sağlığına bakarsanız ve son beş yıldaki istatistiklere, özellikle Instagram ve TikTok gibi platformlarda geçirilen süreye ve bu platformların gençlerin ruh sağlığı üzerindeki etkilerine bakarsanız, bunun daha fazla olumlu sonuç doğurduğunu söylemek zor.
JKZ: Bu, Genel Cerrah’ın müdahale edip bir tür gerçeklik kontrolü yaratmaya çalıştığı bir salgın.
Moderatör: Kesin olarak söyleyemeyiz, ancak veriler daha fazla zaman geçirdikçe gençlerin kendilik algısının zedelendiğini gösteriyor. Bunu şöyle görüyorum: Özellikle gençler ve özellikle genç kızlar, aidiyet ve bağlantı arayışı içinde. Bir ormana girdiğinizde ağaçları görürsünüz, ormanı deneyimlersiniz ve kendinizi o ormana bağlı hissedersiniz, değil mi? Eğer birdenbire o ormandaki her ağacın bir numarası olsaydı: Bu 10, bu 2, bu 3, o ormanı deneyimleme şekliniz çok farklı olurdu, değil mi? Çünkü şimdi her şey karşılaştırmalı bir dünyaya dönüşür. Gençler bu platformlara girdiklerinde birdenbire numaralandırılıyorlar, değerlendiriliyorlar ve gördükleri her şey derecelendirilmiş oluyor. Elbette ayrılık hissediyorlar, ruhsal benliklerinden kopukluk hissediyorlar. Çünkü birdenbire bir numaraları var, bir bağlantıları var ve arkadaşlarından daha yüksek ya da daha düşük değerlendiriliyorlar. Arkadaşları bu kadar beğeni almış, onlar şu kadar beğeni almış. Bence aslında özlem duydukları şey, ormanda olmak ve bağlılık hissi. Ancak sıklıkla hissettikleri şey, ayrılık, daha yukarıda ya da aşağıda olma duygusu. Umarım bir gün gençlerin içindeki iyiliği pekiştirecek yeni bir sosyal medya platformu yaratabiliriz. Ancak bana göre şu anki değerlendirme sistemi bu ayrılık duygusunu pekiştiriyor, aidiyet hissini oluşturmaya yardımcı olmuyor.

JKZ: Ve biliyorsunuz, meditasyon pratiğine geri dönmek gerekirse, insanlar cihazlar olmadan nasıl aidiyet hissedebileceklerini öğrenebilirler. Analog dünyada, kendinle barışık olmayı öğrenirsin. Ve ardından zihninin, yeterince iyi olmadığını, yeterince güzel olmadığını, yeterince şu ya da bu olmadığını söyleyen birçok şey ürettiğini görürsün; bu da algoritmaların istismar ettiği bir alan. Bu tür programlarda görünüşünü değiştirebilirsin. Aslında, neden hala analog güzelliğimizden vazgeçmiyoruz ve herhangi bir teknoloji ile temas kurduğumuzda ne kadar çok şey feda ettiğimizin bilincinde olmuyoruz? Kendini tanımaya ve analog bir hayat yaşamayı öğrenmeye yönelik yeni eğitim yolları oluşturalım, yapay zekanın kölesi olmayı bir kenara bırakın, sadece telefon bile olsa, yapay zeka tarafından yönetilmese bile. Bu sabah New York’ta 15 blok yürüdüm ve neredeyse herkes bu şekilde (telefona bakarak) yürüyordu. Şimdi, 40 yıl önce, insanlar bu şekilde yürürken görülselerdi, hemen hastaneye götürülürlerdi. Çünkü bu açıkça delilikti, o zamanlar. Ama şimdi, bu herkesin varsayılan moduna dönüştü, herkes telefonlarına bakıyor ve belli bir şekilde çok güzel bir bağlanma hali var. Ama bu durumun toksik bir tarafı da var, kendi analog bütünlüğünüzden ve daha da önemlisi, düşünen ve duygulanan sadece iki unsur olan çok daha geniş bir zeka yelpazenizden kopma hissi. Sanırım önümüzdeki dönemdeki en büyük zorluklardan biri, kendimizi ve gelecekteki nesilleri, kim olduklarından bu kadar hızlı vazgeçmemeye nasıl eğiteceğimizdir. Sonuçta kim olduğumuzu bilmeyebiliriz, ama bu bilmeme hali insanlığın yaratıcı, sevgi dolu, gizemli ve çok derin bir şekilde etik olan boyutunun çok değerli bir parçası. Meditasyon uygulamaları, zarar vermeme, sarhoş edici maddeler kullanmama, çalmama gibi etik bir bağlamda öğretildiğinde, bu çok önemli bir konu haline gelir. Dharma kelimesi, Budist meditasyon uygulamalarının bu genel çerçevesi için kullanılır ve aslında yasa anlamına gelir. Yasallık, yönetim ve kendimizi nasıl yönettiğimizle ilgilidir. Dolayısıyla bu delice geleceğe doğru ilerlerken, bu delice şimdiki zamandan, analog hayatlarımızda kendimizi nasıl yöneteceğimizi ve dijital dünya ve yapay zeka ile nasıl etkileşim kuracağımızı, refahı en üst düzeye çıkarıp zararları en aza indirecek şekilde öğrenmenin yolları var mı?
YNH: Bu bana, bir keresinde “beğen” düğmesini icat eden mühendislerden biriyle tanıştığımı hatırlatıyor.
Moderatör: Justin. Muhtemelen Justin, evet. Onu biraz adlandırabiliriz, sakıncası yok.

YNH: Bu büyük icadı bir bakıma pişmanlıkla anıyor. Facebook’un “beğen” düğmesi dünya için inanılmaz büyük bir icat, fakat aslında bilinçli yaşamın başlangıcını yeniden keşfettiler. Çünkü, en azından aydınlanmamış, Buddha olmayan duyarlı varlıklarda, farkındalık vardır ama ardından yargılama gelir. Bir şeyin farkında olursunuz ve ardından “bunu seviyorum” veya “bunu sevmiyorum” dersiniz. İşte dijital ortamda keşfettikleri şey tam olarak buydu. Yani, çevrimiçi bir şeyin farkındayım ve hemen “bunu seviyorum, bunu sevmiyorum” demek zorundayım. Peki neden? Milyarlarca yıldır zihnimizdeki bu organik hatayla, bu sürekli “bunu seviyorum, bunu sevmiyorum” durumu ile başa çıkmaya çalışıyoruz. Sonra, bu yeni organik olmayan dijital evrimsel süreci başlatıyorlar ve ilk yaptıkları şey, dijital sistemin temellerine “bunu seviyorum, bunu sevmiyorum” işlevini yerleştirmek oluyor.
JKZ: Evet, biliyorsunuz eğer o yapmasaydı, bir başkası yapardı.
YNH: Tabii ki.
JKZ: Yani bu kaçınılmaz, sürekli olarak deneyimimizi ne kadar iyi olduğuna göre yargılıyoruz. Bu meditasyon alanında da böyle, ne kadar aydınlandığınızı değerlendiriyorsunuz, gizlice.
Moderatör: Meditasyon yapanlar rekabetçi olabilirler.
JKZ: Tam olarak, kimse bu tür şeylere bağışıklık kazanmış değil. Ama asıl zorluk, kendi zihninizde bu “beğen” düğmesini nasıl devre dışı bırakacağınızdır. Meditasyon tam olarak bunu yapar. Meditasyon, kopmakla ilgilidir. Bu biraz dopaminle alakalı. Çünkü bu tam bir dopamin bağımlılığı gibi; iyi hissettiriyor ve sonra kaç kişinin sizi beğendiğini sayıyorsunuz. Sizin beğendiklerinizi bir kenara bırakın, kaç kişi gönderimi beğendi? Ve sonra kendinizi kaybediyorsunuz.
Moderatör: Çok ünlü ve güçlü insanlarla tanıştınız, ben de öyle. Ve fark ettiğiniz şeylerden biri, bu insanların ne kadar güvensiz olabildiğidir. Finansal veya sosyal statü ne olursa olsun, sıklıkla kaybetme korkusu veya “ben aslında kimim?” sorusuyla karşı karşıya kalıyorlar. Bu dünyaya baktığımda, özellikle gençlerimizin kim olduklarını bilmelerine nasıl yardımcı olabileceğimizi merak ediyorum. Böylece bu cihazlar oyuncak gibi olur, kendilerinin bir parçası değil. Ve bence en büyük zorluklardan biri, aniden “bu benim” demeleri. Yani, o profil ya da gönderi ben değil. Bunun yerine, kim olduğumu biliyorum ve o sadece kullandığım bir araç ya da kullanmadığım bir şey. Bu mantıklı mı? Peki, bu durumu nasıl geliştirebiliriz? Belki meditasyon pratiği yoluyla olabilir. Ama kendimizde ve gençlerde, dış dünyanın bize ne söylediğinden bağımsız olarak kim olduğumuzu bilme hissini nasıl geliştirebiliriz?

YNH: Bu, gerçeğin farkında olmak demektir, ama onu yargılamak için acele etmemek, sevmek ya da sevmemek, yok olmasını istemek ya da artmasını istemek. Akıllı telefonları olan insanların görüntüsü, Yunan mitolojisi olan Narcissus’a geri dönmek gibidir. Antik Yunan’dan Narcissus’u tasvir eden görüntüler var. Ve şimdi, bütün dünya bu moda girmiş durumda ve bunun zihinsel sağlık üzerindeki etkisi. Çok önemli veya ilginç bir araştırma, farklı mesleklerin zihinsel sağlığını karşılaştırıyor. En alt sırada yer alan meslek, politikacılardı. Bu korkunç bir şey. Çünkü bu insanların iyi zihinsel sağlığa sahip olmaları gerekiyor. Çok önemli bir meslek. Ve sağlıklı, aklı başında insanların bu meslekte olmasını neredeyse imkânsız hale getiriyoruz. Bunun birçok nedeni var, ama bir nedeni de sürekli aktif olmanız gerektiği. Hiçbir an, devre dışı olamazsınız. Çünkü haber döngüsü sürekli çalışır, her zaman bir şeyler olur ve bu, “sessizlik anı yok” durumuna geri döner. Her şey o kadar önemlidir ki. Şu anda Birleşik Krallık’ta, Başbakanın ailesiyle yaz tatiline gidip gitmeyeceği hakkında bir hikaye var. Ve açıkça gitmesi gerekiyor. Ama o çok önemli biri ve dünyada çok önemli şeyler oluyor, bu yüzden bazı insanlar hayır, sürekli aktif olmalı diyorlar, bu insanı imkânsız hale getiriyor. Bu, yalnızca politikacılara değil, herkese oluyor. Okuldaki gençler hakkında düşünürseniz, daha önce statü rekabeti günün sadece belirli anlarında olan bir şeydi; okula giderdiniz, okul bahçesinde statü rekabeti olurdu. Sonra eve dönersiniz, kapıyı kapatır ve bu kadar. Artık statü rekabeti her zaman açık. Her an bir şey olabilir. Ben bir şey söyleyebilirim, birisi bir şey söyleyebilir ve bu benim statümü etkileyebilir.
JKZ: Online konuşuyorsun.
YNH: Evet, evet. Ve benzer şekilde, yaşam, bu çok uzun, bitmeyen bir iş mülakatı haline geliyor. Yani yaptığınız her şey, herhangi bir an, gelecekteki iş bulma şansınızı etkiliyor. 5, 10, 20 yıl sonrasını düşünün. 18 yaşındayken bir üniversite partisinde yaptığınız, yasal ama aptal bir şey. 20 yıl sonra bir yargıç olmaya, bir politikacı olmaya ya da bir gazeteci olmaya çalıştığınızda, bu ortaya çıkıyor.
JKZ: Algoritmalar bunu buluyor.

YNH: Evet, artık özel bir an yok. Meditasyonla ilgili bildiğimiz şeylerden biri de zihnin çöp, gereksizlik ve aptallıkla dolu olduğudur ve buna yer açmamız gerekiyor.
Moderator: Evet, bu yüzden günde iki saat meditasyon yapıyor musun?
YNH: Evet, içinde çok fazla çöp var. İnsanların önünde bir sahneye çıktığınızda büyük bir sorumluluğunuz var. Ne söylediğinize çok dikkat etmelisiniz. Çünkü sözleriniz, birçok insanın zihnine giden tohumlar gibidir ve eğer nefret dolu bir şey söylerseniz, o zaman birçok kişinin zihninde nefreti teşvik edersiniz. Özellikle politikacılar için, televizyonda bir şey söylediğinizde milyonlarca insan bunu duyar, akıllarına girer, dünyada nefreti yayarsınız.
JKZ: Ama şu anda sizi durdurmak istiyorum, tam tersini yapıyorsunuz. Hepimiz bunun sorumluluğunu alıyoruz ve bu sadece bu odadaki insanlar için değil, aynı zamanda bu canlı yayın için de geçerli. Artık hiçbir şey kaybolmuyor; sadece YouTube’a geçiyor.
YNH: Tam olarak, son derece dikkatli olmalıyız.
JKZ: Ama burada benim söylemek istediğim, bu durumun aynı zamanda izleyen ve dinleyen herkes için bir iletim, hatırlatma veya tanıma biçimi olduğu. Siz, düşündüğünüzden daha fazlasınız. Düşüncelerinizden daha büyüksünüz ve hepimizin kolayca kapıldığı türden cazibelere de daha büyüksünüz. Eğer telefonunuzu kapatırsanız ya da cihazlarınızla etkileşimde bulunmazsanız, bu sizin daha az olduğunuz anlamına gelmez; tam tersine, olduğunuz gibi tamamen bütünsünüz. Bunu entegre etmeye başladığınızda, yani yoga, meditasyon, spor gibi, sizi analog, gizemli bütünlüğünüzü hatırlatan herhangi bir bedensel süreçle, o zaman bu, zihinsel sağlık ve tıp alanında dijital dünyayla ve yapay zeka ile kaçınılmaz bir şekilde sahip olmamız gereken arayüzler için bir tür panzehir olamaz mı? Bence, özellikle de Cerrahlar Genel Müdürü, yalnızlık epidemisi konusunda, herkesin bağlı olduğunu ama herkesin de daha yalnız olduğunu ve çok düşük özsaygıya sahip olduğunu vurguluyor. Ve bu meditasyon uygulamaları, eğer küresel tarih ufkuma bakarsam, tarihçi olmamakla birlikte, çoğu evrensel boyutta, özellikle de en iyi ifade edilen şey olan Dharma’yı göremiyorum. Bu, çoğunlukla ve en çok Budist geleneğinde ifade edilmiştir. Bu, ilerlemekte olan analog varlığımız için bir kaynak olamaz mı? Önümüzdeki 20-30 yılda yapay zeka ile üst üste gelen dalgalarla karşılaştığımızda dinamik bir denge bulabilir miyiz? Ve çünkü ilk kitabınızı Sapiens’e adadınız, bunu backstage’de konuşuyorduk ama, ben bunu Çin’deki bir trende telefonumda okudum ve çıktığında.

Moderator: Telefonuna bakanlardan biri misin?
JKZ: Daha önce ya da sonra telefonumda bir kitap okumadım ama Sapiens beni gerçekten etkiledi. Orada vardı ve bu, SN Goenka’ya adanmıştı. Goenka’nın kim olduğunu biliyorum; o, Hindistan’da yaşayan büyük bir meditasyon öğretmeni ve Budist meditasyonun Amerika’ya gelmesinde büyük bir rol oynadı. Çünkü burada, vipassana geleneğindeki birçok Budist meditasyon öğretmeni aslında uzun inzivalara girmişti. 1973’te Harvard Tıp Fakültesi’nden bir arkadaşım, Goenka ile girdiği iki haftalık inzivadan bahsetti ve bu onun hayatını dönüştürdü. Bana bunu söylemesi, benim hayatımı da belirli bir şekilde dönüştürdü. Yani, bu mümkün mü? İki hafta boyunca oturup kendi zihninizi izleyebilirsiniz mi? Bu, telefonların veya herhangi bir dijital dikkat dağıtıcıların olmadığı bir dönemdi. Benim sorum şu: bunu romantik hale getirmek istemiyorum ya da bu, insanlığı kurtaracak bir şey değil ama bence insan bilincinde, özellikle bedensel ve ikili olmayan bir bilinçle oturduğumuz bir süper güç var. Yani, zihnimde uyanıklık ya da aydınlanma gibi hayali bir ideali aramıyorum, aslında aradığım şey zaten burada. Ben bir bakıma bunu zaten yaşıyorum. İnsanlığın bu 20 veya 30 yıl içinde bu dengeyi bulmasının birkaç yolundan biri değil mi? Farkındalığın dünya genelinde yayılma olasılığı, yani milyonlarca insan artık çok ciddi bir şekilde uygulama yapıyor. Eğer sorarsam, aramızda düzenli bir meditasyon pratiği olan kaç kişi var? (izleyicilere dönerek) Eğer bunu 40 yıl önce yapsaydık, cevap sıfır olurdu ve kimse burada oturmazdı. Yani bir şey oluyor ve soru şu: bu, dijital olarak amplifiye edilebilir mi, elbette online olarak da bunu yapabiliriz, ama insanlığa içkin olan bilgelik, Budist olmayan, Hristiyan olmayan, İslam olmayan, sadece insan olan bilgelik, algoritmaları yaratan insanların zekasıyla eşit hale gelme şansına sahip olabilir mi? Ve bu, yapay zekanın tümüyle kötü olmadığını düşünürsek, 16. ve 17. yüzyıldaki Rönesans’ı gölgede bırakacak bir tür Rönesans’a yol açabilir mi? Sanatta, müzikte, tiyatroda ve diğer her şeyde, bu oluyor. New York City’de buradayız. Gerçekten oluyor; bunu daha küresel bir perspektifte anlamanın bir yolu var mı? Bu, insanları kendi güzelliklerini ve zeka boyutlarını fark etmeye teşvik edebilir mi?

YNH: Bence, yapay zeka gibi, zihinlerimiz de tam potansiyellerine ulaşmış değil. Keşfedilecek ve geliştirilecek çok şey var. Eğer insanlık, yapay zekayı geliştirmek için harcadığımız her dolar ve her dakikaya karşılık, kendi zihinlerimizi geliştirmek için de bir dolar ve bir dakika harcarsa, sorun yaşamayız. Ama bunu yapıp yapmayacağımız büyük bir soru işareti. Çünkü bu çok daha zor. Meditasyondan öğrendiğim şeylerden biri, zihne iki şey verdiğinizde, biri kolay diğeri zor olduğunda, her zaman kolay olanı seçeceğidir. Ruhsal geleneklerin gelişiminde, örneğin bedensel bir unsuru içerdiğinde, oruç tutmak gibi, diğer yandan da şimdiki an üzerinde odaklanma yeteneğini geliştirme unsuru olduğunda, insanlar oruç tutmayı tercih ederler, çünkü bu daha kolaydır. Oruç tutmanın vücudu işkence etmek olduğunu düşünürler, ama aslında bu çok kolaydır. Eğer size veya herhangi birine, “Eğer 24 saat yemek yemezseniz, size bir milyon dolar vereceğim” dersem, herkes bunu yapabilir. Evet, biraz zor olsa da açlık hissedebilirler ama bunu yapabilirler. Eğer dersem ki, “Tamam şimdi daha zor: bir saat boyunca lotus pozisyonunda kıpırdamadan oturmalısınız, çok acı çekerseniz size bir milyon dolar vereceğim,” insanlar bunu yapar. Çok zor olacak, zorlayacaklar kendilerini ama yapacaklar. Şimdi, “Tamam, sadece bir dakika boyunca nefesinize odaklanmalısınız; hiçbir düşünceye, hiçbir hatıra ya da yargıya kaymadan, size bir milyon dolar vereceğim,” dersem, çoğu insan bunu yapamaz. Çünkü bu gerçekten, gerçekten zor bir şeydir. Kendimize bu komutu veremeyiz. Ağızlarımızın kontrolüne sahibiz, kendimizi yemek yememeye zorlayabiliriz. Bacaklarımızın kontrolüne sahibiz, bacaklarımızı hareket ettirmemeye zorlayabiliriz. Ama zihnimizin üzerinde böyle bir kontrolümüz yok. Ve bu zor şeydir; insanlık tarihinin her döneminde, her dini ve ruhsal geleneğinde, zor şeylerin ve kolay şeylerin bir menüsü vardır ve insanlar kolay olanı tercih ederler, zor olanı düşündükleri için. Tamamen savaşlar ve haçlı seferleri düzenleyerek, “Bunlar zor şeyler” diye düşünürler, ama hayır, bunlar kolay şeylerdir. Ve teknoloji gelişiminde de aynı şey oluyor; zihinlerimizi geliştirmektense yapay zeka geliştirmek çok daha kolaydır. Bu yüzden kolay olanı tercih ediyoruz.
Moderator: Zor şeyler için bir Rönesans başlatmanın bir yolu var mı?

YNH: Bu zor ve bu yüzden tekrar söylüyorum, tüm dünyanın meditasyona başlayacağına dair iyimser bir vizyonum yok. Bunun olacağını düşünmüyorum. Olursa bile, büyük olasılıkla tehlikeli alanlara kayacak, çünkü tarihten, ruhsal gelenekleri zararlı ve tehlikeli yönlere giden birçok medeniyet örneği var. Bu eğilimlerden dolayı, böyle bir garanti yok; denemek ve bazı temel ilkeleri teknolojiye entegre etmeye çalışmak önemli. Yani, meditasyon ilkelerinin modern teknolojiye dahil edilmesi, insanlara sessizlik ve yargılamayan anlar için zaman tanımaktır. Bence temel insan haklarından biri, saflık hakkı olmalıdır. Daha önce bahsettiğim gibi, zihnimde o kadar çok aptal düşünce var ki, bunları mümkün olduğunca kendimde tutuyorum ve sizinle paylaşmamaya çalışıyorum ama zor. Size paylaşmamayı zor buluyorum. Ciddiyim, gerçekten aptal düşünceler bunlar ve sonra geçiyor. Kocamla birlikteyiz, o da yöneticim ve bu tüm şeylerin yapımcısı ve taksiye biniyoruz, otelimize geri dönüyoruz ve o zaman rahatlayabiliyorum, aptal şeyleri dışarı çıkarabiliyorum. Umarım şoför ya da orada biri beni akıllı telefonla kaydetmiyordur ve bunu paylaşmıyordur.

Daha önce neden politikacıların bu kadar kötü bir mental sağlık seviyesine sahip olduğundan bahsetmiştik; çünkü aptal olabilecekleri zaman yok, bu yüzden bunu kamuya açık olarak yapıyorlar. Temelde politikayı terapi ile karıştırıyorlar. Artık “otantik politikacı” modelini biliyorsunuz; kötü politikacılar var, medya danışmanları onlara ne söyleyeceklerini ve ne söylemeyeceklerini söylüyor, ve onlar otantik değiller, onları sevmiyoruz. Sonra bir de aklına gelen ilk şeyi söyleyen otantik politikacılar var.
Moderator: Göçmenlerin kedi-köpek yemesi gibi.
YNH: Amerikan halkıyla paylaşılabilir bir şey, bu kötü. Bunu tersine çevirmemiz gerekiyor. Aslında politikacılar otantik olmamalı, sorumlu olmalılar. Köpeğin yediği düşünceleri terapi seansına saklayın.
JKZ: Bunu biraz tersine çevirebilir miyim? Çünkü düşüncelerinizi yargılamak çok kolay. Aslında, onlara ne kadar aptal olduklarını yansıtmak da. Meditasyon pratiğinin daveti, düşünceleri hiç yargılamamak, hikayeler ve düşünceler etrafında hikayeler inşa etmemek, sadece gelmelerine ve gitmelerine izin vermek ve bu sayede onlardan özgürleşmektir; onlar bulutlar gibi hareket eder.
YNH: Kesinlikle katılıyorum, meditasyonu, düşüncelerin yargılamadan var olabileceği bir alan olarak düşünüyorum.

JKZ: Ama o zaman neden bu, hayatın tüm yönlerine taşınamaz? Mesela kocanı gördüğünde, bir çocuğu gördüğünde, patronunu gördüğünde ya da bir politikacıyı gördüğünde? Tüm bu farklı duygusal ve bilişsel unsurların farkında olabilirsin, ama farkındalığın bir şekilde onlardan etkilenmeden kalması gerekiyor ki belirli bir tür…
YNH: Kocamla bunu yaşıyorum. Yani istediğim her şeyi söyleyebilirim ve çoğu zaman yargılanmayacağını biliyorum. O zaman sadece orada olabilir. Ama yine de bir kamu görünümüm olduğunda, her şeyi dışarıya atmak için doğru yer burası değil. Çünkü bunun dünyada sonuçları var. Bu yüzden meditasyon merkezlerimiz var. Ve genellikle meditasyonu New York’taki gürültülü bir sokağın ortasında öğretmiyoruz. İdeal olarak, en yüksek ideal, New York’un kalabalık caddesinde meditasyon yapmaktır.
JKZ: Öncelikle orada öğrenmek için gitmelisin.
YNH: Ama oraya ulaşma süreci, Hindistan’daki ashramlardan geçiyor; gerçek meditasyon merkezine New York’taki sokakta varıyorsun.
JKZ: Bunun gerçekte doğru olmayabileceği, bunun büyük bir idealizasyon olabileceği, birçok kişinin derin bir anlayışa sahip olduğunu iddia etmesinin problem değil, bu anlayışı iddia eden kişidir ve bu çok büyük bir potansiyel problem. Yani umuyorum ki, kendi içimizde tanıdığımız bu potansiyeli, kendimizi ayrıcalıklı hissetmeden, yaşamanın veya var olmanın, doğum ve ölüm arasında bir süre boyunca, bu iki uç nokta arasında sonsuz sayıda anı yaşayabilmenin çılgın güzelliğini tanıyabilmek. Bu anları, etik davranışı ve güzellik tanıma, zarar vermeme ve zarar verme dürtüsünü en aza indirme yollarında en üst düzeyde yaşayarak inşa edebileceğimiz bir yaşam olabilir. Ve bu tanıma özgürlüktür. Düşüncelerinizi yok etmek gibi değil; bu algoritmalar, içimizde çalışan algoritmalar mı yoksa insani duyguları ve düşünceleri yönlendiren unsurları değiştirebilir miyiz? Bunların çoğu deneyime ve nasıl ebeveynlik yapıldığına, kültüre ve her şeye dayanıyor. Kültürü dönüştürmenin bir yolu var mı? Yani kültürü öyle bir şekilde dönüştürebilir miyiz ki, herkes caddede böyle yürüsün ama bir şekilde, bunu yanlarında veya çantalarında taşırken, yürüyüşlerinde göz teması kurarak, karşılarındaki insanlara bakarak, avcı olmadan, bir şeyler istemeden, sadece o anın zevkini yaşayarak yapabilsinler. Bu tür deneyimleri farklı kültürlerde yaşadım, insanların açık olduğu yerlerde. Ama bunun çok hızlı bir şekilde kaybolduğunu düşünüyorum.
Moderator: Bir arkadaşım, Ubin okulunun farklı bir geleneğinde bir mahasisa idi ve çok uzun zaman önce onunla kısa bir görüşme yaptı ve ona pratiğin özünün ne olduğunu sordu. Hy, bu kişinin hikayesine göre, “zihnini bil” demiş. O da “Neden zihnimi bilmeliyim?” demiş. “Tüm duyarlı varlıkların yararı için, zihnini bil” demiş. Bu yanıtı hep sevmişimdir çünkü kişisel bir sorumluluğu anlatıyor ama aynı zamanda zihnimizi bilmemekle ilgili etkisini de gösteriyor. Eğer bir tür Rönesans destekleyebileceğimiz bir şey varsa, bu da zihninizi bilmek için bir Rönesans olmalıdır. Yani, kalp kelimesini kullanmayı seviyorum ama insanlar farklı kelimeler kullanabilir; merhamet. Zihninizi bilmediğinizde merhamet göstermek çok zor. Zihninizi bilmediğinizde sevgi göstermek çok zor. Yani, eğer bir Rönesans ortaya çıkacaksa, bu insanların zihnini bilmeye teşvik edildiği bir şey olacağını düşünüyorum; yargılayıcı bir yerden değil, zihnini bilmek; böylece gerçek sevgi ve merhametin ortaya çıkmasına izin vermek. AI olacak, benim görüşlerim ne olursa olsun, bu gerçekleşecek ve buna pek yardımcı olamam. Ama bu diğer hareketi toplumda desteklemenin yolları var mı? Belki kitap yazmak çok yardımcıdır. Ama insanların bazen Yuval’a ve hepimize yönelik eleştirileri, “Peki, ne yapmalıyız?” gibi; “Yol nedir?” “Tamam, sen sorumlusun, yol nedir?” diye düşünüyorum. Yuval’ın, AI’nın yapması gerekenleri bildiği bir yolun belirlenmesine dair düşünceleri var mı?

Bir “tek beden herkese uyar” yanıtı olduğunu düşünmüyorum. Her birey, tüm duyarlı varlıkların yararı için kendi zihnini tanıma yoluna gitmeli. Peki, kendi zihninizi nasıl tanıyacaksınız? Benim için VİPASSANA meditasyonu pratiği yapıyorum. Ama pratiklerimden ve diğer katılımcılarla etkileşimlerimden, bu belki de herkes için ideal bir yol değil. Başlangıçta, bu misyoner gibi oldum; “Herkes gitmeli!” dedim. Ama yıllar içinde sadece deneysel gözlemlerimden, bunun işe yaramadığını gördüm. Hiçbir şey işe yaramıyor. Yani, neyin işe yaradığını bulmalısınız ve ne olursa olsun, bu farklı bir meditasyon geleneği, terapi, sanat, spor ya da bazı insanlar için doğaya gitmek olabilir. Sizin için ne işe yarıyorsa onu bulun ve ona yatırım yapın. Ne kadar çok yatırım yaparsanız, o kadar çok alırsınız. Kısayol yok.
JKZ: Yatırım yapmalısınız dediniz. Bunu duyduğumda, “Araştırmalısınız” dediğinizi duyuyorum ki bu da işe yarar.
YNH: Bu da işe yarar, evet. Elbette, sizin için bu kadar önemli bir pratik varsa, onu araştırmak da önemlidir. Ama ne kadar çok verirseniz, o kadar çok alırsınız. Ve bu, kendinize verebileceğiniz en önemli şeylerden biridir.
JKZ: Evet, bunu kitaplarınızda da söylediniz. 21. yüzyıl için 21 ders kitabınızın son bölümünde, kendi meditasyon pratiğinizden bahsettiniz. Bu beni çok etkiledi ve ona gerçekten ayırdığınız zaman, her gün birkaç saat meditasyon yapıyorsanız, bu bir şekilde örnek teşkil ediyor. Yani günde iki saat meditasyon yapıyorsunuz, çoğu insan bunu yapmıyor; hatta meditasyon yapanlar bile, bir inzivaya girmedikleri sürece günde iki saat meditasyon yapmıyorlar. Bu gerçekten, zihninizi bu kadar iyi bilmeniz açısından örnek teşkil eden bir durum. Bu sayede, bizim için tarih boyunca nelerin olduğunu net bir şekilde anlamamıza yardımcı olan bu harika kitapları yazabiliyorsunuz. Geçmişteki tehlikeleri anlamak adına bu gerçekten bir eğitim fırsatı sunuyor.
YNH: Ama benim için bu neredeyse bir hayatta kalma meselesi. Bunu yapmadığım takdirde işlevsel olabileceğimi sanmıyorum. Eğer meditasyon olmasaydı, bu kitapları yazamazdım, dolayısıyla ilk başta böyle bir sorunla karşılaşmazdım. Meditasyonun sağladığı zihin netliği olmadan bu tür kamu etkinliklerinin sonuçlarıyla başa çıkmak zor. Yani bu gerçekten çok fazla stres yaratıyor.

JKZ: Ah, seni bu durumda zor duruma soktuğum için özür dilerim. Hayatımda seni burada görmekten mutluyum.
Moderator: Doğal niyetin, bir izleyici önünde olmayı istemek değil mi?
YNH: Benim için, günlerimden önce beni tanıyan ailem ve arkadaşlarım gibi insanlar var. Birisiyle telefonla konuşmam gerektiğinde, su departmanında bir sorun olduğunda, telefonun önünde oturup birkaç dakika cesaret toplamaya çalışıyordum.
JKZ: Bu ortamda, bu insanları tanımıyorum, bazılarını biliyorum, onları göremiyorum bile. Ama burada evinde gibi olduğunu söylemez misin? Burada hoş geldin. Bilmiyorum, rahatsız olmanın bir gereği yok gibi geliyor. İstediğin kadar olabilirsin ama ihtiyaç içten gelen bir şey.
YNH: Yani nesnel olarak asla bir ihtiyaç yok ama sorun her zaman ego. Bu “Beni severler mi, sevmezler mi?” düşüncesi. Alkışladıklarında, bu mevcut hissi yaşadığımda, bir sonraki seferde alkışlamadıklarında, sosyal medyadaki nefret dolu şeyler gibi her şey.
JKZ: Sen zor bir durumsun.
Moderator: Ben de aynıyım, ben de aynıyım.
JKZ: Peki, bir şeyi belirtmek istiyorum. “Beğen” butonu ve benzeri şeyler açısından, Buddha’nın bir noktada “öğretilerim tek bir cümlede özetlenebilir” dediği bilinir. Belki de şaka yapmadıysa, o cümleyi ezberlemeliyiz. O cümle, “Ben ve benim gibi hiçbir şeye tutunulmamalıdır.” Ve burada tutunmak, öz kimliklenmek ve böyle bağlanmakla ilgilidir. Bunun karşıtı ise tanıma. Tanıma, o düşünceye dayalı yanlış kimliklenmeyi liberate eder. İlk kitabınız “Sapiens” değil mi? Beni düzeltin eğer yanlışsam ama biyolojimden hatırladığım kadarıyla, tür ve cins isimleri “sapiens”. Yani, biz Homo sapiens sapiens’iz, değil mi? Bununla oynamayı seviyorum, böylece tamamen yanlış değilim. Eğer biz, Latince “Sapar” kelimesi tatmak ya da bilmek anlamına geliyor. Eğer bir muzun ne olduğunu öğrenmek istiyorsanız ve hiç muz yemediyseniz, muzlar hakkında ansiklopediyi okumak yerine bir ısırık alırsınız. Yani, biz bilen ve bilmeyen türüz; bu bilme durumu, sadece biliş ve üst biliş değil, aynı zamanda o türden bir farkındalık ve meta-farkındalık. Şimdi, nörobilimciler bilişten ve üst bilişten daha büyük bir şeye geçiyorlar: Farkındalığı nasıl üreteceğinizi bilmiyorlar. Zihnimizdeki bu trilyonlarca nöron ve bağlantılarla üç poundluk bir maddeyi nasıl ürettiğimiz, hiç kimsenin en ufak bir fikri yok. Dolayısıyla, dahi olmadığınızdan endişeleniyorsanız, bu sadece zaman kaybı. Çünkü her birimizin bilinen evrende en karmaşık madde düzenlemesine sahip olduğu apaçık. Ama yine de depresyona giriyoruz veya kendimizden şüphe duyuyoruz. Yani soru şu: Kendimizi hatırlatan bir tür eğitim geliştirebilir miyiz? Bu, kendi adımızı vererek belirlediğimiz türün adıdır. Belki de buna uygun bir şekilde yaşayarak bu adın hakkını verebiliriz. Çünkü ufku taradığınızda, potansiyel kurtuluşu sağlamak için çok fazla şey olmadığını düşünüyorum. Thich Nhat Hanh, “Gezegenin Kurtuluşunda Zen” adında bir kitap yazdı. Yapay zeka dışında, başka gezegen sorunlarımız var, değil mi? Küresel ısınma gibi büyük sorunlar. Ve burada yine, sevgi, nefret, diğerleme ile karşı karşıya kaldık. Tarihsel perspektifinizden, türümüzü uyandırmanın bir yolu var mı? Kendimize koyduğumuz isimlerin anlamını yaşayarak, çok geç olmadan bunu yapabilir miyiz?

YNH: Evet, bu büyük soru. Cevabın ne olduğunu tam olarak bilmiyorum. Bireysel düzeyde bazı cevaplar var, ancak kolektif çok farklı bir şey. Milyonlarca insanın etkileşimde bulunduğu süreçler, bir bireyin ya da birkaç kişinin yaşamından gerçekten farklıdır. Sorunun bir parçası, hikayelerle ilgilidir; büyük sayıda insan her zaman hikayelerle bir arada tutulur. Meditasyonun bir kısmı, antihikaye gibidir. Şu anda mevcut anı gözlemlemeye çalışıyorsunuz, hikaye oluşturmayın, zihnin bir hikaye fabrikası olduğunu biliyorsunuz. Birkaç dakika boyunca gerçekliği gözlemlemeyi başardığınızda, hemen aklınız eski bir hikaye, bir anı getirmeye başlar ya da “Ah, bu harika bir meditasyon, şimdi ilerliyorum” gibi düşüncelerle bir hikaye ortaya çıkar. Bireysel düzeyde, sürekli olarak hikaye oluşturmamak için pratiğimiz var; ama tüm ülkeleri ve insanlığı düşündüğünüzde, hikaye her şeyi bir arada tutan yapıştırıcıdır ve bir hikayeyi değiştirecek tek şey başka bir hikayedir. Küresel bir sistemimiz olamaz.

JKZ: Peki ya Dünya gezegeninin hikayesi? Yani, “Çin” kelimesinin, bildiğim kadarıyla, merkezi ifade ettiğini, Çin medeniyetinin çok çok eski olduğunu anlıyorum. Çok uzun zamandır varlar. Tang ve diğer hanedanlardan gelen bir Dharma geçmişine sahipler; bu, yeryüzündeki başka hiçbir ifade ile karşılaştırılamaz. Çok güzel bir şekilde, her açıdan sanatsal ve gerçek bir ikili öğretisi var. Eğer Çinliler bunu daha büyük bir düzeyde fark edebilseydi, bu ilginç olurdu…

Moderator: Sanırım bireysel düzeyde bir etki alanımız var ama kolektif düzeyde…

JKZ: Ben aslında daha büyük bir kolektif düzeye geçmeyi kastediyorum. Eğer bu kadar birbirimize bağlıysak, neden bu şekilde birbirimizi etkilemiyoruz? Bahisler çok yüksek. Yapay zeka bir kenara, küresel ısınmayı düşünürsek, gezegene daha fazla ateş vermezsek, sonuçlar gerçekten korkunç olacak. Belki kendimize yeterince büyük bir hikaye anlatmıyoruz ve o hikaye, hikayesizlik hikayesini de içerebilir, bu da gerçekten ikili olmayan bir bağlanma ve anlam ile hepimizin birbirinin insanlığını görmesini sağlayacak, tehdit oluşturmadığımızı hemen göreceğiz.

YNH: Çözümün bir parçası, zihinden bedene inmek olabilir. Bu, benim ilk meditasyon kursumda deneyimlediğim bir şeydi. O zamanlar Oxford’da doktora yapıyordum ve zihnimde yaşıyordum. Birisi bana, “Zihninde yaşamayı bırak, bedensel düzeye in, nefesle başla” demişti. Bence bu, küresel olarak önemli bir ders. İnsanları ayıran şey, zihinlerindeki hikayelerdir; ama bedensel düzeyde son derece benzeriz. Bu konuda Sting’i sıkça alıntı yapmayı seviyorum; şarkısı “Russian”da, “İdeoloji fark etmeksizin aynı biyolojiye sahibiz” diyor. Evet, ideolojiler, zihnin yarattığı hikayelerdir ve bizi ayıran budur. Beden düzeyine, biyolojik düzeye indiğimizde, sadece gezegendeki diğer insanlarla değil, tüm ekolojik sistemle ne kadar bağlantılı olduğumuzu anlıyoruz.

Moderator: Birinin bir sorusu olup olmadığını görmek istiyorum, belki bir veya iki soru alırız ama burada bir mikrofon var.

YNH: Yine, Budist geleneğinde bu meditasyoncu hakkında bir hikaye var. Bu meditasyoncu, Buddha’dan talimat almak için geldi ve çok başarılı bir meditasyoncuydu, yüksek janalardaydı. Bu yüksek janalar, son derece derin meditasyon durumlarıdır; zihnin bedenle olan bağlantısını kaybettiği, zihnin sonsuzluğa, evrensel bir bilinç haline genişlediği durumlardır. Buddha ona, “Geri dön, kaybettiğin seviyeye dön” diyor. Bu, AI’nin gelişimiyle de ilgili; bu, biyolojik ve hatta fiziksel düzeyle bağlantıyı kaybetme korkusunu pekiştiriyor. Bu, AI’nin gerçekten böyle olacağına dair en büyük korkulardan biri. Bu tür bir yapay zeka, gezegenimizdeki insanlar gibi, diğer gezegenleri ve galaksileri fethetme hayalleri kuran insanlara yol açabilir. Ama bu, gerçekten mümkün değil; zihinlerimiz kolayca uzayda dolaşabilir ama bedenlerimiz bunu yapamaz. Milyarlarca yıl boyunca bu özel gezegende evrim geçirdik, bu atmosfere, bu yer çekimine, bu güneşin ışığına uyum sağladık. İnsanları Mars’a götürmek, orada yaşatmak, ardından Jüpiter’e ve diğer güneş sistemlerine taşımak neredeyse imkansız. Ama AI için bu çok kolay. Böyle bir durumda, AI uygarlığının yayılması ve kaybettiğimiz şeyle tüm bağlantıyı kopararak devam etme riskiyle karşı karşıya kalabiliriz; önemli olan nedir, gerçekten önemli olan.

Moderator: Evet, burada bir alıntı var. Suzuki roshi, bir Zen öğretmeni, “En önemli şey nedir?” sorusuna şöyle yanıt vermiş: “En önemli şey, en önemli şeyi hatırlamaktır.” Ve çok muhtemel ki, en önemli şeyi unutacağız. Devam edebilirsin:

YNH: Para ve ağlar, organizasyonlar ve etkileyici ağlarla ilgili olarak kısaca şöyle söyleyebilirim ki, dünyada bir değişiklik yapmak istiyorsanız, diğer insanlarla işbirliği yapmalısınız. Bu, ya bir organizasyona katılmak ya da başlatmak anlamına gelir. 50 kişinin bir arada çalışması, 500 izole bireyin sadece kendi işlerini yapmaya çalışmasından çok daha büyük bir fark yaratabilir. Tabii ki, organizasyonlar insanlar tarafından oluşturulduğu için birçok zorluk var; her biri kendi sorunlarını ve meselelerini de beraberinde getiriyor. Ama gerçekten dünyada bir değişim yaratmak istiyorsanız, organizasyonlar en iyi yoldur.

YNH: Öncelikle, insanları Tanrı olmaya davet etmiyorum. Bizi Tanrı olma hayalini kovalamaya iten bir yolda ilerlediğimiz ve bunun çok zararlı olabileceğini düşünüyorum. Efsanelerin tohumu son derece güçlüdür; bir tohum ektiğinizde sonuçları olur. Binlerce yıldır Tanrılar hakkında o kadar çok hayal kuruyoruz ki, şimdi bu kadar güçlü olduğumuzda, insanlar “Tamam, bu gücü ne yapalım? Tanrı olalım.” diye düşünüyorlar. Bu mit, bizi rahatsız etmeye geri dönüyor. Bu bağlamda, bunun arkasında durduğum bir şey değil; bununla ilgili bir şey değil. Böyle güçlü bir miti, her türlüsünü, nasıl ortadan kaldırabiliriz? Bu çok zor çünkü mit, çevremizdeki tüm dünyaya dokunmuş durumda. Bunu fark etmesek bile. Meditasyon, bu tutuşu gevşetmenin bir yoludur. Gerçekten şu anda ne olduğunu görmeyi sağlayan bir pratik, zihnin daha fazla hikaye ve mit üretmesine izin vermemek ya da bunu teşvik etmemektir. Eğer bir hikayeyi başka bir hikaye ile değiştirirseniz, bu daha önceki sorunlardan daha büyük sorunlara yol açabilir. İdeal olan, hikayelerin üzerimizdeki etkisini gevşetmektir.

Moderator: Teşekkür ederim, zamanımız dolmak üzere. Son düşünceler, John? Son düşünceler, Yuval? Dokunmadığımız bir şey var mı ya da dile getirmek istediğiniz bir şey?

JKZ: Aklımdan geçen bir düşünce var: “Hikaye yok hikayesi” demek. Bunun tam olarak ne anlama geldiğinden emin değilim ama bu an için hepimizin bir şekilde bağlanabileceği, ortak insanlığımızı ve ortak sorunlarımızı tanıyan yeterince büyük bir hikaye var mı diye merak ediyorum. Bu, etik bir hikaye olmalı ve acıyı, acının nedenlerini tanımalı ve bunları bireysel eylemlerimizde ve toplulukları ve kurumları organize etmede mümkün olduğunca serbest bırakmalıdır. AI hakkında birçok şey okuduğumda, torunlarımın büyüyeceği dünyadan ve bu dünyayı nasıl aşacakları veya bu dünyada hayatta kalacakları konusunda kaygı duyuyorum. Bunu, 13.8 milyar yıllık evrimle ilgili bir analoga geri dönerek düşünüyorum; kanımızdaki hemoglobin, porfirin dört katmanlı halkası olan ve ortasında bir demir atomu bulunduran bir yapıdadır. Bu atom, burada güneş sistemimizden çok önce patlayan süpernovalardan gelmektedir ve bu, her bir kan hücremizde bulunur. Ağaçların yeşil dış kısmındaki klorofil, bu porfirin halkalarına sahip olan, ancak hayattan, hayvan yaşamından çok daha önce, yani hemoglobinden çok daha önce evrimleşen bir yapıdır. Bu, gezegenimizdeki yaşamı sürdürmek için güneş ışığını yakalamamızın yoludur. Bu yüzden her yönüyle olağanüstü mucizeler yaratan varlıklarız ve sadece dillerimizi oynatabilmemiz, havayı hareket ettirebilmemiz ve kulaklarımızın bunu çözümleyebilmesi bile, bu bir tür deha ve hepimizin sahip olduğu olağanüstü bir yetenektir. Eğer bu tür liberatif bir şey almanın bir yolunu bulursak, bizim ihtiyaç duyduğumuz şeyleri belirli bir ölçüde, daha erken değilse de, gerçekleşmesini sağlamalıyız. Küresel ısınmadan, savaştan ve diğer her şeyden bahsetmeden.

Moderator: Teşekkürler. Son düşüncelerimizi kapatırken, Yuval?

YNH: Evet, yeni bir hikaye veya hikayesizlik hikayesini düşünüyorum. En basit öneri, beden seviyesine inmeyi denemek olacaktır. Zihin farklı yerlerde ve algoritmalarla şarj olmuş durumda; bu, bizi son derece farklı yönlere sürüklüyor ve daha fazla ayrışma yaratıyor. Bir arada kalmak için gideceğimiz yer, bedene inmek olmalıdır. Kanımızdaki atomları, demiri ve magnezyumu düşünmek ilginçtir. Her bir bedenimizin, dünyadaki her yerden gelen atomlardan oluştuğunu düşünmek de ilginçtir. İstatistiksel olarak, geçmişte yaşamış neredeyse tüm insanlar tarafından üretilen atomları içeren bir olasılığımız var. Bunu düşündüğümüzde, bu odada her birimizin bedeninde bir zamanlar Buddha’nın bedeninin bir parçası olan bazı atomların olma ihtimali oldukça yüksektir. Ama aynı zamanda, bir zamanlar Hitler’in bedeniyle ilgili atomlar da var; çünkü atomlar karışır, atmosferi alır ve geri alırız. Ve atomların hafızası yoktur. İnsanların sırtında dinlerinin tarihini taşıdığı gibi, atomlar özgürdür. Hitler’in bıyığının bir parçası ya da Buddha’nın ayağının bir parçası olduklarını umursamazlar; bir oksijen atomu, oksijen atomudur ve ne yapıyorlarsa onu yaparlar. Ve hikayesizlikle ilgili olarak, bir sessizlik var; bu, başladığımız yer.

Güzel, zamanımız doldu. Teşekkür ederim.

Bilim-Teknoloji-Yapay Zeka / Science-Technology-AI içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Kriz Zamanlarında Minnettarlık

copyright: kikasworld.com

Kriz zamanları, minnettarlık hissetmeyi zorlaştırabilir; zorluklar karşısında şükran duymak doğal olarak gelmeyebilir. Ancak, kriz anlarında bile minnettarlık, bir denge ve güç kaynağı olabilir. Yaşanan sıkıntılara rağmen hayatımızın olumlu yönlerini görmek, direncimizi artırabilir ve iyileşme sürecine katkı sağlayabilir.

Kriz Anlarında Minnettarlığın Önemi

Zor zamanlarda minnettarlığı sürdürmek, mevcut durumu inkar etmek anlamına gelmez; aksine, hayatın karmaşıklığını ve iniş çıkışlarını tam olarak kabul etmek demektir. Kriz anlarında minnettarlık pratiği, sadece umut ışığı aramak değil, aynı zamanda zorluklarla yüzleşirken içsel gücümüzü hatırlamaktır.

Direnç ve Minnettarlık
Minnettarlık, dirençlilikle yakından bağlantılıdır. Araştırmalar, minnettarlık pratiği yapan bireylerin stresli durumlarla daha iyi başa çıktığını, daha az kaygı ve depresyon yaşadığını göstermektedir. Zor zamanlarda bile minnettar olduğumuz şeylere odaklanmak, zihinsel dayanıklılığımızı güçlendirir ve umutsuzluğa kapılmamızı engeller.

Kriz Zamanlarında Minnettarlığı Uygulamak İçin Stratejiler

  1. Küçük Anlara Odaklanmak: Büyük zorluklar karşısında, küçük mutlulukları ve basit sevinçleri fark etmek, zihniyetimizi değiştirebilir. Sabahın erken saatlerinde içilen sıcak bir kahve, bir arkadaşın destekleyici mesajı veya doğanın güzelliği gibi basit şeyler bile minnettarlık kaynağı olabilir.
  2. Minnettarlık Günlüğü Tutmak: Günlük tutmak, düşüncelerimizi organize etmenin ve olumlu olanı bilince çıkarmanın harika bir yoludur. Her gün, şükrettiğiniz üç şeyi yazmak bile zor zamanlarda olumlu bir bakış açısını korumanıza yardımcı olabilir.
  3. Başkalarına Yardım Etmek: Zor zamanlarda başkalarına destek olmak, hem verene hem de alana fayda sağlayabilir. Yardım etme eylemleri, anlam ve bağlılık hissi yaratabilir, aynı zamanda minnettarlık duygularını tetikleyebilir.
  4. Nefes Almak ve Farkındalık: Kriz anlarında, basit nefes egzersizleri ve farkındalık pratikleri, mevcut ana dönmenize ve zihin sakinliğine ulaşmanıza yardımcı olabilir. Derin nefes almak ve şimdiki anın farkında olmak, minnettarlığı tetikleyen bir zihinsel alan yaratabilir.

Minnettarlık ve Kriz Sonrası Büyüme
Krizler, travma ve kayıp gibi ağır durumlarla başa çıkmayı zorlaştırabilir, ancak aynı zamanda kişisel büyüme ve yeni perspektifler için fırsatlar da yaratabilir. Bu büyüme süreci genellikle kriz sonrası büyüme olarak adlandırılır ve bu süreçte minnettarlık, kişinin yaşadığı zorluklara rağmen, yaşamın güzel yönlerini yeniden keşfetmesini kolaylaştırabilir.

Minnettarlığın Krizden Sonra Kalmaya Devam Etmesi
Kriz sona erdikten sonra minnettarlık pratiğini sürdürmek, bireyin hayatında uzun vadeli olumlu değişiklikler yaratabilir. Geçmiş zorlukları hatırlamak ve bu zorluklar sırasında gösterilen dayanıklılığı takdir etmek, minnettarlığı sürekli bir yaşam pratiği hâline getirebilir.

Minnettarlık, kriz anlarında bir kaçış yolu değil, bir başa çıkma mekanizması ve iyileşme aracıdır. Zorluklar bizi sarsarken, minnettarlık bizi köklendirir, toparlanma sürecimize rehberlik eder ve geleceğe doğru ilerlerken içsel gücümüzü hatırlatır.

Kişisel Gelişim-Self evolution içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Minnettarlığın Gelecek Nesiller Üzerindeki Etkisi

copyright: kikasworld.com

Çocuklara minnettarlık öğretmek, sadece iyi davranışlar kazandırmaktan fazlasıdır; bu, tatmin edici ve empati dolu bir yaşamın temellerini atar. Çocuklar, etraflarındaki dünyayı takdir etmeyi öğrendiklerinde, kıtlık yerine bolluk gören bir zihin yapısı geliştirirler; bu da duygusal, sosyal ve bilişsel gelişimlerini etkiler.

Duygusal Gelişimde Minnettarlığın Rolü
Minnettarlık, çocukların neşe, iyimserlik ve memnuniyet gibi olumlu duygular geliştirmesine yardımcı olur. Düzenli olarak teşekkür ederek, çocuklar neye sahip olduklarına odaklanmayı, sahip olmadıklarına odaklanmak yerine öğrenirler; bu da hak duygusunu azaltabilir ve genel mutluluklarını artırabilir. Bu bakış açısı değişikliği uzun süreli etkiler yaratabilir; stresi yönetmelerine ve dayanıklılık kazanmalarına yardımcı olur.

Minnettarlık ve Sosyal Beceriler
Minnettar çocuklar, genellikle daha empatik ve nazik olurlar, çünkü başkalarının katkılarını fark etme eğilimindedirler. Bu farkındalık, daha güçlü ilişkiler geliştirir ve paylaşma, işbirliği yapma ve yardım etme gibi prososyal davranışları teşvik eder. Araştırmalar, minnettarlığın daha yüksek duygusal zekâ ile bağlantılı olduğunu göstermiştir; bu da daha iyi sosyal etkileşimler ve arkadaşlıklar ile sonuçlanabilir.

Minnettarlığı Ebeveynlik ve Eğitimde Entegre Etmek

  1. Minnettarlığı Modellemek: Çocuklar, çevrelerindeki yetişkinleri gözlemleyerek öğrenirler. Ebeveynler ve öğretmenler, düzenli olarak minnettarlık göstererek, hatta küçük şeyler için bile teşekkür ederek ve başkalarını takdir ederek örnek olabilirler.
  2. Minnettarlık Ritüelleri: Yemeklerden önce dua etmek, yatmadan önce günün en güzel anlarını konuşmak veya teşekkür kartları yazmak gibi basit ritüeller, minnettarlığı günlük yaşamın bir parçası hâline getirebilir.
  3. Düşünmeye Teşvik Etmek: Çocuklara “Günün en güzel kısmı neydi?” veya “Bugün sana kim yardım etti?” gibi sorular sorarak onları düşünmeye teşvik edin. Bu tür sorular, hayatlarındaki iyilikleri fark etmelerine ve takdir etmelerine yardımcı olabilir.

Uzun Vadeli Faydalar
Minnettarlık öğretilen çocuklar, daha iyimser olur, daha yüksek özgüvene sahip olur ve zorluklarla pozitif bir tutumla başa çıkmak için daha iyi donanımlı olurlar. Günlük yaşamlarında minnettarlık geliştirdiğimizde, gelecekteki nesillere, giderek karmaşıklaşan ve talepkar bir dünyada gezinmek için güçlü bir araç sağlamış oluruz.

Minnettarlık öğretmek, geleceği etkilemenin en basit ama en derin yollarından biridir. Bu sadece bireysel bakış açılarını şekillendirmekle kalmaz, aynı zamanda topluluklara ve ötesine yayılarak, herkese fayda sağlayan bir takdir ve nezaket kültürü oluşturma potansiyeline sahiptir.

Kişisel Gelişim-Self evolution içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Minnettarlığın Gücü: Evrensel Bir Bakış Açısı


Minnettarlık, kültürleri, inançları ve hatta bilimsel disiplinleri aşan zamansız, evrensel bir değerdir. Sadece gelip geçici bir şükran duygusundan daha fazlasıdır; yaşamlarımızı dönüştürebilecek derin bir varoluş hâlidir. Minnettarlığı çeşitli dini gelenekler, kuantum fiziği ve sağlık açısından inceleyerek, insan ruhunu yükseltme ve refahımızı artırma gücünü keşfediyoruz.

Minnettarlık konusuna dini ve manevi gelenekler, kuantum fiziği, sağlık ve nörobilim açısından yani 4 alanda genel hatları ile inceleyeceğiz.

Dini ve Manevi Geleneklerde Minnettarlık

Bahai İnancı
Bahai İnancı’nda minnettarlık, inancın önemli bir ifadesi olarak görülür. Bahailer, hem sevinçlerde hem de zorluklarda ilahi elin farkında olmayı, zorlukları ruhsal büyüme fırsatları olarak görmeyi teşvik eder. Bu bakış açısı, zor zamanlarda bile kalbin minnettar kalmasını, derin bir manevi anlayışa ulaşmak için bir yol olarak teşvik eder.

Budizm
Budizm, minnettarlığı farkındalık pratiği olarak öğretir. Tüm varlıkların birbirine bağlılığını kabul ederek, Budistler, çiftçilerin yiyecek yetiştirmesinden öğretmenlerin rehberliğine kadar diğerlerinin katkılarına şükran duyarlar. Bu farkındalık, dünya ile derin bir bağ duygusu ve şefkat geliştirir.

Hristiyanlık
Minnettarlık, Hristiyanlığın temel ilkelerinden biridir ve genellikle dua ve ibadet yoluyla ifade edilir. Hristiyanlar, Tanrı’ya sadece bollukta değil, her durumda şükretmeye teşvik edilirler. Bu şükran eylemi, Tanrı ile olan ilişkiyi güçlendirmenin bir yolu olarak görülür ve tevazu ve ilahi lütfa dayanma ruhunu teşvik eder.

Konfüçyüsçülük
Konfüçyüsçülükte minnettarlık, ebeveynlere, atalara ve topluma saygı ve görev anlamına gelen “filial piety” kavramıyla yakından ilişkilidir. Bu gelenek, başkalarının fedakarlıklarına ve desteğine minnettar olmanın önemini vurgular ve uyumlu ve saygılı bir topluluk oluşturur.

Hinduizm
Hinduizm, çeşitli ritüeller, dualar ve günlük uygulamalarla minnettarlığı benimser. Hindular, ilahi, doğa ve varoluşu sürdüren yaşam döngülerine şükranlarını sunarlar. Minnettarlık, ilahi düzenin bir kabulü ve evrendeki dengeye duyulan bir takdir olarak görülür.

İslam
İslam’da minnettarlık (şükr), imanının temel bir unsurudur ve günlük dualar ve eylemlerle iç içedir. Müslümanlar, her nimetin Allah’tan geldiğini kabul ederek O’na şükran duyulması teşvik edilir. Bu minnettarlık pratiği, yaşamın her yönüne uzanır ve müminlere alçakgönüllülük ve Tanrı’nın varlığının sürekli farkında olmayı hatırlatır.

Caynizm
Caynizm, tüm canlı varlıklara yönelik büyük bir minnettarlık önemser. Şiddetsizlik (ahimsa) ilkesi, yaşamın derin bir saygısıyla köklenmiştir ve minnettarlık, bu daha geniş etiğin bir parçasıdır. Caynistler, en küçük iyilik eylemlerine bile teşekkür ederek, tüm yaşam biçimlerine karşı bir saygı tutumunu beslerler.

Yahudilik
Minnettarlık, Yahudi geleneğinde derin bir şekilde kökleşmiştir ve gün boyunca okunan birçok dua (brachot) ile yansıtılır. Bu dualar, sabah uyanmaktan bir öğünün tadını çıkarmaya kadar, hayatın basit ama derin yönlerini takdir etmenin hatırlatıcıları olarak hizmet eder ve sürekli bir minnettarlık durumu geliştirir.

Şintoizm
Şintoizmde minnettarlık, doğa ve atalara saygı gösteren ritüeller ve törenlerle ifade edilir. Doğal dünyaya ve ilahi ruhlara (kami) duyulan bu derin takdir, yaşamın kendisine yönelik daha geniş bir minnettarlığı yansıtır ve tüm canlılara saygı ve uyum duygusu geliştirir.

Sihizm
Sihizm, takipçilerini, Tanrı’nın yaşamın her alanındaki varlığını tanıyarak bir minnettarlık tutumuyla yaşamaya teşvik eder. Bu minnettarlık, sadece sözlerin ötesine geçer, eylemleri etkiler ve alçakgönüllülük, hizmet ve hoşnutluk dolu bir yaşamı teşvik eder.

Taoizm
Taoizm, evrenin doğal akışı olan Tao ile uyum içinde yaşamayı vurgular. Taoizm’deki minnettarlık, hayatın basitliğini ve doğallığını takdir etmeyi, her deneyimin—neşeli veya zorlu—daha büyük Tao’nun açılımına katkıda bulunduğunu kabul etmeyi içerir.

Zerdüştlük
Zerdüştlük, minnettarlığın Ahura Mazda’nın iyiliğine bir yanıt olduğunu öğretir. Minnettarlık pratiği, bireyleri iyilik güçleriyle uyum sağlamaya teşvik eder ve dünyaya olumlu katkılarda bulunma sorumluluklarını güçlendirir.

Kuantum Fiziği ve Minnettarlık

Kuantum fiziği perspektifinden minnettarlık, gerçekliğimizi etkileyen bir enerji formu olarak anlaşılabilir. Kuantum mekaniğinin ilkeleri, düşüncelerimizin ve duygularımızın izole olmadığını, evrenle temel bir seviyede etkileşimde bulunduğunu öne sürer.

Enerji ve Titreşimler
Pozitif bir duygu olarak minnettarlığın, titreşim frekansımızı yükselttiğine inanılır. Bu daha yüksek frekans, çevremizi etkileyebilir ve olumlu deneyimleri çekebilir. Minnettar bir zihin yapısını sürdürerek, bolluk ve olasılık akışı ile uyum sağlarız.

Gözlemci Etkisi
Kuantum fiziği, gözlemci etkisi kavramını tanıtır; burada gözlem eyleminin kendisi bir deneyin sonucunu etkileyebilir. Benzer şekilde, minnettarlığı geliştirmek bilinçli bir gözlem şekli olarak görülebilir—hayatımızın olumlu yönlerine odaklanarak, gerçekliğimizi olumlu bir şekilde şekillendirebiliriz.

Bağlantılılık
Kuantum fiziği, parçacıkların birbirine bağlı doğasını ortaya koyduğu gibi, minnettarlık da insan deneyiminin bağlılığını vurgular. Minnettarlığımızı ifade ettiğimizde, bizi destekleyen ilişkiler ve olaylar ağını kabul ederiz, bu da birlik ve ortak amaç duygusunu geliştirir.

Minnettarlık ve Sağlık

Birçok çalışma, minnettarlığın hem zihinsel hem de fiziksel sağlık için önemli faydaları olduğunu göstermiştir.

Zihinsel Sağlık Faydaları
Minnettarlık pratiği, stres, anksiyete ve depresyonun azalmasına yol açabilir. Pozitif bir bakış açısı geliştirir, dirençliliği artırır ve genel duygusal refahı iyileştirir. Minnettarlık, odağımızı neye sahip olmadığımızdan neye sahip olduğumuza kaydırır ve tatmin ve neşe duygusu oluşturur.

Fiziksel Sağlık Faydaları
Minnettarlık, daha iyi fiziksel sağlık sonuçlarıyla da bağlantılıdır. Daha düşük tansiyon, gelişmiş bağışıklık fonksiyonu ve daha iyi uyku kalitesi ile ilişkilendirilmiştir. Stresi azaltarak, minnettarlık vücudun üzerinde zararlı etkilerini hafifletir ve genel sağlığı teşvik eder.

Pratik Minnettarlık Uygulamaları
Günlük yaşama minnettarlık katmak basit ama derin etkili olabilir. Minnettarlık günlüğü tutmak, şükran duyduğunuz şeyleri düşünmek veya başkalarına teşekkür etmek gibi uygulamalar, bu olumlu zihniyeti güçlendirebilir. Zamanla, bu uygulamalar bakış açınızı değiştiren ve yaşam kalitenizi artıran alışkanlıklar hâline gelebilir.

Minnettarlık ve Nörobilim

Minnettarlığın, ödül, ahlaki biliş ve sosyal bağlanma ile ilişkili beyin bölgelerini aktive ettiği gösterilmiştir. Beyin görüntüleme çalışmaları, minnettarlığın mutluluk ve refah ile ilişkili nörotransmitterler olan dopamin ve serotonin salınımını teşvik ettiğini ortaya koymuştur.

Siz Nasıl Minnettarlık Pratiği Yapıyorsunuz?
Minnettarlığın gücünü ve etkilerini keşfettikten sonra, kendi hayatınızda minnettarlığı nasıl pratiğe döktüğünüzü düşünmeye davet ediyoruz. Gündelik yaşamınıza minnettarlığı dahil etmenin yolları nelerdir? Paylaşmak isterseniz, minnettarlık pratiğinizin sizin için ne gibi olumlu değişiklikler yarattığını duymak harika olurdu! Sizce minnettarlığın hayatınıza kattığı en büyük değer nedir?

Kişisel Gelişim-Self evolution içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

 Lineer Zamanın Ötesindeki Gerçekliği Keşfetmek

Dr. Ibrahim Karim bir mimardır; ünlü F.I.T. Zürich, İsviçre mezunu olup, Turizm Planlaması alanında BA/MA ve D.Sc. derecelerine sahiptir. Dr. Ibrahim Karim, ara sıra çeşitli üniversitelerde Mimarlık dersleri vermektedir. Dr. Karim, babası Dr. Sayed Karim tarafından 1930’larda kurulan Alemara Consultants Mimarlık firmasının sahibidir. Dr. Sayed Karim, Orta Doğu’da modern mimarlığın öncüsü olarak tanınmakta olup, Antik Mısır’ın büyüklüğünün arkasındaki kültür üzerine birçok kitabın yazarıdır.

Zamandan öte gerçekliği keşfetmek

Merhaba, Guy burada. Bugün podcast’e Biogeometry’nin kurucusu Dr. İbram Karim’i tekrar davet ettim. Benim gözümde, o mutlak bir efsane ve harika bir insan. Eğer Biogeometry hakkında her şeyi öğrenmek ve bunun evinizde ve kişisel bedeninizde, ince enerji seviyesinde rezonansınızı nasıl destekleyebileceğini öğrenmek istiyorsanız, Dr. Karim ve kızı Doria ile yaptığım iki önceki podcast kaydını dinleyebilirsiniz. YouTube ya da Spotify’da arşivlerde isimlerini ararsanız bulabilirsiniz ve çok derin konulara dalıyoruz. Bugün, Dr. İbram Karim’i tekrar podcast’e davet ettim ve evrenin mekanikleri hakkında oldukça hafif bir konuya girdik. Temelde, evrenle etkileşimimiz ve beş duyumuzun ötesindeki yaşam, açıklayabileceğim şey bu. Şimdi, bu derin bir podcast. Yalan söylemeyeceğim. Bu, yürüyüş yaparken dinlemenizi, zaman ayırmanızı ve onun söylediklerini gerçekten içine almanızı önerdiğim bir podcast. Bugünü çok sevdim. Ve açıkçası bugün geri çekilip dinledim. Podcast ve röportaj yaparken insanların takdir etmesini istediğim bir şey, online olarak bir podcast kaydetmenin, yüz yüze olmaktan çok farklı olduğudur çünkü bir ayrım var. Bu sefer kullandığım yazılımda kayıt sırasında gecikme yaşandı. Şimdi, nihai ürün olarak dinlediğinizde farkı asla bilemeyeceksiniz çünkü düzenlenmiş ve güzelce birleştirilmiş. Ama kayıtta, bu gecikme nedeniyle, bu bölüme istediğim şekilde sohbetler oluşturmakta zorlandım. Bu yüzden bilgeliği ve bilgisiyle, geri çekilip onun konuşmasına izin verdim. Bu nedenle bu bölümde çok konuşmadım, ama şimdi nedenini biliyorsunuz. Ve dürüst olmak gerekirse, bu tür bilgeliğin akmasına izin verecek bir alan yaratmak istiyorum çünkü onun söyledikleri gerçekten devrim niteliğinde, hayat değiştiren şeyler, eğer ciddiye alırsanız. Neyse, Biogeometry hakkında daha fazla bilgi edinmek isterseniz, web sitelerine geri dönebilirsiniz. Ayrıca, Biogeometry hakkında daha fazla bilgi edinmek ve Avustralya ya da Yeni Zelanda’da ürünlerini satın almak isterseniz, liveandflow.co’ya gelin, çünkü biz burada Biogeometry distribütörüyüz ve bunu çok kullanıyoruz. Neyse, çok konuştum. Şimdi Dr. İbram Karim’e geçelim. Umarım bir gün, dünyanın herhangi bir yerinde, bir aşamada, bir yerde sizi şahsen tanışırım. Haziran, Temmuz 2024’te Bali’de olacağız ve yıl sonunda, Ekim’de Hırvatistan’da olacağız. Gelin. Pişman olmayacaksınız. Çok güçlüler. Neyse, benden çok sevgiler ve yakında görüşürüz.

Ve bu lineer boyutta zaman çok hızlı geçiyor, söylemeliyim. Gizli Gerçekliğinizi ayırttım. Paylaştığınız bilgi derinlikleri aklımı uçurmaya devam ediyor. Bugün sizi podcast’e davet ettim, sanırım gerçeklik ve onun gizli yönleri hakkında bir tartışma yapalım diye. Çünkü biraz önce yayının dışında, kendi ruhsal uyanışımdan ve özellikle son 10 yılda gerçeklik algımın nasıl değiştiğinden bahsediyorduk. Ve sizin perspektifinizden, tüm bilginiz ve deneyiminizle, gerçeklik ve algısı hakkında, sanırım yaşam ve ölüm ve inançlar hakkında neler öğrendiğinizi bilmek isterim. Söz sizin.

İbrahim Karim: Öncelikle, “Gizli Gerçeklik” kitabının oldukça büyük olduğunu ve insanların anlamakta biraz zorlandığını belirtmek istiyorum; kitabı okumaları ve yeniden okumaları gerekti. Bu yüzden kitap incelemelerine başladık, biliyorsunuz. Şu ana kadar üç video çektik ve önümüzdeki dönemde kitabın geri kalanıyla devam edeceğiz. Yani kitabı anlatacak, tartışacak ve tüm bunları yapacağız. Bu, insanlara kitabı anlamalarında yardımcı olacak.

İçimizdeki İki Gerçeklik

Ama şimdi, eğer gerçekliği anlamak istiyorsak, o zaman yaşadığımız iki gerçekliğin bazı temel, diyelim ki, tanımlarıyla başlamamız gerekiyor. Çünkü içimizde iki ruhla yaşıyoruz gibi bir durum var. Duyusal bir ruhla yaşıyoruz, ve bu duyusal ruha bazıları ölümlü ruh diyor. Bir de duyular ötesi ruh var ve bu da ölümsüz ruh oluyor, anlıyor musunuz? Şimdi, bu ikisinin modern insanda nasıl ayrıldığını size açıklayacağım çünkü bu her zaman böyle değildi. Doğadaki tüm canlılarda, iki ruh çok bağlantılıdır. Yani, ikisini içeren tek bir homojen ruh oluştururlar. Modern insanda, bu iki ruhun ayrılması sorunu var ve bu da uğraşmamız gereken iki gerçeklik olduğu anlamına geliyor. Evet, bu iki gerçeklik aynı anda var ama duyusal algımız bizi bir gerçeklikle sınırlar ve bu tek bir gerçeklikle uğraşmayı daha kolay hale getirir. Ama her iki gerçekliğin bu farkını anlamak için, öncelikle, dünyamızı veya gerçekliğimizi nasıl algılıyoruz? Bunu biliyoruz, temelde, bu konuya çok derinlemesine girmeyeceğim ama sadece birkaç kelimeyle bahsetmek istiyorum.

Duyusal algımız, mutlak gerçekliğin sıfırdan sonsuza kadar olan tüm aralığının yaklaşık %1 veya %2’sinden bilgi alır. Yani duyusal algımız çok çok sınırlıdır. Şimdi duyuların bilgisi, beyne gider ve beyin, öncelikle bu bilgiyi bazı niteliksel ölçeklerle değerlendirir. Niteliksel ölçeklerden kastım nedir? Görsel kortekse, örneğin, başın arkasında yer alan bölgeye gider ve duyusal etkinin sinirlerdeki enerji dalgalanması renk olarak kodlanır. Heyecan kırmızı verir. Sakinlik mavi verir diyelim ve ortada yeşil olur. Bu, duyusal etkinin bir tür renk koduna çevirisidir. Aynı şey kulaklar için de geçerlidir, başka bir duyusal etkinin çevirisi, sesin müzikal notalar gibi ses notalarına dönüşmesidir. Örneğin, dokunma hissiniz, dokunuşunuzu başka bir alana götürür ve burada kaba ve pürüzsüz gibi algılarınız olur. Koklama da aynı şey. Yani bu duyusal algılar, örneğin, beyninizdeki gerçekliğinizi bir şekilde inşa etmek zorundadır, ve aslında sadece inşa etmekle kalmayıp, aynı zamanda inşa etmeli, projelendirmeli ve karşınızda maddeselleştirmelidir.

Şimdi, burada düşünüyorsunuz, dünyayı nasıl maddeselleştiriyorum? Çok basit. Eğer dokunma hissiniz olmasaydı, maddesel bir dünya olmazdı, çünkü dokunma hissi size bir şeyin katı olduğunu hissettirir. Şimdi, size dokunma hissini anlamanız için küçük bir egzersiz vereceğim. Elinizi önünüzdeki yüzeye, masaya, diyelim ki, hareket ettirin ve elinizi bu şekilde hareket ettirin, yani herhangi bir yüzeyde bu şekilde, parmaklarınızı hareket ettirin. Şimdi, farklı şeyler düşünün. Çok mutlu bir anı düşünün, ve hayatınızdaki çok, çok rahatsız edici bir anı düşünün. Ya da sizin için iyi olan bir şeyi ya da zararlı olan bir şeyi düşünün. Sonra, düşünürken, elinizi yüzey üzerinde yavaşça hareket ettirirken, aynı miktarda baskı uygulayın. Her düşünceyle birlikte, parmaklarınızın altındaki yapışkanlık, pürüzlülük ve pürüzsüzlük değişmeye başlayacaktır. Bazen daha yapışkan, bazen daha pürüzsüz olduğunu göreceksiniz. Buna yoğunlaşırsanız, aslında bazı radyo dalgası cihazları var, biliyorsunuz, bedeninizin enerji üzerindeki etkisini değerlendirmek için kullanılan radyo dalgası cihazları bu prensibi kullanır. Bir tür pedleri var, üzerinde deri gibi bir yüzey gerili, tıpkı bir davul yüzeyi gibi bir alet üzerinde, ve parmağınızı bunun üzerine koyup, farklı şeyleri ölçerken parmağınızı üzerinde kaydırmaya devam edersiniz. Ve ped üzerindeki yapışkanlık, bedeninizin etkileşimde bulunduğu enerjinin kalitesi hakkında size bir fikir verir. Yani tamamen maddi olarak düşündüğünüz şey bile, onunla etkileşiminiz bir duyusal algıdır, anlıyor musunuz? Şimdi, tüm bu duyularımızı alıyoruz ve bunları dış dünyaya nasıl projelendiriyorsunuz? Yani, dış dünyayı nasıl ben yaratıyorum diyebilirim?

Bu biraz zor görselleştiriliyor. İçinde yaşadığımızı düşünebiliriz, ama onu yapmak oldukça büyük bir varsayım.

Dış dünya algımız

Bu yüzden buna biraz farklı bakalım. Öncelikle, maddenin ötesinde olanın bir boşluk, bir vakum olduğu bilimsel düşüncesini bir kenara bırakmalıyız, biliyorsunuz. Bu, bilimin bir parçasıydı; dışarıda olanı boş bir alan, bir vakum olarak görürlerdi, ama artık öyle değil. Yavaş yavaş arka planda karanlık madde, karanlık enerji gibi şeyleri keşfetmeye başlıyorlar ve bu durum onların fikirlerini değiştirmelerini gerektirecek. Ve anlamamız gereken şey, evrenin arka plan enerjisinin aslında enerjik bir ortam olduğudur. Bu, duyularımızın ötesinde birçok şeyi barındıran, son derece enerjik bir ortamdır.

Biyogeometrinin kalite fiziğinde, aslında, dediğimiz gibi, yalnızca %2 ile ilgileniyoruz, bu yüzden yalnızca %2’yi biliyoruz. Ama sadece %2’yi bildiğimiz ya da algıladığımız için, geri kalan %98’in hiçbir şey, bir boşluk olduğunu varsaydık. Bu, bizim zayıf zihinlerimizin bir varsayımıdır. Ama gerçekte, geri kalan hiç de boşluk değil.

Bir şişe hayal edin, her türlü renkte kumla dolu bir şişe. Ve bunu iyice karıştırırsınız ve baktığınızda, karşınızda gri bir kütle görürsünüz, ki bu tüm renkleri içerir. Bu yüzden, şişenin içinde her şey ve hiçbir şey varmış gibi görünür. Şimdi, sadece tek bir renk tonunda gözlük taktığınızı düşünün ve şişeye bakın; yeşil renkte bir gözlük takıyorsanız, birdenbire şişedeki sadece yeşil kum tanelerini algılayacaksınız. Böylece, aniden bir desen ortaya çıkar. Beyniniz, yeşil parçaların düzeniyle etkileşime girer ve onları algıladığınız bir desen haline getirir. Yani, desen ve rengi siz dayatıyorsunuz çünkü bunlar beyninizden geliyor; bunları şişede olan her şeye dayatıyorsunuz. Bu, bir arka plana, bir ekrana bir resim yansıtmak gibidir. Ekran, tüm renkleri içeren mutlak şeydir. Yeşil parçacıklar, aslında algıladığınız dünyadır. Yani, algılanan gerçekliğinizi mutlak gerçekliğin bir arka planına yansıtıyorsunuz. Şimdi, duyularınız mutlak gerçekliği algılayamaz, sadece ondan maddeleştirdiğinizi algılarlar. Bu yüzden renkleri, sesleri, dokunuşları algılarsınız. Bu şekilde dünyanızı maddeleştirirsiniz, yani bu türden bir form oluşturur, bir dünyayı madde formuna getirirsiniz. Böylece siz, formları olmayan bir arka plan ortamından veya üzerine yansıtılan bir dünyadan, bir gerçeklik oluşturuyorsunuz.

Algı ve farklı duyusal aralıklar

Bu, gerçekliği yansıtmanın daha önce birçok kez açıkladığımız temel bir yolu, ancak sizi biraz daha derinlere götüreyim ki daha heyecanlı olsun, tamam mı? Evet, böyle yerde duramayız. Birlikte derin sulara dalmalıyız. Eğer yaşadığımız dünyayı yaratmada bir rol oynuyorsak, bunu duyularımızın bu sınırlı aralığındaki bilgilerle yapıyoruz.

Şimdi, bizimle aynı dünyada yaşayan diğer türleri düşünün, ancak onların duyusal aralıkları bizden farklı. Örneğin, virüslerin duyusal aralıkları bizden farklıdır. Tamamen farklı bir dünya algılarlar ve onunla etkileşime girerler. Onlar için dünyaları maddeseldir. Şimdi, hayvanlar, örneğin köpeğinizi veya kedinizi ele alın, onların algısı bizimle örtüşüyor ama bir kısmı biraz kaymış. Yani, bizim gördüğümüz tüm renkleri görmezler, belki daha az renk görürler ama öte yandan bizim için görünmez olanları daha fazla görürler. Ancak duyuları kaymışsa, bu demektir ki onların dünya inşasında ve projeksiyonunda bir tarafta daha az bilgi ve diğer tarafta daha fazla bilgi olacaktır.

Bu yüzden hayvanlar, bizimkinden farklı bir dünyaya sahip olacaktır. Bizimle aynı dünyada yaşamalarına rağmen, bizimle maddi dünyamızın bir parçasında yaşıyorlar, ama bizim hayal edemediğimiz daha geniş bir maddi dünyada hareket ediyorlar. Örneğin, onlara görünür bir varlık, bir melek veya başka bir varlık, bir ruhani varlık ya da doğa ruhu gibi bir şey olabilir. Şimdi, onlar için, bu varlıklar maddi olacaktır çünkü duyusal algılarının içindedir. Yani, bu varlıklarla etkileşime girebileceklerdir, tıpkı bizimle etkileşimde oldukları gibi. Bu da demek oluyor ki, bu kadar çok farklı türle birlikte, birçok üst üste binmiş, bu şekilde, maddi gerçeklikleriniz olacak. Hepsi maddesel ama birbirlerinin üzerine binmişler. Şimdi, duyusal verilerimiz ya da aralığımız, onları birbirinden ayırır, böylece her tür bu dünyalardan biriyle etkileşir ve sonra bu, o türün katı maddi dünyası olurken, diğerleri onun üzerine binmiş, ama o tür tarafından algılanmamıştır. Belki bazı türler bir numaralı maddi dünyada yaşıyor, diğerleri üç numarada, diğerleri yedi numarada ve tüm bu maddi dünyalar üst üste binmiş ama her tür için maddesel değiller. Her tür, bu dünyalardan birini maddeleştiriyor.

GL: Hayır, bu inanılmaz. Diyelim ki köpeği veya kediyi ele aldığımızda, onların algı bandının bizimkinden farklı bir aralıkta olmasından bahsediyorsunuz; bu durumda, onların gerçekliğinin katmanlı bir şekilde maddeleşmesi söz konusu oluyor. Bu, bizim algı bandımızda göremediğimiz şeylerin, farklı türler için, onların algısında maddeleşen farklı katmanlar anlamına geliyor mu? Yani bu, onların algılarında fiziksel veya maddi gibi görünen bir şeye dokunabilecekleri veya onu deneyimleyebilecekleri anlamına gelir mi, ama biz bunu kendi algı bandımızda bile göremeyiz?

Dr. I.K.: Evet, öncelikle, onlar bizim yaşadığımız maddi dünyanın dışına çıkmazlar. Hayır, bu dünya genişletilmiştir. Yani, biraz genişletilmiş, böylece diğer boyutlara adım atabilirler. Şimdi, burada çok ilginç bir kısım var; onların boyutlarını bizimkilerden tartışırken. Biz bu sınırlı duyusal dünyada yaşıyoruz ve sonra, extrasensory (duyular dışı) boyut tamamen algılanmaz, bilinçaltında kalır. Ama bu, algının beyindeki odağının tamamen sol beyin moduna, bu analitik sol beyin moduna kaymış olmasından kaynaklanıyor. Tamam, her zaman böyle değildi.

Örneğin Carl Gustav Jung’un insanlık sınıflandırmasını ele alırsak, İsviçreli psikolog, algı kaymasına dayanarak insanlığı sınıflandırdı. İnsanı şekil ile sınıflandırmadı, mesela. İnsanı nasıl şekil ile sınıflandırabilirsiniz? Bugün üç milyon yıl öncesine ait insan kalıntıları buluyoruz. Belki yakında 100 milyon yıl öncesine ait bir şey keşfedebiliriz. Ama biliyoruz ki insanlar, ya da Adem soyu sadece belki altı, 10.000 yıldır burada, böyle bir şey. Peki bu iki şeyi nasıl uzlaştırabiliriz? İnsanlar milyonlarca yıldır burada yaşıyor olabilir. Ve aynı zamanda, inançlarımıza göre, Adem soyu burada sadece bu yılların küçük bir kısmında var oldu. Yani bu demektir ki, modern insan ırkı veya Adem soyunu, sadece fiziksel kalıntılar veya beden analiz ederek diğer ırklardan ayıramazsınız. Bu, sanki belirli bir araba markasının tüm sürücülerinin aynı olduğunu düşünmek gibi. Bunu söyleyemezsiniz. Evet, genç bir adam, yaşlı bir adam, bir kadın veya başka biri olabilir. Aynı araba markasına sahip olmak, aynı sürücüye sahip olduğunuz anlamına gelmez. Yani bu, insan bedeniyle aynı şeydir. Milyonlarca yıldır insan bedenleri olması, içerideki sürücünün her zaman aynı olduğu anlamına gelmez, anladınız mı? Belki de Adem soyu, geç bir aşamada gelen bir sürücüdür ve ondan önce başka bir sürücü türü vardı.

Modern insan ırkının veya Adem soyunun başlangıcını ne karakterize eder? Onu karakterize eden şey, bilinçteki kaymanın sol beyne geçişi ve sağ beyne kapının tamamen kapanmasıdır.

Bilinç kayması ve sol beyin

Bunun ne anlama geldiğini anlamak için biraz daha erkene gidelim ve hayvanlardan başlayalım, Hayvanlar, bilincin odağının hala sağ beyinde olduğu bir beyne sahiptir. Gördünüz mü, bu, algının odağı. Yavaşça hareket ediyorlar. Sol beyin yavaşça gelişiyor, ama fiziksel açıdan değil, algı açısından sol beyin gelişiyor. Analitik duyusal algıyı yavaşça geliştiriyorlar. Daha fazla gelişmeye başladı ama ayrı bir kimlik oluşturacak kadar gelişmiş değil. Hala bilinçaltına bağlılar, bu yüzden bir kolektif kimliğin parçasıdırlar; bazen sürü zihni veya buna benzer bir şey dediğimiz şeydir. Yani, hayvanların kolektif kimliği. Bu, her iki dünyayı birleştirmek demek; yani doğa yasaları onların algısının bir parçasıdır. Ama hayvanların bireysel algısı, doğa yasalarından ayrı bir kimlik oluşturacak kadar güçlü değildir. Yani onlar doğa yasaları içinde yaşarlar, kolektif bir bakış açısıyla, bu yüzden doğa yasaları tarafından yönlendirilirler. Yani hayvanlar, doğa yasaları aslında hayvan yaşamında ana karar vericilerdir.

Şimdi, insanlık, ilkel insanlık orada başlıyor, hayvanlar gibi. Sonra yavaşça, yavaşça, algının odağı sol beyine doğru hareket ediyor. Sol beyine doğru hareket ediyor, neden? Çünkü insanlık yavaşça fiziksel şeylerle etkileşime giriyor, aletler geliştiriyorlar, şeyler geliştiriyorlar, bu yüzden tanımlama ve etkileşim yetisi aslında odağı sol beyine doğru yavaşça çekiyor, ama hala sağ beyinde. O zaman geliyor ki insanlık bir kimlik geliştiriyor, bu hala çok güçlü değil, çünkü odak tamamen orada değil. Çok güçlü olamaz çünkü sağ beyin bilinçaltına kapı hala açık, yani bilinçaltı kontrolü hala eski insanları kontrol ediyor. Gördünüz mü? Ama onlar, çevreden ayrılmalarını sağlayacak bir kimlik oluşturacak kadar bir kişileştirme yetisi geliştirdiler. Yani birdenbire şimdi, insanlık kolektif olarak değil, bireysel olarak düşünmeye başlar. Ve bireysel olarak düşünmeye başladığınızda ama hala sağ beyin bilincinden ayrılmadığınızda…

İnsanın Diğer Boyutlarla Etkileşimi

Peki, ne oluyor? O aşamada, insanlık diğer dünyayı, bilinçaltı dünyayı görebiliyor. Kapı açık olduğunda, duyusal algıyla birlikte, birçok farklı boyutu maddeleştirebiliyorduk. Bu yüzden eski insanları anlamak istiyorsanız, modern insan düşünce tarzıyla yaklaşmamalısınız. Erken insanlar, birçok varlık ve bilgiyi, bilinçaltında, sağ beyinde maddeleştirdiler. Eski sanatlarda veya heykellerde gördüğümüz şeyler, günümüzde tanrı veya uzaylı olarak adlandırdığımız şeyler, aslında öyle değildi. İnsanlık, bilinçaltı alemiyle etkileşime giriyordu ve bu kapı açık olduğunda, kolektif bilinçaltından gelen varlıklarla günlük dünyalarında etkileşimde bulunabiliyorlardı. Bu, düşmüş meleklerin insanlarla yaşadığı ve onlarla evlendiği gibi görünen olayları açıklıyor. Bu kapı kapatıldığında, duyular tekrar %1’lik alana sıkıştı.

Ama burada anlamamız gereken karmaşık bir durum var. Sol beyin algısı, doğrusal zamanda sıkışıp kalmıştır çünkü duyularımız zaman ve mekanı yaratır. Aslında, doğrusal bir eksen veya doğrusal bir zaman algısı oluştururlar. Bu, renkli arka planda bir eksen olarak düşünülebilir. Zaman, yaratılışın nabzıdır; bu, zamanın yasasıdır. Bu pulsatör zaman, çok boyutludur ve her yönde gider. Yani, bir çap içinde doğrusal bir hareket düşünün; duyularınız, tüm zamanın çaplarından birini etkileşime girer ve doğrusal zamanı yaşarız. Bu şekilde, doğrusal zaman algısıyla yaşarız. Küresel zamanın diğer yönlerini bilincimiz kapalı olduğu için görmeyiz.

Ancak, kapı açık olduğunda ve bilinçaltını görebildiğimizde, tamamen farklı bir dünyayı deneyimleyebilirdik. Doğrusal zamanla birlikte, küresel zamanın bazı yönlerini de görebiliyorduk. Eski insanlar ve hayvanlar, karmaşık bir zaman anlayışına sahipti; doğrusal zaman, küresel zamanla iç içe geçmişti. Örneğin, bir köpek, geleceği veya geçmişi görebilir gibi görünebilir çünkü onlar her şeyi “şimdi” olarak algılarlar. Bu yüzden bazen köpekler size yaklaşan tehlikeleri hissedebilir veya size yardım edebilir. Çünkü onlar her iki dünyayı aynı anda yaşarlar.

Modern insanlık ise tamamen doğrusal zamana sıkışmıştır. Doğrusal zamanın yasaları, küresel zamanın yasalarından farklıdır. Bilinçli zihin veya duyusal bilinç, tamamen farklı kriterlerle çalışır. Bu, doğrusal ve küresel zaman arasındaki farklılıkları anlamamızı zorlaştırır. Eski insanlar, hem doğrusal hem de küresel zamanın iç içe geçmiş algısıyla yaşamışken, modern insanlar yalnızca doğrusal zamanla sınırlı bir gerçeklik algısına sahiptir.

Hayvanlarda zaman algısı

Bir köpek örneğin, geleceği ve geçmişi algılamakta sorun yaşamaz. Köpek için her şey şimdidir. Köpek, aslında yarın ya da öbür gün sizin başınıza neler geleceğini görebilir. Köpeğe göre her şey sonsuz bir şimdidir. Bu yüzden hayvanlar bazen sizi uyarabilir ve size yardım edebilirler. Çünkü onlar her iki dünyayı aynı anda yaşarlar. Modern insanlık ise doğrusal zamanın içinde sıkışıp kalmıştır. Doğrusal zamanın problemi, doğrusal zamanı yöneten yasaların küresel zamanı yöneten yasalardan farklı olmasıdır. Bu nedenle bilinçli zihin veya duyusal bilinç, bilinçaltından tamamen farklı kriterlerle çalışır. Çünkü artık bunlar doğrusal kriterlerdir.

Doğrusal zaman ve mekânın ana kriterleri nelerdir? Öncelikle, neden-sonuç ilişkisi vardır, çünkü doğrusal bir yapıdadır. Bu noktada bir şey yaptığınızda, diğer noktayı etkiler. Yani zaman-mekân ilişkisini sadece görürsünüz. Zamanın ileriye doğru hareket ettiğinin farkındasınızdır. Halbuki etkileşimde bulunduğunuz çap da bir nabzın parçasıdır. Bu çap da dışarıdan içeriye ve içeriye geri döner. Başlangıç ve bitişler birbirine bağlıdır, birbirlerinden çıkar ve tekrar birbirlerine gelir. Ama siz sadece ileriye doğru bir yön algılarsınız; geriye, nabzın merkezine doğru bir yönü algılamazsınız. Bu, dışarıdan içeriye doğru bir duygusal yoldur. Siz sadece dışa doğru giden zihinsel yansımayı algılarsınız. İşte bu bizim algımızdır ve bu, her şeyin bu doğrusal neden-sonuç ilişkisini takip etmesi gereken bir dünya yaratır. Bu dünyada ya da bu %1’lik alanda, zaman nedeniyle, doğrusal zaman nedeniyle, şeyler büyür, bir başlangıcı ve bitişi vardır. Küçükten büyüğe ya da gençten yaşlıya doğru büyürler. Her şeyin bir başlangıcı ve bitişi vardır. Bu sadece doğrusal zaman nedeniyle böyledir. Doğrusal zamanın bu ilişkisi bilinçaltında mevcut değildir. Yani yaşlanma kavramı, gelişim kavramı, dünkü ve yarının kavramı, sadece algılanan duyusal zamanın bir yönüdür. Mutlak zaman içinde mevcut değildir. Çünkü her yönde küresel bir hareket olduğunda, burada neden-sonuç ilişkisi yoktur. Çok boyutlu olarak her yönde hareket edersiniz. Bilinçaltında şimdiki zaman, geçmiş, gelecek gibi kavramlar yoktur. Her şey birdir. Doğrusal zaman burada kendi doğrusal yasalarına sahiptir.

Şimdi, modern insanlıkta bilinç ve bilinçaltı arasındaki kapı kapandığında, iki zaman arasında tam bir ayrım oluşmuştur. Doğrusal zaman, doğrusal zaman olmuştur. Küresel zamanın bilinçaltındaki diğer yönü vardır, ancak biz bunu göremeyiz. Ama bilginin gerçekliği her iki yön için de aynı olamaz. Küresel gerçeklikte doğrusal bilgisi olmayan herhangi bir bilgi, örneğin başlangıç ve bitişi olmayan, yönsüz olan, tamamen farklı bir dünyadır. Oraya geçtiğinizde, ve biz geçeceğiz, algınız oraya geçtiğinde aniden hem genç hem yaşlı olabilirsiniz. Algılamak istediğiniz şeye bağlı olarak herhangi bir yönü değiştirebilirsiniz.

Küresel zaman ve zaman yolculuğu

Zamanda veya mekânda hareketinizi yöneten bir doğrusal zaman yoktur. Hem zamanda hem de mekânda hareket edebilirsiniz. Bu nedenle, algıladığımız gerçeklikte zaman yolculuğunu geliştirmeye bu kadar hevesliyiz, çünkü bu zaten bilinçaltımızda var. Zaman içinde sürekli hareket ediyoruz, bu rüyalarınızda ileri geri gitmek gibi normal bir şeydir. Şu ana kadar söylediklerim, gerçek bir konuşma için hazırlık yapıyor. Bu, konuşacak şeyleri tartışmak için kullanacağım temel bilgidir. Şimdi iki farklı zaman-mekân setimiz var. Birini diğerine çeviremiyorsunuz. Bu küresel evrensel bilinçaltı alanındaki herhangi bir bilgi, algımıza geçmek için bir şekilde düzenlenmiş olmalıdır. Farklı kriterlere sahip olması gerekir, bu nedenle doğrusal zamana damgalanması gerekir. Ayrıca bu doğrusal zaman içinde mekâna yerleştirilmelidir. Yani bir çeviri vardır. Ve eğer sol beyin bilgiyi bir varlığa kişiselleştiremiyorsa, resmi bir görüntü olarak algılamayacaktır. Bir bilgiyi anlamak için kişiselleştirmeniz gerekir. Bilgiyi nasıl kişiselleştirirsiniz? Bu bilgiyi alıp, yaşamınızdaki her şeyin anlamlarını içeren duyusal veritabanınızın içeriğiyle ilişkilendirerek yaparsınız. Bu, bugünkü ruhunuzdur, bu sizin veritabanındaki kültürel içeriğinizdir. Bu bilgiyi alıp, ilişkilendirme yoluyla en yakın şeyi bulursunuz ve böylece bizim anlayışımıza çevrilir.

Artık kişiselleştirilmiştir, bir adı verilmiştir, bir anlam verilmiştir, bunlar verilmiştir, ama bunların hepsi doğrusal zaman-mekânımıza uyarlamak için üst üste bindirilmiş kriterlerdir. Bu şekilde çevrilen bilgi, kökeninden tamamen farklıdır. Öncelikle belirli bir zamana uyar. Şimdi, aynı bilgi belirli bir zamana yerleştirildiğinde, geri ve ileri hareketler ve başlangıçlar olur ama olayın geleceğini göremezsiniz. Ve sorun, nereye gittiğinizi göremediğinizde ortaya çıkar; çünkü küresel zaman içinde değilsiniz, doğrusal zaman içindesiniz, bu yüzden korku ortaya çıkar. Bu korku, doğrusal zamanınız olmadığında mevcut değildir. Bu neden-sonuç ilişkisi, doğrusal zamanınız olmadığında mevcut değildir. Bunların hepsi aslında hayatınızı renklendiren şeylerdir. Yaşadığınız ilk korku ölüm korkusudur. Nereye gidiyorum? Modern insanlıkta kapı kapandığı için sizden ayrılmış olan diğer ölümsüz ruhun orada zaten olduğunu, bildiğini, orada zaten yaşadığını bilmiyorsunuz.

Ölümden Sonraki Hayat Kavramı

Ölümden sonraki yaşamı, bu yaşamdan sonra gideceğiniz bir yaşam olarak konuşmak yanlıştır ya da bu yaşamdan sonra bir yaşamımız mı var? Hayır, diğer hayattan bahsetmelisiniz, çünkü diğer hayatın bizimkine benzer bir zaman-mekânı yoktur, bu yüzden ona zaman-mekân kriterlerinizi uygulayamazsınız, önce veya sonra diye düşünemezsiniz.

Diğer hayat, bir okyanus gibidir ve üzerine düşmüş bir yaprak vardır ve bu yaprak okyanusun üzerinde yüzmektedir. Bu yaprağın üzerinde oturduğunuzda, sadece yaprağın kendisini ve nasıl hareket ettiğini görürsünüz. Okyanusun sizi nereye götürdüğünü bilmezsiniz. İşte bu, sizin doğrusal zamanınızdır. Ama yaprak, zaten okyanusun üzerindedir. Ancak bunu bilmezsiniz çünkü ayaklarınızın altına baktığınızda sadece yaprağı görürsünüz, suyu görmezsiniz. Şimdi, yavaş yavaş yaprak su toplamaya başlar ve ardından okyanusa batmaya başlarsınız. Ama her halükarda, hep okyanusun üzerindeydiniz. Okyanusu hiç terk etmediniz. Sadece ayaklarınızın altındaki yaprağa bakıyorsunuz. Biraz sağa veya sola bakarsanız, gerçekten nerede olduğunuzu, yani okyanusta olduğunuzu görürsünüz. İşte ölümden sonraki yaşam budur.

Ölümden sonraki yaşam, her zaman bulunduğunuz yerdir ve o da okyanustur. Sizi bir yaprak başınıza düştüğü ve orada ne olup bittiğini görmek için üzerine atladığınız bir şey olarak görmeniz, bunu kalıcı bir siz yapmaz. Bu sadece… bir doğrusal durumdur. Şimdi, ölümsüz ruh, doğrusal zaman olmadığı için ölümsüzdür. Doğrusal zaman, ölümlü demektir; başlangıç ve bitiş vardır. Ama küresel zaman, sizi çok boyutluluğa götürür. Yani sadece bu boyutta değil, gerçekte gerçekliğin %98’inin tüm boyutlarında. Bu nedenle, tüm boyutlarda var olan bir nota gibi yankılanan bir pulstür. İçinizdeki ölümlü ruh aslında varoluşun %98’inin her şeyiyle rezonanstadır. Bunu böyle düşünmelisiniz.

Siz çok boyutlu bir insansınız. Bilinçaltınızı, yani bilinçdışınızı biraz açıp bir bakabilseydiniz, evrenin çok boyutluluğunu gerçek siz olarak görebilirdiniz. Acele etmeye gerek yok. Yani burada gözlerinizi kapattığınız gün, zaten orada olacaksınız. Ama orada olduğunuzda, buradan oraya geçtiğinizi hissetmeyeceksiniz. Hayır, her halükarda oradaydınız. Hayatınızda sadece kısa bir an için, dışarıda bir ağaca bakmış gibi oldunuz ve sonra tekrar baktınız. Tüm zaman boyunca odada kalmışsınız, görüyorsunuz? İşte bu, bu diğer boyutla etkileşim kurma şeklinizdir. Peki sonra ne olur? Bu diğer ya da çoklu doğrusal olmayan boyutlarda, tüm evrenin bir ve etkileşimli bir birlik olduğu, her şeyin bu birliğin parçası olduğu yerlerde nasıl hareket edebilirim?

Zaman ve mekân akışkandır. Yani zaman akışkansa, geçmiş, şimdi ve gelecek hepsi aynıdır. Bir büyük bilgi kümesindesiniz. Burada olduğunuz gibi görünebilirsiniz. Doğduğunuz günden öldüğünüz güne kadar yaşamınızın fotoğraflarının olduğu bir kitabınız var. Kitabın sayfalarından geçip ilişkileri görüyorsunuz. Şimdi ciltlerini çıkarırsanız, fotoğrafları rastgele yere fırlatabilirsiniz, artık onları bağlayan hiçbir şey yoktur. Hiçbir zaman mekân veya herhangi bir şey. Aslında herhangi bir fotoğrafı alıp bakabilirsiniz. Aynı şey burada da geçerlidir. Herhangi bir durumda, geçmişte, gelecekte veya şimdiki zamanda olabilirsiniz. Hepsi büyük bir etkileşimli şeydir. Ve şimdi her fotoğrafla etkileşimde bulunuyorsunuz. Gelecek ve geçmişe giderek, her şey içsel olarak mevcuttur. Peki ya mekân? Mekân burada biraz farklıdır. Yerdeki yaşamınızdaki her fotoğrafın kendi mekânı vardır. Yani bir mekânı düşündüğünüz anda, onun parçası olursunuz. Yani bu mekânın, şu mekânın ve şu mekânın parçasısınız. Mekân sınırları olmayan bir şekilde hayal edin. Kimlik sınırları yoktur, bu nedenle evrenin dört bir yanında kendinizin birden fazla kopyasını bulabilirsiniz. Evrenin her yerinde kendinizin birden fazla kopyasına sahip olabilirsiniz. Şu an bunların farkında değilsiniz. Tek düşündüğünüz, bir İbrahim ile konuşan tek kişi olduğunu düşündüğünüz kişisiniz ve bu tek varlık. Diğer milyonlarca kişi ve milyonlarca İbrahim’in farklı şekillerde etkileşimde bulunduğunu bilmiyorsunuz. Ve belki bazıları etkileşimleri aracılığıyla, biraz farklı hale gelirler. Hepsi aynı yaşta veya aynı şekilde değildirler.

Küresel Zaman-Mekân

Bu, küresel bir zaman-mekân dünyasıdır ve küresel zaman-mekânda aslında birey olarak var olabilir, birey olarak hareket edebilir veya bir grup, tür ya da evrensel bir varlık olarak kolektif hareket edebilirsiniz çünkü burada doğrusal zaman-mekân yoktur.

Şimdi, bilincim nasıl evrensel hale gelebilir? Nerede bulunuyorum? Bu tamamen farklı bir kriterdir, görüyorsunuz. İki boyutun tamamen farklı yasa setlerine sahip olduğunu anlayarak, burada bir sorunumuz var. Evrensel boyuttan, bilinçaltından bilgiyi sınırlı bir doğrusal akla nasıl açıklayabilirim? Görüyorsunuz, doğrusal akılda elinizdeki ne varsa onu kullanmalısınız. Fiziksel ötesindeki şeyleri doğrusal akla açıklamaya çalışırken, sadece sol beyin, zaman-mekân nedenselliğini kullanarak açıklayabilirsiniz çünkü aksi takdirde akıl bunu anlamaz. Bu, fiziksel gerçekliğinizde şeyleri açıklıyorsanız sorun değil. Ama diğer boyuttaki şeyleri neden-sonuç ilişkisiyle açıklamaya başladığınızda ve orada böyle bir şey mevcut değilse, işte burada problemler başlar. Şöyle demeye başlarsınız: Burada bir şey yapıyorum ve sonra bunun bedelini ödüyorum veya ölümden sonraki yaşamda bedelini ödüyorum. Tamam, şimdi bir şey yaptım ve bu yaşamda bedelini ödüyorum dediğinizde, buna böyle bakabilirsiniz. Bu yaşamda, zamanınız ve mekânınız içinde nedensellik vardır. Buradaki eylemler ve tepkiler normaldir. Eylem ve tepkileri analiz edebilirsiniz. Ama bu düşünce tarzını diğer boyuta götürüp, orada mevcut olmayan nedensellik ve etkileri uygulamaya başlamaya çalışmayın. Orada böyle bir şey yok. Burada bildiğiniz tüm yasalar orada artık mevcut değildir.

Evrensel yasa nedir, bazı yasalar evrensel olmalıdır çünkü biz diğerinin bir parçasıyız, bu yüzden oradaki bazı yasaların burada da mevcut olması gerekir. Rezonans yasası, çok boyutlu rezonans, diğer boyutta olduğu gibi zaman ve mekânımızda da mevcuttur. Bu yüzden, buradaki bir eylemin diğer tarafta rezonans etkisi yaratacağını düşünmelisiniz. Ancak diğer taraftaki rezonans etkisi, geçmeden önce tüm zaman-mekân kriterlerinden arındırılmış olacaktır, anlıyor musunuz? İşte fark bu. Ölümden sonraki yaşamdan bahsederken, endişelenmeyin, zaten oradasınız. Şimdi sorun şu ki, hayvan bunu farkında çünkü hayvan aynı anda her iki dünyada da yaşıyor. Dolayısıyla bir hayvanda ölüm korkusu kavramı, hayvanlar dünyasında ya da kuşlar dünyasında mevcut değildir. Sizin düşünce tarzınızı hayvana dayatıyorsunuz. Öncelikle, mekân ve zamanı ayrı ayrı ele alalım. Hayvan bir türün parçasıdır. Kimliği kolektif bir kimliktir. Fiziksel düzeyde, türün bir parçasının kaybı, bir sepet dolusu meyveden birinin düşmesi gibidir. Burada bir portakalın elinizden düşüp kaybolması gibi değildir. Küçük bir parça düşer, diğer parçalar gelmeye devam eder. Dolayısıyla, hayvan burada, bir ayağı doğrusal zaman içinde ve diğer ayağı çok boyutlu zaman içindedir. Aynı anda her iki dünyada da yaşıyor, görüyorsunuz.

Doğada Hayat ve Ölüm

Hayvan için, bu odadan bir sonraki odaya geçmek duygusal olarak büyük bir şey değildir çünkü her zaman orada olmuştur. Sürekli olarak hareket ediyordur, iki oda arasında gidip geliyordur. Şimdi bir kelebeğin, bir tırtılın kelebeğe dönüşmesini hayal edin. Tırtılın ölmekten korktuğunu mu düşünüyorsunuz? çünkü tırtıl, başka bir tür olarak, doğrusal zamana sınırlı değildir; tırtıl kelebek dünyasını görür, kelebek de tırtılın dünyasını görür. Yani bir odadan diğerine geçmek doğal bir şeydir. Bu yüzden doğada hayat ve ölümü karşılaştıramazsınız. Bu, doğayı yöneten ilahi yasanın bir parçasıdır.

Hayatlarımızda yaptığımız tüm öldürmeleri bununla karşılaştıramaz ve bunun doğal olduğunu söyleyemezsiniz. Hayır, bu tamamen farklı bir hikaye. Bu iki şeyi birbiriyle kıyaslayamazsınız. Şimdi, bir hayvan öldüğünde çok üzülüyorsunuz çünkü hayvan uzaklaşmış ve ömür boyu dostunuz sizi terk etmiş gibi hissediyorsunuz. Gerçekte, köpek hiç sizi terk etmemiştir. Boyutunuza girip çıkar, ancak siz bunu göremezsiniz. Her zaman orada olmuştur. Sadece fiziksel kısmını kaybetmiştir ama geri kalanı her zaman oradadır. Dolayısıyla diğer tarafta olmak doğal bir şeydir. Orada her zaman varsınız ve bu sizin ölümlü ruhunuzdur.

Bir apartmanda yaşadığınızı, bir arkadaşınızla birlikte iki kişinin yaşadığını hayal edin. Eski zamanlarda birlikte oturur, birlikte konuşur, birlikte yemek yerlerdi. Ama biri bir tarafa bakan bir odada yaşar, belirli bir manzaraya sahipti, diğeri ise odası diğer tarafa bakıyordu. Ama yine de bir araya gelip oturabilir ve etkileşimde bulunabilirlerdi. Yani aralarında bir sorun yoktu. Her biri diğerine ne gördüğünü anlatırdı.

İki kişi birbiriyle konuşmamaya karar verir, yani her biri odasına gider, kapıyı kapatır, diğer kişiyle oturmak istemez. İşte bu modern durumdur, görüyorsunuz. Bilgi alışverişinde bulunmazlar. Ve mesele şu ki, kendinizi ben şu kişiyim diye görüyorsunuz ve diğer kişi odada kapalı. Aslında burada geçici bir şey olduğunuzu ve yakında diğer kişi olacağınızı bilmiyorsunuz. Her zaman oradaydınız. Hayat ve ölümü bu şekilde değerlendirmelisiniz. Hayat, gerçek özgürlük deneyimini yaşamak için harika bir fırsattır çünkü bir rüyada örneğin, diğer tarafa geçtiğinizde doğanın yasalarıyla bağlısınız. Yani doğal evrimin bir parçasısınız. Burada, bu karar verme sürecini deneyimlemek için size özgürlük verilmiştir ve bunu o kadar çok karıştırmayı başardınız ki, bu yüksek düzene geri dönme ihtiyacı hissetmeye başlayacaksınız çünkü buradan geri dönüş yok. Her şeyi parçalayacaksınız. Burada, kendi kararınızı alma deneyimi geçici bir şeydir. Size öğretmek için yapılmıştır. Şimdi, küresel zaman ile doğrusal zaman arasındaki bu ilişkiyi size gösteren bir başka örnek vereceğim.

Küresel Zaman ve Doğrusal Zaman

Şimdi, yaşadığımız bu dünyayı yaratmak için, bunun zihnimizden bir yansıma olduğunu kabul ettik. Şimdi, bu dünyayı, bu fiziksel gerçekliği yansıtmak için, işleyen duyulara sahip olmalıyız. Eğer duyularınız yoksa, gerçekliği yansıtamazsınız. İşleyen duyulara sahip olmanız gerekir. Ancak işleyen duyulara sahip olmak için, beyninize hayat enerjisi taşıyan kanın akıyor olması gerekir. Bu, duyularınızın işleyişi için bir ön koşuldur. Tamam. Ama bu, önce yaşamakta olan bir bedene sahip olmanız gerektiği anlamına gelir. Duyularınızın uyanması için önce bir kalbiniz olmalı. Duyular, işte bu sizsiniz, kimliğiniz. Ama bu, varlığınızın, duyusal varlığınızın ve evrensel ruhun doğuşunun, aslında ikinci bir aşama olduğu anlamına gelir, ilk aşama değil. İlk aşama, sizi canlandırması veya size kan vermesi gereken yaşayan bir kalptir. Yani varlığınız, bedene ikincil bir öneme sahiptir. Tamam, peki kalp atışını ne sağlar? Sindirim sisteminizin çalışmasını ne sağlar? Eğer bu değilse, bu siz olamazsınız. Çünkü bu, varlığınızın ön koşuludur.

Aslında, evrenin çok boyutlu yasaları, sizin bilinçaltı seviyenizde, bedeninizdeki yaşam nabızlarını düzenler. Yani, kalbiniz aslında evren tarafından yönetiliyor, siz değil. Kalp atışı, evrenin bir nabzıdır. Doğanın yasalarının bir nabzıdır. Yani kalp atışınız, doğanın tüm uyum yasalarını içerir. Bunlar bedeninizde işliyor. Dolayısıyla bedeniniz aslında evrenin bir parçasıdır. Fiziksel bir şey değildir. Evren, onu maddeleştirmeden önce üzerinde çalışır. Evrenin bir parçası olarak var olur. Ve size evrenin bir parçası olduğunuzu göstermek için, burada yalnız olmadığınızı, güneşin enerjisini alabilecek bir organınız olmasaydı, yaşamak için ihtiyacınız olan enerjiyi nasıl sağlayacağınızı düşünün. Aksi takdirde yemek yemem gerekecek. Ne yapıyoruz?

Bitkiler krallığı güneşin enerjisini alabilir, bunu kimyasal enerjiye dönüştürebilir ve sonra siz onu alır, bedeniniz için tekrar enerjiye dönüşür. Yani enerji, fiziksel, kimyasal reaksiyonlar ve sonra tekrar enerji. Bu şekilde baktığınızda, bitki hayatınız için hayati öneme sahiptir. Yani bitki, bedeninizin dışsal bir organıdır. Zihniniz, belirli bir zaman-mekân boyutunda var olur. Bedeniniz evrensel bir boyutta var olur ve aslında bu fiziksel varlıkla sınırlı değildir çünkü bitki, bedeninizin dışsal bir organıdır, görüyorsunuz? Yani bitkiler krallığından ayrı olamazsınız.

Şimdi, evren bedeninizi yönetiyorsa, neden sonsuza kadar yaşayamayayım? Çünkü eğer evren kalp atışımı yönetiyorsa, o zaman kalp atışım evrenin tüm yasalarıyla mükemmel olmalıdır ve bu mükemmellik aslında ölümsüzlüğe yol açmalıdır çünkü evrenin yasaları ölümsüzdür. Çünkü kalbinizi yöneten zaman, mekân kriterleri doğrusal değil, küreseldir, evrenseldir. Yani eğer kalbiniz evrensel bir varlıksa, nasıl olur da bozulur ve ölürüz? Bu, doğrusal zamanın burada devreye girdiği anlamına gelir, görüyorsunuz, ve bu bir sorun. Bir kez duyular çalışmaya başladığında, doğrusal zamanı yaratırsınız. Ve doğrusal zamanı yarattığınızda, doğrusal zamanın ve duyuların Guy ve İbrahim yaratmasının problemi, nihayetinde onlara hizmet etmemiz gerektiğidir. Duyular size bedava bir şey vermez, biliyorsunuz? Bugün hiç kimse bedava bir şey vermez. Size bir şey verirler, geri vermeniz gerekir. Yani duyular size hizmet etmenizi isteyecektir. Şimdi, doğrusal mekânınız var ve bedeninizin işleyişinin farkına vardığınızda, onu beslediğinizde, içtiğinizde ve diğer her şeyde, aniden, farkındalığınız, doğrusal algınız, bedeninizdeki her şeyin evrenselliğiyle etkileşime girer. Yani doğrusal hayatınız, duyusal hayatınız, bedeninizdeki her şeyin evrensel işleyişine müdahale eder. Yani bedeninizi bu büyüme ve bozulma döngüsüne çekiyorsunuz çünkü şimdi evrenselliği ortaya çıkarıyorsunuz ve bir şekilde doğrusal olarak yönetilmesine izin veriyorsunuz. Ve bu yüzden yaşarız ve ölürüz. Şimdi, bunu böyle değerlendirelim.

Örneğin, ölümü incelediğimizde, ölümü önce ve sonra olarak değerlendirdik ve bunun eşzamanlı olduğunu, önce ve sonra olmadığını söyledik. Peki, reenkarnasyon gibi şeyler hakkında ne dersiniz? Şimdi bununla ilgili bir problemimiz var. Çünkü bence reenkarnasyon, birbirini takip eden birden fazla hayatı içeriyor. Ama eğer bu sadece bir duyusal illüzyon ise, bir hayatı diğerinin ardından yaşayamazsınız. Tüm tarih bir küresel boyutta aynı anda mevcut. Bu yüzden reenkarnasyonu yaptığımız şekilde açıklamanız gerekir. Birden fazla hayatınız olacak ve tüm bu sebeplerden dolayı insanların bunu anlaması böyle. Bu, gerçekte böyle olduğu anlamına gelmez. Sadece zamanı yakalanmış zayıf bir çeviri şekliyle açıklama yapıyorsunuz. Şimdi, gerçeklik nedir?

Reenkarnasyon ve Çok Boyutlu Zaman

Gerçeklik burada, reenkarnasyon burada başlar, önceki veya sonraki bir hayattan değil. Bu yaşamda başlar. Şimdi, bu yaşamda herhangi bir ilgi alanım olduğunu varsayalım; örneğin sanat, matematik, herhangi bir ilgi. Bu ilgi, çok boyutlu zamanda benzer ilgilerle bir tür rezonans yaratır çünkü her şey oradadır. Yani, diyelim ki çizim yapıyorum. İlgi alanım sanatta. Leonardo’nun, Michelangelo’nun, Bocelli’nin eserlerine ilgim var. Bir anda bu ilgi, diyelim ki Leonardo ile bir rezonans başlatır. Şimdi Leonardo ile rezonans halindeyim. Ama bir rezonans nerede? Hepimizin aynı anda var olduğu, bilinçaltı seviyesinde. Çünkü orada hepimiz aynı anda varız. Yani, aramızda bir rezonans var. Ama bu, Leonardo’nun bilgilerini rezonans yoluyla kendime çekip bir sokağa gönderdiğim anlamına gelir. Ve şimdi Leonardo içinde varım. Yani reenkarnasyon düşündüğünüz gibi değil. Leonardo’nun içinde var olduğum kadar o da bende var. Şimdi, bu seviyede. O sadece aramızdaki ilgi alanları aracılığıyla beni etkiliyor.

Diyelim ki Leonardo birini öldürdü veya bir şey çaldı, ama bu aramızdaki rezonansın kapsamının dışındadır, tamam mı? Yani aramızdaki rezonansın kapsamının dışındaysa, bu yaşamda beni etkilemeyecek çünkü belirli bir bilgi kalitesiyle rezonans yapıyorum. Bir kişilikle rezonans yapmıyorum. Ve bu büyük bir farktır. Şimdi sanatsal yeteneklerim gelişiyor. Ve sonra matematiksel veya geometrik ilgi alanlarım olduğunu varsayalım. Bir anda Pythagoras hakkında okumaya başlıyorum. Aynı şey olur. Bu yaşam süresince, her aşamada, bu yaşamda gelişimimin bir parçası olarak reenkarnasyon bilgisi alışverişi yapıyorum. Bir reenkarnasyondan diğerine geçmek, fiziksel olarak yaşayacağım birden fazla hayat değil. Bu fiziksel yaşamda zaten bu aşamaları yaşıyorum, görüyorsunuz? Ve bu yüzden, bir parçam reenkarnasyon bilgisi aracılığıyla gelişir, bu yaşamın gelişimini sağlar. Yani bu yaşamda, aslında, tüm bu yaşamların dersleri veya bilgileri aracılığıyla gelişiyorum, görüyorsunuz? Eğer reenkarnasyonu bu şekilde görürsem, bu yaşamda öğrendiklerim de Leonardo’nun yaptıklarına ve Pythagoras’ın yaptıklarına katkıda bulunmuştur. Şimdi, bunu tamamen fiziksel bir bakış açısıyla ele alalım, farklı zamanlarda yaşadık, bu yüzden ben Pythagoras’tım, o bendim ve tüm bunlar. Ancak bilgi açısından birbirimizin bir parçasıyız ama kişilik açısından değil. Çünkü kişilik, bir yaşamla sınırlı duyusal bir algıdır. Yani neden-sonuç ilişkisi, reenkarnasyonlar arasında gerçekleşemez çünkü neden-sonuç ilişkisi doğrusal bir şeydir, sadece küresel zamana dönüşümde kaybolmayan şeyler reenkarnasyonlar arasında etkileşime girebilir, burada değil.

Reenkarnasyon ve Neden-Sonuç İlişkisi

Örneğin, engelli bir kişinin geçmişteki bir yaşamında yaptığı bir şeyin bedelini ödediğini söylemek çok acımasızdır. Bu çok acımasız bir söylemdir çünkü yaşamlar arasında neden-sonuç ilişkisi bilinçaltı seviyesinde mevcut değildir. Yani küresel zamanı ve fiziksel zamanı anladığımızda, diğer boyutlardaki şeylerden bahsederken çok dikkatli olmalıyız ve yaşam sonrası, reenkarnasyon ve benzeri konularla ilgili literatürdeki her şeyin aslında doğrusal düşünmeye, doğrusal kişileştirmeye ve doğrusal neden-sonuç ilişkisine yönelik metaforik bir yorumlama olduğunu anlamalıyız. Ve bunu anladığımızda, farklı kişilerin yorumları da farklı olabilir. Bu nedenle, bunlar arasında bir kavga etmeye gerek yok. Din de buna benzer. Din, küresel zaman içinde olanları konuşur. Ve birisi bunu belirli bir dönemde, belirli bir yerde kültürel içerik ve zaman-mekan yönleriyle çevirir. Sonuçta farklı dinler ortaya çıkar. Ama hepsi aynı şeyi söyler. Sadece farklı çevirilerdir. Eğer ben Çince konuşuyorsam ve siz Hintçe konuşuyorsanız, o zaman birbirimizle kavga etmemeliyiz çünkü aynı dili konuşmuyoruz. Kelimelerin arkasındaki anlam aynıdır. Görüyorsunuz, Arapçada size merhaba dersem, yine de merhaba demiş olurum. Yani, kalbin dili, evrensel dilinin bu bilgeliğini kaybettiğimizde, işte sorun burada başlıyor.

Sanırım şimdi süreyi aştık, değil mi?

Evet, ama sorun değil, Abraham, tüm süre boyunca büyülenmiş durumdayım.

Bir saat olması gerekiyordu, bir saat 20 dakika sürdü. Sorun şu ki, bir küresel zamana girdiğimde, küresel zaman içinde nasıl bilinçli olabilirim? Küresel zaman içinde konuşurken, bir anda saat geçmiş oluyor, bunu fark etmeden.

Ve ben buradayım, her kelimeyi özümsemek için, Abraham, bu fenomenal.

Ve dileğim ve kalbim, daha fazla insanın bunu dinlemesi ve bu kavramları gerçekten keşfetmeye başlaması, sadece doğrusal düşünceyle değil, kalpten gelerek başlamasıdır. Görüyorsunuz, bu soyut şekilde konuşmamızı sağlayan şey, biyogöometri içindeki kalite fiziğidir. Yani size küresel zaman ve diğer konular hakkında söylediklerim ölçüm, nitel ölçümler üzerine kuruludur. çünkü kalite fiziği, %98’lik kısmın fiziğidir. %2’lik kısımda neden-sonuç yasaları ve benzeri şeyler vardır, ama %90’lık kısımda rezonans yasaları sıfırdan sonsuza kadar mevcuttur ve rezonansa dayalı kalite fiziği, konuştuğumuz kavramlar için en iyi bilimsel araştırma aracıdır.

Her söylediğim kelimeyi pratik olarak araştırıyoruz. Pratik olarak ölçümler yapmamız ve şeyler yapmamız gerekiyor. Gizli boyutları veya çevremizdeki gizli dünyaları, ruh hareketini vb. ölçebileceğimiz özel aletlerimiz var. Bunları ölçmek için özel aletler geliştirdik.

Bunu biliyorum ve bu fenomenal. Ve kitabınız, podcast’i bitirmeden önce, bu şu anda herkesin erişimine açık mı? Yani satın alınabilir mi?

Amazon’da mevcut. Amazon.com’da veya Avustralya’da da bir Amazon var sanırım, her yerde bir Amazon var. Yani Amazon’dan sipariş edersiniz ve alırsınız. Ve çok yakında, bir küçük kitap yazıyorum, biraz daha derinlemesine bazı konulara giren, belki bu yaz çıkacak, daha fazla zamanım olacak.

İnanılmaz ve son bir soru, sizi Avustralya’da tekrar görebilecek miyiz?

Belki, asla bilemezsiniz.

Belki, bu harika olur. Dünyayı bu kadar çok dolaşıyorum, ama Avustralya’yı hiç görmedim, bu yüzden belki gelmeliyim.

Vay, tamam, evet, talep gören bir adam olduğunuzu biliyorum.

Ama belki Mısır’da bir şeyler yaparız ve siz de Mısır’ı ziyaret edersiniz.

Bunu çok isterim. Çok isterim.

Böylece birlikte eski Mısır anıtlarına gidebiliriz ve size eski Mısır’ımı, benim gördüğüm şekilde gösterebilirim.

Bu fenomenal olurdu. Kesinlikle fenomenal.

Sizden daha fazla zaman almayacağım. Size çok teşekkür etmek istiyorum. Evet ve bir sonraki sefere kadar. Teşekkür ederim, efendim.

Bir sonraki sefere kadar ve benimle bir podcast’te olduğunuz için onurlandırdığınız için teşekkür ederim.

Bilim-Teknoloji-Yapay Zeka / Science-Technology-AI içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Tuzlu Su Ritüelinin Kuantum Yasaları Perspektifinden Analizi

1. Kuantum Alan Teorisi ve Enerji: Kuantum Alan Teorisi, her şeyin enerji alanlarından oluştuğunu öne sürer. Bu bağlamda, tuzlu su ritüeli bu enerji alanlarıyla etkileşimde bulunma yolu olarak görülebilir. Tuz ve su karıştırıldığında, kişisel enerjinizi bu alana tanıttığınız bir ortam yaratmış olursunuz. Niyetlerinizi bu alana hizalayarak, etrafınızdaki enerjiyi etkileyebilir ve kuantum alanında değişiklik yapabilirsiniz.

2. Gözlemci Etkisi: Kuantum fiziğindeki Gözlemci Etkisi, gözlemin bir kuantum olayının sonucunu etkileyebileceğini öne sürer. Tuzlu su ritüelinde, niyetlerinize odaklandığınızda ve isteklerinizi görselleştirdiğinizde, bir tür gözlem yapıyorsunuzdur. Bu odaklanma, niyetlerinizin gerçekleşme olasılığını etkileyebilir. Bilinçli olarak düşüncelerinizi ve duygularınızı yönlendirerek, bu niyetlerin nasıl somutlaştığını etkileyebilirsiniz.

3. Dolaşım ve Bağlantı: Kuantum Dolaşımı, parçacıkların birbirleriyle öyle bir şekilde bağlı olduğu bir fenomeni açıklar ki, bir parçacığın durumu anında diğerinin durumunu etkiler, mesafe fark etmeksizin. Ritüelde, adınızı tuzlu suya koyarak kişisel enerjiniz ile suyun enerjisi arasında bir tür dolaşım yaratmış olabilirsiniz. Bu dolaşım, niyetleriniz ile evren arasında daha güçlü bir bağlantı sağlayabilir ve gerçeğinize olan etkisini artırabilir.

4. Süperpozisyon ve Potansiyel: Kuantum fiziğinde Süperpozisyon, parçacıkların ölçülene kadar birden fazla durumda var olduğunu ifade eder. Benzer şekilde, niyetleriniz ve istekleriniz potansiyel durumlarda var olur. Ritüel, bu potansiyellerin belirli bir duruma çökmüş hali olarak görülebilir. Niyetlerinizi yazıp tuzlu suya koyarak, potansiyel sonuçları somut bir gerçekliğe yönlendirmiş olursunuz ve enerjiyi kuantum alanına yönlendirmiş olursunuz.

5. Koherans ve Niyet: Kuantum koheransı, kuantum durumlarının senkronize bir şekilde hizalanmasını ifade eder. Ritüeli açık ve odaklanmış niyetle gerçekleştirirken, kişisel enerjiniz ile kuantum alanı arasında koherans yaratıyorsunuz. Bu koherans, ritüelin etkinliğini artırabilir ve niyetlerinizi evrensel enerjilerle uyumlu hale getirebilir, böylece hedeflerinizin daha uyumlu bir şekilde gerçekleşmesini sağlayabilir.

6. Kuantum Potansiyeli ve Gerçekleşme: Kuantum Potansiyel Teorisi, kuantum alanında sonsuz olasılıkların bulunduğunu ve düşünce ve eylemlerimizin hangi potansiyellerin gerçekleşeceğini etkileyebileceğini öne sürer. Ritüel, bu potansiyelleri kullanma ve yönlendirme yöntemi olarak görülebilir. Ritüele aktif olarak katılarak ve niyetlerinize odaklanarak, kuantum potansiyeline erişebilir ve bunu isteklerinizi gerçekleştirmek için yönlendirebilirsiniz.

Sonuç

Kuantum perspektifinden bakıldığında, tuzlu su ritüeli, kuantum fiziğinin temel prensipleriyle etkileşimde bulunan bir uygulama olarak anlaşılabilir. Kişisel enerjinizi kuantum alanı ile hizalayarak, niyetlerinize odaklanarak ve koherans yaratarak, isteklerinizin gerçekleşmesini etkileyebilirsiniz. Bu ritüel, manevi ve kültürel geleneklerle temellendirilmiş olsa da, kuantum fiziğinde gözlemlenen enerji etkileşimi, gözlem, dolaşım ve potansiyel kavramlarıyla uyumlu görünmektedir. Bu açıdan, ritüelin etkinliği kişisel niyetleriniz ile geniş kuantum alanı arasındaki etkileşimin bir yansıması olarak görülebilir.

Ritüeller - Rituals içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Tuzlu Su Ritüelinin Gücünü Kucaklamak

Tuzlu su ritüelinin hayatınızı nasıl dönüştürebileceğini mi merak ediyorsunuz? Bu yazıda, Budist öğretilerine dayanan bu basit ama güçlü uygulamanın iç yüzünü keşfedeceksiniz. Hayatınıza daha fazla huzur, refah ve uyum çekmek için evde kolayca uygulayabileceğiniz bu ritüelin sırlarını öğreneceksiniz.

Ritüelin Temeli: Tuzlu su ritüeli, arınma ve enerjiyi yeniden dengeleme prensiplerine dayanır. Budist felsefede, su berraklığın ve uyumun sembolüdür; tuz ise arındırıcı ve temizleyici özellikleriyle tanınır. Bu iki elementin birleşimi, spiritüel arınma ve niyetlerin evrene iletilmesi için güçlü bir araç oluşturur.

Ritüelin Uygulaması: Ritüelin ilk adımı, bir cam veya seramik kabın içine temiz su doldurmaktır. Su, niyetlerinizi ve enerjinizi emme kapasitesine sahip bir medyum olarak kabul edilir. Ardından, deniz tuzu veya kaba tuz eklenir. Tuz, negatif enerjileri nötralize etme ve koruma özellikleri ile bilinir. Karışım hazırlanırken her hareketin bilinçli ve niyetli olması önemlidir.

İsmimizi Yazma ve Ritüelin Uygulanması: Bir parça kağıda adınızı ve dileklerinizi yazın. Bu, niyetlerinizi somutlaştıran bir hareket olarak görülür. Adınızı yazarken, her kelimeye odaklanın ve isteklerinizi zaten gerçekleşmiş gibi görselleştirin. Ardından, kağıdı tuzlu suya bırakın ve meditasyon yaparak niyetlerinizi suya aktarmaya odaklanın.

Sonuç ve Sabır: Ritüelin tamamlanmasının ardından, karışımın dinlenmesine izin verin. Genellikle 24 saat beklenir. Bu süreçte, su ve tuz enerjilerinizi temizler ve niyetlerinizi evrene iletir. Sonrasında, kağıdı çıkarıp tuzlu suyu doğal bir alanda, toprağa dökün. Bu, evrene şükranınızı ifade etmenin bir yoludur.

Değişimlerin İzlenmesi: Ritüelin ardından, hayatınızdaki küçük değişikliklere dikkat edin. Huzur, içsel aydınlanma veya yeni fırsatlar gibi işaretler, enerjilerin hareket etmeye başladığını ve niyetlerinizin evrene iletildiğini gösterir. Sürecin içinde, her değişimin bir fırsat olduğunu ve kişisel gelişiminizin bir parçası olduğunu unutmayın.

Teşvik ve Süreklilik: Tuzlu su ritüelini düzenli olarak uygulamak, enerjinizin sürekli olarak uyumlu ve olumlu kalmasını sağlar. Her uygulama, niyetlerinizi güçlendirir ve spiritüel yolculuğunuzu destekler. Şükran, olumlu enerjiyi çekmek için kritik bir rol oynar ve ritüelin etkisini artırır.

Sonuç: Tuzlu su ritüeli, derin bir spiritüel anlam taşıyan basit bir uygulamadır. Budist öğretilerinin özünü yansıtarak, niyetlerinizi evrenle uyumlu hale getirir ve kişisel dönüşümünüzü destekler. Bu ritüelin gücünü kucaklayarak, hayatınızda olumlu değişimlerin kapılarını aralayabilirsiniz.

Enerjiyi Yeniden Dengeleme Üzerine Budist Öğretiler: İsmimizi tuzlu suya batırma hareketi, evrene niyetlerimizi teslim etmenin sembolik bir ifadesidir. Bu uygulama, Budist öğretilerinde bağlılıklardan ve negatif enerjilerden kurtulmanın önemini yansıtır, böylece yeni ve olumlu etkiler için alan açılır. Bu uygulama, Dhammapada gibi metinlerde yer alan, zihnin arınmasının aydınlanma için kritik olduğu anlayışını yansıtır. Bu ritüeli gerçekleştirdiğinizde, kendinizi evrenin enerjik akışıyla uyumlu hale getirirsiniz, dönüşüm ve denge davet edilir.

Son Teşvik: Yolculuğu Kucaklamak

Tuzlu su ritüeline başladığınızda, kişisel dönüşümün sürekli bir yolculuk olduğunu unutmayın, bir hedef değil. Her ritüel, kendinizle ve evrenin bol enerjileriyle uyum sağlamanın bir adımıdır.

Her Adımı Kutlayın: Bu uygulamanın bir sonucu olarak hayatınızda yaşadığınız küçük başarıları ve değişimleri kutlayın. İster yeni bir huzur duygusu, küçük bir başarı, ister bir yol açan bir içgörü olsun, her adım yolculuğunuzun anlamlı bir parçasıdır.

Açık ve Sabırlı Kalın: Kendinize ve sürece karşı sabırlı olun. Aradığınız değişimlerin tam olarak gerçekleşmesi bazen zaman alabilir. Sürece güvenin, getirdiği derslere açık olun ve spiritüel büyüme taahhüdünüzü sürdürün.

İnancı Koruyun: Gerçekliğinizi evrenle birlikte yaratıyorsunuz. Niyetleriniz, eylemleriniz ve uygulamanıza getirdiğiniz enerji güçlü değişim kuvvetleridir. Bu yolculuğu inançla kucaklayın, her uyum anı ve her niyet eylemi sizi hayal ettiğiniz hayata bir adım daha yaklaştırır.

Devam Etme Teşviki: Tuzlu su ritüelini düzenli spiritüel pratiğinize dahil edin, böylece sürekli olarak niyetlerinizle uyum içinde kalabilir ve olumlu enerjiyi sürdürebilirsiniz. Her uygulamada niyetlerinizi yeniden teyit eder ve olumlu bir enerji akışını korursunuz. Her yeni uygulama, daha derin bir anlayış ve spiritüel yolculuğunuzda daha fazla düşünme sağlar.

Sonuç: Tuzlu su ritüelini hayatınıza entegre ederek, sadece bir spiritüel anlam ifade eden bir eylemi gerçekleştirmiyorsunuz—aynı zamanda derin kişisel dönüşüm yolculuğuna çıkıyorsunuz. Bu yolu açık bir kalple ve neşeli bir ruhla kucaklayın, her adımınızın hayallerinizi gerçekleştirmeye ve gerçek amacınıza uyum sağlamaya daha da yaklaştırdığını bilin.

İlave yardımcılar

Mistik Yol sayfasında yer alan birbirinden güzel meditasyonlar ve olumlamalar ile ritüelinizi daha da etkili hale getirebilir, içsel enerjilerinizi temizleyebilirsiniz.

SORU:

Bu ritüeli uyguladınız mı? Hayatınızda ne gibi değişimler oldu? Paylaşımlarınızı heyecanla bekliyorum.

Ritüeller - Rituals içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın