Dirençlere çomak sokulmaz

Prof. Dr. Hanna Nita Scherler ile Dr. Tayfun Çalkavur‘un “Dirençlere Çomak Sokulmaz” üzerine gerçekleştirdiği Instagram sohbeti yazılı olarak değerli izinleri ile paylaşmak isterim.

Tayfun Çalkavur: Bu konuşma nasıl doğdu? Hocam dediniz ki insanlar terapi için geldiklerinde %90’I değişmek istiyor ve bunda da çok samimi. Fakat mevcut kaynaklarını farklı kullanmaya onları davet ettiğimde mutlaka bir bahane buluyorlar dediniz. Bahaneleri de direnç olarak tanımladınız ve meşhur başlığımızı ifade ettiniz: bahanelere/dirençlere çomak sokulmaz. Dirençler aynı zamanda değişim sürecinin bir parçasıdır. Direnç aslında bir davet ama bizim duymadığımız bir davet.

Ben bu yıl içinde 3 defa zatüre oldum, bu hafta da zatüre oldum, hala duymuyorum. Nedir direnç? Yaşamımızı nerede kolaylaştırır? Nerede zorlaştırır? Söz sizin.

Prof.Dr. Nita Scherler: Bu kadar çok soruyu ardarda sıralayınca neredeyse direnç gösteresim geldi. Öncelikle çok teşekkür ederim, seninle sohbet her zaman çok güzel. Bu sohbeti bizi dinleyecek olan kişilerin nezdinde yapmak ayrı güzel.

Bütün söyleyeceklerim benim kendimi konumlandırdığım felsefi zeminden beslenerek gelecek, önce onu söyleyeyim. benim kendimi konumlandırdığım felsefi Zemin de hümanistik ve varoluşçuluk ve özellikle Fritz Perls’in geliştirdiği Gestalt yaklaşımı zemininden konuşuyor olacağım. Gestalt yaklaşımındaki en belirgin kavram “temas”tır. Neyle temas ederiz? An’da beliren ihtiyacımızla temas ederiz.

Örnek: şu anda 18:00’de canlı yayına başlayacağınızı duyurduğunuz için birçok kişi bu canlı yayını dinlemek istemiş, kendine bunu ihtiyaç belirlemiş ve o doğrultuda yayına bağlanmışlar. Dolayısı ile andaki ihtiyaçları ile temas etmişler. Umarım onları doyuracak, tatmin edecek bir içerikle karşı karşıya kalırlar.

Diyelim ki tuvaletimiz geldi, gidip tuvaletimizi yaptığımızda ihtiyacımızla temas ediyoruz.  An’da beliren ihtiyaç fiziksel bir ihtiyaç olabilir, açlık gibi, uyku gibi, tuvalet ihtiyacı gibi ; duygusal bir ihtiyaç olabilir, öfkeyi ifade etmek, sevinci ifade etmek, korkuyu ifade etmek gibi; zihinsel bir ihtiyaç olabilir, bilgi edinmek, merak gidermek, açıklama yapmak, soru sormak gibi, ya da tinsel alanda bir ihtiyaç olabilir, namaz kılmak, dua etmek, meditasyon yapmak, güzel bir manzara izlemek gibi. Velhasıl temas bu bakış açısında en temel kavram. Temas, andaki ihtiyaçla olur.

Şimdi bu kadar uzun girişi dirençle ilişkilendireyim. Direnç andaki ihtiyaçla tems etmemek! Anda beliren ihtiyacın tatmin edilmesini engelleyen , duygusal, zihinsen ve davranışsal mekanizmalardır.

Örnek verelim: Küçük çocuklar “bu ne,bu neden” diye sorarlar ya, diyelim ki küçük bir çocuk bu soruları sordu, annesi cevaplarsa sorun yok. Annesi çoğunlukla “sus, öf, çok soru soruyorsun” dediğini varsayalım, ya da çocuğun soru sormasını duymasına ragmen cevaplamıyor, duymazdan geliyor. Çocuk, annenin kabulünü, sevgisini kaybetmeyi göze alamayacağından duruma “yaratıcı bir uyum” gösterir. “yaratıcı” diyorum, altını çizerek. Ne yapar? Merak etmekten vazgeçer,” demek ki merak etmek annemle ilişkimde iyi birşey değil” der. Bunu çok çabuk öğrenir ve içselleştirir. Aradan yıllar geçer, bu adam yetişkin olmuş, üniversiteye gitmiş okumuş, güzel bir iş sahibi olmuştur. Yeni bir işe girmiştir. İşe yebni girdiği için tabii ki bazı şeylerin nasıl yapıldığını etrafa sorarak öğrenmesi gerekir. Çok sorası vardır aslında ama sormaz. Kendini sormaktan alıkoyar hatta bunu yaptığının farkında bile değildir. Farkında olduğu şudur: kimseyi meşgul etmemeliyim. Herkes çok meşgul, benimle uğraşacak zamanları yok. Veya, bilmediğimi açık etmemem lazım, yeni girdim ay bu da birşey bilmiyor demesinler. Ya da diyelim ki sordum, yardım etmedikleri durumda kendimi onlar tarafından reddedilmiş konumda bulmayayım, bunun farkındadır ve bundan dolayı sormaz. Ama sormama davranışı orada ve o zaman yıllar önce annesi ile ilişkide öğrenip içselleştirdiği duygusal davranış kalıplarından dolayı olduğunu bilmez. Farkında değildir.

Tayfun Çalkavur: Suç mahali dediğiniz noktaya geliyoruz değil mi?

Evet. Yani bu örnekte kişinin anda beliren ihtiyacı soru sormak, öğrenmek. Ama davranışı anda beliren ihtiyacına hizmet etmemektedir. Davranışı, yıllar önce annesi ile olan ilişkide annesinin sevgisini, onayını kaybetmemek doğrultusunda olan ihtiyacını tatmine yöneliktir hala. Yani 30 sene önceki kurla işlem yapmaktadır hala. Halbuki kur arada çok değişmiştir, ancak o hala 30 sene önceki kurla işlem yapmaya çalışmaktadır. Yani direnci kısaca böyle tanımlayabilirim.

Şimdi bu “seçimsiz direnç”. Yani farkında olmadan, alışkanlık olarak, direnç gösterdiğimin bilincinde olmadan gösterdiğim bir direnç.

Seçimli direnç nasıl olur, ona örnek vereyim. Mesela şu an ben konuşuyorum, sizzler de beni dinliyorsunuz. Kimbilir evinizde aile bireyleriniz sizinle neler yapmak istiyorlardır, ama siz onların sizden talep ettiğini yapmayıp burada bu konuşmayı yapmayı seçmişsinizdir. Yani evde yapabileceğiniz birçok başka şeye direnç göstermektesinizdir. Yazın Kaş’ta gezerken su altındaki

Seçimli dirence başka bir örnek vereyim, yazın Kaş’ta gezerken su altındaki kaplumbağları ve balıkları seyretmeyi çok seviyorum. Su altına şnorkeller ile bakmıyorum, rahatsız oluyorum, sadece gözlüklerim ile bakıyorum. O anlarda bilinçli olarak burnumdan veya ağzımdan nefes almaya direnç gösteriyorum. O durumda direnç göstermek gayet sağlıklı oluyor.

Seçimli davranışlarda birşeyi seçince birçok başka şeyi seçmemiş oluyoruz. O seçmediklerimize direnç gösteriyoruz aslında. İşlevsel birşey yapıyoruz.

Direnç, işlevsel ya da değil, enerjinin farklı yöne kanalize olması anlamına gelir.  Dirençlere saygı gösterilmeli, çomak sokulmamalı diyorum. Dirence çomak sokmak demek, o kişinin gösterdiği dirence daha çok sarılmasını, daha fazla direnç göstermesine sebebiyet verir. Yani yağmurda yürüyen bir insanın elindeki şemsiyeyi almaya çalışmak gibi birşey. Daha büyük daha elinden alamayacağımız bir şemsiye arayışına girer kişi. Dirençlere çomak sokmak yerine kişi neye ilişkin tehtid algılıyor ve bu algıladığı tehtide ilişkin kendisini ne yaparak korumaya çalışıyor? Eğer direnci ortaya kaldırmaya çalışmadan direnci anlamaya çalışırsak neyi tehtid olarak algıladığını ve kendisini nasıl koruduğunu anlamaya çalışırız. Hemen bir örnek vereyim, mesela terapi sürecinde göz teması kurmaktan kaçınan bir danışanım olduğunda gözlerime bak demem, “gözlerinizi gözlerimden kaçırdığınızı görüyorum, dilerseniz bilinçli olarak, seçmli olarak kaçırın” diyorum. “kaçırın, gözüme 5-10 dakika bakmayın ve bakmadığınızda ne deneyimlediğinizi kendinize sorun ve ondan sonra bakmaya çalışın ve baktığınızda ne deneyimlediğinizi kendinize sorun ve bakmadığınızda ve bakmaya çalıştığınızda ne deneyimlediğinizi benimle paylaşın.” Şimdi bu direnci anlamaya çalışmamın bir örneği. “neden bakmıyorsun, gözüme bak” değil, bakmadığını görüyorum, bakamadığını anlıyorum, bakmanın senin için tehtidkar olduğunu anlıyorum, seni destekliyorum, daha fazla bakmamanı istiyorum ki beraberce bunun ne anlama geldiğini keşfedelim.

Tayfun Çalkavur: İşlevsel ve işlevsel olmayan dirençten bahsettiniz, siz bunu fark ettiriyorsunuz, peki insan kendi yaşamında bunu nasıl fark eder?

Prof.Dr. Nita Scherler: Zorlanmalar her zaman hazinedir. Kişi ancak zorlandığında iç yolculuğuna davet edilmektedir. Durup dururken “ben acaba burada direnç gösteriyor muyum, göstermiyor muyum” diye sormamın bir alemi yok. Kişi ancak zorlanıyorsa orada bir direnç olduğunu anlayabilir. Zorlanma aslında mevcut savunma mekanizmalarının o tehtid algıladığım durum karşısında beni eskisi kadar korumadığı, savunmadığı anlamına gelir. Yani direnç ile aslında belirli savunma mekanizmalarını, belirli davranış kalıplarını kullanarak direniriz. Buradan devam edeyim, şimdi direnç organizmanın (varoluşun 4 boyutunda insan organizması) alanda sınır belirleme şeklidir. Temas sınırda oluşur, sınırı nasıl belirleyeceğim? Mesela en başta çok soru sordun, nerdeyse direnç göstereceğim dedim, sen algısı, kapsama alanı açık bir insansın, şimdi tek tek soru soruyorsun. Sınır belirlemenin örneği, seçimli birşey, şaka yaparak veya açık söyleyerek. Seçimli olunca temas sınırı belirliyoruz, amma seçimli olmadığı zaman orada ve o zaman geçmişte bana bakım verenlerle ilişkimde sınırımı çizmem o zaman nasıl gerekmişse onu öğrenmiş ve içselleştirmiş oluyorum, ve bir daha onu sorgulamadığım için, zorlanmalarımı bir davetiye olarak değerlendirmediysem, orda ve o zaman geçerli olan bir varoluş şeklini, davranış kalıbını bugün hayatımda hala geçerli kılmaya çalışıyorum ama zorlanıyorum.

Örnek vereyim, diyelim ki ben öyle bir ailede büyüdüm ki etrafı planlayan, çekip çeviren, organize eden hep ben olmak durumunda kaldım. O zaman için herşeyi control etmek, herşeye maydanoz olmak işlevsel olmuş olabilir. Diyelim evlendim, Rahat ve geniş bir adam. Tatile gideceğiz, diyorum ki “bak şimdiden her sabah nerde kahvaltı edeceğiz, öğlen nerde yiyeceğiz, akşam hangi restoranlarda yiyeceğiz şimdiden ayalayalım. Sonra belki yer kalmaz, yer ayarlayalım.”

Ya ben ne bileyim o gün yemek yemek ister miyim? Belki sandviçle geçiştirmek isteriz.

Olur mu?! Sen her zaman böyle yapıyorsun beni havada bırakıyorsun, ne  yaşamak istediğimi bilmek istiyorum diyerek adamı sıkboğaz ediyorum. Şimdi nasıl bir temas sınırı oluşturuyorum? Herşey netlike ve belirginlik kazanacak.

Kocam nasıl bir temas sınırı oluşturuyor? Aaa sabah ola hayrola, bakalım. Hayat ne getirirse.

Temas sınırda gerçekleşir, ve sınırda ya aynı fikirde olurum diğeri ile bütünleşirim. Ya diğeri ile ayrı fikirde olurum, bir erk irade ortaya koyarım, ayrışırım.

Bu kadın kontrol etme davranışı ile sürekli erk, irade ortaya koymaya çalışıyor. Direncin işlevsel veya işlevsel olmadığını belirleyen göstergelerden bir tanesi de sınırda sürekli farklılaşıyorsam, sürekli erk koyan irade gösteren olmak istiyorsam veya sürekli ya olur fark etmez diyensem o zaman bu direncin işlevi yok. Makbul olan gösterdiğim seçimli direncin anda beliren ihtiyaç doğrultusunda bütünleşmekle farklılaşmak arasında kendimi konumlandırma esnekliğine sahip olabilmemle belirir. Direncin işlevsel olmaması şu demektir, ben uyaran ne olursa olsun erk göstermek istiyorum, ya da uyaran ne olursa olsun eyvallah diyorum, bütünleşmek istiyorum. O zaman bu direnç seçimsiz, otomatik ve işlevsel değil,

Tayfun Çalkavur: Burada en zorlanan konulardan bir tanesi ihtiyacı doğru tanımlamak diyebilir miyiz?

Prof.Dr. Nita Scherler:  Doğru kelimesini değiştireyim, anda beliren ihtiyacın tanımlanması önemli. İnsanlar genellikle anda beliren ihtiyacı tanımlama iznini yeterince boşluğu sağlamadan otomatik bir anlam yüklüyorlar. O zaman davranış anda beliren ihtiyaca yönelik bir davranış olmuyor. Andaki ihtiyacı tatmine izin vermiyor.

Seçimli direncin işlevleri vardır? Nedir bunlar? Direnç gösterebiliyor olmam demek seçim yapabiliyorum demektir. Bunu yapmayıp bunu yapmayı seçiyorum demektir. Yaşamdaki gerginliğin kıvamını ayarlayabilmek demektir. Gerçekten algıladığım bir tehtid varsa kendimi bu tehtide karşı koruyailiyorum demektir.

Buna kendimden örnek vermek istiyorum, mesela ben her sabah spor yapmaya çok özen gösteriyorum, burada neye direnç gösteriyorum? Biraz daha yatmaya, biraz daha keyif yapmaya, bedenimi zorlamamaya seçimli bir direnç gösteriyorum.  Bir yandan sağlıklı olmayı istiyorum, ama bir yandan da yapacak çok işim var. Spor yapmayı seçerek bu gerginliği dengeleyebiliyorum. Spor yaparak hem sağlıklı kalma ihtiyacımı gideriyorum hem de spor yaptıktan sonraki hissettiğim o enerjik halimle güne başlayacak motivasyonum artıyor ve işlerimi daha gönülden, daha sarılarak yapar oluyorum.

Bir de atıl olmak, algıladığım bir tehtid. Atıl kalmak, birşey yapmamak benim için bir tehtid. Ya da bana göre iyi beslenmemek, şeker yemek, hareket etmemek şuursuz bir davranış. İnsanın içinde hayat bulduğu bedenine karşı davranabileceği en şuursuz şekil. Spor yapmak algıladığım bu tehtide karşı beni koruyor. Seçimli direncin böyle faydaları var.

Seçimsiz olunca otomatik alışılmış bir davranış oluyor. Düşünmeden bir davranış oluyor. Mesela az önce verdiğim örnekteki işe yeni başlayan ve soru sormayan kişi, veya herşeyi control etmeye çalışan.

Her stresli olduğumda kendi zedelenebilirliği ile teması seçmek yerine zedelenebilirliliğini hissetmemek için etrafa çatanlar vardır. Veya herşeyi tek başına halletmesi gerektiğini düşünenler vardır.Ya da etrafta ne kadar desteğe ihtiyacı olan insan varsa onlara yardıma koşarak hayatını anlamlandıranlar vardır. Ya da bazı insanları kendisini taciz eden, mağdur eden kişi olarak ilan etmek. Tüm bunlar seçimsiz olarak, otomatik olarak kendimizi konumlandırma halimizdir.  Bir temas sınırı belirliyoruz ya, bu şekillerde temas sınırı belirlemiş oluyoruz. Bunun işlevsel olmayan tarafı nedir? Çünkü hayat hiçbir zaman statik değildir, her zaman bir değişim, bir oluşum içersindedir. Bizler de doğanın bu bedendeki göstergeleri olmak sıfatıyla sürekli bir değişim, devinim içersinde olmak durumundayız. Eğer ben kendimle ve diğeriyle teması sürekli irade ortaya koyarak ya da sürekli irade ortaya koymayarak birşeylerle eyvallah ederek yaşıyorsam hayatı hep aynı tarzı seçtiğim için gelişmeye, olgunlaşmaya açık değilim. Ne oluyor? Ben konforlu alanımda kalmak istiyorum. Mutsuz bile olsam. İşlevsel olmayan dirençlerde kamp kurdum. Burada da çok sevdiğim bir cümle var: direnirken sarf ettiğim çaba, direnmezsek sarf edeceğimiz çabanın misli misli fazlasıdır. Tutunduğum her ne ise onu bıraksam, başıma gelmesine izin versem, o başıma geldiğinde sarf edeceğim çaba o başıma gelmesin diye sarf edeceğim çabadan o kadar daha az ki…

Tayfun Çalkavur: Fırsatlar ardı sıra onunla temas edesiniz diye gelir.

Prof.Dr. Nita Scherler: Burada biraz bağımlIlıklardan da söz etmek lazım. Tüm bağımlı davranışlar direnç kapsamı altında algılanabilirler. Mesela alkol bağımlılığı dersek, kişi ne zaman temas etmekten çekindiği bir uyaranla karşılaşsa “ben bununla baş edemem” diye bir anlam üretir otomatik olarak ve içkiye, sıgaraya, kumara, maddeye kaçar. Bağımlı olduğu araç ne ise alışık olduğu için, ne yaşayacağını bildiği için, temas etmekten çekindiği durumu yaşamaktansa bunu yaşamayı tercih eder. Kendi kuyruğunu kovalayan kedi misali içinden çıkılmaz bir hal alır. Temasın niteliği ne demektir? Her zaman birşeyler ile temas halindeyiz, temassız olduğumuz bir anı tanımlayamayız. Hiç konuşmuyor olsak ta temas içindeyiz. Dolayısıyla temasın nitelii, o temas andaki ihtiyacıma cevap veriyorsa işlevsel, eğer andaki ihtiyacıma cevap vermiyorsa işlevsel değil. Orada tekrarlanan bir direnci kullanıyorum demektir.

Tayfun Çalkavur: Esas ihtiyacımla temas etmeyince başka şeylerle temas ediyoruz. Buradaki dirençlerle ikame tatminler arasındaki ilişki nedir?

Prof.Dr. Nita Scherler: Bir örnekle anlatayım. Diyelim ki çok düzgün bir ailede yetiştim, herkes verdiği sözü tutar, insanlara saygı gösterir, şevkatli davranır diyelim. Diyelim ki küçük çocuklara özel ders veriyorum, ailelerle anlaşıyorum, bir dönem için 12 ders alacak çocuğunuz diyorum, program ona göre ayarlıyorum, anlatıyorum, yazılı da iletiyorum ama ondan sonra ya biz bugün tatile gitmiştik vs diyorlar dersi ödemiyorlar. Bu kadın böyle bir ailede yetişmemiş, bu sözkonusu değil, Kabul edemiyor ve sinirleniyor, insanları değiştirebileceğini düşünüyor. Değiştirebileceğini düşünmek ikame tatmin, olması gereken ne? böyle insanlar da olacak, düzgün ödeyen insanlar da olacak. İstisnalar olacaktır, Kabul etmek gerekir, onu kabul etmeye direnç gösteriyorsam , 3-5 kişi ödemeyiversin deyip rahat etsem çok daha az yorulucam, çok daha az sinirleneceğim, ama ısrarla düzeltmeye çalışıyorum. Bu bir ikame tatmin, Kabul etmem lazım.

Başka bir örnek vereyim. Hayatında herşeyi zorlukla elde etmiş bir insan düşünelim. Adeta tırnaklarıya kazımış bir yere gelmiştir. Ama hala içinde yok bu gerçek olamaz, benim mutlaka zorlanmam lazım inancı olduğu için, uyaranları gerçekte öyle olmamalarına ragmen zorlayıcı algılamaya eğilimlidir. Şimdi bu da ikame tatmin.  İkame tatminler aslında bir tür dirençtir diyebiliriz.

Tayfun Çalkavur:  Duyumsama ile farkındalık arasındaki süreyi uzatmak, burada da iyi akmayan, andaki ihtiyacı karşılamayan birşey olduğu zaman o olaya tepki vermek yerine ona teşekkür edip, oradan ayrıştırıp içe dönerek, sezgi ve farkındalık sürecini yavaşlatmak etkili olur mu?

Prof.Dr. Nita Scherler: Kısaca cevaplayayım. Dirençlerin ihtiyacımıza cevap veren tutum içersinde olmamızı engellemeleri dolayısı ile zorlanırız. Zorlandığımızda dirence çomak sokmamak anlamına da geliyor, gerçekten durup, frene basıp, ben şimdi ne yaşıyorum sorusunu sormasında fayda var. Gestalt yaklaşımında ben şimdi ne yaşıyorum sorusunun cevabı varoluşunu 4 boyutundaki deneyimini kendisine tanımlamasıdır. Bedenimde ne duyumsuyorum? Hangi kaslarım kasık? Nefesim nasıl? Bedenimde ağrı, sızı, karıncalanma, ısınma, tutulma, psikosomatik şikayetim var mı? gibi andaki deneyimini tanımlayacak. Buna nasıl duygular eşlik ediyor? Öfkeli miyim? korkuyor muyum? Kıskanıyor muyum? nasıl düşüncelerle eşlik ediyorum? Nasıl düşünceler kurguluyorum? Insanlar bana karşı mı diyorum? Insanlar bana acıyor mu diyorum? Bu çok zor mu diyorum? Bu çok kolay mı diyorum? Nasıl düşünceler üretiyorum. Bunların tanımlanmasıdır aslında. Fertile Void. Deneyimime hemencecik bir anlam yükleyip o yüklediğim anlamın muhtemelen direncinin bir göstergesi olmasına fırsat vermeden uyarıldığım anda  hemencecik anlam yüklemeden ben burada ne yaşıyorum sorusunu sorarak direncini tekrardan ortaya koyma olasılığını azaltabilir. Bu konu başlı başına bir konu.

Tayfun ÇalkavurBilinmeyene tahammül etmekle direnç arasındaki bağ nedir?

Prof.Dr. Nita Scherler: Birebir bir örüntü var. Genelde insanlar bilmek ister, öngörmek ister, planlayabilmek, organize etmek, kendisini hazırlayabilmek ister. Ama ne kadar bunu istesek te hiçbir şeyi önceden bilemeyiz, tahmin edemeyiz. Bilinmezlik aslında birçok insan için bir tehtid unsurudur. Bununla karşılaşmamak için çeşitli savunmalar geliştirilebilir. Kontrol etmek, anlatmak, sormak, temkinli davranmak, önlem almak…hepsini yapabiliriz ama yine de belirsizlikle karşılaşabiliriz.

Tayfun Çalkavur:  Sosyal yazılımla olan bağı nedir?

Prof.Dr. Nita Scherler:  Doğduğumuzda belli bir varoluş alanıyla doğuyoruz, ben bunu 88 tuşlu piyano klavyesi metaforu olarak anlatıyorum. Ancak bakım verenlerimiz ile ilişki içersinde yavaş yavaş egomuz şekilleniyor. Egp her zaman bu 88 tuşun 30-35ini kapsıyor, geriye kalanlar zeminimde var, ama farkında değilim. Ego, anlattığım haliyle zeminime hizmet etmiyor. Görünmez iplerle topluma bağlı olduğumuzu düşünelim, bize bakım verenlerin öğrenip içselleştirdiğim değer yargılarına hizmet ediyor. Sosyal yazılıma hizmet ediyor. Gel zaman git zaman gelişiyorum, büyüyorum, artık yapmak istediklerim, düşüncelerim, duygularım ortaya koymak istediğim bu egoya sığmıyor, zorlanma dediğim şey o zaman gerçekleşiyor. Zorlanıyorum. Zorlanmak demek, bu görünmeyen iplerle idare edilen ego artık bu görülmeyen iplerle idare edildiği yere hizmet etmek istemiyor. Ken Wilber onu çok güzel anlatır. Bu ego aslında ait olduğu organizmanın içine ölüp kapsanıp tekrardan yapılandırılmayı istiyor. Direnci buraya bağlayacağım. Zorlandığım anda müthiş bir direnç yaşamaya başlarım, egomun hizmet ettiği sosyal yazılım can hıraç tepinmeye başlar : “sakın ha, sakın!” Diye, özüm ise kibar kibar bekler. Öüüm, dingin yaz başlarında sabah 6’da deniz dingin, çarşaf germiş gibi olur, gel yapar insana. Öbür taraftan bir sürü insan “deli misin, sabahın 6’sında kalkıyorsun, manyak mısın, kendine ne eziyet ediyorsun vs” buradan çekmeye başlarlar, öz ise sükünet içinde bekler. İşte fertile void burada çok önemlidir. Burada boşluk bırakırsa kişi can hıraç tepinenleri de görür, davetkar denizi de görür. O zaman egomuz çözünür ve tekrardan artık özümüze hizmet etmek üzere tekrardan şekillenir. Bu şekillenme süreci insanın olgunlaşması, değişmesi, davranışının anda beliren ihtiyaçlar doğrultusunda olması anlamına gelir.

 Tayfun Çalkavur:  Bu anlattıklarınıza yaşamdan bir örnek verebilir misiniz?

Prof.Dr. Nita Scherler:  Kahır üretmeye örnek vereyim, iş ortamından örnek vereyim, son zamanlarda çok rastladığım birşey, insanların mevcut ekonomik durum yüzünden bazı firmaların bölümleri kapatılıyor, o bölümde çalışan 10 kişi varsa şirket içersinde başka yerlerde kullanılmamak üzere işten çıkartılıyorlar. Amiri diyor ki: alanında çok deneyimlisin, şirket seni kaybetmeyi göze almayacaktır, başka departmanda kullanacaklarını tahmin ediyorum diyor. Bu kişi yemiyor içmiyor, kahır üretmeye başlıyor, kesin beni işten çıkartacaklar, kesin iş bulamam, ben üzülmeyeyim diye bana öyle dedi, aslında beni çıkarmaya çoktan karar verdiler. Şimdi ne yapacağım? Çoluğum çocuğum var, borçlarım var, yapmayı düşündüğüm şeyler vardı, zorda kalacağım, insanlara rezil olacağım, çocukların okulunu ödeyebilecek miyim diye kahır üretmeye başlıyor. İşte burası zorlanma anı. Bu zorlanma anında kişi ben burada ne yaşıyorum, ne oluyor burada deyip bedeninde ne yaşadığını buna eşlik eden duyguları ve ürettiği düşünceleri özellikle de yazarak çalışırsa şunu görecek, a bu yeni değil, ben bunu yıllardır yapıyorum, bu benim alışık olduğum varoluş tarzım. Orada bir yol ayrımım var, y aynısını yapmaya devam edebilirim ya da bunun artık bana hizmet etmediğini ve andaki ihtiyacıma cevap vererek ilerleyebileceğime karar veririm. Andaki ihtiyacım %100 kahır üretmek değil, eğer şirkette kalacaksam nereye gidebilirimin networkünü yapmak, eğer şirketten çıkarılacaksam da CV’mi yenilemek, insanlarla konuşmak, böyle bir olasılık var demek ve nasıl iş bulacağım konusunda enerji sarf etmek, kahır üretmek değil.

Biraz direncin niteliği, nasıl bir direnç kullanıyor olduğumuzun da göstergesi olur aslında. Teorik olmamasına gayret ediyorum, örnekle gideyim. Diyelim ki ben sana öfkeliyim Tayfun,

öfkenin kaynağı benim. Kaynak BEN

Öfkenin nesnesi sensin. Nesne SEN

İçerik te öfke.

Eğer direnç olarak sen bana öfkelisin Tayfun diyorsam kaynağı değiştiriyorum. Aslında benim öfkemi sana atfediyorum. Gündelik hayatta böyle bir dirençle karşılaşabiliriz veya biz kullanıyor olabiliriz.

Ya da ben sana öfkeliyim ama sana öfkemi göstermek istemiyorum, gidiyorum sokakta bir köpek tekmeliyorum ya da evde çocuklarıma bağırıyorum ya da eşimle uğraşıyorum. Orada nesneyi değiştiriyorum.

Ben sana öfkeliyim ama sana çok kibar davranıyorum, içeriği değiştiriyorum.

Özetleyecek olursam dirence bakarsak, bir insanı dinlediğimde acaba bu insan kaynağı mı değiştiriyor, nesneyi mi değiştiriyor, içeriği mi değiştiriyor?

Bunu paylaşmamın nedeni nedir? İçeriği değiştiriyorsam psikopatolojinin derecesi açısından en hafifi, nesneyi değiştiriyorsa biraz daha ortasında, ama kaynağı değiştiriyorsa iyi haber değil. Bunun direnç konudsuykla ilişkisi ne? Eğer kaynağı değiştiren bir direnç kullanan bir kişiysem bunu fark etmem ve düğzeltmem çok meşakkatli, nesneyi ve içeriği değiştiriyorsam çevremdeki kişilerin beni uyarmasıyla niyet et dersen ve  verimli boşlukları yeterince yaratıyorsam bunu kendi kendime değiştirme fırsatını da yaratabilirim. Bunu biraz daha dallandırıp budaklandırmak isterim. Varoluşun 4 boyutundan bahsetmek isterim, fiziksel, duygusal, zihinsdel ve tinsel. Gündelik hayatımızda bu 4 boyutu 2 aşamalı düşünebiliriz. 1.aşamada gündelik hayatımda karşılaştığım uyaranlar beni varoluşumun hangi boyutundan tetikliyor? Örnek: işyerinde iş arkadaşlarım baktım öğlen kendi aralarında toplanmışlar, yemeğe gidiyorlar, bana yemeğe gelir misin diyen yok. Eğer burada duygusal alandan tetikleniyorsam “beni reddediyorlar, beni istemiyorlar, beni sevmiyorlar” derim.

Eper zihinsel boyuttan tetikleniyorsam “bak sen beni saymıyorlar” derim, arada fark var. Bu 1.aşama.

2.aşama, hani bir yerden tetiklendim, nasıl tepki veriyorum?

Eğer 3 boyutu birden kullanıp tepki veriyorsam çok rahatsızım demektir. Duygusal boyuttanm tepki veriyorsam bağırıyor, çağırıyor olabilirim, çok üzülüp onların önünde ağlıyor olabilirim. Zihinsel boyuttan tepki veriyorsam bu yaptığınızdan hiç hoşlanmadım, keşke beni de çağırsaydınız diyebilirim.

Burada anlaşılacağı üzere zihinsel boyuttan tepki vermek dirençlerin daha çabuk ele alınıp değiştirilebileceğine işaret eder, ama ne kadar fazla duygu ve hele hele fiziksel boyutu da işin içine sokuyorsam o dirençle çalışmak o kadar zorlayıcı olur. Yani özeti, her direnci tek başıma deşifre edemeyebilirim.

Direnci sadece tanımlamak insanın kendisini o dirençten azad etmesine hiç yeterli değil. Anlamak başka birşey, o anladığını gönüle indirmek başka birşey. Bir suç mahalinden bahsetmiştin sen de, bu davranışın öğrenilip içselleştirildiği bakım sunanlarla ilişki örüntüsünün yaşandığı bir zaman var. O zaman diliminde öğrenip içselleştirdiğim davranışın duygusal, zihinsel ve fiziksel boyutu var. Direnci zihinsel boyutta tanımlamak, güzel ama yeterli değil, bu dirençten insanın kendisini özgürleştirebilmesi için ilgili duygunun ifade edilmesi gerekir.  Onun çalışması şöyle birşey: Herkesin içinde bir küçük çocuk var, bu küçük çocuk orada ve o zaman yaşadığını şimdiki halimize anlatır. Sen o zaman yoktun, ben bunları bunları bunları yaşadım. Bunlara maruz kaldım. Bunlarla cebelleştim, bunu anlatırken, sadece içeriği anlatmaz, bunu anlatırken ilgili duygu da mutlaka eşlik eder. Ve şimdiki halimizle o içimizdeki küçüğü kapsar, ona şevkat gösterir, ona der ki: sen bunları yaşarken ben yoktum, ama şimdi varım, bak şimdi sen uyarılıyorsun, burada şimdi dirence bağlayacağım. Uyarılma denmez. Uyarıl. Bil ki bugünkü durumla ben baş edeceğim, edebilirim, aynı zamanda da uyarılmış olan seni kapsayabilirim. O zaman ebeveynlerden görmediğin şevkati, kapsayıcılığı ben sana gösterebilirim, işte şifalandıran bu.

Tayfun Çalkavur:  Bir sorunuz vardı: Sadakatiniz kime? Sadakatiniz sosyal yazılıma mı yoksa kendimize mi?

Prof.Dr. Nita Scherler:  İnsanın sadakatinin kendisine olması gerektiğini hep söylerim, bu ne demek? Bir zamanlar bir yerde daha iyisini yapmayı bilmedikleri için, yapmamış ebeveynlerle bir şekilde yaşamışım ve o zaman şekillenmiş olan egomdan artık kendimi azad etmek istiyorum. Sadakatim o zaman şekillenmiş olan egomun şartlarına ve ordaki insanlara olmamalı. Sadakatim bugünkü bana olmalı.

Tayfun Çalkavur:  Kaybetmeye korktuğumuz herşey dayanıklılığımıza bir tehtidtir. Buradaki korku ile direnç arasında bir bağ var mı?

Prof.Dr. Nita Scherler:  Neye tutunmak istiyoruz?

Varoluşumuzun fiziksel boyutunda: bedensel zevklere, sağlığa ve yaşamaya tutunmak istiyoruz.

Varoluşumuzun duygusal boyutunda: başkaları tarafından sevilmeye, onaylanmaya, dsteklenmeye tutunmak istiyoruz

Varoluşumuzun zihinsel boyutunda: özsaygımıza tutunmak istiyoruz, saygın olmak, başarılı olmak, yeterli olmak istiyoruz.

Varoluşumuzun tinsel boyutunda: hayat anlam ve amacımızı kaybetmemek istiyoruz, hep bir anlam ve amacımızın olmasını istiyoruz.

Çok güzel de hayat gerginlikler barındırıyorsa, fiziksel boyutta acı da var, hastalık ta var, ölüm de var

Varoluşumuzun duygusal boyutunda: başkaları tarafından onaylanmak varsa reddedilmek te var.

Varoluşumuzun zihinsel boyutunda: özsaygınlık, yeterlilik, başarı varsa başarısızlık, yetersizlik ve özsaygınlığı yitirmek te var.

Varoluşumuzun tinsel boyutunda: hayat anlam ve amacımız olduğu kadar bazen anlam ve macı kaybedebiliriz

Bu 4 boyutun hepsinde de kutbun olumlu tarafına tutundukça direnç köstekliyorum demektir. Tutunduğum şeyi kaybetmeyi göze almam gerekir. Hayat aslında 2 tarafta da olabilmek. Herkes hayatta hastalıktan, bedensel acıdan, ölümden, reddedilmekten, başarısızlıktan, anlam ve amaç kaybından nasiplenecektir. Bundan kaçmaya çalışmayalım.

Tayfun Çalkavur:  Soru gelmiş: kaygı yaşadığımız konulardaki direnci ortadan kaldırmak için bireysel aksiyon mu almalıyız yoksa profesyonel destek almak şart mı?

Prof.Dr. Nita Scherler:  Şart diyemeyeceğim, konuşmamda anlattığım üzere direncin niteliği bana bu konuda çok şey söyleyecek. Ben kaynağı mı değiştiriyorum? Nesneyi mi değiştiriyorum? Içeriği mi değiştiriyorum? Tırnak içinde patolojimin kıvamı ne? Eğer çok kıvamlı ise profesyonel bir yardım tabii ki faydalı olur.

Tayfun Çalkavur: Bir soru daha: bugünkü halimiz küçüklük halimizi kapsayıp oluşmaya çalışırken ikna edeci olamıyorsa ne yapacağız? Zira şu anki halim üst katı gürültü yapmamaya ikna edemiyor.

Prof.Dr. Nita Scherler:  Güzel bir soru, teşekkür ederim, ikna etmeye çalışmak sonuca hükmetmek demektir. İkna etmeye çalışmayın. Gestalt şekil-zemin ilşkisidir. Şekil küçük çocuğu ikna etmek değil, şekil küçük çocuğu zedelenebilir haliyle kapsamak. Küçük çocuk alacaklı, alacaklı kalacak. Delete yok İnsert yok, alacaklı kalacak.

Üst kattaki gürültüye gelince, soru soranı çok anlıyorum, buna biraz soyut cevap vermek istiyorum, kendimde yarayan sonucu paylaşmak istiyorum. Bazen maddede karşılaştıklarımız manada anlamlandırılınca daha çalışılabilir oluyor, yani yan komşunun sürekli yaptığı gürültüye takmış durumdaydım bir ara, delirecek gibiydim, sen herkese bu işi anlatıyorsun da sen kendine neden deva olamıyorsun? Şöyle düşündüm, Nita dedim, bu yandaki komşunun gürültüsü manada senin içinde susmayan hangi gürültünün maddedi temsili? O zaman cevabı buldum ve içimde o susmayan devamlı konuşanı sakinleştirdiğim zaman komşunun gürültüsü bitti mi? bitmedi, ama bundan rahatsız olmamaya başladım.

Tayfun Çalkavur:  başka bir soru: değiştiremeyeceğimiz insanlarla mücadele etmek yerine ufak tefek egosunu beslemek, omurgasızlık olarak değerlendirilir genellikle, bunu nasıl değerlendirirsiniz?

Prof.Dr. Nita Scherler:  Bu sorudan şunu anlıyorum, bu soruyu soran kişi bir narsiste nesne olmuş heralde, eğer aileden birisiyse, yani hayatınızdan çıkartamayacağınız ya da sırtınızı dönüp gidemeyeceğiniz birisiyse, narsistin sergilediği davranış değil onun ardındaki zedelenebilirlikle ilşki kurmaya çalışmak lazım. Narsistin en önemli özelliği diğerinin duygusunu anlayabilecek bilinç seviyesine gelmemiş olmasıdır. Dolayısıyla bir narsistle ilişkiye mecbursak, bir kere onun tarafından duygusal olarak dokunulmayı beklemememiz lazım. O zaman zorlanmayız.

Tayfun Çalkavur:  Çocuklarla direnç nasıl çalışılır diye bir soru geldi

Prof.Dr. Nita ScherlerÇocuklarla oyun terapisi çok çok işe yarar. Çocuklarla çalışmıyorum ama mesleğe ilk başladığımda denemiştim ve 1 kız çocuğu getirmişlerdi, önce aile ile konuşmuştum, anlaşmazlıkları hkk soru sormuştum, çocukların önünde kavga eder misiniz gibi, katiyen biz yüksek sesle bile konuşmayız demişlerdi. Çocuğu alıp odaya aldım, barbie ken bebkleri vardı odamda, çocuk barbie ve keni eline aldığı anda bu anne bu baba diyeek kavgaya tutuşturmuştu. Yüksek sesle bağırmalar, ittirmeler vs. Oyun terapisi direnci tabak gibi görmenize yardımcı olur. 

Tayfun Çalkavur:  Soru: Bir yönetici değişime ve gelişime dirençli, kendi doğrularına inanan başarılı bir ekip arkadaşına karşı tutum ve davranışı nasıl olmalı sizce? Şunu anladım, hem başarılı hem de dirençli biri var, ekip arkadaşlarına karşı nasıl olmalı.

Prof.Dr. Nita Scherler:  bir insan hem başarılı hem dirençli olabilir tabii ki. O kişini mevcut davranışları değerleri kendisini bir yere kadar getirecektir, ama bir yerde zorlanmaya başlayacak. O zorlanmaya başladığı yerde umarım ekip arkadaşlarından yardım ister.

Tayfun Çalkavur:  Ergenler konusundaki direnç nedir diye soru gelmiş

Prof.Dr. Nita Scherler:  Ergenlerle oyun terapisi olmaz tabii, ergenle yetişkin gibi konuşmanın da bazen faydası olmayabilir. Ergenin ailesini de davet edip systemin içine girmekte fayda var, yani ergeni eleştiren ya da davranışındaki hatayı bulmaya çalışan yerden değil de aile bireyleri ya da kendisi tarafından işlevsel olmayan davranışın o systemin mevcudiyetini sürdürmeye nasıl yaradığını anlamaya çalışırım.

Tayfun Çalkavur:  Hayatınızdaki narsist anneniz ya da babanızsa ondan birşey beklemek çok zor oluyor, 50 yaşında bu ihtiyacı engelleyemiyorum diye bir soru gelmiş.

Prof.Dr. Nita Scherler:  Bu söyleyeceğimi pek müşvik bulmayabilirsiniz ama yine de söyleyeyim, yetişkinler için söylüyorum, her yetişkin er geç duygusal olarak içindeki anne ve babasını öldürmelidir. Biraz sert biliyorum, priz ve fiş metaforunu kullanmak isterim. fişi prize sokarız değil mi?

Priz çocuksa fiş te anne baba olmak zorundadır. Ama yetişkin olmak, özgürleşmek demek artık fiş te benim priz de benim. Elimde fiş, priz aramaktan vazgeçmeliyim demek, yetişkinlik bu demek.

Tayfun Çalkavur:  24 yaşında evlilik hazırlığı yatığım kişinin doğru insan olduğunu düşünüyorum ama bir direnç hissediyorum.

Prof.Dr. Nita Scherler:   İster evlenmek için olsun ister ilişki yaşamak için olsun, seçtiğimiz insanın kim olduğu önemli değildir, çünkü kimi seçersek seçelim mutlaka o ilşkide onunla bütünleşebileceğimiz yerler olduğu gibi farklılaşacağımız ve zorlanacağımız yerler olacak. Bütün ilişkiler bizim hayatta farklılaşıp bütünleşerek çizmemiz gereken temas sınırımızı yıllar içersinde berraklaştırmamıza netleştirmemize aracı olurlar, kimi seçersek seçelim. Hiç kimse ne tam istediğimiz kişidir, ne de tam istemediğimiz kişidir. İlişkinin yürüyüp yürümemesine vesile olacak kriter diğerinin ne olduğu değildir, diğerinin davranışına benim atfedeceğim anlamdır. Eğer ilişkide zorlandığımda onun davranışını değiştirmek doğrultusunda bir konumlanmayı seçiyorsdam hayat boyu mutsuzluğun biletini almışım demektir. Ama eğer ilişkide zorlandığımda şu anda o bana benimle ilgili neyi gösteriyor? Ben bu zorlanmayı özüme yaklaşmak için nasıl kullanabilirim tarzı bir yol seçersen kimle evlenirsen evlen çok mutlu olursun.

Tayfun Çalkavur:  Çocuklşuğumuzdan gelen inançlarımızı bugün işe yaramadığı için nasıl bilinçli dönüştürebiliriz?

Prof.Dr. Nita Scherler:   Çocukluğumdan gelen inançların artık işe yaramadığını zorlandığımda anlarım ve zorlandığımda o deneyime hangi değeryargım çerçevesinde nasıl bir anlam atfettiğime alıcı gözüyle bakarsan çok rahatlıkla bulabilirim.

Tayfun Çalkavur:  Dirençlerin ruh boyutu var mıdır?

Prof.Dr. Nita Scherler:   Biz bir bütünüz. Direncin ruh boyutu şu anlama geliyor:  İnsan yaşamı boyunca ruhani olarak giderek yaşamdaki deneyimlerin hepsinin hayatta tutunulacak birşey olmadığını hem hiç hem de herşey olunabileceğini anlamaya yarayan araçlardır. Direnç göstermek ise bu bilinç seviyesine ulaşmaya engeldir.

Tayfun Çalkavur:  Elinizdekilerin değerini çok iyi bilmemiz gerekiyor, yoksa üzüntü seni takip eder dikkat.

Prof.Dr. Nita Scherler:   Aslında elimde olduğunu düşündüğüm gerçekte elimde olanın %1’idir.

Tayfun Çalkavur:  Bir narsistle 30 yıl yaşadım, 2 yıldır ayrıyım, etkilerinden kurtulmak için ne yapabilirim?

Prof.Dr. Nita Scherler:   Onunla yaşadıklarınızı bırakın, şimdi kendinizi şifalandırmaya odaklanın. Geçmişteki deneyimleri bırakın, bugün onsuz, spor resim neyse onlara odaklanın.

2025 yılının sağlıkta, akışta, derslerinizin maddede tezahür etmeden gerçekleşeceği güzel bir sene dilerim.

Teşekkürler.

gestalt içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Manifesting Abundance: Insights from Four Visionaries on the Science and Art of Attraction

copyright: kikasworld.com

If you’ve ever dreamed of manifesting abundance and transforming your life, you’re not alone. Manifestation is a practice that blends science, spirituality, and personal growth, and some of the brightest minds in this field have shared their wisdom to help us all unlock our potential. In this inspiring article, we explore the teachings of four leading experts who have mastered the art and science of manifestation: Dr. Joe Dispenza, Dr. Tara Swart, David Ghiyam, and Dr. James Doty. Their combined insights form a powerful guide to transforming your mindset, rewiring your brain, and stepping into a life of abundance.

Dr. Joe Dispenza: Rewiring the Brain for Abundance

Dr. Joe Dispenza begins with a fascinating premise rooted in quantum physics: our reality is shaped by the emotions and thoughts we consistently embody. According to him, manifestation requires us to feel the emotions of our desired future before we experience it in the physical world. This is not mere imagination; it is the intentional generation of elevated emotions—joy, gratitude, and abundance—that signals to the universe that we are ready to create.

“The heart becomes like an amplifier, sending out signals that carry the thought of your abundance,” Dr. Dispenza explains. By pairing a coherent brain with a coherent heart, we align ourselves with the vibrational frequency of the quantum field. This process, he notes, involves breaking free from the “Newtonian” cause-and-effect mindset. Instead of waiting for an external event to feel abundant, we must feel abundance first to attract it.

But how do we achieve this? Dr. Dispenza emphasizes the importance of practice and perseverance. Manifestation, like learning a new skill, requires consistency. He suggests beginning with meditation to train the mind and body to sustain a state of abundance. “Your body doesn’t know the difference between a real experience and an imagined one,” he says. By consistently rehearsing the emotions and thoughts of abundance, you rewire your brain and body for a new reality.

Dr. Tara Swart: The Neuroscience of Love and Relationships

Dr. Taraara Schwartz takes a different but equally transformative approach, focusing on the neuroscience of love and its connection to manifestation. Her groundbreaking research reveals that waiting to engage in intimate relationships can lead to stronger bonds and sustainable connections. The key lies in understanding how our brains are wired for attachment and love.

“The inner child and the shadow aspects of ourselves deeply influence our relationships,” Dr. Schwartz explains. She dives into how unresolved wounds from childhood can block our ability to manifest healthy, loving connections. These unconscious patterns often lead us to attract partners who mirror our psychological wounds, perpetuating cycles of pain and disconnection.

Healing, according to Dr. Schwartz, involves reconnecting with and soothing the inner child while embracing the rejected parts of ourselves. This process not only fosters deeper self-love but also creates space for more fulfilling relationships. Her insights remind us that manifesting love begins with healing the parts of ourselves that long for acceptance.

David Ghiyam: Expanding the Capacity for Abundance

David Ghiyam’s teachings bring a blend of ancient spiritual wisdom and modern application. He emphasizes that to manifest abundance, we must expand our ability to hold and embody it. This involves developing a sense of certainty and resilience, even in the face of life’s challenges.

“Your body needs to be able to hold the energy of abundance,” Ghiyam states. He introduces the idea of using breathwork and body-awareness practices to prepare ourselves for the abundance we seek. Gam also encourages us to view challenges as opportunities for growth, shifting our mindset from scarcity to possibility.

Central to his philosophy is the importance of detaching from outcomes. Ghiyam explains that true manifestation happens when we release the need to control and trust the process. By aligning our energy with the frequency of abundance, we create a natural flow where opportunities and synchronicities appear effortlessly.

Dr. James Doty: Overcoming Fear and Attachment

Dr. James Doty’s contribution centers on a profound truth: fear and attachment are the greatest obstacles to manifestation. Drawing from his expertise in neuroscience and personal development, Dr. Doty explains that these emotions keep us trapped in cycles of suffering and scarcity.

“Fear creates resistance, while attachment anchors us to old patterns,” he shares. The solution lies in cultivating a state of internal fulfillment that is not dependent on external circumstances. This requires recognizing the difference between achieving external success and finding true inner peace.

Dr. Doty encourages practices like mindfulness and self-compassion to dismantle fear-based narratives. By becoming aware of our subconscious beliefs and letting go of attachments, we open ourselves to a life of freedom and abundance. He reminds us that the journey to abundance is as much about who we become as it is about what we achieve.

The Art of Transformation

Each of these experts offers a unique perspective, but together, their insights form a cohesive roadmap to manifestation. Dr. Dispenza’s focus on rewiring the brain, Dr. Swart’s emphasis on healing the inner child, David Ghiyam’s techniques for expanding energetic capacity, and Dr. Doty’s wisdom on overcoming fear and attachment provide powerful tools for anyone seeking transformation.

The common thread is clear: manifestation is not merely about acquiring material wealth or achieving external goals. It is about the journey of becoming.

Who do you need to be to create the life you desire? What parts of yourself must you heal, nurture, or release?

Your Manifestation Journey Begins Now

As you reflect on these teachings, consider this: what is one small step you can take today to align yourself with the energy of abundance? Perhaps it’s a moment of gratitude, a meditation to visualize your future, or a courageous decision to let go of an old belief.

Manifestation is a practice, a journey, and an art. The question remains: Who will you become in the process of creating your dreams?

Kişisel Gelişim-Self evolution içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Gıda israfına karşı “too good to go” girişimi

Dünyanın en büyük sorunlarından biri: gıda israfı. Her yıl dünyada milyarlarca dolar değerindeki gıda çöpe gitmektedir. Ancak Danimarkalı bir girişim, bu soruna tatlı bir çözüm getirmektedir. “Too Good To Go” adı verilen bu uygulama, gıda israfıyla savaşmaktadır ve aynı zamanda hem işletmelere hem de müşterilere fayda sağlamaktadır.

Nasıl Başladı, Nereye Ulaştı?

Too Good To Go, 2015 yılında bir grup Danimarkalı girişimci tarafından kurulmuştur. Başta sadece açık büfe restoranlarının artık yemek sorununu çözmeye odaklanılmış, ancak kısa sürede fırınlar ve marketler gibi farklı işletmelere yayılmıştır. Şirketin CEO’su Mette Lykke, 2016’da şirketi uluslararası alanda daha etkili bir hale getirmek için önemli kararlar almıştır. Bazı ülkelerdeki operasyonları durdurarak modelin temelini güçlendirmiştir.

2020’de ABD’ye adım atan uygulama, bugün 33 büyük metropolde kullanılmaktadır. ABD, dünyada en fazla gıda israfı yapan ülkelerden biri olarak Too Good To Go için büyük bir pazar potansiyeli sunmaktadır.

Sürpriz Torbalarla Kurtarılan Yemekler

Too Good To Go, restoranların, fırınların ve marketlerin gün sonunda artan yemeklerini düşük fiyatlarla satmalarına imkan tanıyan bir uygulama sunmaktadır. Ancak bir farkla: Müşteriler, aldıkları şeyin ne olduğunu önceden bilmemektedirler. Bu “Sürpriz Torba” konsepti, hem bir oyun heyecanı yaratmakta hem de gıdaları çöpten kurtarmaktadır. 2023 yılında uygulama üzerinden 102 milyondan fazla torba satılmış ve bu, şirketin yıllık gelirini 162 milyon dolara ulaştırmıştır.

Bir örnekle açıklamak gerekirse: Örneğin, 20 dolara satın alınan bir “Eataly” paketinin değeri 60 dolara kadar çıkabilmektedir! Pasta, zeytinyağı, pirinç ve kurabiyelerle dolu bu sürpriz torbalar, fiyat-performans açısından etkileyici bir deneyim sunmaktadır.

Kullanıcı Deneyimi

Katılımcılar, uygulama aracılığıyla farklı restoranlardan gizemli paketler seçerek çok çeşitli lezzetlerle tanışma fırsatı bulmaktadır. Restoranlar arasında Coffee Bean, Ikea ve Le Pain Quotidien gibi popüler mekanlar yer almaktadır. Paketlerin bazıları “bread” (ekmek), “pastry” (hamur işleri) veya “meal” (yemek) kategorilerindedir. Bu da her paketin içeriğini tam bir sürpriz haline getirmektedir. Bir kullanıcının Ikea paketinden cheesecake, somon ve salata çıkarken, başka bir kullanıcı Coffee Bean paketinde beş adet kahveli kek bulabilmektedir.

Fiyat ve Değer

Paketler genellikle 4,99 ila 9,99 dolar arasında fiyatlandırılmaktadır. Restoranlar bunların değerini çoğu zaman 15 ila 30 dolar olarak belirtmiştir. Kullanıcılar, bu deneyimi yaşarken hem gıda israfını önlemeye yardımcı olmakta hem de uygun fiyatla yeni tatlar keşfetmektedir.

Büyüyen Bir Ekosistem

Too Good To Go, günümüzde Kuzey Amerika, Avrupa ve Avustralya genelinde 100 milyon kullanıcıya ve 170 bin işletmeye ulaşmış durumdadır. Uygulamanın iş modeli basit ama etkili çalışmaktadır: Tüm gelirinin %96’sı, müşterilerden sipariş başına alınan işlemlerden gelmektedir. Bunun yanında, işletmeler de yıllık bir ücret ödemektedirler.

Şirket, büyük ortaklıklara da imza atılmaktadır. Örneğin, Whole Foods Market ile yapılan anlaşma sayesinde müşteriler, marketin hazır yemek ya da fırın bölümlerinden sürpriz torbalar alabilmektedir.

Etkisi ve Geleceği

Too Good To Go, sadece ekonomik değil, aynı zamanda ekolojik bir dönüşüm yaratmaktadır. Uygulama sayesinde kurtarılan yemekler, her yıl bir milyon ton gıdayı çöpten kurtarma potansiyeline sahiptir. Bu, yaklaşık 900 bin arabanın trafikten çekilmesine eşit bir sera gazı azaltımı anlamına gelmektedir.

Elbette, şirketin önünde büyük zorluklar bulunmaktadır. Yeni pazarların gıda güvenliği regülasyonları, yerel rakiplerin artışı ve pazar doyumu gibi engeller, gelecekteki stratejileri belirlemede kritik rol oynamaktadır.

Neden Too Good To Go?

Too Good To Go sadece bir uygulama değil; insanların yemekle olan ilişkisini yeniden düşünmesini sağlayan bir hareket sunmaktadır. Gıda israfının ekonomik, sosyal ve ekolojik maliyetlerini azaltmak için hem bireylerin hem de işletmelerin bir arada çalışabileceği bir model sunmaktadır.

Hedefleri mi? “Gıda israfı olmayan bir dünya.” Bu büyük bir hayal gibi görünse de, Too Good To Go, bu hayali gerçeğe dönüştürmek için tatlı sürprizlerle dolu bir yol haritası oluşturmaktadır.

Bu hikaye, sadece bir girişim hikayesi değil; gezegenimizi ve kaynaklarımızı korumanın mümkün olduğunu kanıtlayan bir ilham kaynağıdır. Siz de gıda israfına karşı bu harekete katılmak ister misiniz?

ekonomi, iş dünyası / economy &business içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

  What Is Polyvagal Theory?

İmage copyright kikasworld.com

The Polyvagal Theory, developed by Dr. Stephen Porges, is a groundbreaking framework that explains how our nervous system influences our emotions, behaviors, and relationships. It offers insights into why we respond the way we do, especially during stress, and how we can use this understanding to navigate life with greater awareness and calm.

Let’s explore this fascinating concept through its key components, practical applications, and transformative potential for personal and social well-being.


Key Components of Polyvagal Theory

At its core, the Polyvagal Theory describes how the autonomic nervous system (ANS)—the system that controls bodily functions like heart rate, breathing, and digestion—affects our state of mind and connection with others. It highlights three essential principles:

  1. Hierarchy of States: The nervous system operates through three main states:
    • Ventral Vagal State (Safe and Social): This is the “regulated” state where you feel connected, calm, and capable of engaging with others.
    • Sympathetic State (Fight or Flight): This state activates in response to danger or stress, preparing your body to act.
    • Dorsal Vagal State (Shutdown): This is a state of immobilization and withdrawal, often triggered when situations feel overwhelmingly unsafe or inescapable.
  2. Neuroception: Your nervous system continuously scans for safety or danger without your conscious awareness. This “listening” happens in three realms:
    • Inside your body (e.g., heartbeat, breathing).
    • In the external environment (e.g., loud noises, facial expressions).
    • Between individuals (e.g., tone of voice, body language).
  3. Co-Regulation: Humans are biologically wired to connect with others. Relationships play a crucial role in regulating our nervous systems. A calm presence from a friend, partner, or even a pet can help bring your system back into balance.

Why Should You Care About Polyvagal Theory?

Understanding your nervous system is empowering. Instead of feeling like a passenger on an emotional rollercoaster, you can become an active operator of your own system. This awareness helps you:

  • Navigate stress and emotions more effectively.
  • Cultivate healthier relationships.
  • Approach life’s challenges with more resilience.

Polyvagal Theory offers an “owner’s manual” for your nervous system, enabling you to build a life rooted in regulation, connection, and well-being.


Practical Tools for Everyday Life

Here are some simple, practical strategies inspired by Polyvagal Theory to help you regulate your nervous system and nurture connection:

  1. Breathwork:
    • Practices like slow exhalation or resistance breathing (e.g., blowing through a straw) can activate the ventral vagal state, bringing calm and clarity.
  2. Noticing Glimmers:
    • Look for “glimmers”—small moments of joy or safety, such as a smile from a stranger or the warmth of the sun. Pause to savor these moments, which strengthen your system’s capacity for regulation.
  3. Anchors:
    • Identify objects, people, or activities that consistently bring a sense of calm. Whether it’s a favorite blanket or a walk in nature, these “anchors” help you return to a regulated state.
  4. Co-Regulation:
    • Spend time with people or pets who make you feel safe and supported. Even small moments of connection, like eye contact or a gentle hug, can shift your state.
  5. Movement:
    • Gentle, rhythmic movements like swaying or walking can help you move through sympathetic or dorsal states back to regulation.

A Nervous System That Shapes Stories

Your nervous system shapes the stories you tell yourself about life. For instance:

  • In the ventral vagal state, you might interpret a challenging event as a learning opportunity.
  • In the sympathetic state, the same event might feel like an urgent threat.
  • In the dorsal vagal state, it could seem overwhelming or hopeless.

Recognizing these patterns can help you reframe situations and respond with greater flexibility.


The Role of Relationships

Polyvagal Theory emphasizes the transformative power of relationships. Safe, attuned connections with others can:

  • Soothe your nervous system.
  • Deepen your sense of belonging.
  • Create a ripple effect, as your calm presence influences those around you.

This idea highlights the dual responsibility and opportunity we have to shape the world through our interactions.


Expanding Your Nervous System’s Capacity

The good news? Your nervous system is not static. With consistent practices, you can increase its capacity for regulation. Some transformative approaches include:

  • Gratitude and Awe: Reflecting on moments of awe or gratitude activates ventral vagal pathways, fostering a sense of connection and purpose.
  • Mindfulness: Regular mindfulness or meditation practices help you stay present and attuned to your body’s signals.

Resources to Deepen Your Understanding

For more insights into Polyvagal Theory, check out the following resources:


Final Thoughts: Embracing Your Inner Operator

Becoming fluent in the language of your nervous system is a lifelong journey. It’s about cultivating curiosity, compassion, and connection—both with yourself and others. By befriending your nervous system, you unlock the tools to navigate life with greater ease and joy.

Psikoloji / Psychology içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Common Rituals for Prosperity

copyright: kikasworld.com

Throughout history, humans have practiced rituals to attract prosperity and abundance into their lives. These rituals, drawn from spiritual traditions, cultural practices, and personal habits, aim to align us with the energies of wealth, success, and good fortune. Here’s a curated list of rituals you can easily perform at home, along with brief explanations.


1. Decluttering Your Space

Why it works: In Feng Shui and many other traditions, a cluttered environment blocks the flow of energy (Chi). Removing unnecessary items from your space creates room for new opportunities to enter your life.
How to do it: Spend 15–30 minutes daily decluttering a specific area. Donate or recycle items you no longer need, and ensure your workspace is tidy.


2. Lighting a Prosperity Candle

Why it works: Candles symbolize transformation and manifestation. The flame represents your intentions being sent out into the universe.
How to do it: Choose a green or gold candle (colors associated with prosperity). Before lighting it, hold the candle and visualize your financial goals. Let it burn for at least 10 minutes while focusing on gratitude for current blessings.


3. Writing an Abundance Check

Why it works: This ritual, popularized by the Law of Attraction community, is about mentally affirming abundance in your life.
How to do it: Write yourself a check from the “Universal Bank of Prosperity” with your desired amount of money. Place the check somewhere you’ll see it daily, like a vision board or your wallet.


4. Practicing Gratitude Daily

Why it works: Gratitude shifts your mindset from scarcity to abundance, helping you attract more positivity and wealth into your life.
How to do it: Every morning or evening, write down 3–5 things you’re grateful for. Include things related to finances, opportunities, or small wins that occurred during the day.


5. Placing a Money Bowl

Why it works: Many cultures believe in creating a physical symbol of abundance to draw wealth.
How to do it: Use a small bowl and fill it with coins, crystals (like citrine or pyrite), cinnamon sticks, and bay leaves. Place the bowl in your living room or on a workspace where you can see it daily. Refresh the contents every few weeks with new coins or symbols.


6. Drinking a Cinnamon Tea for Good Luck

Why it works: Cinnamon is a spice associated with attracting money and success in many traditions.
How to do it: Brew a cup of cinnamon tea and sip it mindfully while visualizing prosperity entering your life. You can also sprinkle a pinch of cinnamon in your morning coffee.


7. Performing a New Moon Ritual

Why it works: The new moon is considered a time of new beginnings and setting intentions.
How to do it: On the night of a new moon, write down your financial goals on a piece of paper. Meditate with the paper, focusing on what it will feel like to achieve those goals. Fold it and keep it somewhere special until the next new moon.


8. Visualizing Abundance with a Vision Board

Why it works: Visualization is a powerful tool for manifesting goals, as it primes your subconscious mind to look for opportunities.
How to do it: Create a vision board by pasting images, quotes, and affirmations that represent your financial dreams. Spend 5–10 minutes daily focusing on it with a sense of excitement.


9. Using Affirmations Daily

Why it works: Positive affirmations help rewire limiting beliefs about money and success.
How to do it: Repeat affirmations like “I attract wealth and abundance effortlessly” or “I am financially free and secure” every morning. Write them on sticky notes and place them on your mirror or desk for reinforcement.


10. Cleansing with Incense or Sage

Why it works: Energetic cleansing clears stagnant energy, making room for abundance to flow into your home.
How to do it: Light sage, palo santo, or prosperity-incense (like sandalwood or patchouli). Walk through your house, waving the smoke into corners and saying an affirmation like “I clear this space for wealth and opportunities to enter.”


Book Recommendations for Further Exploration

If you’d like to dive deeper into the concept of prosperity rituals, here are some excellent books to explore:

  1. “The Power of Now” by Eckhart Tolle
    A guide to staying present and aligning with positive energies for abundance.
  2. “Ask and It Is Given” by Esther and Jerry Hicks
    A foundational book on the Law of Attraction and manifestation practices.
  3. “You Are a Badass at Making Money” by Jen Sincero
    A motivational and practical guide to changing your mindset about wealth.
  4. “Sacred Success” by Barbara Stanny
    Blending spiritual principles with financial strategies, this book empowers women to achieve prosperity.
  5. “The Magic” by Rhonda Byrne
    Focused on gratitude as a tool for creating abundance in all areas of life.
  6. Herşey değişir, ritüeller kitabı” by Anette Inselberg

Final Thoughts

Prosperity is about more than financial wealth—it’s about cultivating a mindset of abundance, gratitude, and openness to opportunities. By incorporating these simple rituals into your daily life, you can create a stronger con

Ritüeller - Rituals içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

The Light That Guides: The Use of Candles in Religions

Image copyright: kikasworld.com

For centuries, candles have been a universal symbol of light, hope, and guidance. Their flickering flames illuminate not only physical spaces but also the hearts and minds of those who gather around them. Whether used in celebrations, rituals, or prayers, candles hold a deep spiritual significance in many religions across the world. What is it about this simple wax-and-wick creation that resonates so powerfully with humanity? Let us explore the rich tapestry of meanings and traditions surrounding candles in various faiths, and perhaps by the end, you’ll find yourself lighting a candle with renewed appreciation.


Christianity: The Flame of Faith

In Christianity, candles have profound significance, symbolizing Christ as the Light of the World. From the earliest days of the faith, candles have been used in churches to dispel darkness and bring a sense of sacred presence.

One of the most iconic uses is during the Easter Vigil, where the Paschal Candle is lit. This large, beautifully decorated candle represents the resurrection of Christ and the triumph of light over darkness. Smaller candles are then lit from it, passed among the congregation in a symbolic spreading of hope and faith.

Candles are also a central part of prayers and votive offerings. A believer lighting a candle at an altar is often a gesture of prayer, a plea for divine intervention, or a way to honor a loved one. The flame’s steady burn represents the soul’s connection to God, unwavering and eternal.

Have you ever lit a candle in a quiet moment of reflection? How did it make you feel?


Judaism: A Tradition of Remembrance and Celebration

In Judaism, candles are deeply tied to the cycles of life and the observance of holy days. The most well-known practice is the lighting of the Shabbat candles. As the sun sets on Friday evening, Jewish families kindle two candles to welcome the Sabbath, a day of rest and spiritual renewal. The soft glow of these candles transforms the home into a sacred space, inviting peace and introspection.

Candles also play a vital role in the Festival of Lights, or Hanukkah. The menorah, with its eight branches and central shamash candle, commemorates the miracle of the oil that burned for eight days in the rededicated temple. Each night, an additional candle is lit, accompanied by blessings and songs, celebrating resilience and divine providence.

Additionally, Yahrzeit candles are lit in memory of loved ones on the anniversary of their passing. These 24-hour candles burn steadily, symbolizing the enduring presence of the departed soul.

Isn’t it remarkable how something as ephemeral as a candle can embody both memory and hope?


Hinduism: Illuminating the Path to the Divine

In Hinduism, the use of candles or diyas (small oil lamps) is inseparable from worship and festivals. Diyas are often lit during puja (worship rituals) as an offering to deities, symbolizing the removal of ignorance and the welcoming of divine wisdom.

Diwali, the Festival of Lights, is perhaps the most famous occasion for lighting diyas. Celebrated with fervor and joy, this festival marks the victory of light over darkness and good over evil. Rows of diyas are placed on windowsills, balconies, and along pathways, creating a magical and luminous atmosphere that speaks to the triumph of hope and unity.

Even in daily life, lighting a diya at a home altar is a common practice, fostering a connection with the divine. The flame is considered sacred, representing the atman (soul) and its eternal nature.

Have you ever watched a diya’s flame dance in the quiet of the night? Did it stir something deep within you?


Buddhism: The Candle as a Symbol of Enlightenment

In Buddhism, candles are often used alongside incense and flowers in rituals and meditative practices. They are offerings to Buddha, symbolizing respect, gratitude, and the aspiration for enlightenment.

The light of the candle signifies wisdom, illuminating the darkness of ignorance. During Vesak, a major Buddhist festival that celebrates the birth, enlightenment, and passing of Buddha, candles are lit in homes, temples, and public spaces. These lights remind practitioners of their own potential to awaken and embody compassion and insight.

In some Buddhist traditions, it is customary to meditate in the presence of a single burning candle, using its steady flame as a focal point. This practice encourages concentration and mindfulness, guiding the meditator toward inner clarity.

When was the last time you sat in silence and simply observed a flame? What did it reveal to you?


Islam: The Subtle Glow of Devotion

While candles are not a central symbol in Islam, they are occasionally used in cultural practices and spiritual settings. In some Sufi traditions, candles may be lit during dhikr (remembrance of God) ceremonies, where participants chant and meditate to draw closer to the divine.

The soft glow of a candle can create an atmosphere of tranquility, aiding in reflection and prayer. Additionally, candles are sometimes used during Islamic festivals like Mawlid al-Nabi, the celebration of the Prophet Muhammad’s birthday, to enhance the ambiance of reverence and joy.

The symbolism of light is ever-present in Islamic teachings, with the Qur’an describing Allah as “The Light of the heavens and the earth” (Surah An-Nur 24:35). This divine light, while not represented by candles specifically, inspires Muslims to seek enlightenment and purity in their lives.

Does the presence of light in any form make you feel closer to something greater than yourself?


Paganism: Honoring the Elements and the Cycles of Nature

In Pagan traditions, candles are a vital part of rituals, ceremonies, and seasonal celebrations. Each color of candle is believed to hold specific energies, used to manifest intentions, honor deities, or mark the turning of the Wheel of the Year.

During Samhain, the festival marking the end of the harvest season and the beginning of winter, candles are lit to honor ancestors and guide spirits. Similarly, at Yule, the winter solstice, candles are used to welcome the return of the sun and celebrate the promise of longer days ahead.

For many Pagans, the act of lighting a candle is a sacred gesture that acknowledges the interconnectedness of all life. The flame serves as a bridge between the earthly and the divine, grounding rituals in both the physical and spiritual realms.

Have you ever lit a candle with a specific intention in mind? What was the outcome?


A Universal Symbol

Despite the diversity of religious traditions, the candle remains a unifying symbol of light, hope, and transformation. Its flickering flame speaks a universal language, reminding us of our shared humanity and our collective longing for connection and meaning.

The next time you light a candle, take a moment to reflect on its profound symbolism. Whether you’re marking a sacred occasion, offering a prayer, or simply seeking comfort, know that you are participating in an ancient and beautiful tradition.

What does the flame of a candle mean to you? Perhaps it’s time to light one and find out.

Ritüeller - Rituals içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Pomegranates: Rituals and Traditions Across Cultures

Few fruits capture the imagination quite like the pomegranate. With its ruby-red seeds and rich symbolism, this ancient fruit has been revered for millennia as a symbol of life, fertility, and abundance. Whether smashed on the ground during Greek New Year celebrations or featured in mystical rituals, the pomegranate holds a unique place in history, culture, and mythology. Join us on a juicy journey as we explore where pomegranates come from, the rituals and traditions they inspire, and their enduring allure.


A Brief History: Where Pomegranates Are Cultivated

Pomegranates (Punica granatum) are thought to have originated in the region spanning modern-day Iran and Northern India. Over time, they spread to the Mediterranean, the Middle East, and beyond, thanks to ancient trade routes. Today, they thrive in warm, arid climates and are cultivated in countries such as:

  • Iran: The pomegranate’s birthplace and home to countless varieties, each with unique flavors and uses. Iranian culture celebrates the fruit’s deep symbolism in poetry and art.
  • India: A significant producer, where pomegranates are used in both cuisine and Ayurvedic medicine.
  • Turkey and Greece: Known for their high-quality exports and vibrant traditions surrounding the fruit.
  • Spain and Italy: Pomegranates found their way to Europe via the Moors, becoming a beloved ingredient in Mediterranean cooking.
  • United States: Particularly California, where the fruit’s popularity has skyrocketed as a superfood in recent years.

Each region brings its own culinary and cultural spin to the pomegranate, contributing to its global popularity.


Symbolism: The Fruit of Myths and Legends

From its earliest days, the pomegranate has been steeped in symbolism. Its round shape and abundance of seeds represent life, fertility, and prosperity. Here are some of the most intriguing myths and beliefs surrounding this magical fruit:

  • Greek Mythology: Perhaps the most famous pomegranate tale involves Persephone, the daughter of Demeter. After eating six pomegranate seeds in the underworld, she was doomed to spend half the year there, giving rise to the cycle of seasons.
  • Christianity: The pomegranate is often depicted in religious art, symbolizing the resurrection of Jesus and eternal life.
  • Judaism: The fruit is a common feature in Rosh Hashanah celebrations, symbolizing righteousness, as it is said to have 613 seeds—the same number as the mitzvot (commandments) in the Torah.
  • Islam: The Qur’an mentions pomegranates as one of the fruits found in paradise, highlighting their divine origin.

Rituals Around the World

Pomegranates aren’t just delicious; they’re also central to many rituals and traditions. Here’s how different cultures celebrate this special fruit:

1. Greece: Smashing for Good Luck

In Greece, pomegranates are synonymous with good fortune. During New Year’s celebrations, a pomegranate is smashed on the ground at the entrance of the house. The more seeds that scatter, the luckier the household is believed to be for the coming year.

2. Turkey: A Symbol of Abundance

In Turkish weddings, pomegranates symbolize fertility and prosperity. Brides may throw a pomegranate to the ground, and the number of seeds that burst out is thought to predict the number of children the couple will have.

3. India: Health and Spirituality

In India, pomegranates play a role in Ayurvedic rituals. The fruit is considered a “purifier” and is often used in health rituals to cleanse the body and spirit. Its juice is also offered to deities during religious ceremonies.

4. Armenia: Artistic Expressions

Pomegranates are a national symbol of Armenia, representing eternity and prosperity. The fruit is featured prominently in traditional art, jewelry, and even architecture.

5. Middle Eastern Traditions

In Iran, pomegranates are a staple of Yalda Night, an ancient festival marking the longest night of the year. Families gather to eat pomegranate seeds mixed with walnuts, symbolizing the hope for brighter days ahead.


Pomegranates in Mysticism and Magic

Beyond their cultural and culinary roles, pomegranates have long been associated with mystical and magical practices. Their vibrant color and abundance of seeds make them a potent symbol of life force and energy.

  • Love Spells: In some cultures, pomegranate seeds are used in love rituals to attract a soulmate or rekindle passion in a relationship.
  • Energy Cleansing: The fruit’s juice is sometimes used in spiritual cleanses to remove negative energy and restore balance.
  • Divination: Pomegranate seeds are occasionally used in fortune-telling practices. For example, scattering seeds and interpreting their patterns can reveal answers to life’s questions.

Want to try a simple ritual at home? Here’s a fun one:

  1. Take a fresh pomegranate and carefully extract the seeds.
  2. While doing so, think about your intentions for abundance, love, or health.
  3. Eat the seeds slowly, visualizing your intentions coming to life with each bite.

Pomegranates in Pop Culture

The pomegranate has made its way into modern pop culture, often as a symbol of luxury and health. Here are a few notable mentions:

  • Art and Literature: The fruit appears in works by artists like Botticelli and writers like Shakespeare, who referenced pomegranate trees in Romeo and Juliet.
  • Fashion: Designers have incorporated pomegranate motifs into fabrics and accessories, celebrating its timeless appeal.
  • Health Craze: In recent years, pomegranates have been hailed as a superfood, packed with antioxidants and vitamins. They’ve become a staple in smoothies, skincare products, and even cocktails.

Fun Facts About Pomegranates

Here are some lighthearted tidbits to liven up your next conversation about this fabulous fruit:

  • A single pomegranate can contain over 1,000 seeds!
  • The name “pomegranate” comes from the Latin pomum (apple) and granatum (seeded).
  • Ancient Egyptians were buried with pomegranates as a symbol of their hope for eternal life.
  • Pomegranates were introduced to the Americas by Spanish settlers in the 16th century.

Conclusion: A Fruit Worth Celebrating

Whether you’re smashing one for good luck, savoring its sweet-tart seeds, or marveling at its storied past, the pomegranate is much more than just a fruit. It’s a bridge between cultures, a symbol of life and love, and a reminder of the beauty in abundance. So the next time you crack open a pomegranate, take a moment to appreciate its juicy secrets—and maybe even start a ritual of your own!

Ritüeller - Rituals içinde yayınlandı | , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Let Them and Let Me: The Key to Peaceful Living

Life can feel overwhelming, chaotic, and even out of control at times. Whether it’s a child’s messy prom night, a long line at the grocery store, or navigating the ups and downs of relationships, we often find ourselves trying to fix, manage, or control the uncontrollable. But what if the answer to a calmer, more fulfilling life was simpler than we thought? What if two little phrases—“Let them” and “Let me”—held the power to transform how we experience the world?

Mel Robbins, celebrated author, motivational speaker, and podcast host, has captured the essence of this shift in her philosophy. By embracing “Let them” and “Let me,” we can relinquish control over others while reclaiming control over our own lives. This powerful mindset doesn’t just help us navigate day-to-day stress; it also teaches us to create space for growth, self-love, and meaningful change.

Let’s explore how these two simple phrases can redefine how we interact with the world and ourselves.


The Power of “Let Them”

Imagine this: You’re at your child’s prom photoshoot. The rain is pouring down, plans are a mess, and the tension is rising. Your instinct kicks in to control the situation—find a restaurant, fix their plans, save the day. But then someone close to you grabs your arm and says, “Let them.” Let them figure it out. Let them get wet in the rain. Let them make their own memories.

This moment became a turning point for Mel Robbins. “Let them” isn’t about giving up or letting go. It’s about stepping back and allowing others to live their lives, make mistakes, and grow. When we try to control situations that aren’t ours to control, we expend energy on battles we can never win. By saying, “Let them,” we free ourselves from unnecessary stress and open the door for others to learn and thrive on their own terms.

Why We Struggle with Control

Control is deeply ingrained in us. It’s human nature to want to fix things, ensure outcomes, and protect those we care about. But the truth is, we cannot control other people’s thoughts, actions, or feelings. As Robbins puts it, “The more control you give up, the more you actually gain.” By letting go of the illusion of control, we reclaim our peace of mind.

When you embrace “Let them,” you allow yourself to:

  • Release unnecessary responsibility for others’ decisions.
  • Stop being emotionally drained by situations you can’t change.
  • Respect other people’s journeys, even if they differ from your own.

Whether it’s your child choosing Taco Stand over a fancy dinner, a friend making decisions you don’t agree with, or even strangers moving too slowly in a grocery line, “Let them” becomes your mantra for peace.


The Empowerment of “Let Me”

Once we’ve embraced “Let them,” it’s time to turn inward with “Let me.” Let me take control of what I can. Let me focus on my own thoughts, actions, and responses.

As Robbins explains, “You are always in control of three things: what you think, what you do, and how you respond to your feelings.” This simple truth is incredibly liberating. Instead of wasting energy trying to manage what’s beyond your control, you focus on the one thing you can always influence: yourself.

How “Let Me” Transforms Your Life

“Let me” is an invitation to take ownership of your life. It’s about giving yourself permission to:

  • Live authentically and unapologetically.
  • Make decisions that align with your values.
  • Pursue the life you’ve always dreamed of, free from the fear of judgment.

For example, when you catch yourself holding back on social media, afraid of how others might perceive your post, try saying, “Let me express myself.” When you’re stuck in a job or relationship that doesn’t serve you, say, “Let me choose differently.” Every time you embrace “Let me,” you’re stepping into your power.


“Let Them” and Relationships

Relationships often bring out our deepest need to control. We want loved ones to act a certain way, meet our expectations, or change for the better. But Robbins reminds us: “You will never change someone who isn’t ready to change.

“Let them” creates space for acceptance. It doesn’t mean tolerating poor treatment or sacrificing your boundaries. Instead, it means seeing people for who they are and choosing how much energy you want to invest. It’s about recognizing that behavior—not words—reveals the truth.

If someone shows you they’re not willing to invest in a relationship, “Let them” allows you to move on without bitterness. At the same time, “Let me” empowers you to build the life and connections you deserve.


Jealousy and Comparison: Transforming Negative Emotions

We all know the sting of jealousy—that pang when someone else seems to be living the life we want. Robbins reframes jealousy as a sign of blocked desire. “Jealousy is your blocked dream knocking on your door,” she explains. Instead of letting jealousy consume you, use it as motivation.

  • Let them have their success.
  • Let me use their achievements as inspiration.

This mindset shift is a game-changer. When you stop seeing others as competitors and start viewing them as proof of what’s possible, the game of life changes entirely. “Other people don’t block your way,” Robbins says. “Only you can do that.”


A New Way to Approach Life

The “Let them” and “Let me” philosophy is about more than just reducing stress. It’s a roadmap to a more peaceful, empowered life. It teaches us to:

  1. Focus on what truly matters: Your energy is finite. Spend it wisely on what you can control.
  2. Release unnecessary burdens: Stop carrying the weight of others’ decisions and emotions.
  3. Honor your own path: Live boldly, authentically, and in alignment with your values.

By adopting this approach, you’ll not only improve your relationships and reduce stress, but you’ll also rediscover the joy of living.


A Final Thought

Life is too precious to spend it trying to control the uncontrollable. The next time you feel overwhelmed or frustrated, pause and repeat these powerful phrases: “Let them” and “Let me.” Let them be who they are. Let me take charge of my own happiness. In this simple yet profound shift, you’ll find the freedom to live a life filled with peace, purpose, and possibility.

Mel Robbins has given us a gift with this philosophy. Now, it’s up to us to embrace it and share it with the world. Let’s stop resisting life and start living it—one “Let them” and “Let me” at a time.

Kişisel Gelişim-Self evolution içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Manifesting Money: Insights from Rhonda Byrne’s Teachings

Rhonda Byrne, the author of The Secret, is no stranger to the mysteries of manifestation. Her journey into the world of money manifestation began as a personal quest to break free from financial struggles. With a powerful belief in the Law of Attraction, she transformed her mindset and financial reality, unlocking the abundance she once only dreamed of. Through her teachings, Rhonda invites us to explore the profound power within ourselves to shape our financial destinies. Her stories and insights inspire hope, encouraging us to believe in the limitless potential of our thoughts and feelings. In this article, we delve into her key principles of money manifestation, guiding you toward a life of abundance and prosperity.

Money, for many, is often a source of stress and limitation, but according to Rhonda Byrne, it doesn’t have to be this way. The celebrated author of The Secret shares an empowering message: abundance is within your reach, not through grinding work or endless worry, but through the transformative power of thought and belief.

In her teachings, she reveals how to align yourself with the frequency of wealth, guiding you toward financial freedom with hope, positivity, and practical steps.

Key Insights and Questions for Reflection

  1. How Does Your Thinking Shape Your Financial Reality?
    • Byrne emphasizes that your financial situation reflects your dominant thoughts. Are you focusing on abundance or lack?
    • Insight: Changing your financial reality starts with changing your mindset. By choosing thoughts of plenty, you begin to attract opportunities and abundance.
  1. What Role Do Affirmations Play in Money Manifestation?
    • Affirmations such as “Big money is here now” help reprogram your subconscious mind.
    • Insight: They act as mental antidotes to negative beliefs, reinforcing a mindset of wealth and possibility.
  1. Why Is Visualization a Powerful Tool?
    • Byrne suggests imagining yourself enjoying the lifestyle you desire—walking through your dream home or helping loved ones financially.
    • Insight: Visualization connects emotions with your desires, making them more tangible and believable.
  1. What Are the Main Obstacles to Receiving Money?
    • Common limiting beliefs include:
      • Money only comes through hard work.
      • There isn’t enough money to go around.
      • You don’t deserve financial freedom.
    • Insight: Recognizing and letting go of these beliefs allows you to align with abundance.
  1. How Can Focused Thought Create Wealth?
    • Byrne explains the extraordinary power of focus: 68 seconds of uninterrupted positive thought can energetically outweigh hours of effort.
    • Insight: Incorporating moments of intentional focus into your daily routine can accelerate financial manifestations.
  1. How Do Emotions Affect Money Manifestation?
    • Feeling good is crucial because abundance exists at higher emotional frequencies. Byrne advises fostering gratitude, joy, and excitement.
    • Insight: Imagine the elation of finding unexpected money—aligning with that energy invites more of the same into your life.
  1. What Practical Steps Can You Take to Shift Your Money Frequency?
    • Step 1: Practice gratitude daily, even if it’s for small things.
    • Step 2: Visualize a small financial gain, like $10 or $50, to build belief in manifestation.
    • Step 3: Use tools like “The Secret Check” to write down the amount you desire.
  1. How Can You Overcome Burnout or Emotional Fatigue While Manifesting?
    • Byrne reassures that even if you can’t feel gratitude, simply practicing it will eventually create the shift you need.
    • Insight: Being gentle with yourself and persistent in small, positive actions is enough to start the change.
  1. Should You Focus on the Lifestyle You Desire or a Specific Amount of Money?
    • According to Byrne, focusing on the lifestyle often feels more exciting and believable than thinking about numbers.
    • Insight: Choose whichever approach resonates more with you—it’s the emotional connection that matters.
  1. Why Shouldn’t Money Be Worshipped?
    • Byrne warns against placing money above relationships, health, or happiness.
    • Insight: Treat money as a tool for enhancing your life, not as the ultimate goal.
  1. What if Worry and Stress Dominate Your Mind?
    • Byrne advises replacing thoughts of lack with affirmations of plenty, even when circumstances seem dire.
    • Insight: Persistent positivity rewires your mental patterns, leading to tangible results over time.
  1. How Can You Start Manifesting Money Today?
    • Begin with small, believable goals like manifesting $5 or $10. As you experience success, gradually aim higher.
    • Insight: Success builds confidence, reinforcing your belief in the process.

13. How can generosity amplify financial abundance?
According to Rhonda, giving creates a cycle of abundance. When you give freely—whether through money, time, or kindness—you signal trust in the universe’s infinite supply and open the door to receiving more.

14. What mantras can help with money manifestation?
Rhonda provides affirmations like:

“Money flows to me effortlessly and continuously.”
These affirmations, repeated daily, rewire your mindset and attract wealth.

“I am worthy of financial abundance.”

15. How does self-worth tie into financial manifestation?
Rhonda believes that self-worth and financial worth are interconnected. To attract money, one must believe they deserve it. She encourages practicing self-love and self-respect as part of the manifestation process.

16. How can we overcome setbacks in money manifestation?
Rhonda advises viewing challenges as lessons. She suggests reframing failures as opportunities for growth and doubling down on gratitude and positive affirmations during tough times.

Rhonda Byrne’s teachings on money manifestation offer a gentle yet profound roadmap to financial transformation. By shifting your thoughts, embracing gratitude, and maintaining a high emotional frequency, you can unlock the door to wealth and freedom. With every step, no matter how small, you’re aligning yourself with the abundant life you deserve. Take that step today, and let your journey to financial ease and joy begin.

Kişisel Gelişim-Self evolution içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Kendini yaratanlar / Mignon Francois

2008 yılında ekonomik bir kriz ortamında, altı çocuğunu doyurması gereken ve hiçbir pastacılık deneyimi olmayan Mignon Francois, son 5 dolarını 10 milyon dolarlık bir cupcake imparatorluğuna dönüştürdü: The Cupcake Collection. Hikayesi, en küçük başlangıçların bile büyük sonuçlar doğurabileceğini kanıtlayan ilham verici bir başarı öyküsü.

Tatlı Bir Başlangıç

Mignon’un yolculuğu Nashville, Tennessee’de başladı. Elektriksiz bir hayat sürmek zorunda kalan ve ailesini geçindirmekte zorlanan Mignon, bir radyo programında borçları kapatmak için kermes düzenlenebileceği fikrini duyduktan sonra harekete geçti—her ne kadar hiç pasta yapmayı bilmese de. İlk çıkışını, bir komşusunun 600 cupcake siparişi verdiği zaman yaptı. Elindeki sadece 5 dolarla markete giderek malzemeler aldı ve ilk gün bu yatırımı 60 dolara, hafta sonunda ise 600 dolara çevirdi. Bugün o 5 dolar, milyon dolarlık bir işe dönüşmüş durumda.

Başarıya Giden Sırlar

Mignon, başarısını sarsılmaz inancına ve “sahip olduklarınız, ihtiyacınız olan her şeydir” ilkesine dayandırıyor. İnancın, para gibi çalıştığını ve doğru şekilde kullanıldığında daha yüksek bir geri dönüş sağlayabileceğini söylüyor. Ayrıca müşterileri, çalışanları ve toplumu dinlemenin büyümenin temel taşı olduğunu vurguluyor.

Zorlukların Üstesinden Gelmek

Mignon, düşük gelirli ve sanayi bölgesi olarak bilinen bir mahallede işini kurarak başlangıçta şüpheyle karşılandı. Ancak bu zorluğu avantaja çevirerek, destekleyici bir topluluk oluşturdu ve işini tanıttı. İşine evden başlaması, kısıtlı bütçesiyle büyümeye odaklanmasını sağladı.

Yaratıcı Pazarlama ve Büyüme

The Cupcake Collection, ağızdan ağıza pazarlama, metin mesajı kampanyaları ve “Joy” adını verdiği cupcake kamyonu gibi yaratıcı yöntemlerle tanınıyor. Bu kamyon, cupcake’leri müşterilerin ayağına götürüyor. Geleneksel yöntemlerle modern reklamcılığı birleştiren Mignon, işletmesini bir marka haline getirdi.

Girişimcilere Tavsiyeler

Mignon’un hikayesi, azim ve uyum sağlama gücünün bir kanıtıdır. Girişimcilere şu tavsiyelerde bulunuyor:

  1. Elinizdekilerle başlayın: Küçük bir yatırım bile doğru zihniyetle büyüyebilir.
  2. Dinleyin ve uyum sağlayın: Müşteri geri bildirimleri stratejinizi yönlendirebilir.
  3. Sürece inanın: Başarı sürekli çaba ve dayanıklılık gerektirir.
  4. İnancınızı kullanın: Kendinize ve vizyonunuza olan inanç nihai başarıyı getirir.

Ekip Merkezli Yaklaşım

The Cupcake Collection’da liderlik aşağıdan yukarıya doğru işliyor. Mignon, her rolün eşit derecede önemli olduğunu savunuyor. Kasa görevlilerinden üst düzey yöneticilere kadar tüm ekip üyelerinin fikirlerini dikkate alıyor. Bu mütevazı liderlik anlayışı, çalışanların işlerine sahip çıkmalarını ve işletmenin başarısına derin bir bağlılık hissetmelerini sağlıyor.

Kâr Paylaşımı ve Sahiplenme

Mignon’un modelindeki en dikkat çekici özelliklerden biri, kâr paylaşımı. Ekip üyeleri, işletmenin para tasarruf etmesine yardımcı olacak fikirler sunduklarında ödüllendiriliyor. Bu uygulama, yenilikçiliği teşvik ediyor ve çalışanlarda işyerine aitlik duygusu yaratıyor.

Güçlü Yönlere Odaklanma

Mignon, herkesin güçlü yönlerine odaklanması gerektiğine inanıyor. Kendisi, yapmak istemediği veya başarılı olmadığı 100 görevin bir listesini yaparak, bu alanlarda yetenekli insanları işe aldı. Bu stratejik dış kaynak kullanımı, onun en iyi olduğu konulara odaklanmasını sağlıyor ve ekibinin de parlamasına fırsat veriyor.

İşyerinde Mutluluğu Beslemek

The Cupcake Collection’daki enerji tartışmasız derecede pozitif—çalışanlar mutlu, motive ve işbirliği içinde. Mignon, bunun ekip üyelerinin kendilerini görüldüklerini ve değerli hissettiklerini hissetmelerine verdiği öneme dayandığını söylüyor. Değer gören çalışanlar, işletmeye tutkuyla katkıda bulunuyor.

İşletme Sahipleri İçin Dersler

Mignon’un liderlik tarzı şunları öğretiyor:

  1. Dinleyin ve İşbirliği Yapın: Ekip üyelerinin fikirlerini önemseyin ve işinize entegre edin.
  2. Başarıları Paylaşın: Kâr paylaşımı, sorumluluk bilinci ve ortak amaç duygusu yaratır.
  3. Güçlü Yönlere Odaklanın: Tamamlayıcı yeteneklere sahip bir ekip oluşturun.
  4. Çalışanları Kutlayın: Mutluluk ve takdir temelli bir işyeri, olağanüstü sonuçlar verir.

Güçlendirme Mirası

Mignon’un modeli sadece cupcake’lerle ilgili değil; aynı zamanda pozitiflik ve güçlendirme dalgası yaratmakla ilgili. Çalışanlarını ortak gibi görerek ve destekleyici bir ortam oluşturarak, The Cupcake Collection sadece bir iş yeri değil, bir aile oluyor.

Mignon’un felsefesi, harika bir işletmenin sadece ürünlerle değil, insanlarla inşa edildiğini kanıtlıyor. Bu yenilikçi model, hem finansal başarı hem de anlamlı bir etki yaratmak isteyen girişimciler için bir yol haritası sunuyor.

Mignon Francois’un The Cupcake Collection ile elde ettiği başarı, yalnızca cupcake satmaktan ibaret değil—müşterileriyle duygusal ve psikolojik düzeyde bağ kurmayı içeriyor. Onun işi, yalnızca tatlı bir istekten fazlasını karşılıyor; bir deneyim, aidiyet duygusu ve güzel anılarla bağlantı sunuyor. İşte müşterilerinin psikolojisi ve Mignon’un aslında onlara ne sattığına dair bir analiz:

1. Nostalji ve Rahatlık

  • Müşteri Psikolojisi: İnsanlar, mutlu anıları ve huzur hissini uyandıran ürünlere ilgi duyar. Cupcake’ler, minyatür pastalar olarak, genellikle müşterilere kutlamaları, aile toplantılarını ya da hayatın daha basit zamanlarını hatırlatır.
  • Mignon’un Sattığı: Mignon, cupcake’lerini sadece yiyecek olarak değil, “sevginin bir lokması” olarak pazarlıyor. Çoğu zaman New Orleans köklerini yansıtan tatlarıyla müşterilerine bir ev sıcaklığı ve tanıdıklık hissi sunuyor.

2. Neşe ve Pozitiflik

  • Müşteri Psikolojisi: Yoğun ve stresli bir dünyada insanlar, küçük mutluluk anları arar. Bir cupcake yemek, kendini ödüllendirmenin ve bir anlık keyif yaşamanın bir yolu haline gelir.
  • Mignon’un Sattığı: Neşe, cupcake’lerinin “gizli malzemesi”dir. Markalaşmasında (örneğin, cupcake kamyonuna “Joy” adını vermesi) ve müşteri etkileşimlerinde, işini mutluluğun ve pozitifliğin bir kaynağı olarak çerçeveliyor. Müşteriler cupcake’leri yalnızca tatları için değil, sunduğu moral ve keyif için alıyor.

3. Kişisel Bağ ve Samimiyet

  • Müşteri Psikolojisi: Tüketiciler, giderek daha fazla otantik ve samimi markalara yöneliyor. Mignon’un hikayesi, azim, topluluk ve inanç üzerine kurulu olduğu için müşterileriyle güçlü bir duygusal bağ kuruyor.
  • Mignon’un Sattığı: Mignon, cupcake’leriyle birlikte kendi hikayesini ve değerlerini de satıyor. Müşteriler, samimi birini desteklediklerini, onun yolculuğuna hayran olduklarını ve bu hikayenin bir parçası olmak istediklerini hissediyor.

4. Kutlama ve Birliktelik

  • Müşteri Psikolojisi: İnsanlar genellikle cupcake’leri kutlama ile ilişkilendirir—doğum günleri, düğünler ya da sıradan buluşmalar. Bir cupcake satın almak, yalnızca bir tatlı almak değil, paylaşılan anların bir parçası olmaktır.
  • Mignon’un Sattığı: Mignon, kutlama için bir araç satıyor. Cupcake’leri, neşeli buluşmaların merkezi olarak konumlanıyor ve birliktelik ile sevgiyi vurguluyor.

5. Toplum ve Aidiyet

  • Müşteri Psikolojisi: Müşteriler, özellikle topluma ve bakım değerlerine dayalı bir işletmenin parçası olmayı ister.
  • Mignon’un Sattığı: Komşularıyla olan bağları, müşteri geri bildirimlerine verdiği önem ve kapsayıcı markalaşmasıyla Mignon, aidiyet hissi yaratıyor. Müşteriler yalnızca bir ürün satın almakla kalmıyor; dayanıklılık ve başarının bir hikayesine katkıda bulunduklarını hissediyor.

6. Kalite ve El Emeği Özeni

  • Müşteri Psikolojisi: Seri üretimin hakim olduğu bir dünyada insanlar, el yapımı ve özenle hazırlanmış ürünlere özlem duyuyor.
  • Mignon’un Sattığı: Mignon’un cupcake’leri sevgiyle ve sıfırdan hazırlanıyor, bu da kaliteye ve emeğe olan bağlılığını gösteriyor. Her cupcake, yalnızca bir tatlı değil, özenle hazırlanmış bir sanat eseri olarak sunuluyor.

Mutlulukla Dolu Bir Miras

Bugün, Mignon yalnızca başarılı bir iş lideri değil, aynı zamanda bilgeliğini başkalarıyla da paylaşıyor. İster yazdığı anı kitabıyla ister Nashville Girişimcilik Merkezi’nde verdiği derslerle olsun, başkalarını, nereden başladıklarına bakmaksızın hayallerinin peşinden gitmeye teşvik ediyor.

Bir 5 dolar banknotundan milyonlarca cupcake’e uzanan bu yolculuk, yürek, çaba ve umutla her şeyin mümkün olduğunu kanıtlıyor. Peki, sizin tatlı yolculuğunuz neden başlamasın?

ekonomi, iş dünyası / economy &business içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Kapalı ve açık alanlarda müze aktiviteleri

Kapalı Alan Müze Etkinlikleri:

  1. Sanat sergileri
  2. Etkileşimli sergiler
  3. Atölye çalışmaları (örneğin, resim, çömlekçilik, heykeltıraşlık)
  4. Eğitici konuşmalar ve seminerler
  5. Film gösterimleri ve belgeseller
  6. Rehberli turlar ve galeri gezileri
  7. Uygulamalı bilim deneyleri ve demonstrasyonlar
  8. Kültürel performanslar (örneğin, müzik, dans)
  9. Sanal gerçeklik deneyimleri
  10. Hikaye anlatımı oturumları ve okumalar
  11. Tarihi canlandırmalar ve interaktif tarih gösterimleri
  12. Özel sergiler ve geçici sergiler
  13. Arkeolojik kazılar ve eser sergileri
  14. Kendin yap (DIY) zanaat ve yaratıcı projeler
  15. Müze temalı oyunlar ve bulmacalar

Açık Alan Müze Etkinlikleri:

  1. Heykel bahçeleri
  2. Rehberli doğa yürüyüşleri ve botanik turları
  3. Açık hava sanat enstalasyonları
  4. Piknik alanları ve açık hava oturma düzenleri
  5. Açık hava tarihi canlandırmalar
  6. Açık hava konserleri ve müzik festivalleri
  7. Çevre ve koruma temalı demonstrasyonlar
  8. Astronomi geceleri ve yıldız gözlemleri
  9. Heykel sempozyumları ve canlı sanat demonstrasyonları
  10. Açık hava film gösterimleri ve film geceleri
  11. Zanaatkar pazarları ve el sanatları fuarları
  12. Topluluk bahçecilik projeleri ve atölyeler
  13. Arkeolojik alanlar ve kültürel miras yolları
  14. Kuş gözlemi ve vahşi yaşam gözlem alanları
  15. Açık hava fitness dersleri ve yoga oturumları

Ziyaretçileri Etkileyip İlham Verecek Yaratıcı Müze Sanat Etkinlikleri

  1. Sanat Jam Oturumları: Yerel sanatçıları ve ziyaretçileri, canlı müzik veya şiir okumaları eşliğinde, gerçek zamanlı işbirliğiyle sanat eserleri oluşturmaya davet edin.
  2. Etkileşimli Dijital Sanat Sergileri: Ziyaretçilerin dokunma, hareket veya sesle etkileşim kurabileceği, sürükleyici dijital enstalasyonlar sunun.
  3. Sanat Battle Geceleri: Sanatçıların zaman sınırlı turlarda birbirleriyle yarıştığı, izleyicilerin en sevdikleri eserler için oy kullandığı canlı resim yarışmaları düzenleyin.
  4. Zanaat Atölyeleri: Seramik, cam üfleme, ahşap işçiliği ve tekstil dokuma gibi geleneksel zanaatları kapsayan uygulamalı atölyeler sunun.
  5. Sanatsal Füzyon Performansları: Görsel sanatları canlı performanslarla harmanlayan multidisipliner şovlar oluşturmak için dansçılar, müzisyenler ve performans sanatçılarıyla işbirliği yapın.
  6. Sanat Terapisi Atölyeleri: Lisanslı sanat terapistleri eşliğinde zihinsel sağlık ve kendini ifade etmeyi teşvik eden terapötik sanat seansları düzenleyin.
  7. Galeri Yürüyüşleri ve Sohbetleri: Küratörler, sanatçılar veya sanat tarihçileri tarafından yönetilen rehberli turlar ve ardından derinlemesine tartışmalar ve soru-cevap oturumları düzenleyin.
  8. Sanat Enstalasyonu Festivalleri: Müzeyi, sanatçıların alışılmadık malzeme ve kavramlarla deney yapmasını teşvik eden geçici sanat enstalasyonlarıyla dinamik bir oyun alanına dönüştürün.
  9. Sanatsal Moda Gösterileri: Moda tasarımcıları ve tekstil sanatçılarıyla işbirliği yaparak, müze sergilerinden ve koleksiyonlarından ilham alan giyilebilir sanat parçalarının sergilendiği defileler düzenleyin.
  10. Sanatsal Hikaye Anlatımı Geceleri: Şairleri, yazarları ve hikaye anlatıcılarını yorumlarını paylaşmaya davet ederek, sanat eserlerinden ve artefaktlardan ilham alan anlatı ve sözlü performans akşamları düzenleyin.
  11. Sanat ve Şarap Tadım Etkinlikleri: Özenle seçilmiş sergileri, eserlerin temalarını ve estetiklerini yansıtan şarap eşleştirmeleri ile tamamlayan etkinlikler düzenleyin.
  12. Sanat Filmi Gösterimleri: Çeşitli sanat akımlarını, teknikleri ve kültürel perspektifleri keşfeden, özenle seçilmiş sanat filmleri, belgeseller ve deneysel videolar gösterin.
  13. Hayır için Sanat Müzayedeleri: Yerel ve tanınmış sanatçıların bağışladığı eserlerle düzenlenen hayır sanat müzayedeleri organize ederek, elde edilen gelirleri topluluk projelerine veya hayır kurumlarına bağışlayın.
  14. Açık Hava Sanat Enstalasyonları: Müze deneyimini duvarların dışına taşıyarak, kamusal alanlarda, parklarda ve şehir manzaralarında yer alan açık hava sanat enstalasyonları oluşturun ve etkileşim sağlayın.
  15. Sanatçı Konaklama Programları: Gelişmekte olan ve tanınmış sanatçıları müzede yaşamaya ve çalışmaya davet eden konaklama programları başlatarak, ziyaretçiler ve personel ile yaratıcı etkileşim ve işbirliğini teşvik edin.
Kültür- Sanat / Culture-Art içinde yayınlandı | , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Linkedin profilinizi etkili kullanmak

LinkedIn üzerinden potansiyel müşterilerle iletişime geçmek, temsil ettiğiniz meslek alanında etkili bir strateji olabilir. Hedef kitlenizin dikkatini çekmek ve öne çıkmak için bazı öneriler:

  1. Profilinizi Optimize Edin:
    • Profesyonel bir profil fotoğrafı kullanın.
    • Uzmanlığınızı vurgulayan etkileyici bir başlık oluşturun.
    • Becerilerinizi ve deneyiminizi sergileyen kısa ve ilgi çekici bir özet yazın.
  2. Portföy Oluşturun:
    • Profilinizin “Öne Çıkanlar” bölümünde en iyi projelerinizi sergileyin.
    • Yüksek kaliteli görseller ve projelerinizin ayrıntılı açıklamaları ile paylaşım yapın.
  3. İlgili Anahtar Kelimeleri Kullanın:
    • Mimarlık ve iç dekorasyonla ilgili anahtar kelimeleri profilinize dahil edin, böylece potansiyel müşteriler sizi daha kolay bulabilir.
  4. Hedef Kişilerle Bağlantı Kurun:
    • Ev sahipleri, işletme sahipleri veya ilgili sektörlerden profesyoneller gibi potansiyel müşterileri arayın ve bağlantı kurun.
  5. Bağlantı İsteklerini Kişiselleştirin:
    • Bağlantı isteklerinizi gönderirken, neden bağlantı kurmak istediğinizi ve nasıl değer katabileceğinizi belirten kişisel bir mesaj ekleyin.
  6. İlgili Gruplarda Etkileşime Geçin:
    • Kendi faaliyet alanınız ile ilgili LinkedIn gruplarına katılın.
    • Gruplardaki tartışmalara katılın ve uzmanlığınızı paylaşarak güvenilirlik kazanın.
  7. İşlerinizi ve Görüşlerinizi Paylaşın:
    • Son projelerinizi, gelişim ipuçlarını veya sektörel içgörülerinizi içeren güncellemeler paylaşın.
    • İlgili içerikleri yorumlayarak ve paylaşarak ağınızla etkileşimde bulunun.
  8. Makale ve Gönderi Yazın:
    • Uzmanlığınızı makaleler veya kısa gönderilerle paylaşın.
    • Değerli bilgiler sunarak kendinizi alanınızda otorite olarak konumlandırın.
  9. Ücretsiz Kaynaklar Sunun:
    • Tasarım rehberleri veya kontrol listeleri gibi ücretsiz kaynaklar oluşturup paylaşarak potansiyel müşterileri cezbedin ve uzmanlığınızı gösterin.
  10. Tavsiye İsteyin:
    • Memnun kalan müşterilerinizden veya meslektaşlarınızdan profiliniz için tavsiye isteyerek güvenilirliğinizi artırın.
  11. Gelişmiş Aramayı Kullanın:
    • LinkedIn’in gelişmiş arama özelliklerinden yararlanarak hedef kitlenizdeki spesifik müşterilere ulaşın.
  12. Hedeflenmiş Reklamlar Yapın:
    • LinkedIn reklamcılığını, belirli demografik özelliklere sahip geniş bir kitleye ulaşmak için kullanmayı düşünün.

Unutmayın, satış odaklı değil, ilişkiler kurmaya odaklanın. Profilinizi düzenli olarak güncellemek, ağınızla etkileşimde bulunmak ve değerli içerik sunmak, güçlü bir çevrimiçi varlık oluşturmanıza ve potansiyel müşterileri cezbetmenize yardımcı olacaktır.

ekonomi, iş dünyası / economy &business içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Navigating Negotiation Challenges

It’s frustrating when traditional business models don’t accommodate your financial needs. To create a counteroffer and shift the conversation in your favor, consider these steps to appeal to the commission based business model creatively and persuasively:

1. Reframe Your Role

Instead of being just another commission-based agent/ sales person, position yourself as a hybrid contributor—someone who brings both sales and marketing expertise. Highlight that this dual role has measurable benefits for the company.

2. Offer a Results-Oriented Base Salary

Propose a low base salary plus commission structure, emphasizing how this mitigates their risk while ensuring you can stay motivated and productive. For example:

  • Base salary: Request a modest monthly amount to cover basic expenses.
  • Commission: Retain the traditional percentage on sales or rentals.
    Frame it as an investment that will yield higher returns for them.

3. Introduce a Trial Period

Suggest a 3- or 6-month trial period where they can evaluate your performance and the value you bring with your marketing efforts. For example:

  • Use social media campaigns, targeted ads, or content creation to drive leads.
  • Show projections for how marketing can amplify property visibility and sales.

4. Highlight Marketing Metrics

If they’re skeptical, propose tying part of your base payment to key performance indicators (KPIs), such as:

  • Leads generated through marketing efforts.
  • Website traffic or social media engagement.
  • Client feedback or referrals.

This will reassure them you’re focused on measurable outcomes.

5. Showcase Your Skills Strategically

Prepare a mini marketing plan tailored to their current challenges, such as:

  • Revamping sales material listings.
  • Building their social media presence.
  • Creating virtual tours or better content for listings.

Show them how your contributions go beyond selling.

6. Partner on Commission Advancements

If they absolutely won’t agree to a salary, propose they advance commissions on materials you’re confident will sell, or cover a portion of your expenses upfront to ease your financial burden.

7. Offer a Non-Traditional Collaboration Model

If the company remains rigid, consider offering a freelance marketing consultant agreement instead of a sales role. This lets you work with multiple agencies or businesses while maintaining a steady income through marketing services.

Communicating Your Counteroffer

When presenting your idea:

  1. Be professional and specific: Outline your value with evidence and projections.
  2. Address their concerns proactively: Show how this is a win-win for both parties.
  3. Focus on long-term gains: Emphasize the potential for higher sales and reputation boosts with your added skills.

If they say no to all your proposals, don’t get discouraged. You can handle the situation professionally and use it as an opportunity to reassess your options or negotiate further. Here’s how to approach it:

1. Ask for Feedback

Politely inquire about their reasoning for rejecting your proposals. Understanding their perspective might uncover opportunities for adjustment or a middle ground.

Example Response:
“Thank you for your feedback. I understand this structure may not align with your current business model. Could you share more about what aspects are challenging for implementation? Perhaps we can find another way to collaborate that works for both sides.”

2. Reassess Priorities

If their expectations leave you unable to sustain your role financially, it might be worth considering other opportunities. Working in an environment where you’re undervalued or overburdened can lead to burnout.

Example Decision Point:

  • Would you be willing to accept a purely commission-based role for a limited time to build experience and network connections?
  • Or would it be better to pivot to other roles in related fields, such as marketing or freelance services, where your skills are in demand?

3. Propose an Exit Option with Gratitude

If it’s clear that this isn’t the right fit, leave on good terms. Express gratitude for their time and keep the door open for future opportunities.

Example Response:
“Thank you for considering my proposals and for your time throughout this process. While I see great potential in working together, I understand that my expectations may not align with your current structure. I deeply respect your decision and hope we can connect in the future for opportunities that suit both of us. Wishing you continued success!”

4. Plan Your Next Steps

Use the experience as a stepping stone:

  • Look for companies with more flexibility: Some agencies may offer hybrid or salaried roles.
  • Freelance your skills: Consider offering your marketing expertise to real estate companies as a contractor.
  • Upskill and diversify: Strengthen your network and explore areas such as real estate tech, property management, or other industries where your marketing and sales skills apply.
ekonomi, iş dünyası / economy &business içinde yayınlandı | , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Reducing self-imposed pressure

(Photo credit: kikasworld.com)

Feeling overwhelmed by the pressure we impose on ourselves is a common challenge in today’s fast-paced world. Whether it stems from striving for perfection, meeting high expectations, or comparing ourselves to others, this self-created burden can lead to stress, burnout, and diminished self-esteem. However, it’s possible to break free from this cycle by adopting healthier mindsets and practical strategies.

Below are 12 steps designed to help you release self-imposed pressure, cultivate self-compassion, and create a balanced, fulfilling approach to personal and professional growth.

  1. Set Realistic Goals:
    • Break larger goals into smaller, more achievable tasks.
    • Set realistic timelines that consider your capabilities and resources.
  2. Prioritize Tasks:
    • Identify and focus on tasks that truly matter.
    • Prioritize based on urgency and importance.
  3. Celebrate Progress:
    • Acknowledge and celebrate small victories.
    • Reflect on achievements, no matter how minor.
  4. Practice Self-Compassion:
    • Be kind to yourself, especially in moments of difficulty.
    • Treat yourself with the same kindness you would offer to a friend.
  5. Mindfulness and Relaxation Techniques:
    • Practice mindfulness to stay present and reduce anxiety about the future.
    • Incorporate relaxation techniques like deep breathing or meditation.
  6. Learn to Say No:
    • Be mindful of your limits and avoid overcommitting.
    • It’s okay to decline tasks that add unnecessary stress.
  7. Challenge Negative Thoughts:
    • Identify and challenge negative self-talk.
    • Replace negative thoughts with positive or realistic affirmations.
  8. Seek Support:
    • Share your feelings with friends, family, or a therapist.
    • Sometimes, talking about pressures can provide relief and perspective.
  9. Take Breaks:
    • Schedule regular breaks to prevent burnout.
    • Engage in activities that bring joy and relaxation.
  10. Evaluate and Adjust:
    • Periodically assess your goals and priorities.
    • Be willing to adjust your plans based on changing circumstances.
  11. Learn from Setbacks:
    • View setbacks as opportunities for growth and learning.
    • Understand that mistakes are a natural part of the process.
  12. Cultivate a Positive Mindset:
    • Focus on positive aspects of situations.
    • Cultivate gratitude for what you have accomplished.

Remember, it’s essential to be patient with yourself as you work towards reducing self-imposed pressure. Developing new habits and perspectives takes time and consistent effort.

Kişisel Gelişim-Self evolution içinde yayınlandı | , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Geleceği Şekillendirmek: Geleneksel Sanatların Mirasını Sürdürmek

Dr.İbrahim Karim bu konuşmasında şuna değinir:

Usta Zanaatkar olarak kalmanın ana motivasyonu, özveri, sevgi ve tutkudur. Zanaatta çalışan insanlar ya nesilden nesile sanatı devam ettiren ailelerden gelmekte ya da bu ailelerin öğrencisi olarak zanaatın bir parçası haline gelmektedir. Bu sanatlar, yalnızca para kazanmak için değil, aynı zamanda zanaatın ve geleneklerin devamını sağlamak amacıyla sürdürülmektedir. Ancak, geleneksel zanaatların günümüzde desteklenmediği ve bu alandaki deneyimlerin kaybolduğu görülmektedir. İslam sanatı gibi çeşitli ve derin bir geleneğin temsilcileri, tecrübeleriyle yüksek bir saygı kazanmışken, günümüzde bu değerler yeterince önemsenmemektedir. Zanaatın, ustalığa ulaşmak için gereken özveriyi gerektirdiği ve bu sürecin zor olduğu vurgulanmaktadır. Zanaatkarlığın kaybolmaması için yeni nesillere farklı eğitim yolları önerilmekte ve zanaatın bu değerlerinin yaşatılması gerektiği belirtilmektedir.

*********************

İyi akşamlar ve herkese selamlar. Bugün size yaklaşan konferanslarımız, kurslarımız ve atölyelerimiz hakkında bilgi vereceğim. Ayrıca, atölyelerimizle ilgili olarak benim için çok değerli olan özel bir konuyu ele almak istiyorum. Bu, zanaatkârların bize öğreteceği çeşitli atölye türleridir. Örneğin, gravür gibi ya da diğer farklı türlerde ya da kakma gibi çeşitli zanaat türleri var. Neden böyle şeyleri öğrenmeyi tercih ediyoruz? Bu sadece pratik yapmak istediğimiz bir hobi mi? Farklı atölyeler düzenliyoruz ve herkes, kaligrafi atölyesi ya da hiyeroglif atölyesi veya çömlek yapımı ya da gravür gibi her türlü atölyeyi seçebilir. Peki, bunun arkasındaki sebep nedir? Biz yeni hobiler tanıtmıyoruz. Bu tür çalışmanın temel amacı aslında bir tür ruhsal kendini geliştirme sürecidir. Bu, bir ruhsal yoldur ama belirli bir ruhsal ulaşıma ulaşma aracı değildir; hayır, kendisi bu mükemmellik. Öğrenmek istediğimiz mükemmellik, ruhsal bir hedef, bununla açıklamak isterim ki, tüm dinlerdeki dini ritüelleri ele alalım. Eğer dua eder, oruç tutar ve tüm ritüelleri düzgün bir şekilde yerine getirirsem, bu dinin özüdür; inanç, bu dini uygulamaları gerçekleştirmekle ilgilidir. Şimdi şunu bilmemiz gerekir ki, İslam’da sahip olduğumuz ritüeller örneğin, çok daha eski, binlerce yıl öncesine dayanıyor. İbrahim döneminde ve hatta ondan önce vardı. Dolayısıyla belirli kutsal güç noktalarıyla ilgili ritüeller insanlık tarihi kadar eskidir. Bu ritüeller, bize belirli kutsal alanlar aracılığıyla bağ kurma yollarıdır; bu alanların yüksek boyutlarla bir tür bağlantısı vardır. Bu sayede belirli bir ruhsal enerjilendirme ilkesine uyum sağlayabiliriz ki bu da hayatımıza uyum getirir.

Hayat, uyum sağlamak istediğimiz İlahi Işık’tır. Dolayısıyla, her tür ritüelin amacı bu tür bir bağlantıdır ama ritüeller kendileri bir hedef değildir; ritüeller kendileri bir din değildir; ritüeller bir inanç değildir; ritüeller sadece bir sonuca ulaşmak için araçlardır. Ritüeller, bizi hedefe götüren bir yoldur. Peki, hedef nedir? Tüm dinler için aynı hedeftir. Herhangi bir dindeki inancımız teorik bir şey değildir; hayır, pratik bir etkinliğe dönüştürülmelidir. Uygulanmayan bir ruhsallık işe yaramaz. Enerji yapımızda belirli bir aydınlanma düzeyine ulaşmak başlı başına bir hedef değildir; eğer bunu gerçekten uygulamıyorsak. Aslında, tüm dinlerin ve nihai inancın amacı, eylemin mükemmelliğidir.

Şimdi, bu eylem mükemmelliği nedir, buna bakalım;

bu, sahip olduğumuz ruhsal hedefle doğrudan bağlantılıdır. Dolayısıyla inanç pratik bir şeydir, mükemmelik pratik bir şeydir. Tarihe geri dönersek, antik Mısır döneminde Yunan filozof Pythagoras’ın Samos krallarından bir mektup aldığını düşünelim ve Mısır firavhine gelerek Mısır tapınaklarında eğitim alması için bir mektup yazıldığını. Böylece o geldi ve firavun ona Mısır’daki farklı tapınaklara kabul edilmesi için başka bir tanıtım mektubu verdi ve bu mektupla kabul edileceğini söyledi. İlk tapına gitti ve firavundan bir mektup olduğunu, tapınak bilgisini öğrenmek istediğini söyledi. Onlar da, “Üzgünüz, öğretecek hiçbir şeyimiz yok,” dediler. O da üzgün bir şekilde düşündü: “Yani, yabancı olduğum için mi öğretmek istemiyorlar? Bir sonraki tapına gideceğim.” Sonra bir sonraki tapına, bir diğerine gitti ve her tapınakta reddedildi. “Öğretecek hiçbir şeyimiz yok,” dediler. O da düşündü ki, “Neden bu kadar sır saklıyorlar? Neden bana öğretmek istemiyorlar?” Sonunda bir rahiple karşılaştı. Rahibe gitti ve “Bak, Mısır’daki hemen hemen her tapınağı gezdim ve hiçbir şey öğretmek istemiyorlar. Bunun nedeni yabancı olmam mı?” diye sordu. Rahip ona, “Hayır, öğretecek bir şeyimiz yok, bu yüzden sana öğretemeyiz,” dedi. O da “Peki, o zaman neden tapınaklarınız var? Tapınaklarda ne yapıyorsunuz? Tüm dünyanın konuştuğu sırlar nerede?” diye sordu. Rahip ona, “Biz deneyim tapınaklarıyız,” dedi. “Biz tapınaklarız; sen gideceksin ve bir şey pratiği yapacaksın. Hangi şeyi seçersen seç, eğer bu uygulama mükemmellik düzeyine ulaşırsa, işte o zaman sana bunu sunarız.”

Ama bu bir öğretim değil; bu bir deneyim. Peki, aslında bu “mükemmelik” kelimesi Arapçada nedir? Bu, benevolent Excellence ya da benzeri bir biçimde dönüştürülebilecek en yüksek düzeydir. Şimdi “an” ya da “mükemmelik” kelimesine daha ayrıntılı bakalım. Herhangi bir tür iş yapmak için duyusal algımı kullandığımda, duyusal algım evrendeki toplam mutlak gerçeğin yalnızca %1 veya %2’si ile sınırlıdır; işte duyular beni bu şekilde kısıtlar ve algıladığım gerçeklik sadece %1 veya %2’den oluşur. Dolayısıyla, duyusal algımı ve duyusal farkındalığımı kullanarak düşünebileceğim en güzel, en mükemmel işi üretmeye çalıştığımda, %2 ile sınırlı niteliklere sahip bir eser üretiyorum. Bu nedenle, duyusal gerçekliğin ötesinde bir etkisi olmayacaktır. Peki, yaptığımız her işin algılanan gerçekliğin %100’üne ve doğadaki tüm görünmez boyutlara ulaşmasını sağlayan bir yol olsaydı? O zaman işim uyum içinde olurdu; bu, tüm evrende yayılan bir mükemmelik olurdu. Küçük bir şeyle bile evrene uyum getirme rolünü oynardım. Peki, bu nasıl olur? Duyusal algımın ötesinde, farkında olmadığım %98’lik kısmı, etkinliğimi yürütmeleri için serbest bırakırım; çünkü bunlar çoğunluktadır. Herhangi bir şirkette, en çok hisseye sahip olan kişi tüm şeyi yönetebilir. Bu nedenle, etkinliğimin reinslerini evrene, İlahi olana, Tanrı’ya veririm ki eylemimi yürüsün. Ve bu, “İslam” kelimesinin anlamıdır;

İslam kelimesi teslimiyet demektir. Yani bu, etkinliğin ustası, etkinliğinin yönetmeni olma yerine, etkinliğinin liderliğini %98’lik yüksek düzene teslim ettiğinizi gösterir. Bu da demektir ki, evrende var olan tüm çok boyutluluk ve bilinçaltınıza yansıyan bu, hem orada hem de burada bulunmaktadır; çünkü orada zaman ve mekan yoktur. Peki, buna nasıl erişirsiniz? Kalp bu boyutlara erişir; çünkü hayatta olabilmeniz için duyularınızın çalışması gerekir. Bu nedenle, varlığımızın, kişiliğimizin ve algıladığımız gerçekliğin, varoluşun ikinci aşaması olduğunu anlamalıyız. Hatta zaman ve mekan, lineer zaman ve mekan duyusal algının bir sonucudur. Neden ve sonuç, duyusal algının bir sonucudur; bu, ikinci bir aşamadır. Bunun öncesinde, kalbin atması ve beyne kan göndermesi gerekir ki duyusal dünya aktive olabilsin. Bu da demektir ki, kalp, zaman ve mekanımızdan önce bir şey tarafından yönetilmektedir; yani kalp lineer zaman ve mekana uymaz, evrenin çok boyutluluğunu takip eder; burada sonsuz bir mevcut vardır; geçmiş, şimdi ve gelecek eşit şekilde büyük bir sonsuz durumda mevcuttur.

Şimdi, bu sonsuz yasalar oradan gelir; bu sonsuz yasalar bedeni yönetir. Yani beden evren tarafından yönetilir. Ama nasıl oluyor da yaşlanıyor ve çürüyoruz? Eğer evren tarafından yönetiliyorsam, sonsuza kadar yaşamalıyım. Hayır, bu olmaz; çünkü duyusal algı ve lineer zaman başladığı anda beden işlevlerimin farkına varıyorum ve bu nedenle lineer zamana çekiliyorum, başlangıcı ve sonu olan bir lineer evrime. Ancak kalp kendisi evrenin %98’ine bağlıdır; bilinçaltı oraya bağlıdır. Bilgilerin oradan duyusal algımıza gelmesi için zaman ve mekana çevrilmesi gerekir. Bedenimizi yöneten evrensel yasalar, çevrildiklerinde, iç değerlerimiz olarak algılanır.

Peki, %98’i işime nasıl getiririm ki yüksek düzene bağlı olarak yürütülsün? Bu çok basit: Kalbinizi takip edin. Kalbinizi takip etmek, beyninizi takip etmemek anlamına gelir; iç sezginizi takip edin. Peki, bu nasıl gelir? Bu, mükemmellik pratiği yoluyla gelir. Bir şey yaptığınızda daha çok öğrenirsiniz; tüm değerleri içine koyarsınız ve onu daha fazla mükemmelleştirdikçe daha yüksek bir seviyeye ulaşırsınız. Belirli bir noktaya gelindiğinde, bilinçaltınızın işi yürüttüğünü hissedersiniz. Herhangi bir spor gibi düşünün; biliyorsunuz, başlangıçta veya araba kullanırken her şeyle ilgili olarak beyninizle düşünüyorsunuz. Eğer tenis oynuyorsam, raketi nasıl tutacağım, bunu nasıl yapacağım diye düşünüyorsunuz. Ama sonunda, bu sizi mükemmel oyuncu yapmaz; ta ki o noktaya ulaşana kadar, o noktada içsel benliğinizin her şeyin otomatik olarak geldiğini hissettiği bir duruma gelirsiniz. Birdenbire eyleminize uyum gelir; araba kullanırken artık düşünmüyorsunuz, içsel benlik sürüşünüze uyum getirir.

Yani, bir faaliyet belirli bir seviyeye ulaştığında, onu mükemmel kılacak tüm şeylerden geçmeniz gerekiyor: bilgi, teknik ve hatta buna duygusal ilişki. Her yönü veya her iç değer, çalışmanızı etkilemelidir. Bu noktada, gösteriyi yöneten iç değerlerdir, bu yüzden mükemmellik seviyesine ulaşacaksınız. Şimdi, kendinizi bu mükemmellik seviyesine ulaştırmak için eğitmek gerekiyor. Çünkü tüm yaşam türlerinde bu seviyeye ulaşmak çok zor, ama küçük bir el işi seçtiğinizde, buradaki tüm zanaat türlerini öğrenmeye başlarsınız. Herhangi bir aktiviteyi mükemmelleştirerek mükemmelliği öğrenirsiniz; burada mükemmellik seviyesine ulaşırsınız.

Dünyadaki tüm ruhsal hareketlere dönersek, bunlar bugün gördüğümüz gibi başlamadı; felsefe, din, inanç, ruhsal egzersizler ve benzeri şeyler değil. İşçiler, ister taş ustası, ister heykeltıraş olsun, işlerini mükemmelleştirmeyi, geleneklerini mükemmelleştirmeyi öğrendikleri işçi sendikaları gibi başladılar. Bu mükemmellik, arkasında teoriler veya isimler olmadan sadece bilinçaltı tarafından yönlendirilen bir mükemmeliyetti. İşinizi mükemmelleştirdiniz; bu mükemmellik, onlara mükemmellik seviyesine ulaşmalarını sağladı. Şimdi açıklayacak hiçbir şeyleri yoktu; arkasında hiçbir teorileri yoktu. Sadece deneyim vardı. Bu, antik tapınaklarda uygulanan tek ruhsal gelişimdi ve bugün manastırlarda uygulandığını görebilirsiniz. Deneyim yoluyla mükemmellik. Deneyim yoluyla mükemmellik, tüm bu ruhsal hareketlerin sadece el işçiliği olduğunu gösterir; bir şey yapıyordunuz. İster hat sanatı, ister yazma, heykel, fark etmez. Bunun arkasında bir inanç yoktu; kendisi inançtır. Yani inanç pratiktir; mükemmellik, aslında tüm dinlerin merkez inancıdır. Bu nedenle inanç pratik olmalıdır, teorik değil. Dua edemezsiniz ve ardından işinizi ihmal edemezsiniz; burada inanç yoktur. İnanç mükemmeliyettir. Bu nedenle o grupların teorileri yoktu. İnsanlar gelip o zanaatkarları ruhsal olarak gelişmiş insanlar olarak gördüler. Toplumda büyük bir saygı gördüler; günümüzde olduğu gibi onları toplumda çok düşük bir kategoriye düşürmediler. Hayır, aslında ruhsal aktivitenin sahipleriydiler, bu yüzden toplumda çok yüksek bir saygı görüyordu. Şimdi toplumda böyle yüksek bir saygı gördüklerinde, tüm toplumlardan insanlar onların derneklerine veya loncalarına katılmak istediler; bu insanlar sahip oldukları onura katılmak için. Böylece içeri girdiler ve bu topluluklarda üye oldular. Bir filozof, felsefede ruhsallığı açıklamaya başlarken, bir dini kişi de din üzerinden açıklayacaktı. Her birey bunu açıklıyordu ve zihinsel anlayışa dayalı ruhsal yollar geliştirmeye başladılar ya da dini anlayışa. Artık pratik değildi ve işçilerden, “Bize öğretimimize katmak için yaptığınız sırları söyleyin,” diye sormaya devam ettiklerinde, işçiler onlara, “Antik Mısır tapınakları gibi, bizim işte hiçbir sırrımız yok; sadece çalışıyoruz,” dediler. Bu insanlar, yargıçlar, çok yüksek toplumsal seviyelerden gelen insanlardı.

Mimarlık veya heykeltıraşlık gibi işlerle uğraşmaya gelmezlerdi, bu yüzden teorik yönlere sadık kaldılar ve bu, işçilerin tüm topluluklardan çekilmesine neden olan prestijli bir varlık oluşturdu. Onlar kökenleriydi, ama sadece çekildiler. İş aracılığıyla deneyim kavramı, pratik inancın gerçek özüdür, dünya genelindeki tüm ruhsal topluluklardan çıkarıldı. Bugün bu dini veya ruhsal toplulukların çoğu pratik değil, teorik; belirli bir inanca sahip olmanın yeterli olduğunu düşünüyoruz ama bu inanç, işle ilişkilendirilmiş değil. Tarihteki antik peygamberlere veya seyyahlara baktığımızda, her birinin bir zanaat ustası olduğunu görüyoruz; hiçbirisi sadece vaaz vermiyordu, hepsinin bir zanaatı vardı. Bu nedenle farklı zanaatkarları atölyeler olarak bir araya getiriyoruz, böylece bu sanatsal el işlerini öğrenerek ve uygulayarak Mükemmellik yolunu geliştireceğiz. Dr. Ahmed Saidi, sürekli iletişimde olduğu farklı zanaatlarla bizi bağlamada çok önemli bir rol oynadı. Bildiğiniz gibi, kendisi İslam sanatı ve mimarlığı profesörüdür ve şimdi yavaşça yok olan bu alanların hepsinde parmağı vardır. Onları hayata döndürmede önemli bir rol oynuyor ve bunu kurslar oluşturup bize farklı zanaatkarları tanıtarak başlatıyor. Bugün yanımızdalar ve onların öğrencisi olacağız; onlardan, nihayetinde inancımızı pekiştiren Mükemmellik yolunu öğreneceğiz ve inanç eyleme dönüşüyor. Bu yüzden “kelime” ya da “mükemmeliyet” kelimesinin tek inanç olduğunu, inancın pratik olduğunu, teorik olmadığını söylüyorum. Sizi, Zanaatkarları tanıtacak olan Dr. Ahmed Sidi’nin ellerine bırakıyorum ve İslam dönemlerinden ve İslam imparatorluğunun tüm coğrafi alanlarından her türlü işin farklılıkları hakkında çok ilginç bir konferans verecek. Çok teşekkür ederim. (dakika 24.19)

Bilim-Teknoloji-Yapay Zeka / Science-Technology-AI içinde yayınlandı | , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın