
Kişisel Bir Not
Bu sabah (25.06.2026) güne Victor Yalom’un ölüm haberiyle başladım.
Psikoterapi dünyasıyla ilk tanışmam yıllar önce, Irvin D. Yalom’un Divanda adlı romanıyla olmuştu. Bende derin bir iz bırakan bu kitap, henüz içinden geçeceğimi bilmediğim bir kapıyı sessizce aralamıştı. O zamanlar bu karşılaşmanın beni zamanla bu alanda formal bir eğitime götüreceğini ya da psikoterapinin benim için mesleki bir ilgiden çok daha öte bir anlam kazanacağını kestirmeme imkân yoktu. Eğititim sürecimde, Victor Yalom’un kurduğu ve yıllar içinde geliştirdiği Psychotherapy.net platformu, sık sık başvurduğum son derece kıymetli bir kaynağa dönüştü.
Sıradan bir sabahta onun ölüm haberine rastladığımda bir an durakaldım. Hiç tanışmadığım bir insanın ardından duyulan bir yas ve yalnızca şoktan değil, cevapsız soruların ağırlığından kaynaklanan özel bir huzursuzluk hissettim. Ömrünü başkalarının iç dünyasına adayan biri nasıl olur da bu noktaya gelir? Uygulayıcılar, insanlar ve belki de bir yakınını bu şekilde kaybetmiş bireyler olarak bizler bu gerçekle nasıl bir arada durabiliriz? Ben sorularla kalmayı seçtim. Bu yazı da işte o kararın bir ürünü: İntihara basit yanıtlarla değil, konunun hak ettiği merak ve özenle yaklaşma çabası.
Victor’ın ailesine, yakınlarına ve bu kaybın acısını taşıyan herkese en derin taziyelerimi sunuyorum.

İntihar, Anlam ve Geride Kalan Sorular Üzerine
Victor Yalom’un (1959–2026) ve kendi hayatının sınırına kadar yürümüş olanların — ve o eşikte durup dışarıya bakakalanların — anısına.
Öyle bir yas vardır ki, beklenmedik bir kaybın sessizliğiyle değil; açık olduğunu dahi bilmediğiniz bir kapının yüzünüze çarpmasının yarattığı şokla gelir. Bir insanın, hele ki tüm yaşamını insanların iç dünyalarında yolunu bulmalarına rehberlik ederek geçirmiş birinin intihar ederek öldüğünü öğrendiğimizde, zihin yalnızca yas tutmakla kalmaz. Sorar, uzanır ve anlayabileceği bir birleşim noktası arayarak kaybı evirip çevirir.
Psychotherapy.net’in kurucusu ve otuz yıl boyunca insan zihni hakkında samimi diyaloglar kurulabilmesi için alan açan psikoterapist Victor Yalom, Şubat 2026’da hayatına son verdi. Haber aylar sonra, Haziran’da sessizce yayıldı — sanki bu duyurunun bile kelimelerini bulabilmek için zamana ihtiyacı varmış gibi. Belki de bu duraksama bize bir şey anlatıyordur. İntihar, pek çok çevrede hâlâ adını koymaktan çekindiğimiz bir kayıptır. Onu yumuşatır, etrafından dolaşır ya da klinik ifadelere sığınarak hızla geçiştiririz. Oysa intihar, hem dürüstlük hem de şefkatle ele alınmayı hak eder.
Bu yazı, intihara tek bir açıdan değil; tıpkı bir heykeltıraşın eserinin etrafında yavaşça yürüyüp hiçbir tek açının bütünü kapsayamayacağını kavramak gibi, birden fazla perspektiften bakma çabasıdır.
Ölümün Bir Parçası mı, Yoksa Ondan Ayrı mı?
Ölümden genellikle başımıza gelen bir şey olarak bahsederiz. Yaşamın sonunda davetsiz ve kaçınılmaz bir şekilde bekler. İntihar ise bu dilbilgisini sarsar. Burada insan ölüme doğru sürüklenmek yerine, ona doğru hareket eder. Geride kalanlar için kabullenmesi zor olan da işte bu irade ve eylemliliktir.
Peki bu eylemlilik gerçek midir, yoksa acının sunduğu acımasız bir illüzyon mu? Isdırap her şeyi kapladığında — sinir sistemi öyle uzun süre imdat çağrısı yapmıştır ki bu durum tek gerçeklik gibi hissedilmeye başladığında — gitme kararı artık bir seçim gibi hissettirmeyebilir. Geriye kilitlenmemiş tek kapı kalmış gibi görünebilir.
Varoluşçu psikiyatrist ve Victor’ın babası olan Irvin Yalom, intiharın ölüme karşı bir egemenlik kurma çabası — hiçbirimizin kaçamayacağı tek kesinlikten kontrolü geri alma yolu — olarak anlaşılabileceğini yazmıştı. Yine de ortada mutlak bir çelişki vardır: Bu egemenliği bizzat deneyimleyemezsiniz. Onu hak ettiğinizi iddia ettiğiniz an, iddia eden kişinin kendisi yok olmuştur.
Belki de intiharı ölüme karşı kazanılmış bir zafer ya da hayattan bir kaçış olarak değil; çoğumuzun hiç yaşamadığı koşullar altında sergilenen son bir tutum olarak anlamak doğrusudur. Bu hâlâ bir ölümdür; yalnızca ona giden yol farklı görünür.
Gestalt Bakış Açısının Gördükleri
Gestalt terapisi bize bütüne bakmayı öğütler — yalnızca semptoma değil, semptomun ortaya çıktığı alana. İnsana, çevreye, ilişkilere, tamamlanmamış meselelere, temas kurmaya ve geri çekilmeye… Hiçbir şey yalıtılmış bir halde var olmaz.
Gestalt’ın en önemli kavramlarından biri temastır (contact); yani benlik ile dünya arasındaki canlı, nefes alan arayüz. Bu yaklaşıma göre sağlık, acının yokluğu değil; ötekiyle, duygularla ve şu anla samimi bir temas kurabilme kapasitesidir. Temas imkânsız hale geldiğinde — dünya tamamen ulaşılmaz ya da katlanılmaz hissettirdiğinde — geri çekilme başlar. Ve bu geri çekilme yeterince ileri giderse, bir kopuşa dönüşür.
Fritz Perls, organizmanın tamamlanmamış gestalt’ları tamamlama, yani bitmemiş durumları bir çözüme kavuşturma ihtiyacından bahseder. Karşılanmamış yas, ifade edilmemiş öfke, verilememiş ya da alınamamış sevgi… Bunlar biriktiğinde, kronik bir acıya veya duyarsızlaşmaya dönüştüğünde organizma bir rahatlama arar. Gestalt yaklaşımında bu durumu basitçe bir patoloji olarak etiketlemeyiz. Şunu sorarız: Bu insan neyle temas halindeydi? Neyi entegre etmek imkânsız hale geldi?
Gestalt bakış açısı intiharı romantize etmez. Ancak onu tek bir tanıya indirgemeyi de reddeder. İnsanı bütünüyle — geçmişiyle, ilişkisel alanıyla, temasın koptuğu anlarla — kucaklar ve bizi paniğe kapılmak yerine meraklı kalmaya davet eder.
Geride kalanlar için de Gestalt’ın sunduğu bir şey vardır: Yasın kendisinin de tamamlanmamış bir gestalt olduğunu kabul etmek. Hiç gerçekleşmeyen o konuşma, hiçbir zaman mümkün olamayan o vedalaşma… Bu gerçektir ve kendine has yavaş, sabırlı bir tamamlanmayı hak eder.
Bütünlük ve Tek Başımıza Taşıyamayacağımız Parçalar
Bütünlük kavramı Gestalt’ın merkezinde yer alır, ancak sıklıkla yanlış anlaşılarak bir tür huzurlu entegrasyon — insanın kendisinin her haliyle barışık olması — zannedilir. Pratikte ise bütünlük çok daha çalkantılıdır. Gömdüğümüz parçalarımızı, hissetmeye gücümüzün yetmediği duyguları, var olmasına asla izin verilmemiş benliklerimizi de içerir.
Biri intihar ederek öldüğünde bazen sorarız: İşlerin düzelebileceğini nasıl göremedi? Fakat bu soru, geleceği hayal edebilme kapasitesinin — umudu soyut bir düşünce olarak değil, hissedilebilir bir olasılık olarak tutabilme becerisinin — o sırada o kişide mevcut olduğunu varsayar. Özellikle depresyon, sadece bir üzüntü hali değildir. Bir daralmadır. Zamansal olasılıkların çöküşüdür. Gelecek, var olmadığı için değil; beynin ileriye dönük projeksiyon yapma yeteneği zedelendiği için hayal edilemez hale gelir.
Dolayısıyla bütünlük, tek başımıza ulaştığımız bir şey değildir. İlişki içinde — henüz kendi başımıza taşıyamadığımız şeyleri bizim için tutabilecek bir başkasının varlığında — mümkün hale gelen bir durumdur. Bağ kurmanın bu kadar hayati olmasının sebebi de budur; bir tedavi olduğu için değil, iyileşmenin gerçekleşebileceği zemini hazırladığı için.
Pek çok intiharın trajedisi, kişinin yardımın ötesinde olması değil; duyduğu acı ile erişebildiği yardım (duygusal, yapısal, ilişkisel) arasındaki uçurumun zamanında aşılamayacak kadar derin olmasıdır.
Kalmamayı Seçmek: Özgürlük, Anlam ve Varoluşçu Bakış
Varoluşçu felsefe, Albert Camus’nün “gerçekten ciddi tek felsefi soru” olarak nitelediği şeyle uzun süre hesaplaşmıştır: Neden hayatımıza son vermeyelim? Camus bu soruyu intiharı teşvik etmek için sormadı. Hayatı ciddiye almanın — onu seçmenin, olumlamanın — tam da bu soruyla yüzleşmeyi gerektirdiğine inandığı için sordu.
Varoluşçu bir perspektiften bakıldığında, insan radikal bir şekilde özgürdür. Bu özgürlük her zaman özgürleştirici bir deneyim olarak yaşanmaz; çoğu zaman baş döndürücü, hatta ürkütücüdür. Hazır sunulmamış bir dünyada anlamı inşa etmekte özgürüzdür. Ve bu anlamı inşa etme çabası imkânsız hissettirdiğinde — kişi artık devam etmek için kendine gerçek gelen bir neden bulamadığında — gitme özgürlüğü odadaki somut bir varlığa dönüşür.
Bu durum, meslek veya yemek seçerken kastettiğimiz anlamda rasyonel bir seçim yapmakla aynı şey değildir. Aşırı koşullar altında, genellikle algıyı derinden bozan nörolojik bir ıstırabın pençesinde verilen bir karardır. Ancak varoluşçu bakış, bir yandan bu iradenin hangi koşullar altında kullanıldığına dair derin bir şefkat duyarken, diğer yandan kişinin eylemliliğini tamamen yok saymamamızı — onu bozuk bir mekanizmaya indirgemememizi — talep eder.
Holokost’tan sağ kurtulan ve psikolojisini insanın acı içinde bile anlam bulma kapasitesi üzerine kuran Viktor Frankl, anlam arayışının en temel dürtümüz olduğuna inanıyordu. Bu arayış söndüğünde — hiçbir şey anlamlı kılınamadığında — acı sadece şiddetinden dolayı değil, hiçbir yere varmadığı için katlanılmaz hale gelir.
Sonrasında Ne Var? Dürüstçe Yanıtlayamayacağımız O Soru
Ölüm her şeyin sonu mudur? Bunu sanki kesinleşmiş bir gerçekmiş gibi zahmetsizce söyleriz. Oysa öyle değildir. Bedenin son nefes eşiğinin ötesinde ne olduğunu kesin olarak bildirmek üzere kimse geri dönmedi. Bilimsel, ruhani ya da felsefi her gelenek bir tutum sunar, ancak hiçbiri kanıt sunamaz.
Materyalizm şöyle der: Bilinç, nöral aktivitenin bir ürünüdür; beyin durduğunda benlik de durur. Bu yaşamın ötesinde hiçbir şey yoktur çünkü bir “ötesi” yoktur. Ölüm, başka bir deneyime geçiş değil, deneyimin tamamen sona ermesidir.
Ruhani ve dini gelenekler ise farklı bir şey söyler — yeniden doğuş, reenkarnasyon, daha büyük bir bütün içinde erime ya da bilincin farklı bir formda devam etmesi gibi çeşitli şekillerde. Bunlar sadece rahatlatıcı mitler değildir; birinin ölümüne tanıklık etmiş her insanın karşı karşıya kaldığı aynı gizemle hesaplaşmaya çalışan kadim çabalardır.
Belki de en dürüst tutum şudur: Bilmeyişimiz. Ve bu bilmeme halinin kendisi de önemlidir. Bu, hikâyenin kesin olarak bitmediği anlamına gelir. Ölümün ne olduğu — Victor Yalom’un ya da bu yoldan ayrılan herhangi birinin neye doğru adım attığı — sorusunun gerçekten açık kaldığı anlamına gelir.
Bu, ölümü romantize etmek için bir sebep değildir. Ancak ona kendimize genellikle izin verdiğimizden daha fazla felsefi mütevazılıkla yaklaşmamız için bir nedendir.
Geride Kalanlar İçin
Eğer bir yakınınızı intihar nedeniyle kaybettiyseniz, bu yazıdaki sorular kaybınızın somut ağırlığı karşısında soyut kalabilir. Nitekim öylelerdir de. Hiçbir kuramsal çerçeve yası yok etmez. Hiçbir bakış açısı onu küçültmez.
Belki de söylenebilecek şey şudur: O insana duyduğunuz sevgi, onun nasıl öldüğüyle ortadan kalkmaz. İlişki gerçekti. Anlar gerçekti. O insan gerçekti — bir sembol, çıkarılacak bir ders ya da açıklanması gereken bir trajedi değil; burada var olmuş ve şimdi hazırlıklı olduğumuz kayıpların şekline uymayan bir biçimde aramızdan ayrılmış somut bir insandı.
Yasınız; yapabileceğiniz şeylere dair sorularla, kederin yanı sıra kabullenmesi zor duygularla — rahatlama, öfke, terk edilmişlik hissi — karmaşıklaşabilir. Bunların hepsi bütünün bir parçasıdır. Gestalt’ın diyeceği gibi: Bırakın neyseler o olsunlar. Onları bir çözüme kavuşturmak için acele etmeyin.
Ve eğer şu anda siz de ağır bir şeyler taşıyorsanız — geleceği imkânsız hissettiren bir şey — lütfen şu anda hissettiğiniz şeyin resmin tamamı olmadığını bilin. Isdırap görüş açısını daraltır, ancak o açı yeniden genişleyebilir. Bu süreçte yanınızda oturabilecek bir başka insanı arayıp bulmaya değer.
Son Söz
Victor Yalom, mesleki yaşamını terapistlerin büyük düşünürlerden öğrenmesini, samimi insan karşılaşmalarına tanıklık etmesini ve iki insan arasındaki mesafede anlayışın mümkün olduğuna inanmasını kolaylaştırmaya adadı. O alanı genişletti.
Bu emek geride kaldı. Videolar, söyleşiler, onun korumaya değer gördüğü şeyler sayesinde hayati bilgiler edinen nesillerce klinisyen… Bunlar kaybolup gitmiyor.
Onu sevenlerin yası da kaybolmuyor. İç dünyayla bu kadar hemhal olmuş birinin bile nasıl olup da bu kapıya varabildiği sorusu da öyle.
İkisini birden tutuyoruz. Katkıyı ve kaybı. Yaşamı ve onun bitiş şeklini. Bilmeyişi ve anlamaya çalışmaya devam etme ihtiyacını.
Bu gerilim çözülmesi gereken bir sorun değildir. Başka birinin ölümünün ardından hayatta kalmanın — ve burada var olmanın ne anlama geldiğini özenle ve sevgiyle sormaya devam etmenin — ta kendisidir.
Kendiniz veya tanıdığınız biri zor bir dönemden geçiyorsa, lütfen ülkenizdeki bir ruh sağlığı uzmanına veya kriz destek hattına başvurun. Bu yükü tek başınıza taşımak zorunda değilsiniz.
Kaynakça: