Bağlantısallık, merak ve yaratıcılık: Prof.Dr.Türker Kılıç

#YaratıcılıkZihnimizinNeresinde | Prof Dr. Türker Kılıç & Meriç Dönmez başlıklı konuşmanın özeti, mutlaka izlenmesi önerisiyle:

1. Eğitimde Öğretmenin ve Merakın Rolü

  • Öğretmenlerin Dönüştürücü Gücü: Türker Kılıç, ilkokul öğretmeni Bedia Hanım gibi iyi öğretmenlerin, öğrencilerin hayatını değiştirdiğini vurguluyor. Öğretmenleri, “yaşam ile zihin arasındaki arayüz” olarak tanımlıyor.
  • Eğitim Sisteminin Eleştirisi: Geleneksel eğitim sistemini, “pembe daireye gagalayan tavuk” metaforuyla eleştiriyor. Sistemin öğrencileri tek doğru cevaba odaklayarak yaratıcılığı öldürdüğünü belirtiyor.
  • Hata Yapma Özgürlüğü: Yaratıcılığın ancak hata yapma özgürlüğü olan ortamlarda gelişebileceğini savunuyor. Okulların, soru sormayı teşvik eden merak odaklı bir yapıya dönüşmesi gerektiğini ifade ediyor.

2. Beyin Bilimi ve Enformasyon Matematiği

  • Nöron Ağları ve Karar Verme: Farelerin amigdalasındaki 36.000 nöronun karar verme sürecini analiz eden çalışmalar, bağlantısallık matematiğinin yaşamın her katmanında geçerli olduğunu gösteriyor.
  • 383 Nöronlu Solucan Deneyi: Bu deney, nöronların oluşturduğu bağlantı desenlerinin (paternler) davranışları nasıl şekillendirdiğini ortaya koyuyor. Bu paternler, epileptik ataklardan sosyal etkileşimlere kadar tüm sistemlerde benzer matematikle işliyor. (lütfen videoyu izleyiniz)
  • Evrensel Matematik Modeli: Beyin korteksi, kuş sürülerinin uçuş desenleri ve evrendeki galaksi ağlarının aynı matematiksel modele uyduğunu örneklerle açıklıyor.

3. Yeni Bilim Paradigması: Enformasyon ve Bağlantısallık

  • Yaşamın Temel Birimi: Atom yerine enformasyonun yaşamın temel yapı taşı olduğunu savunuyor. DNA, sosyal ilişkiler ve kültür gibi tüm sistemlerin enformasyon ağları üzerine kurulu olduğunu belirtiyor.
  • Otopoeisis (Öz-Yaratım): Her bilgi işleyen sistemin (nöron ağları, kimyasal reaksiyonlar) zamanla zeka ürettiğini vurguluyor. Örneğin, 800.000 nöronun bir araya gelerek “Pong” oyununu öğrenmesi, canlılığın enformasyon işleme yeteneğiyle tanımlanabileceğini gösteriyor.
  • Yapay Zeka ve Doğal Zeka Ayrımının Anlamsızlığı: Tüm zekanın yaşamın bir parçası olduğunu, insan merkezli bakışın bir illüzyon olduğunu söylüyor.

4. Toplumsal Dönüşüm ve Yaratıcılık

  • Kültür Değişimi İhtiyacı: İnsan merkezli bakış yerine, yaşamı bir bütün olarak kucaklayan bir kültür öneriyor. Bu değişim için hiyerarşisiz iletişim ağlarını (nöronlar gibi) model almayı öneriyor.
  • Metamorfoz Metaforu: Tırtılın kelebeğe dönüşümü gibi, insanlığın da yeni bir uygarlık paradigmasına geçiş yapması gerektiğini belirtiyor. Bu süreçte eğitimin, bireyleri “anlam yaratmaya” yönlendirmesi gerektiğini vurguluyor.
  • Kaos ve Yaratıcılık İlişkisi: Karmaşık sistemlerdeki görünürde rastgele olayların (pandemi, epileptik atak) aslında matematiksel bir düzen içerdiğini ve yaratıcılığın bu kaostan doğduğunu açıklıyor.

5. Pratik Öneriler ve Mesajlar

  • İyilik ve Yaratıcılık Eğitimi: Zekâ ve çalışkanlık kadar, iyilik ve yaratıcılık eğitiminin önemine dikkat çekiyor. Öğrencilerin “sahip olma” odaklı değil, “anlamlandırma” odaklı yetiştirilmesini savunuyor.
  • Öğretmenlerin Yeni Rolü: Öğretmenlerin, öğrencilerin yaşam ağı içinde yeni paternler oluşturmalarına rehberlik etmesi gerektiğini belirtiyor.
  • Küresel Sorunlara Çözüm: Koronavirüs pandemisi gibi karmaşık sorunların çözümünün, enformasyon matematiği ve dayanışmacı yaklaşımla mümkün olduğunu ifade ediyor.

Sonuç

Türker Kılıç, bu konuşmasında bilimsel keşiflerle felsefi derinliği harmanlayarak, insanlığın yeni bir uygarlık paradigmasına geçişinin yol haritasını çiziyor. Ona göre, eğitimden toplumsal düzene kadar her alanda bağlantısallıkmerak ve yaratıcılık temel olmalı. 

Bilim-Teknoloji-Yapay Zeka / Science-Technology-AI içinde yayınlandı | , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Beynin Gizemleri ve Yaşamın Matematiksel Kodları: Prof. Dr. Türker Kılıç

İyilik-sağlık, 10.bölüm / Prof.Dr.Türker Kılıç

Bir Kuzu Beyni ile Başlayan Merak

Prof. Dr. Türker Kılıç, beyin cerrahisi ve nörobilim alanındaki çalışmalarıyla tanınan bir isim. Ancak onun bilimsel yolculuğu, ilkokul sıralarında sıra dışı bir deneyimle başladı: Bir kuzu beynini eline alıp, “Bu et parçası nasıl düşünüyor?” sorusunu sormak. Bu basit ama derin soru, Kılıç’ın yaşamını şekillendirdi ve onu insan beyninin sırlarını çözmeye yöneltti.

Bu yazıda, Kılıç’ın bilimsel keşiflerini, beyin-zihin ilişkisine dair çığır açan teorilerini ve enformasyon matematiği gibi yeni bilimsel metodolojileri ele alacağız. Ayrıca, yapay zeka ile nörobilimin kesişim noktalarını ve yaşamın temelindeki “bağlantısallık” kavramını derinlemesine inceleyeceğiz.


1. Beynin İşleyişi: Nöronlardan Zihne Uzanan Yol

Bir Kuzu Beyni ve Çocukluk Merakı

Türker Kılıç’ın ilkokul yıllarında yaşadığı o an, bilimsel kariyerinin temelini oluşturdu. “Vücudumuzu Tanıyalım” ünitesinde, öğretmeninin verdiği “beyni canlandırma” görevi, onu bir kasaplığa götürdü. Elindeki kuzu beyniyle sorguladığı soru, bugün hâlâ geçerliliğini koruyor: “Bu et parçası nasıl düşünüyor?”

Kılıç, bu deneyimi şöyle yorumluyor:

“O yaşlarda beynin karmaşık yapısını tam olarak kavrayamasam da, merakımın şekillenmesine yol açtı. İnsan beyni, 1.500 gramlık bir kütleyle nasıl düşünce üretiyor? Bu soru, hâlâ beni heyecanlandırıyor.”

Nöronlar ve Bağlantısallık Ağı

İnsan beyninde yaklaşık 100 milyar nöron bulunuyor. Her bir nöron, 10.000 ila 100.000 başka nöronla bağlantı kurarak devasa bir ağ oluşturuyor. Geleneksel bilgisayarların aksine, beyin “0” ve “1” mantığıyla değil, sonsuz olasılıklar arasında dinamik bir seçim yaparak çalışıyor.

Kılıç, bu süreci şöyle açıklıyor:

“Bir nöron, aynı anda birden fazla algoritmayı işleyebilir. Örneğin, şu anda konuşurken, aynı nöronlarım bardaktan su içme kararımı da izliyor. Bu, bilgisayar teknolojisinin ötesinde bir karmaşıklık.”

2012 İnsan Beyin Projesi ve Yeni Matematik

2012’de başlayan İnsan Beyin Projesi, beyin işleyişini modellemek için yeni bir matematiksel yaklaşım geliştirdi: Enformasyon Matematiği. Bu teori, nöronların bağlantısal etkileşimlerini olasılık temelinde analiz ediyor. Kılıç, bu projenin çıktılarını vurguluyor:

“15.000 hakemli makale, beyin araştırmalarında yeni bir çağ açtı. Artık zihni, parçaların toplamından çok, etkileşimlerin bir ürünü olarak görüyoruz.”


2. Yapay Zeka ve Doğal Zeka: Sınırlar Bulanıklaşıyor

Yapay Zekanın Kökenleri ve Nöral Ağlar

Yapay zeka (AI), 1950’lerde teorize edilse de, 1990’larda nöral ağların keşfiyle ivme kazandı. Kılıç, bu gelişmeyi şöyle yorumluyor:

“383 nöronlu bir solucanın karar mekanizmasını çözmek, AI’nın temelini attı. Bugün ChatGPT gibi sistemler, insanın düşünemediği şeyleri yapabiliyor. Ancak bu bir tehdit değil, yaşamın doğal bir uzantısı.”

“Doğal Zeka” Kavramı ve Yaşamın Bütünselliği

Kılıç, “doğal zeka” kavramını vurguluyor:

Zeka sadece insana özgü değil. Bir ağacın fotosentez stratejisi veya bir arının navigasyon yeteneği de zekadır. Yaşam, birbiriyle bağlantılı enformasyon sistemlerinden oluşuyor.”

Bu fikir, antroposantrik (insan merkezli) bakış açısını sorguluyor. Korona pandemisinde doğanın insansız da var olabildiğini gözlemlemek, bu teoriyi destekliyor:

“Central Park’taki kuşlar, insanlar evdeyken daha çeşitli ötüşler sergiledi. Yaşam, biz olmadan da devam eder.”


3. Enformasyon Matematiği: Varoluşun Yeni Dili

Zenon Paradoksu ve Diferansiyel Hesabın Doğuşu

Kılıç, matematik tarihinden bir örnekle başlıyor: Zenon’un kaplumbağa-tavşan paradoksu. Antik Yunan’da, tavşanın kaplumbağayı geçemeyeceği iddiası, diferansiyel hesabın keşfiyle çözüldü. Benzer şekilde, beyin araştırmaları da yeni bir matematiği gerektirdi:

“Enformasyon matematiği, nöronal etkileşimleri olasılık temelinde modellememizi sağlıyor. Bu, türev ve integral kadar devrimsel.”

Beyin Bilgisayar Değil, Bir Enformasyon Ağı

Geleneksel yaklaşım, beyni “biyolojik bir bilgisayar” olarak görürdü. Ancak Kılıç, bu modelin yetersiz olduğunu belirtiyor:

“Beyin, paralel işlem yapabilen, esnek ve dinamik bir ağ. 2015’te fareler üzerinde yapılan deneyler, 36.000 nöronun karar mekanizmasını çözdü. Ancak 100 milyar nöronu modellemek için enformasyon matematiği şart.”


4. Bilinç ve Yaşam: Nerede Başlıyor, Nerede Bitiyor?

Bilinç Beyinde mi, Yoksa Yaşamda mı?

Kılıç, bilincin kaynağını sorguluyor:

“Bilinç, beyinden değil, yaşamın bütünsel etkileşimlerinden doğar. Bir ağacın fotosentez stratejisi veya bir arının dansı da bilinçlidir. Biz bunu ‘içgüdü’ diye adlandırıyoruz, ama bu yaşamın zekasıdır.”

Tek Yumurta İkizleri ve Çevrenin Rolü

Tek yumurta ikizleri üzerine yapılan çalışmalar, genetiğin değil, çevresel bağlantısallığın belirleyici olduğunu gösteriyor:

“İkizler farklı ortamlarda büyüdüğünde, tamamen farklı insanlar oluyor. Bu, zihnin yaşam ağına bağlı olduğunu kanıtlıyor.”


5. Hipofiz Bezi: Beynin Kimyasal Orkestra Şefi

Hipofiz bezi, beynin hormonal dengesini yöneten küçük ama kritik bir yapı. Kılıç, tarihsel bir anekdotla konuyu renklendiriyor:

Antik Mısır’da mumyalama sırasında beyin burundan çıkarılırdı. Bu teknik, modern endoskopik cerrahinin temelini attı.”

Hipofiz tümörleri, büyüme hormonu dengesizliklerine yol açabiliyor. Ancak günümüzde robotik cerrahi ve endoskopik yöntemlerle bu sorunlar başarıyla tedavi ediliyor.


6. Gelecek: Nörobilim ve Yapay Zeka Kesişimi

Kılıç, nörobilim ve AI’nın ortak geleceğini şöyle öngörüyor:

“Bu iki alan, 21. yüzyılın buzkıran gemileri. Beyni anlamak, yapay zekayı geliştirmek demek. Ancak asıl hedef, yaşamın temel kodlarını çözmek.”

Önerilen Okumalar:


Sonuç: Yaşamın Sonsuz Dansı

Prof. Dr. Türker Kılıç’ın çalışmaları, insanı merkezden çıkarıp yaşamın bütünsel ağına yerleştiriyor. Beyin, bir enformasyon işlemcisi; yaşam ise bu işlemcilerin birbiriyle dans ettiği sonsuz bir sahne.

Kılıç’ın sözleriyle:

“Bilim, artık parçaları değil, etkileşimleri inceliyor. Bu, Rönesans kadar büyük bir devrim.”


Türker Kılıç’ın Kitapları:

  1. Bağlantısallık, yaşamdaşlık 
  2. Nasıl daha iyi ve güzel bir yaşam kurarız?

Bilim-Teknoloji-Yapay Zeka / Science-Technology-AI içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Toplumsal Hareketlerin Ekonomileri ve Toplumları Şekillendirmesi

Image copyright: kikasworld.com

Boykot, uzun zamandır toplumsal ve ekonomik değişim için güçlü bir araç olmuştur. Küçük ölçekli yerel girişimlerden küresel hareketlere kadar tüketici aktivizmi, kurumsal politikaları, etik iş uygulamalarını ve hatta siyasi kararları şekillendiren önemli bir güç olduğunu kanıtlamıştır. Bu makale, boykotun tarihsel kökenlerini, ekonomik ve sosyal etkilerini, dikkate değer örneklerini ve toplu eylemin daha geniş çaplı sonuçlarını ele almaktadır.

Boykotun Ekonomik Etkileri

Boykot, temelinde, tüketicilerin kurumsal davranışları etkilemek için kullandığı bir ekonomik silahtır. Büyük bir insan grubunun belirli bir şirketin ürün veya hizmetlerini satın almayı reddetmesi, doğrudan gelir kaybına yol açar. Ancak etkileri kısa vadeli finansal kayıpların ötesine geçer.

  • Gelir Kaybı – Başarılı bir boykot, şirketin satışlarını doğrudan etkiler ve bazen önemli finansal gerilemelere neden olur.
    Örnek: Chick-fil-A boykotu (2012) – Fast-food zinciri, LGBTQ+ karşıtı kuruluşlara maddi destek sağladığı haberleri sonrası boykot edildi, bu da satışlarda düşüşe ve kamuoyu tartışmalarına yol açtı.
  • Borsa Tepkileri – Kamu algısı, hisse senedi fiyatlarında büyük rol oynar. Yaygın bir boykot, yatırımcıların hisselerini satmasına neden olabilir, bu da hisse değerlerinin düşmesine yol açar.
    Örnek: Nike’ın Kaepernick kampanyası tepkisi (2018) – Colin Kaepernick’in reklam kampanyasında yer almasının ardından bazı tüketiciler Nike’ı boykot etti. Hisse fiyatları başlangıçta düştü, ancak sonrasında güçlenerek toparlandı.
  • Marka İmajının Zarar Görmesi – Şirketler marka imajlarına büyük yatırımlar yapar. Bir boykot, bir markanın itibarını lekeleyebilir ve uzun süreli güvensizliğe yol açabilir.
    Örnek: Volkswagen emisyon skandalı (2015) – Volkswagen’in emisyon testlerini manipüle ettiği ortaya çıktıktan sonra, tüketiciler markayı boykot etti ve şirket büyük finansal ve itibari kayıplar yaşadı.
  • Pazar Değişimi – Tüketici talepleri, rakip şirketleri etik uygulamalara yönlendirebilir ve endüstri standartlarını yeniden şekillendirebilir.
    Örnek: Adil ticaret hareketi – Tüketicilerin sömürücü iş gücü uygulamalarına sahip markaları boykot etmesi, birçok şirketin etik kaynak kullanımı ve Adil Ticaret sertifikaları almasına yol açtı.

Boykotun Toplumsal Gücü

Boykotlar, büyük insan grupları bir amaca odaklandığında en etkili hale gelir. Ne kadar çok insan katılırsa, etki de o kadar büyük olur.

  • Sosyal Medyanın Gücü – Dijital çağda kampanyalar dakikalar içinde yayılabilir. Hashtag’ler, viral paylaşımlar ve influencer desteği, hareketlerin hızla büyümesine yardımcı olur.
    Örnek: #DeleteUber kampanyası (2017) – Uber, Trump’ın göçmen yasağını protesto eden taksi grevini baltaladığı algısıyla boykot edildi.
  • Tabandan Gelen Hareketler – Topluluk organizasyonları, STK’lar ve aktivistler genellikle boykotları başlatarak kamuoyu ilgisini ve sürekliliğini sağlar.
    Örnek: Dakota Access Boru Hattı protestoları (2016-2017) – Aktivistler, boru hattını finanse eden bankaların boykot edilmesini teşvik etti ve büyük mali yatırımların geri çekilmesine yol açtı.
  • Ünlü ve Siyasi Destek – Ünlü isimler ve politik figürler, boykotların ana akım medyada daha fazla görünürlük kazanmasını sağlayarak etkisini artırabilir.
    Örnek: Dolce & Gabbana boykotu (2015) – Ünlüler, markanın eşcinsel ebeveynlik hakkındaki tartışmalı açıklamaları nedeniyle boykota katıldı.

Boykotların Sosyal ve Politik Etkileri

Ekonominin ötesinde, boykotlar büyük toplumsal ve politik değişimlere yol açmıştır.

  • Politika Reformu – Birçok hükümet ve şirket, boykot baskısı nedeniyle politikalarını değiştirmiştir.
    Örnek: Kuzey Karolina’nın ‘Banyo Yasası’ boykotu (2016) – Büyük işletmeler ve sanatçılar, ayrımcı yasalar nedeniyle eyaleti boykot etti ve yasa iptal edildi.
  • İşçi Haklarının Güçlenmesi – İşçi grevleri ve boykotlar, işçilerin haklarını ve korunmasını güçlendiren hareketlerdir.
    Örnek: Kellogg’s işçi grevi (2021) – Tüketiciler, grev yapan işçilere destek için Kellogg’s ürünlerini boykot etti ve daha iyi çalışma koşulları sağlandı.

Hükümetlere Yönelik Boykotlar: Ekonomik ve Politik Etkiler

Boykotlar yalnızca şirketlere karşı değil, aynı zamanda hükümetlere karşı da kullanılmıştır.

  • Ticari ve Diplomatik Boykotlar – İnsan hakları ihlallerine yanıt olarak ülkeler bazen ticaret yasakları ve diplomatik kısıtlamalar uygular.
    Örnek: Rus mallarının boykotu (2022-günümüz) – Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin ardından dünya çapında tüketiciler ve işletmeler Rus ürünlerini boykot etti.
  • Kültürel ve Spor Boykotları – Politik anlaşmazlıkları ifade etmek için etkinlikler boykot edilebilir.
    Örnek: 1980 Moskova Olimpiyatları boykotu – ABD ve müttefikleri, Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgalini protesto etmek için olimpiyatları boykot etti.

Tarihten Beş Önemli Boykot

  1. Montgomery Otobüs Boykotu (1955-1956) – Rosa Parks’ın ayrımcılığa karşı duruşuyla başlayan bu boykot, toplu taşımanın ırksal ayrımcılıktan arındırılmasına yol açtı.
  2. Hint Swadeshi Hareketi (1905-1911) – Mahatma Gandhi liderliğinde İngiliz malları boykot edilerek Hindistan’ın bağımsızlık mücadelesi desteklendi.
  3. Birleşik Çiftçiler Üzüm Boykotu (1965-1970) – İşçi hakları mücadelesinde başarılı bir örnek oldu.
  4. Apartheid Karşıtı Boykot (1960-1990’lar) – Güney Afrika’daki ırk ayrımcılığına karşı küresel boykotlar, apartheid rejiminin sona ermesine katkıda bulundu.
  5. Nestlé Boykotu (1977-günümüz) – Nestlé’nin gelişmekte olan ülkelerde bebek maması pazarlama politikalarına karşı başlatılan uzun süreli bir tüketici hareketidir.

Boykotların Getirebileceği Değişim

Boykotlar, yalnızca bireysel bir protesto biçimi değil, aynı zamanda kurumsal ve hükümet politikalarını şekillendiren kolektif bir değişim aracıdır. Başarılı boykotlar, şirketlerin etik uygulamalarını gözden geçirmelerine, hükümetlerin politikalarını değiştirmelerine ve sosyal adalet hareketlerinin güçlenmesine yardımcı olabilir.

  • Kurumsal Sorumluluk Artışı – Şirketler, tüketicilerin satın alma gücünün farkına vararak daha sürdürülebilir ve etik uygulamalara yönelmeye başlar.
  • Tüketici Gücünün Bilinçlenmesi – Bireyler, harcamalarının bir fark yaratabileceğini anladıkça, tüketim alışkanlıklarını bilinçli hale getirir.
  • Toplumsal Dayanışma – Ortak bir amaç doğrultusunda bir araya gelen topluluklar, uzun vadeli değişim için güçlü bir hareket oluşturur.

Sonuç olarak, boykotlar sadece ekonomik yaptırımlar değil, aynı zamanda toplumsal değişim için güçlü araçlardır. Doğru stratejiyle desteklendiklerinde, büyük dönüşümlere yol açabilir ve adaletin sağlanmasına katkıda bulunabilirler.

Boykotlar, tüketicilerin kolektif gücünü göstererek küresel değişime yön verebilecek önemli bir araç olmaya devam etmektedir.

ekonomi, iş dünyası / economy &business içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

How Collective Action Shapes Economies and Societies

copyright: kikasworld.com

Boycotting has long been a powerful tool for social and economic change. From small-scale grassroots efforts to global movements, consumer activism has proven to be a significant force in shaping corporate policies, ethical business practices, and even political decisions. This article delves into the historical roots of boycotting, its economic and social effects, notable examples, and the broader implications of collective action.


The Economic Effects of Boycotting

At its core, boycotting is an economic weapon wielded by consumers to influence corporate behavior. When a large number of individuals refuse to purchase a company’s products or services, the immediate impact is a decline in revenue. However, the effects extend beyond short-term financial losses.

  1. Revenue Decline – A successful boycott directly affects a company’s sales, sometimes causing significant financial setbacks.
    • Example: The Chick-fil-A boycott (2012) – The fast-food chain faced boycotts after reports of its financial support for anti-LGBTQ+ organizations, leading to a drop in sales and public controversy.
  2. Stock Market Reactions – Public perception plays a huge role in stock prices. A well-publicized boycott can lead to investors pulling out, resulting in declining stock values.
  3. Long-Term Brand Damage – Companies invest heavily in branding. A boycott can tarnish a brand’s reputation, leading to lasting distrust.
    • Example: Volkswagen emissions scandal (2015) – Following revelations that Volkswagen manipulated emissions tests, consumers worldwide boycotted the brand, leading to significant financial and reputational damage.
  4. Market Shift – Consumer demand can push competitors to adopt ethical practices, reshaping industry standards.
    • Example: Fairtrade movement – As consumers boycotted brands with exploitative labor practices, many companies shifted to ethical sourcing and Fairtrade certifications.

The Collective Power of Boycotting

Boycotts are most effective when large groups of people rally behind a cause. The more individuals participate, the greater the impact.

  • Social Media Amplification – In the digital age, campaigns can spread within minutes. Hashtags, viral posts, and influencer advocacy help movements gain traction.
    • Example: #DeleteUber campaign (2017) – Consumers boycotted Uber after the company appeared to undermine a taxi strike protesting Trump’s immigration ban.
  • Grassroots Mobilization – Community organizations, NGOs, and activists often spearhead boycotts, ensuring longevity and public engagement.
  • Celebrity & Political Endorsements – High-profile figures can draw mainstream media attention, increasing a boycott’s visibility and influence.

The Social and Political Effects of Boycotts

Beyond economics, boycotts have led to major social and political changes.

  • Policy Reform – Many governments and corporations have changed policies due to boycott pressure.
  • Worker Empowerment – Labor strikes and boycotts go hand in hand, strengthening workers’ rights and protections.
  • Consumer Awareness – Ethical consumption has increased, forcing companies to align with social responsibility standards.
    • Example: The palm oil boycott – Consumers rejecting unsustainable palm oil forced brands to adopt environmentally friendly sourcing.

Boycotting Governments: Economic & Political Impact

Boycotting is not limited to corporations; entire governments can be targeted when they engage in unethical, oppressive, or illegal actions. Economic sanctions, diplomatic boycotts, and consumer activism have been used as methods to apply pressure on governments to change policies.

  • Trade & Diplomatic Boycotts – Nations sometimes impose trade bans or diplomatic restrictions in response to human rights violations.
    • Example: The boycott of Russian goods (2022-Present) – Following Russia’s invasion of Ukraine, businesses and consumers worldwide stopped buying Russian products, and governments imposed economic sanctions to cripple Russia’s financial strength.
  • Cultural & Sporting Boycotts – Events can be boycotted to express political disagreement.
    • Example: The 1980 Olympic Boycott – The U.S. and several allies boycotted the Moscow Olympics in protest of the Soviet invasion of Afghanistan.
  • Consumer-Led Sanctions – People avoid purchasing products from countries involved in human rights violations.
    • Example: The boycott of Israeli products (BDS Movement) – The Boycott, Divestment, and Sanctions (BDS) movement calls for international economic pressure against Israel over its policies regarding Palestine.
  • Historical Example: Anti-Apartheid Movement – One of the most effective boycotts in history, economic sanctions and consumer-led boycotts helped bring an end to apartheid in South Africa by pressuring businesses and governments to cut ties with the regime.
  • Europe:
  • 2025 Boycott of U.S. Goods: In response to U.S. policies, including threats to annex Greenland, there was a movement across Europe, to boycott American products. This led to a decline in sales of U.S. brands like Tesla in Europe. ​
  • Italy:
  • 2018 Dolce & Gabbana Backlash: The Italian luxury brand faced a significant boycott in China after releasing advertisements perceived as culturally insensitive. The backlash resulted in a notable decline in their sales within the Chinese market. ​BBC News
  • USA:
  • 2019 NBA Boycott in China: After a Houston Rockets executive expressed support for Hong Kong protesters, Chinese consumers initiated a boycott of NBA merchandise and games. This led to substantial financial losses for the NBA and strained its relations with Chinese partners. ​
  • China:
  • 2021 Boycott of Western Brands: Brands like H&M, Nike, and Adidas faced boycotts in China after expressing concerns over alleged human rights abuses in Xinjiang. Chinese consumers responded by avoiding these brands, leading to store closures and removal from e-commerce platforms. ​
  • Other Notable Instances:
  • 2017 South Korean Goods Boycott in China: Following South Korea’s decision to deploy the THAAD missile defense system, Chinese consumers boycotted South Korean products and services, severely impacting companies and leading to significant economic losses. ​
  • 2024 Palestinian Boycott of U.S. Brands: In the West Bank, Palestinians boycotted U.S. brands like Coca-Cola in protest against American support for Israel. This led to a surge in popularity for local alternatives such as Chat Cola. ​AP News
  • These examples illustrate that consumer-led sanctions can influence corporate behavior and diplomatic relations. However, the effectiveness and longevity of such boycotts vary, often influenced by political contexts, media coverage, and public sentiment.

Five Outstanding Historical Examples of Boycotts

1. The Montgomery Bus Boycott (1955-1956)

One of the most famous boycotts in history, this movement started when Rosa Parks refused to give up her seat to a white passenger. The African American community in Montgomery, Alabama, boycotted public buses for over a year, leading to the desegregation of the transit system and fueling the Civil Rights Movement.

2. The Indian Swadeshi Movement (1905-1911)

Led by Mahatma Gandhi, Indians boycotted British goods and promoted locally made products. This movement played a critical role in India’s independence struggle by weakening British economic dominance.

3. The United Farm Workers Grape Boycott (1965-1970)

Cesar Chavez and the United Farm Workers union organized a boycott against California grape growers, demanding better wages and working conditions for farm laborers. The boycott succeeded in securing labor contracts and improving conditions.

4. The Anti-Apartheid Boycott (1960s-1990s)

International boycotts against South African goods, companies, and investments played a crucial role in ending apartheid. Global sanctions and consumer pressure forced the South African government to dismantle its racially oppressive system.

5. The Nestlé Boycott (1977-Present)

One of the longest-running consumer boycotts, it began in response to Nestlé’s aggressive marketing of infant formula in developing countries, leading to malnutrition and infant deaths. Though Nestlé has made some policy changes, activism against the company continues today.


The Change Boycotts Can Bring

Boycotts have led to substantial corporate and governmental change, proving that consumers have immense power when acting collectively.

  • Environmental Policies – Many companies have adopted sustainable practices due to climate-conscious consumer activism.
    • Example: The BP oil spill boycott (2010) – Consumers boycotted BP following the Deepwater Horizon disaster, pressuring the company into environmental accountability.
  • Fair Trade & Ethical Sourcing – Brands now market ethically sourced products due to public demand.
  • Social Justice Reforms – Companies and governments have been pressured into addressing discrimination and human rights issues.
    • Example: The #MeToo movement boycotts – Consumers boycotted brands supporting individuals accused of sexual misconduct.

The Power of the People

The success of any boycott lies in the hands of the people. When consumers unite with a shared purpose, they can challenge corporations and governments alike, driving ethical change on a global scale. Whether it’s advocating for human rights, labor rights, or environmental sustainability, the power of collective action continues to shape the world we live in.

ekonomi, iş dünyası / economy &business içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Surviving Hyperinflation – Strategies for Individuals and Lessons from History

copyright: kikasworld.com

The Hyperinflation Challenge

Hyperinflation—a nightmare of evaporating savings, skyrocketing prices, and societal distrust—has plagued nations from Weimar Germany to modern-day Venezuela. While governments falter, individuals have repeatedly proven that ingenuity and adaptability can turn survival into resilience.

This article merges historical wisdom with actionable tactics, offering a roadmap to not just endure hyperinflation but emerge stronger.


I. Case Studies in Resilience: Lessons from History

1. Weimar Germany (1921–1923): The Blueprint for Survival

  • Context: Prices doubled every 3.7 days at the crisis’s peak.
  • Adaptations:
    • Barter Networks: Factories paid workers with food or coal.
    • Foreign Currency: Savvy citizens traded marks for stable currencies like Dutch guilders.
    • Skill Monetization: Artists and tradespeople sold services directly for goods.
  • Legacy: The crisis birthed innovations like rentenmarks and underscored the need for decentralized economic power.

2. Zimbabwe (2007–2009): Creativity in Collapse

  • Context: Inflation hit 89.7 sextillion percent; banknotes became worthless.
  • Adaptations:
    • Dollarization: Citizens adopted USD and South African rand.
    • Informal Markets: Cross-border traders smuggled essentials from neighboring countries.
    • Agricultural Barter: Rural communities traded livestock for medical care or education.
  • Legacy: Zimbabwe’s multi-currency system stabilized the economy temporarily, proving flexibility’s value.

3. Argentina (2001–2002): Grassroots Solidarity

  • Context: Bank freezes and peso devaluation wiped out middle-class savings.
  • Adaptations:
    • Trueque Clubs: Over 6,000 barter networks exchanged goods without cash.
    • Factory Takeovers: Workers occupied bankrupt factories, restarting production cooperatively.
    • Cryptocurrency Pioneers: Today, Argentines use Bitcoin to hedge against peso volatility.
  • Legacy: A culture of mutual aid and distrust in centralized systems persists.

4. Yugoslavia (1992–1994): Surviving the Unthinkable

  • Context: Inflation reached 313 million percent monthly amid civil war.
  • Adaptations:
    • Foreign Currency Hoarding: Deutsche marks became the de facto currency.
    • DIY Economies: Families grew food, sewed clothes, and repaired appliances.
    • Black Markets: Fuel, medicine, and electronics were traded illegally but indispensably.
  • Legacy: Post-collapse, Montenegro adopted the Deutsche mark, bypassing hyperinflation entirely.

5. Venezuela (2016–Present): Innovation Under Siege

  • Context: Inflation surpassed 1 million percent; U.S. sanctions exacerbated shortages.
  • Adaptations:
    • Cryptocurrency Lifelines: Petro (state crypto) and Bitcoin circumvent banking restrictions.
    • Community Kitchens: Ollas comunes pooled resources to feed neighborhoods.
    • Remote Work Exodus: Professionals fled to digital nomad visas, earning in USD.
  • Legacy: A diaspora of skilled workers now fuels Latin America’s tech boom.

II. Hyperinflation Survival Toolkit: 7 Tactics for Individuals

1. Ditch the Local Currency

  • Action Steps:
    • Convert savings to stable foreign currencies (USD, EUR, CHF) or cryptocurrencies.
    • Demand payment in hard currency for freelance work (use platforms like PayPal or Wise).
  • Example: Zimbabwean teachers survived by tutoring online for USD.

2. Master the Art of Barter

  • Action Steps:
    • Join/local barter networks (Facebook groups, community boards).
    • Stockpile non-perishables (medicine, canned goods) as trade collateral.
  • Example: Argentines traded homemade bread for car repairs during trueque’s peak.

3. Invest in Tangible Assets

  • Action Steps:
    • Buy gold, silver, or real estate (property often retains value).
    • Hoard essentials: fuel, batteries, antibiotics.
  • Example: In Weimar Germany, farmland and art became “inflation-proof” assets.

4. Diversify Income Streams

  • Action Steps:
    • Freelance for international clients (Upwork, Fiverr).
    • Monetize hobbies (crafts, tutoring, coding).
  • Example: Venezuelan engineers migrated to remote tech jobs, tripling local wages.

5. Slash Costs Ruthlessly

  • Action Steps:
    • Grow food (urban gardens, balcony herbs).
    • Bypass utilities: install solar panels, collect rainwater.
  • Example: Cubans turned Havana rooftops into organic farms during the 1990s “Special Period.”

6. Build Community Safety Nets

  • Action Steps:
    • Form co-ops for bulk buying or childcare.
    • Share skills: doctors trade checkups for mechanics’ services.
  • Example: Greek citizens created “social clinics” and time banks during the 2010 debt crisis.

7. Stay Mentally Agile

  • Action Steps:
    • Limit news consumption to avoid paralysis; focus on solvable problems.
    • Document experiences (journals, blogs) to reclaim narrative control.
  • Example: Yugoslav diarists preserved sanity by chronicling daily survival hacks.

III. Hope in the Darkness: Historical Takeaways

  1. Crisis Breeds Innovation:
    • Post-WWII Hungary’s hyperinflation led to the creation of the Forint, a currency still used today.
  2. Resilience is Collective:
    • Chile’s ollas comunes and Poland’s Solidarity show that unity outlasts oppression.
  3. The Human Spirit Prevails:
    • As Venezuelan economist Ricardo Hausmann says, “Scarcity forces creativity—and creativity rebuilds.”

Conclusion: Rewriting the Rules

Hyperinflation is not an endpoint but a brutal teacher. By embracing adaptability, community, and resourcefulness, individuals can defy economic collapse. History’s survivors remind us: the most powerful currency is not printed by governments—it’s forged by human ingenuity.


ekonomi, iş dünyası / economy &business içinde yayınlandı | , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Unyielding Resilience: Navigating Uncertainty with Hope and Focus in Turbulent Times

copyright: kikasworld.com

The Landscape of Uncertainty

In an era marked by political instability, economic volatility, and eroded trust in institutions, individuals and organizations face unprecedented challenges. Hyperinflation, systemic corruption, and restricted freedoms can paralyze even the most determined. Yet history teaches us that resilience is not just possible—it is a catalyst for transformation. From the ashes of economic collapse and oppressive regimes, individuals and communities have rebuilt, innovated, and thrived.

This article explores actionable strategies for maintaining focus and hope, drawing on historical precedents and psychological insights to guide professionals and companies through uncertainty.


I. Personal Resilience: Anchoring in What You Control

1. The Power of Purpose
Viktor Frankl, a Holocaust survivor and psychiatrist, wrote in Man’s Search for Meaning that “those who have a ‘why’ to live can bear almost any ‘how.’” During Argentina’s 2001 economic crisis, citizens turned to trueque (barter systems) and community networks, focusing on immediate needs and shared purpose.

Actionable Steps:

  • Define Your “Why”: Align daily tasks with personal or professional missions.
  • Micro-Goals: Break objectives into small, manageable steps to maintain momentum.

2. Adaptability and Skill-Building
During Weimar Germany’s hyperinflation (1921–1923), individuals learned new trades or leveraged portable skills like repair work. Today, online platforms offer free courses in coding, financial literacy, and crisis management.

Actionable Steps:

  • Upskill: Invest 30 minutes daily in learning via Learning platforms and mentors.
  • Diversify Income: Explore freelance opportunities or side hustles.

II. Community and Solidarity: The Strength of Collective Action

1. Building Networks of Trust
Poland’s Solidarity movement began as a shipyard strike in 1980 and grew into a 10-million-strong force against authoritarianism. Trust and grassroots organizing were key.

Actionable Steps:

  • Form Local Groups: Create professional alliances or community co-ops.
  • Leverage Technology: Use encrypted apps like Signal for secure communication.

2. Preserving Culture and Knowledge
In Soviet-bloc countries, samizdat (self-published underground literature) kept ideas alive. Today, decentralized platforms like Substack or blockchain-based media circumvent censorship.

Actionable Steps:

  • Document and Share: Use blogs or podcasts to amplify marginalized voices.
  • Mentorship: Pair experienced professionals with younger colleagues to transfer knowledge.

III. Corporate Leadership: Ethics and Innovation Under Pressure

1. Ethical Leadership in Corrupt Environments
Post-genocide Rwanda saw businesses like RICA Group prioritize transparency and employee welfare, fostering trust and stability.

Actionable Steps:

  • Transparent Governance: Publish internal audits and decision-making processes.
  • Employee Support: Offer mental health resources and inflation-adjusted salaries.

2. Innovation Amid Crisis
During Zimbabwe’s hyperinflation (2008–2009), companies adopted USD or South African rand. Tech startups in Ukraine today continue operating under war conditions via remote work and cloud infrastructure.

Actionable Steps:

  • Pivot Models: Shift to essential goods/services or digital delivery.
  • Decentralize Operations: Use remote teams to mitigate geopolitical risks.

IV. Lessons from the 20th Century: Case Studies in Resilience

1. The Great Depression (1929–1939): Innovation Born of Necessity
Companies like Procter & Gamble doubled R&D budgets, creating Ivory Soap and Tide. Individuals embraced frugality and community gardens.

2. Estonia’s Digital Revolution (1990s): Rebuilding After Soviet Collapse
With rampant corruption, Estonia invested in tech education and e-governance, becoming a “digital nation” by the 2000s.

3. Chile’s Transition to Democracy (1988–1990): Grassroots Mobilization
Citizen-led campaigns used art and covert media to challenge Pinochet’s regime, culminating in a peaceful democratic transition.


V. Looking Forward: Cultivating Hope Through Action

1. Embrace Incremental Progress
Nelson Mandela’s 27-year imprisonment underscores the power of persistence. Small wins—like daily acts of kindness or professional milestones—build resilience.

2. Advocate for Systemic Change
The Danish Resistance in WWII smuggled Jews to safety while sabotaging Nazi operations. Today, professionals can support NGOs or ethical policies.

3. Foster Global Solidarity
The 1989 fall of the Berlin Wall was fueled by international pressure and local courage. Modern movements like #MeToo or climate strikes show collective power.


Conclusion: The Unbroken Spirit

History reminds us that darkness precedes dawn. By anchoring in purpose, building communities, and leading ethically, we transform uncertainty into opportunity.

Esin Kaynağı- Inspirations içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Incorporating Shamanic Practices into Your Sessions

copyright: kikasworld.com

Shamanic traditions often focus on connecting with nature, inner wisdom, and altered states of consciousness. Here’s how you could weave these elements into your sensory exploration:


🔮 “Journey of the Senses” – Adding a Shamanic Touch

Duration: 5 minutes (within the 20-minute session)
Goal: To create a unique, mystical experience that encourages participants to explore deeper layers of their consciousness. (online or face to face)


🌌 1. Shamanic Visualization – Animal Guide Journey (4 min)

🌀 Guided Journey:

  • Prepare Participants:
    “Close your eyes and take a few deep breaths. As you exhale, imagine you are in a vast, natural landscape—a forest, a desert, a mountain, wherever you feel safe.”
  • Meet Your Animal Guide:
    “As you walk through this landscape, you notice an animal appearing in the distance. It could be anything—a wolf, a bird, a deer, or even something mythical. Observe its eyes, its movement. Notice how you feel in its presence.”
  • Communication:
    “Approach your animal guide. It has a message for you. Maybe it’s a word, a feeling, or a symbol. What does it want you to know?”
  • Return:
    “Thank your guide. Slowly, bring your awareness back to this room, carrying the message with you.”

🔹 Reflective Prompt:
“What animal appeared for you, and what message did it carry?”


🔥 2. Elemental Breathing – Connecting with Earth, Water, Fire, Air (4 min)

🌀 Breath and Visualization:

  • Earth (Grounding):
    “Inhale deeply, feeling the weight of your body connecting to the earth. Imagine roots growing from your feet, anchoring you down.”
  • Water (Flow):
    “With your next breath, imagine a gentle stream flowing through you, washing away tension and resistance.”
  • Fire (Transformation):
    “Feel a warm, inner flame igniting in your belly, empowering and energizing you.”
  • Air (Expansion):
    “Take a final deep breath, imagining your energy expanding outward like a gentle breeze.”

🔹 Reflective Prompt:
“Which element did you connect with most, and what did it reveal about your current state?”


🌲 3. Nature Sound Immersion – Drumming or Natural Sounds (2 min)

🎵 Audio Experience:

  • Play soft drumming sounds, ocean waves, or forest ambiance in the background.
  • Encourage participants to notice how the sounds affect their body—heart rate, breathing, muscle tension.

🔹 Reflective Prompt:
“How did the sounds change your inner landscape? Did any memories or images arise?”


✨ 4. Creating a Sacred Object (Optional – 5 min)

🎨 Hands-On Activity:

  • Ask participants to find a small object nearby—a stone, leaf, piece of jewelry—and hold it in their hands.
  • Guide them to infuse it with an intention or a quality they wish to carry forward (like courage, peace, or clarity).
  • This object becomes a “power object” they can keep as a reminder of the experience.

🔹 Reflective Prompt:
“What intention did you set for your sacred object, and how does it feel to hold it now?”


🌌 Enhanced Closing Ritual

🌟 Facilitator’s Closing Words:
“As we close this journey, remember that each sense, each breath, and each heartbeat is a doorway into the mysteries of yourself and the universe. How will you carry this awareness into your daily life?”

Psikoloji / Psychology içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Using Your Body as a Therapist

copyright: kikasworld.com

In Gestalt therapy, embodiment and sensory awareness are key, even in an online setting. While the screen creates a physical distance, you can still engage your body and your clients’ five senses to deepen the therapeutic experience. Here are some ways to do that:

1. Using Your Body as a Therapist

  • Posture & Presence: Be aware of your posture, facial expressions, and gestures. Your presence can create a sense of safety and connection.
  • Mirroring: Subtly mirror the client’s body language to enhance attunement.
  • Breath Awareness: Pay attention to your breathing and invite the client to do the same. This helps regulate emotions and creates grounding.
  • Intentional Movement: Use small, intentional gestures to emphasize emotions or thoughts (e.g., leaning in when they share something deep, using hands to express feelings).
  • Anchoring Your Body: If you feel the session is becoming too cognitive, shift awareness to your feet on the ground or how your spine feels to stay embodied.

2. Engaging the 5 Senses

Sight (Seeing)

  • Encourage visual awareness: “Notice what’s in your space right now. What catches your eye?”
  • Use objects in their environment: “Pick an object around you and describe it. What do you notice?”
  • Experiment with eye contact: Instead of staring at the screen, try looking at the camera directly for connection.

Hearing (Listening)

  • Be mindful of tone, pace, and silence—your voice carries a lot of meaning.
  • Ask the client to listen to their environment: “What sounds do you notice around you? What feelings arise?”
  • Use music or humming exercises if helpful.

Touch (Feeling)

  • Encourage body awareness: “What sensations do you notice in your body right now?”
  • Ask them to press their feet into the ground or touch an object near them.
  • Use gestural awareness: If a client clenches their fists, ask, “Can you exaggerate that? What happens when you do?”

Taste (Tasting)

  • If relevant, invite them to take a sip of tea or water mindfully.
  • Ask about taste memories connected to emotions or experiences.

Smell (Scent)

  • Invite them to notice any smells around them.
  • Suggest using essential oils or a candle as an anchor.

3. Bringing Awareness to the Online Experience

  • Explore how being online feels in their body: Do they feel tense, relaxed, distant?
  • Use creative techniques: Ask them to move their hands in different ways to express emotions.
  • Play with screen dynamics: “What happens if you move closer or further away?”
gestalt içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Using channeling in Gestalt Therapy?

copyright: kikasworld.com

There aren’t many well-documented cases of Gestalt therapists explicitly using channeling in the spiritual or metaphysical sense, but some Gestalt practitioners have explored intuitive, transpersonal, or altered-state experiences within the therapy process.

1. Gestalt Therapy and Channeling-Like Practices

While Gestalt Therapy is not inherently spiritual, some of its techniques—especially dialogue with different parts of the self, dream work, and embodied awareness—can resemble forms of inner channeling or accessing deeper wisdom. Some key connections include:

  • Empty Chair Technique as a Form of Inner Channeling
    • Clients often “speak to” or “become” different parts of themselves, past relationships, or even abstract concepts (e.g., their own future self or wisdom figure).
    • This process can resemble spontaneous channeling of unconscious material or intuitive knowledge.
  • Dream Work and Spontaneous Imagery
    • Gestalt dream work often involves clients stepping into different dream elements (e.g., speaking as a mountain in their dream).
    • This can sometimes evoke insights that feel like channeled wisdom from a higher self or unknown source.
  • Arnold Mindell and Process-Oriented Gestalt Therapy
    • Arnold Mindell, influenced by Gestalt, developed Process-Oriented Psychology, which integrates dream work, body signals, and altered states of consciousness.
    • His work explores how inner voices, energetic fields, and even seemingly mystical insights can be valuable in therapy.

2. Gestalt Therapists Who Explored Spiritual or Transpersonal Dimensions

Although not directly using channeling, some Gestalt therapists have integrated transpersonal insights:

  • Fritz Perls (Founder of Gestalt Therapy)
    • Perls spoke about tapping into a deeper intuitive self through present-moment awareness and creative expression.
    • His late workshops at Esalen Institute had elements of spontaneous, free-flowing, and intuitive exploration, which some describe as semi-trance-like.
  • Claudio Naranjo ( therapist and spiritual seeker)
    • Integrated Gestalt with meditation, shamanic wisdom, and altered consciousness.
    • His work with psychedelics and spirituality suggests a bridge between Gestalt Therapy and mystical experience.
  • Jean Houston (Human Potential Movement, Gestalt Influences)
    • Explored trance states, mythic imagination, and expanded consciousness in a way that overlaps with Gestalt principles of embodied awareness and creative engagement.

3. Could Channeling Be Integrated into Gestalt Therapy?

Gestalt Therapy could support self-induced channeling experiences in ways that feel natural:
✅ If channeling is seen as an intuitive dialogue with the self, it aligns with Gestalt’s belief in accessing deeper self-knowledge through direct experience.
✅ If clients feel they are accessing guides or wisdom figures, Gestalt might explore the experience phenomenologically, asking “What does this voice feel like?” rather than analyzing its validity.

gestalt içinde yayınlandı | , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Gestalt Therapy and Sufism: Commonalities and Transformative Insights

Gestalt Therapy and Sufism, originating from distinct traditions—one rooted in modern Western psychology and the other in Islamic mysticism—offer profound insights into human transformation, self-awareness, and wholeness. Despite their different cultural and historical backgrounds, both share a deep focus on direct experience, present-moment awareness, and the integration of opposites. This paper explores the commonalities between Gestalt Therapy and Sufism, highlighting their contributions to personal and spiritual growth.

1. The Primacy of Present-Moment Awareness

Gestalt Therapy places strong emphasis on the “here and now,” encouraging individuals to remain fully present with their emotions, thoughts, and bodily sensations. This awareness fosters self-regulation and personal growth. Fritz Perls, the founder of Gestalt Therapy, famously stated, “Lose your mind and come to your senses.”

Similarly, Sufism teaches the importance of being fully present with God (the Divine), cultivating deep awareness through practices like zikr (remembrance of God), meditation, and poetry. As Rumi said, “Be like a river in generosity and help, be like the sun in compassion and mercy, be like the night in covering others’ faults.” The mystical path in Sufism urges practitioners to detach from past regrets and future anxieties, focusing on the immediacy of divine presence.

2. A Holistic View of the Self

Both traditions view human beings as integrated wholes:

  • Gestalt Therapy integrates mind, body, and emotions, rejecting artificial separations between thought and feeling.
  • Sufism embraces the unity of heart, mind, and soul, advocating for a balanced spiritual and worldly life. As Rumi expressed, “You were born with wings, why prefer to crawl through life?”

3. Experiential Learning and Direct Experience

Rather than relying solely on intellectual knowledge, both traditions prioritize experiential learning:

  • Gestalt Therapy employs techniques such as role-playing, the “empty chair” exercise, and heightened bodily awareness to facilitate transformation.
  • Sufism encourages direct experience of divine love and mystical states (hal) through poetry, dance (such as the Whirling Dervishes of Mevlevi tradition), and spiritual companionship (sohbet). Rumi encapsulated this experiential essence in his words: “Don’t grieve. Anything you lose comes round in another form.”

4. The Paradoxical Nature of Change

The Paradoxical Theory of Change in Gestalt Therapy posits that true transformation occurs when individuals fully accept themselves as they are, rather than striving to become something else. Perls articulated this by saying, “Change occurs when one becomes what he is, not when he tries to become what he is not.”

Similarly, Sufism emphasizes tawakkul (trust in God) and fana (the dissolution of the ego). Rather than forcing spiritual progress, the seeker surrenders to divine will, allowing transformation to unfold organically. Rumi’s wisdom aligns with this: “Try not to resist the changes that come your way. Instead, let life live through you.”

5. The Role of Dialogue and Relationship

  • Gestalt Therapy follows Martin Buber’s “I-Thou” philosophy, fostering authentic relationships and self-discovery through direct engagement with others.
  • Sufism values the teacher-student relationship, as well as deep conversations (sohbet) among seekers. The Sufi path is often navigated through the wisdom imparted by a Murshid (spiritual guide), emphasizing relational and communal growth. Rumi beautifully described the importance of companionship: “Be with those who help your being.”

6. The Integration of Opposites

Gestalt Therapy helps individuals embrace their internal polarities—such as strength and vulnerability, love and fear—leading to a more integrated self.

Sufism also teaches about divine paradoxes, such as the balance between jalal (God’s majesty, severity) and jamal (God’s beauty, gentleness). The seeker is encouraged to recognize and integrate these dualities within themselves, achieving spiritual balance. Rumi said, “Don’t get lost in your pain, know that one day your pain will become your cure.”

7. Healing through Awareness and Love

  • Gestalt Therapy asserts that self-awareness is the key to healing and personal transformation. Perls emphasized, “Awareness per se—by and of itself—can be curative.”
  • Sufism places love (ishq) at the center of its teachings, viewing it as the force that dissolves the ego and leads to divine unity. Rumi poetically expressed, “The wound is the place where the light enters you.”

While Gestalt Therapy and Sufism emerge from different traditions, their shared emphasis on presence, holistic integration, paradox, and love highlights their mutual potential for personal and spiritual development. By examining these commonalities, we gain deeper insight into how psychological and spiritual traditions can inform and enrich one another, offering complementary pathways to self-realization and wholeness.


gestalt içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Unfinished Business in Gestalt Therapy

With the valuable permission of my teacher, I have transcribed this enjoyable conversation on unfinished business in Gestalt therapy, which took place between Prof. Dr. Hanna Nita Scherler and her student PCC,Derya Duman, who received her Gestalt training from her.

Prof.Dr. Hanna Nita Scherler is a distinguished clinical psychologist, educator, and dedicated advocate of Gestalt methodology as a holistic approach to life and therapy.

She serves as a faculty member at Hasan Kalyoncu University and maintains a private practice where she works with individuals, couples, and professionals, offering psychotherapy, supervision, and personal development workshops. With a rich academic background—including a BS in Business Administration-Marketing, dual master’s degrees in Social and Clinical Psychology from Boğaziçi University, and a PhD in Clinical Psychology from Fielding Graduate University (USA)—she uniquely bridges interdisciplinary insights into her practice. Her expertise is further anchored by foundational Gestalt training at the Gestalt Institute of Cleveland and decades of collaboration with international programs in Israel, Georgia, and beyond.

A specialist in process intervention, Prof.Dr. Hanna Nita Scherler is renowned for her dynamic, experiential approach, working in the “here and now” to transform entrenched patterns into pathways for growth. Her multicultural competence, honed through years of engagement with diverse ethnic, religious, and cultural communities, informs her inclusive and adaptive style.

Currently, she is deeply exploring the intersection of universal consciousness and Gestalt principles, a theme she integrates into her educational seminars. Accredited by the European Association for Gestalt Therapy (EAGT) and holding EuroPsy certifications in both Psychology and Psychotherapy Prof.Dr. Nita Scherler is also an active member of the Turkish Psychological Association’s Specialization in Psychotherapy National Awarding Committee.

DD: Welcome, Professor.
HNS: Welcome to you too. Thank you so much for inviting me and giving us the chance to spend this meaningful time together.

DD: Thank you for accepting the invitation so quickly and opening your heart—and for letting us use this space. Thank you for welcoming us in your office. I’m excited, and it probably shows! But what I most want to ask—and hear from you—is this: What is “unfinished business”? How can I spot clues of it in my life? I know it’s too vast for a single podcast, but I’d love a starting point.

HNS: Think of it this way: When we plant a daisy seed, it contains all the components of the final daisy. A tomato seed holds all the components of a tomato. Humans are the same. When born, we carry all the components of our adult selves. Now, by “components,” I don’t just mean physiological, chemical, or water-based elements—there are many. But for our topic, let’s focus on emotional, cognitive, and behavioral potential. What does this mean? A person holds the potential to be hardworking and occasionally lazy. To be truthful and tell white lies. To be punctual or late. To prioritize health or indulge carelessly.

We’re born with a foundation that contains all potentials—what I metaphorically call the “88 keys,” like a piano keyboard. The problem begins during socialization. Parents might say, “Crying isn’t good,” or “Curiosity is bad.” Someone else might teach, “If someone hits you, hit back twice.” We learn to interpret stimuli, assign meaning, and behave based on interactions with caregivers. This becomes our “social software.”

Social software only uses a fraction of our “natural software” (the 88 keys). The natural software is vast, while social software reflects the behaviors, thoughts, and emotions caregivers “greenlight.” So, the seed contains all components of our potential, but we might not use them—either because we’re unaware of them or because using them in childhood led to pain we want to avoid.

These neglected parts of our existential foundation are our “unfinished business.” Why “unfinished”? The term stems from Gestalt and humanistic psychology, which say humans are driven by self-actualization. Not perfectionism, but the flexibility to play as many of the 88 keys as possible, responding to life’s needs. Unfinished business persists because those unused keys are energy-charged. They push us to revisit them, shouting, “Look at me! See me!”

The age of the person struggling matters. A child upset about being excluded has every right to feel that way—peer connection is vital at 10. But if a 40-year-old reacts with the same intensity to friends not inviting them, something’s off.

What I mean is, during certain developmental stages, we integrate with certain things more intensely than we might in later years. Similarly, the need to differentiate from others or situations can vary with age. We must consider this context.

DD: Years ago, in your lecture on conscious development, you explained this so beautifully—I remember thinking, “If only every parent-to-be had to take this course before having children!” I still believe it’s invaluable. So, if someone is struggling and signaling distress, we need to approach them by understanding what they’re ready for—not imposing what we think is right. The art lies in offering what they need and are prepared to receive. You once gave an example that stuck with me: A client’s “unfinished business” might only surface in the 10th, 20th, or 30th session. Until they’re ready, we can’t open that door.

HNS: Exactly. This journey isn’t about fixing problems. It’s about companionship, witnessing, and walking alongside someone—not controlling outcomes. Growth happens in the process, not at the destination. Today, I taught about Carl Rogers’ person-centered therapy. His method emphasizes unconditional acceptance: meeting clients without judgment, regardless of what they share.

A student asked, “If a client says, ‘I’ve gained weight and can’t lose it,’ how would humanistic therapy help?” It’s a fair question! The answer isn’t about “fixing” the weight. Instead, we treat the issue as a lens to explore broader patterns: How does this person engage with challenges? What questions do they ask themselves? How do their thoughts, emotions, and body respond? The goal isn’t to hand them a fish but to teach them how to fish—building resilience, not solutions.

Humanistic and existential approaches agree: Life will always have dissatisfaction. Health issues, loss, relationship struggles, self-doubt—they’re inevitable. Chasing a “problem-free” life is delusional. The real skill is learning to surf life’s waves of discontent. Toxic positivity distracts us; true growth comes from staying present.

Life’s purpose isn’t happiness. That’s a flawed hypothesis. Experiences aren’t “good” or “bad”—they’re neutral. Our task is to meet them fully: feel them, process them, and move through them.

DD: You explain this so beautifully. Listeners might think, “If only it were that simple!”

HNS: It is simple

DD: Let’s dive deeper into that simplicity, Professor. Many listeners—especially those who overthink or struggle to hear their inner voice—might benefit from practical guidance. How can they reconnect with their bodies and emotions, name their experiences, and begin self-discovery?

HNS: Let’s revisit universal developmental stages. Our first awareness begins within a family. Initially, it’s physical—we recognize our bodies. By age 2-3, children start preschool, forming friendships. They’ve already begun distinguishing their bodily boundaries. Next, they learn emotional boundaries through interactions: “I pushed someone, they cried—I didn’t. Others laugh, but I’m not.” They realize, “I have a body, but feelings differ.”

As language develops, they perceive thoughts—their own and others’. This sparks volitional power, shifting from family-centric identity to individual agency. These “self-centered” stages dominate early life: my toys, my friends, my roles (parent, CEO, etc.).

Around age 35, Jung noted, people start recognizing our shared humanity. A CEO and an employee, a parent and a child—all want love, understanding, respect, and purpose. How we express these desires varies, but the core is universal. This realization loosens the grip of “me, mine, my achievements.”

But this shift isn’t linear, right? Life disrupts our attachments. Exactly. When roles or possessions defining us—a car, a title—are challenged, we’re forced to ask: What truly anchors me? These questions nudge us from individual will toward surrender to universal will. What’s left to hold onto?

The present moment. Not abstract ideas, but tangible bodily sensations, emotions, and thoughts. As we shed mental constructs, we start experiencing depth. Fear? My muscles tense, breath shallow—just like yours. Joy? My body expands, breath deepens—just like yours. What triggers these emotions fades in importance; the embodied experience unites us.

This awareness liberates. We stop chasing “I want this car, that title” and ask: What will I contribute? What aligns with the universal flow?

So freedom lies in releasing ego and embracing shared humanity? Precisely. It’s not about erasing individuality but transcending it to touch what’s timeles

HNS: Let me underline again: the stages I’m talking about require sufficient struggle. By “sufficient struggle,” I mean that the answer I give to the question “Who am I?” can be defined by my body, my friendships, my partner, my spouse, my children, the material possessions I own. There’s nothing wrong with this. These are stages we must experience, in my opinion. We’ll live through these first, of course—we should live them. I don’t want this to be misunderstood as “Should we own nothing?” No, that’s not what I’m saying. But let’s not answer the question “Who am I?” with those things. Because when we do, whatever we’ve defined as the answer to “Who am I?” becomes a threat to us if it’s threatened or lost.

DD: If I realize I’m going to be fired, I can experience this as a death threat.

HNS: When the answer to “Who am I?” becomes “my experiences”—even if I have nothing, I still have my experience. Do you understand? When I arrive at that experience, the question becomes: Where will I place my will? What will I direct my agency toward? If my purpose is no longer tied to material things, the answer, in my view, is universal. If we can take steps to actualize ourselves in alignment with our inner voice, no one’s inner voice differs from another’s. Because we are parts of the same whole—representations in separate bodies. If we are representations of a whole in different bodies, Body A, Body B, or Body C doesn’t matter. Let me give an example:

Suppose you’re an HR manager, and the company owner says: “Derya, the economy is terrible. As you know, our company hasn’t been profitable lately. Could you talk to the employees about staying with us for a while with much lower pay?”

Now, you first ask yourself: Do I want to stay for very low pay? Most likely, you don’t.

Option A: Even though you know you don’t want it yourself, you say, “Okay, I’ll do it,” just to please the boss or avoid losing your job. You then pose this question to the employees, even though you know they won’t want to work for low pay either. I’ll stop here.

Option B: If I’m not okay with this, no one will be. Why would I ask them this question when I know they won’t be okay with it either? So you turn to your boss and say: “I can’t ask the employees this. I’m sorry.” These are two vastly different ways of exercising agency.

If you choose the first option, you lie to yourself.

DDLack of loyalty to yourself crossed my mind…

HNS: When you lie to yourself, you betray the natural flow of existence—like rowing against the current. If planted knowledge manifests in everything, like a flower or tomato plant, we need to leave it in sunlight and water it. Can we say to a tomato: “Sorry, I can’t water you for a while, but still be a tomato”? It’s the same. You must see this parallel. When you ask yourself this, your inner voice tells you: If you pose a question to others—whose nature is the same as yours—that you wouldn’t accept for yourself, you betray the whole. But when you don’t pose the question because you know others are one with you, you honor the present moment’s truth. The agency you exercise is, in fact, the agency of the whole. Life is this. Not “What does Nita want?” but “How does Nita channel the voice of the whole?”

The ego is a tiny part of the 88 keys—that’s what I meant earlier. You must let the ego die. You must gradually encompass and transcend the things you call “me” so that the “I” ceases to be a distinct shape. That’s why, though we’re born with all these potentials, we aren’t at that level of consciousness yet. Tribal consciousness, school, and other things… That’s why we must define ourselves so strongly as “me, me, me” until…

DD: Professor, I also want to ask this: We talked about the importance of experience, especially “what’s happening here and now in my body.” Let me underline again—while the soul might be harder to grasp, for those fortunate enough to work with you, we define existence through three dimensions: what’s happening in your body, mind, and emotions.

Now, when I react to a stimulus in the “here and now,” is it truly a response to the present moment, or is it influenced by past patterns—like how Derya at age 7-8 found certain behaviors useful and now unconsciously repeats them? I know I phrased this confusingly, but you get the idea. Do you have an example? Let’s walk through one for clarity.

For instance: Imagine someone who grew up in a large family as the youngest child, especially in financially strained circumstances. To be heard, they had to shout, fight for their rights, or escalate aggression. Now, in a democratic workplace with a healthy culture, they might still act overly assertive or tense situations unnecessarily—even though no one is dismissing them like in childhood. Maybe out of habit, or because “this is how I got what I needed back then.”

HNS: Let’s frame this as past vs. present. In the past, in a crowded family, this person had to amplify their voice to differentiate themselves. Only by being loud could they be heard. Back then, this “rowdy” behavior was functional.

DD: Otherwise, they wouldn’t get their share—food, attention, etc.

HNS: Exactly. It worked in that time and place. The person learned it quickly, saw it was effective, and internalized it.

DD: Like storing it in a saddlebag…

HNS: Fast-forward 30 years. Now, they’re in a democratic workplace. Let’s say they want something and default to their “rowdy” method from the saddlebag. They don’t know any other way. Even if they’re educated or hold titles, when their inner child is triggered, all that sophistication vanishes. The triggered emotion takes over. What emotion? “The only way to get what I want is to act like I did as a child.”

Telling this person, “Why are you like this? It’s unnecessary!” is pointless. Their mind might hear it, but their heart won’t. The path between mind and heart is long. From a Gestalt perspective, the way to bridge it is:

In quiet reflection, the person can ask: “Today, in that situation, why did I react that way? How did I interpret the event? What belief drove me—’If I don’t do this, I won’t get what I want’? Does this feel familiar? Yes—deeply familiar. From childhood. I’ve always done this. Let me go back as far as I can remember, revisit childhood, and articulate (out loud or in writing) how that version of me perceived, interpreted, and experienced events. Describe it as if it’s happening now.

Re-experience the fear of not being heard, the helplessness, and the lack of support. Let the body, which stored these memories, relive them.

Healing happens when: After giving voice to that inner child and validating its emotions, the present-day self offers love, containment, and support to that younger part. “If I hadn’t acted rowdy back then, I’d have felt awful. I didn’t receive understanding or support. Today, I’m responsible for giving myself the care, protection, and compassion I needed but didn’t get.”

DD: So the adult self teams up with the inner child—parenting it, in a way.

HNS: Yes. When the adult self acts with containment, compassion, and support toward the inner child, this isn’t a one-time fix. It’s a practice. Each time the inner child is triggered and I respond this way, the intensity of the trigger gradually diminishes.

DD: By containing and transcending it—recognizing that the old behavior was functional then—the adult self can now choose differently: “I can make myself heard without being rowdy.” For those new to this, how do we start? You’ve mentioned speaking aloud or writing. Does it depend on where a person feels safer?

HNS: The key is expression—the emotion must find an outlet. Writing is a beautiful form. Speaking is too, but not silently in your head. It needs to come out. The body doesn’t care who you’re talking to; your cells care whether the energy they hold is expressed or not.

Have you seen Bruce Willis’ The Kid from the ’90s? It’s a great film for anyone working on themselves. It illustrates how to use “I” language and sensory grounding. For listeners, it’s a helpful roadmap.

HNS: Expect struggle. This isn’t theoretical. When you’re triggered, ask: What am I experiencing right now? Expand it to: What sensations am I feeling in my body?” Warmth, coldness, sweating, trembling, a stabbing sensation, tension in specific muscles, a headache, or a knot of pain somewhere—all are clues.

DD: There’s a part of me screaming, “See me! See me!”

HNS: There’s a sensation in the body—tingling, numbness. This is a topic in itself. Many might ask, “Wait, am I supposed to feel something in my body?”

During times of struggle, the worst thing a person can do to themselves is weaponize their mind to produce agony. Imagining a thousand “what if” scenarios—none of which have happened—and stressing over them as if they’re real. That’s self-sabotage. The mind hates idleness. Give it a job—but not agony-making. Task it with translating the body. Let it act as a decoder: “What am I sensing in my body right now?” This keeps you anchored in the present. But if the mind leaps to crafting misery, the present slips away. You’re punishing yourself with a fictional future.

Ask:

  • What sensations am I feeling?
  • What emotions accompany them? (Name them: fear, jealousy, sadness, anger.)
  • What thoughts arise? Observe them distantly—don’t engage. It’s like unwanted guests at your door. You might say, “Not home!” or let them in but leave them in a room while you focus elsewhere.

DD: Watching your group sessions, I notice how cunningly the mind distracts people from what truly matters.

HNS: Humans are fascinating. We crave something deeply while simultaneously doing everything to avoid attaining it.

DD: But no one would admit to this.

HNS: The desire lives in the mind as a fantasy, but our actions betray it.

DD: It’s the gap between conscious intent and awareness

HNS: Take weight loss. “I want to lose weight, but I’m too busy to cook or exercise. Stress makes me raid the fridge.” Lies. Lies. You’re refusing to take responsibility.

DD: Are your intentions even genuine? Maybe you’re chasing a 38-inch waist because others did post-pregnancy—not because you need it. You’ve internalized external expectations.

HNS: Or “I want to spend more time with family.” But it “doesn’t happen.” No—it’s not that it “doesn’t happen.” You’re choosing not to prioritize it.

DD: Taking responsibility…

HNS: Responsibility is agency—my will, my choice.

DD: If we dive into victim psychology or transactional analysis here, it’s so easy to regress into that childlike state in daily life—blaming the boss, spouse, or kids. It’s like I’m not even in the driver’s seat of my own life. But as you said, the adult self is here, in control, and that brings responsibility. Years ago, in a healing workshop, we discussed how “the healing we seek is often found in the last or hardest place we’d think to look.” I’ll share my own example: When I first started working with you, I had facial paralysis. I went through all Western medical procedures—physiotherapy, cortisone treatments—while also beginning my two-year foundational training in Gestalt psychology. Back then, personal growth felt abstract, intangible. Your approach felt natural—rooted in psychology and science. But during that time, I also attended an energy work session (something I’d have laughed at earlier). Through bodywork with you and those energy practices, my face healed significantly—only my right eye muscles remained weak. This firsthand experience showed me how healing emerges where we least expect it. Why does our healing hide in the last place we look? Is it resistance? If our intentions are sincere, will we always find it?

HNS: I’ll answer by framing personal will surrendering to universal will. No one knows where healing lies. In my own struggles—after embracing this awareness—what I do when challenged is define the struggle itself and consent to face it. I don’t obsess over outcomes. We call this the fertile void. Why “void”? Because, unlike going to the store or retiring from a job, I don’t know where I’m headed or what I’ll experience. It’s about the quality of presence: not “taking” but receiving—opening my hands and accepting what comes. I’m not framing this as “a higher power knows better,” but about staying present. Giving myself permission to live each moment deeply frees the next moment. When multiple free moments stack, creativity blooms. I become attuned to possibilities I’d previously missed.

DD: It’s like tuning my frequency to 100—only then can I hear its signal. At 90-95, I’m just flailing, deaf to what’s coming.

HNS: Here’s a metaphor: If I fixate on “I must keep my job, stay healthy, stay happy,” I become blind to anything beyond those fears. But when I focus on the profoundness of the present—giving myself permission to fully experience it—a deep calm emerges. No rushing, no catching up. The urgency is my mind’s projection, not the moment’s truth.

If I close my eyes and ask: How am I breathing? How open are my nostrils? What scents, sounds, textures do I notice? Is the chair warm, cold, smooth, rough?—describing these anchors me. To do this, I must release mental grip. Otherwise, how can I describe the now while worrying about tomorrow’s exam or debt?

DD: Yes, that’s the resistance we’re accustomed to.

HNS: It’s a choice. If you decide not to focus on your body (like the chair example), know this: Whoever commits to this path has already dared to face the darkness and uncertainty at its beginning. Without living through it, you can’t stay on the path. But here’s encouragement: No matter how dark, unknown, or unbearable it seems, if you intend to stay, a possibility aligned with the depth of your intention will open before you—uniquely tailored to your current needs.

DD: That’s why each person’s path and “prescription” will be distinct—their own sacred homeward journey. It reminds me of Bill Plotkin’s metaphor: You build your house with your own hands, brick by brick. But when the call comes, you must be ready to leave it behind, even burn it down, and step into the unknown.

HNS: Let me share a story from 2013. My father passed away on a Sunday. The day before, we’d shared a meal. It was May—he loved jasmine flowers and had just smelled them. His death the next day blindsided me. I wasn’t ready to close that chapter. Shortly after his burial, while walking, a wave of grief hit me: “I miss him so much. I want to see him.” Years earlier, he’d fallen from a building, broken his back, and doctors said he’d lose feeling in his legs and need a wheelchair. Stubbornly, he kept walking—slowly, hunched, dragging his feet. As I cried, I saw a cat with paralyzed hind legs, dragging itself like he did. It felt surreal. By surrendering to the grief instead of resisting it, something unexpected appeared—a substitute, a message. It comforted me.

DD: Like you always say: “Messages come, but are our eyes and ears open?” This is such a precious example.

HNS: When you permit yourself to “get lost” in the experience, you don’t truly lose yourself.

DD: On the contrary! It’s like entering a tunnel you thought had only one exit, but surrender reveals countless doors and paths you never knew existed. Thank you so much.

gestalt içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Resistance

This is a English translation of a Turkish language Instagram conversation between Dr.Tayfun Çalkavur and Prof. Dr. Nita Scherler discussing resistance in the context of therapy, using examples from Gestalt approach. Published with the kind permission of Prof.Dr.Nita Scherler.

Prof.Dr. Hanna Nita Scherler is a distinguished clinical psychologist, educator, and dedicated advocate of Gestalt methodology as a holistic approach to life and therapy.

She serves as a faculty member at Hasan Kalyoncu University and maintains a private practice where she works with individuals, couples, and professionals, offering psychotherapy, supervision, and personal development workshops. With a rich academic background—including a BS in Business Administration-Marketing, dual master’s degrees in Social and Clinical Psychology from Boğaziçi University, and a PhD in Clinical Psychology from Fielding Graduate University (USA)—she uniquely bridges interdisciplinary insights into her practice. Her expertise is further anchored by foundational Gestalt training at the Gestalt Institute of Cleveland and decades of collaboration with international programs in Israel, Georgia, and beyond.

A specialist in process intervention, Prof.Dr. Hanna Nita Scherler is renowned for her dynamic, experiential approach, working in the “here and now” to transform entrenched patterns into pathways for growth. Her multicultural competence, honed through years of engagement with diverse ethnic, religious, and cultural communities, informs her inclusive and adaptive style.

Currently, she is deeply exploring the intersection of universal consciousness and Gestalt principles, a theme she integrates into her educational seminars. Accredited by the European Association for Gestalt Therapy (EAGT) and holding EuroPsy certifications in both Psychology and Psychotherapy Prof.Dr. Nita Scherler is also an active member of the Turkish Psychological Association’s Specialization in Psychotherapy National Awarding Committee.

Tayfun Çalkavur: How did this conversation come about? You mentioned, Professor, that when people come to therapy, 90% genuinely want to change. Yet, when invited to use their existing resources differently, they always find excuses. You defined these excuses as resistance and introduced our famous theme: “We don’t poke at excuses/resistance. Resistance is part of the change process. Resistance is actually an invitation—one we often fail to hear.”

This year, I’ve had pneumonia three times, including this week. Still, I’m not “hearing” it. What is resistance? Where does it make life easier? Where does it complicate things? The floor is yours.

Prof. Dr. Nita Scherler: With so many questions in a row, I almost felt like resisting! First, thank you—conversing with you is always a pleasure. Doing this in front of an audience makes it even more special.

Everything I’ll say stems from my philosophical grounding. I position myself within humanistic and existential traditions, particularly Fritz Perls’ Gestalt approach. In Gestalt, the core concept is “contact.” What do we make contact with? With the need arising in the here and now.

For example: You announced this live broadcast for 6 PM, so many tuned in to listen. Their need in this moment was to connect, and they acted on it. Hopefully, the content will satisfy them.

If we need the bathroom and go, we’re meeting our present need. Needs in the moment can be physical (hunger, sleep), emotional (expressing anger, joy, fear), mental (seeking knowledge, asking questions), or spiritual (prayer, meditation, admiring nature). In short, contact is central—it’s about engaging with the present need.

Now, linking this to resistance: Resistance is avoiding contact with the present need. It’s the emotional, mental, or behavioral mechanisms blocking the fulfillment of what arises now.

Take a child asking, “Why? What’s this?” If the mother answers, all is well. But if she says, “Hush! Stop asking so much!” or ignores the child, the child creatively adapts to preserve her love. “Curiosity isn’t good for my relationship with Mom,” they learn. Years later, this child—now an adult with a degree and job—joins a new workplace. They need to ask questions but hold back. Why?

“I shouldn’t bother anyone. They’re too busy.”
“I can’t reveal my ignorance—they’ll think I’m incompetent.”
“If I ask and get rejected, it’ll hurt.”

They’re aware of these fears but not that their behavior stems from childhood patterns. The resistance—not asking—is unconscious, rooted in old creative adaptations. Resistance isn’t defiance; it’s a survival strategy turned obstacle.

Tayfun Çalkavur: So we’re arriving at what you call the “crime scene,” aren’t we?


Prof. Dr. Nita Scherler: Yes. In this example, the person’s present-moment need is to ask questions and learn. But their behavior doesn’t serve that current need. Instead, their behavior is still oriented toward fulfilling the need they had decades ago: to avoid losing their mother’s love and approval. They’re still operating with an outdated “exchange rate,” so to speak, even though the “currency” has changed dramatically. That’s resistance in a nutshell.

This is unconscious resistance—acting out of habit, unaware of the resistance itself.

Now, let me give an example of conscious resistance. Right now, I’m speaking, and you’re listening. I’m sure your family at home might want you to do other things, but you’ve chosen to be here. You’re resisting those demands consciously.

Another example: When I snorkel in Kaş, I love watching sea turtles and fish. But I don’t use a snorkel—it bothers me. I just wear goggles. In those moments, I consciously resist breathing through my nose or mouth. Here, resistance is healthy.

When we make conscious choices, we inevitably resist other options. This is functional. Resistance, whether functional or not, redirects energy. That’s why I say we must respect resistance, not poke at it. Poking at resistance only makes people cling to it harder—like trying to snatch someone’s umbrella in the rain. They’ll just find a bigger, firmer one. Instead, we should ask: What threat is this person perceiving, and how are they trying to protect themselves?

For example, if a client avoids eye contact in therapy, I don’t say, “Look at me.” Instead, I say, “I notice you’re avoiding eye contact. Let’s try something: deliberately avoid looking at me for 5-10 minutes. Then, ask yourself what you’re experiencing. Later, try to meet my gaze and reflect on that experience too. Share both with me.” This helps us explore the resistance. It’s not about forcing change but understanding: “I see you can’t look at me. I sense it feels threatening. Let’s support you in not looking, so we can uncover what this means together.”

Tayfun Çalkavur: You mentioned functional and non-functional resistance. How can people recognize this in their own lives?

Prof. Dr. Nita Scherler: Challenges are always treasures. It’s only when we struggle that we’re invited on an inner journey. There’s no point in randomly asking, “Am I resisting here or not?” A person can only recognize resistance when they feel challenged. Struggling means that the defense mechanisms I’ve relied on no longer protect me as they once did from perceived threats. In other words, resistance is how we cling to certain defense mechanisms or behavioral patterns.

Let me expand: Resistance is the organism’s (the human existence across its four dimensions) way of setting boundaries in the here and now. Contact happens at the boundary—how do I define that boundary? For instance, earlier, you asked many questions in a row, and I almost resisted. You’re perceptive and open, but by asking one question after another, I might set a boundary, either playfully or directly. When we set boundaries consciously, we shape the contact. But when boundaries are unconscious, they stem from patterns learned in past relationships with caregivers. If I don’t question these patterns or see my struggles as invitations to grow, I keep applying outdated ways of being to my present life—and that’s where resistance clashes with reality.

Take this example: Suppose I grew up in a family where I always had to plan, manage, and organize everything. Back then, controlling every detail might have been functional. Now, imagine I marry someone laid-back. We plan a vacation, and I say, “Let’s decide now where we’ll have breakfast, lunch, and dinner every day. Let’s book reservations—spots might fill up!”

My husband replies, “Who knows if we’ll even want to eat out that day? Maybe we’ll just grab a sandwich.”

I snap, “You always do this! You leave me hanging! I need to know what to expect!”

Here, how am I setting my contact boundary? By demanding clarity and control. How does my husband set his? By saying, “Let’s see what the day brings.”

Contact occurs at the boundary. At this edge, we either merge (agreeing with the other) or differentiate (asserting our will and separating). In this case, my need to control is a constant push to assert my will. Resistance becomes dysfunctional when we rigidly default to merging or differentiating, regardless of the situation. Functional resistance requires flexibility: Can I choose, based on the present need, when to merge and when to assert myself?

If I always insist on my way or always say, “Whatever, I’ll go along,” that’s unconscious, automatic resistance—and it’s dysfunctional.

Tayfun Çalkavur: Would you say one of the toughest parts here is correctly identifying the need at play, Professor?

Prof. Dr. Nita Scherler: Let me rephrase the word “correct.” What’s crucial is identifying the need arising in the present moment. People often rush to assign automatic meaning to it without giving themselves space to truly define it. When this happens, their behavior doesn’t serve the present need—it stifles it.

Does conscious resistance have functions? Absolutely. Resisting consciously means I can choose. It means saying, “I’ll do this, not that.” It allows me to calibrate life’s tensions and protect myself from perceived threats.

Take my own example: Every morning, I prioritize exercise. What am I resisting here? The urge to sleep in, indulge in comfort, or avoid physical effort. By choosing to exercise, I balance two needs—staying healthy and managing my workload. Post-workout, I feel energized, motivated, and more engaged with my tasks.

For me, stagnation is a threat. Mindless eating, avoiding movement, neglecting my body—these feel like unconscious acts of self-betrayal. Exercise shields me from this threat. This is the benefit of conscious resistance.

Unconscious resistance, however, is automatic. It’s thoughtless repetition—like the new employee who doesn’t ask questions, or the person who micromanages everything. Others might lash out when stressed to avoid vulnerability, insist on handling everything alone, or derive meaning only by helping others. Some even label people as “oppressors” to justify their stance. These are all ways of rigidly setting contact boundaries without awareness.

Why is this dysfunctional? Life is never static—it’s constant change. If I rigidly assert control or passively acquiesce to everything, I shut myself off from growth. I camp in my comfort zone, even if it breeds unhappiness. As I often say: The effort spent resisting is far greater than the effort required to face what we fear. Clinging to resistance exhausts us. Letting go—allowing life to unfold—often demands far less energy.

Tayfun Çalkavur: Opportunities arise in succession, inviting us to engage with them.

Prof. Dr. Nita Scherler: Let’s also touch on dependencies. All addictive behaviors can be seen as forms of resistance. Take alcoholism: whenever someone encounters a stimulus they avoid confronting, they automatically think, “I can’t handle this,” and turn to alcohol, cigarettes, gambling, or substances. They choose the familiar escape—knowing exactly how it’ll feel—over facing the discomfort. It’s like a dog chasing its tail, trapped in a cycle.

What defines the quality of contact? We’re always in contact with something—even in silence. Contact is functional if it meets the present need; if not, it’s dysfunctional. Repeating resistance here means avoiding genuine engagement.

Tayfun Çalkavur: When we don’t address our core needs, we seek substitutes. How do resistance and substitute satisfactions relate?

Prof. Dr. Nita Scherler: Let me illustrate. Suppose I grew up in a principled family where everyone kept promises and acted respectfully. Now, I tutor children and agree on 12 sessions with parents, outlining schedules in writing. But some cancel last minute, refusing payment. If I grew without such principles, I might rage, insisting, “They should change!” This urge to “fix” others is a substitute satisfaction. The healthier response? “Some will pay, some won’t—that’s life.” Resisting this acceptance exhausts me.

Another example: Someone who clawed their way to success through hardship might still believe, “Life must be hard.” Even when things ease, they perceive nonexistent struggles—another substitute satisfaction. Substitute satisfactions are resistance in disguise.

Tayfun Çalkavur: Can pausing between sensation and awareness—slowing reactions to unmet needs—help?

Prof. Dr. Nita Scherler: Briefly, yes. Resistance blocks us from responding authentically. Instead of reacting, ask: “What am I experiencing NOW?” In Gestalt, this means mapping your existence across four dimensions:

  1. Physical: “Is my jaw clenched? Breath shallow? Any pain or tension?”
  2. Emotional: “Am I angry? Afraid? Jealous?”
  3. Mental: “What thoughts arise? ‘They’re against me’? ‘This is too hard’?”
  4. Spiritual: “What meaning am I assigning this?”

By describing—not judging—your experience, you avoid reinforcing resistance. This is the Fertile Void: holding space without rushing to label or act.

Tayfun Çalkavur: How does tolerating the unknown connect to resistance?

Prof. Dr. Nita Scherler: Resistance often flares when we can’t bear uncertainty. Instead of letting life unfold, we cling to old patterns—even if they hurt. But true growth requires sitting with the unknown, trusting that the effort to resist often outweighs the effort to simply be.

Prof. Dr. Nita Scherler: There’s a direct pattern. People generally want to know, predict, plan, organize, and prepare. But no matter how much we try, we can’t foresee everything. The unknown itself becomes a threat for many. To avoid confronting it, we develop defenses: control, over-explaining, caution, precautions. Yet uncertainty still finds us.

Tayfun Çalkavur: How does this connect to social programming?

Prof. Dr. Nita Scherler: Imagine being born into an 88-key piano’s range. Our caregivers shape our ego, which eventually occupies just 30-35 keys—the rest remain hidden in our unconscious. The ego, bound by invisible threads to societal norms, serves the values internalized from our upbringing—social programming. Over time, as we grow, our true desires and feelings no longer fit this limited ego. This mismatch creates struggle. Resistance erupts when the ego, tethered to outdated scripts, fights to maintain control. As Ken Wilber says, the ego must “die” to be reborn in service of the authentic self.

When we resist, the social programming screams, “Don’t you dare!” while the core self waits calmly, like a still sea at dawn. The world may mock, “Why wake at 6 AM? You’re insane!” But the Fertile Void—holding space without judgment—allows us to see both the chaos and the invitation. Only then can the ego dissolve and re-form to serve our essence. This is maturity: aligning behavior with present needs.

Tayfun Çalkavur: Can you share a real-life example?

Prof. Dr. Nita Scherler: Take workplace anxiety. Suppose a company downsizes, and a manager reassures an employee, “You’re invaluable—they’ll relocate you.” Instead of acting, the employee spirals: “They’ll fire me. I’ll never find work. How will I pay debts?” This is producing distress—a resistance loop. The struggle here is pivotal. By asking, “What am I experiencing NOW?”—tracking bodily sensations, emotions, and thoughts—they might realize: This is my old pattern. I can choose differently.”

The present need isn’t wallowing in fear but networking, updating a CV, or exploring options. Resistance’s quality reveals itself here: clinging to worry vs. channeling energy into solutions.

Another example: If I’m angry at you, Tayfun, the source is me, the object is you, and the content is anger. But if I deflect, saying, “You’re angry at me,” I distort the source. This is resistance—projecting my emotion onto you. Daily life is full of such unconscious swaps

Or if I’m angry at you, Tayfun, but hide it and instead kick a dog on the street, yell at my kids, or pick fights with my spouse—I’ve redirected the object of my anger. If I mask my anger with excessive politeness, I’ve altered the content.

Summarizing resistance: When listening to someone, ask: Are they shifting the source, object, or content of their emotion? This matters because changing the source (e.g., blaming you for my anger) reflects deeper pathology. Shifting the object or content is easier to address, especially if others gently point it out or I create space for self-reflection.

Let’s expand this. Human existence spans four dimensions: physical, emotional, mental, and spiritual. When triggered, notice which dimension is activated. For example, if coworkers exclude me from lunch:

  • Emotional dimension: “They reject me.”
  • Mental dimension: “They disregarded me.”

Then, observe how you react:

  • Emotional reaction: Crying, shouting.
  • Mental reaction: “I wish you’d invited me.”

Mental-level responses are easier to adjust. The more physical/emotional the reaction, the harder the resistance is to resolve.

Decoding resistance alone isn’t enough. Understanding ≠ liberation. The emotional roots must be expressed. Imagine an inner child saying, “I lived through this pain. Let me tell you…” As adults, we can comfort that child: “I’m here now. I’ll handle this.” By offering the compassion our caregivers couldn’t, we heal.

Tayfun Çalkavur: You once asked: “Where does your loyalty lie—with social programming or your true self?”

Prof. Dr. Nita Scherler: Exactly. Every resistance moment asks this. Social programming shouts, “Conform!” while the true self whispers, “Choose authenticity.” Maturity is aligning with the latter—letting the ego dissolve so your essence guides you.

Prof. Dr. Nita Scherler: I always say loyalty should be to oneself. What does this mean? At some point, I lived with caregivers who, not knowing better, shaped my ego. Now, I want to free myself from that old ego. My loyalty shouldn’t lie with the conditions of that ego or the people from that time. It should belong to who I am today.

Tayfun Çalkavur: Everything we fear losing threatens our resilience. Is there a link between this fear and resistance?

Prof. Dr. Nita Scherler: What do we cling to?

  • Physically: Bodily pleasures, health, survival.
  • Emotionally: Being loved, approved, supported.
  • Mentally: Self-respect, success, adequacy.
  • Spiritually: Meaning and purpose in life.

But life holds tensions.

  • Physical existence includes pain, illness, death.
  • Emotional existence includes rejection alongside approval.
  • Mental existence includes failure and inadequacy alongside success.
  • Spiritual existence sometimes loses meaning.

Resistance grows when we cling only to the positive poles. True resilience means accepting both sides. Everyone will face illness, rejection, failure, and existential doubt. Avoidance is futile.

Tayfun Çalkavur: A question from the audience: To overcome resistance tied to anxiety, should we take individual action or seek professional help?

Prof. Dr. Nita Scherler: It depends. If resistance is conscious—like choosing exercise over laziness—you can act alone. But unconscious resistance, rooted in childhood patterns (e.g., avoiding questions due to past shame), often requires a therapist’s mirror. For instance, a child silenced for curiosity becomes an adult who fears “bothering” others. Here, professional guidance helps reframe the narrative: “Your questions matter.”

Ask: Does this resistance protect or imprison me? If it’s survival-based (e.g., avoiding toxic relationships), honor it. If it’s fear masquerading as comfort (e.g., staying in a stifling job), challenge it. Start small: journal, confide in a friend, or pause before reacting. When stuck, a therapist becomes your co-navigator in the Fertile Void—where growth begins.

Prof. Dr. Nita Scherler: I can’t say it’s mandatory, but as I mentioned earlier, the nature of resistance will guide us. Am I shifting the sourceobject, or content of my emotion? How entrenched is the “pathology”? If it’s deeply rooted, professional help is certainly beneficial.

Tayfun Çalkavur: Another question: If our present self struggles to “convince” our inner child—like failing to quiet the upstairs neighbor’s noise—what do we do?

Prof. Dr. Nita Scherler: Great question. Trying to “convince” implies control. Instead of persuasion, focus on holding space for the inner child’s vulnerability. In Gestalt, it’s about the figure-ground relationship. The figure isn’t convincing the child but embracing their fragility. The “debt” (past pain) remains—no deleting or inserting. It’s about acknowledgment, not resolution.

On the noisy neighbor metaphor: I once fixated on a neighbor’s noise, nearly losing my mind. Then I asked: “What unresolved inner ‘noise’ does this represent?” When I calmed my internal chaos, the neighbor’s noise didn’t stop—but my reaction to it shifted.

Tayfun Çalkavur: A follow-up: Is appeasing someone’s ego (e.g., a narcissist) instead of confronting them a sign of weakness?

Prof. Dr. Nita Scherler: If you’re dealing with a narcissist—say, a family member you can’t cut ties with—engage with their vulnerability, not their ego. Narcissists lack the capacity to empathize. Don’t expect emotional reciprocity; detach from their reactions to avoid entanglement.

Tayfun Çalkavur: How do we address resistance in children?

Prof. Dr. Nita Scherler: Play therapy works wonders. Early in my career, a couple insisted they never argued in front of their child. Yet, when the girl played with Barbie and Ken dolls, she reenacted loud fights. Play reveals what words hide—resistance surfaces organically.

Tayfun Çalkavur: How should a manager handle a successful but resistant team member?

Prof. Dr. Nita Scherler: Success and resistance can coexist. However, rigid patterns will eventually clash with new challenges. Trust that when they struggle, they’ll seek support. Until then, model flexibility, not force.

Tayfun Çalkavur: What about resistance in adolescents?

Prof. Dr. Nita Scherler: Adolescence is resistance incarnate! It’s a developmental phase where asserting autonomy is healthy. The goal isn’t to eliminate resistance but to channel it. Ask: “What are they protecting?” Often, it’s their emerging identity. Create spaces where their voice matters, and resistance transforms into self-expression.

Prof. Dr. Nita Scherler: With adolescents, play therapy isn’t effective, and adult-like conversations may also fall flat. Instead, involve the family system. Rather than criticizing the teen or pinpointing “faults,” explore how their dysfunctional behavior sustains the family’s dynamics. Resistance here often serves an unconscious role in maintaining equilibrium.

Tayfun Çalkavur: A listener asks: “If my narcissistic parent is still in my life at 50, and I can’t shake this need for their approval, what do I do?”

Prof. Dr. Nita Scherler: This may sound harsh, but it’s vital: Every adult must eventually emotionally “kill off” their internalized mother and father. Think of it as unplugging. As children, we’re the socket; our parents are the plug. Adulthood means becoming both the socket and the plug. Stop seeking external validation—generate it within.

Tayfun Çalkavur: “I’m 24, planning to marry someone I believe is right, but I feel resistance. Why?”

Prof. Dr. Nita Scherler: No partner will ever be “perfect.” Relationships exist to clarify your contact boundary—where you merge and where you differentiate. If you focus on changing them, you’ll drown in dissatisfaction. Instead, ask: “What does this resistance reveal about my unmet needs?” Marry anyone, but let challenges refine your self-awareness, and you’ll find joy.

Tayfun Çalkavur: How do we consciously transform outdated childhood beliefs?

Prof. Dr. Nita Scherler: You’ll recognize their futility when they clash with reality. When stuck, ask: What meaning am I assigning this situation? Which old belief is at play? Write it down. For example, “I must please everyone” might trace back to childhood survival. Update the script: “I choose authenticity over approval.”

Tayfun Çalkavur: Does resistance have a spiritual dimension?

Prof. Dr. Nita Scherler: Absolutely. Spiritually, resistance blocks the realization that life’s experiences—both joy and suffering—are tools for awakening. Clinging to control or meaning stifles the understanding that we are both nothing and everything. Surrender dissolves resistance.

Tayfun Çalkavur: After 30 years with a narcissist, how do I heal?

Prof. Dr. Nita Scherler: Stop reliving the past. Pour energy into now: art, exercise, nature—whatever nourishes your essence. Reclaim your narrative. The narcissist’s voice is a shadow; your light outshines it.

Closing Remarks:
Tayfun Çalkavur: A reminder: “Grief follows if we undervalue what we hold.”
Prof. Dr. Nita Scherler: What we “hold” is just 1% of what’s truly ours. May 2025 bring health, flow, and lessons that blossom without struggle. Thank you.

gestalt içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Kendini Bilmek

Prof.Dr.Hanna Nita Scherler ile Dr.Tayfun Çalkavur‘un Kendini Bilmek üzerine gerçekleştirmiş olduğu webinar kaydının dökümünü değerleri izinleri ile yayınlamak isterim:

Tayfun Çalkavur: herkese hoş geldiniz. Öncelikle hocam çok teşekkür ederim, gerçekten çok teşekkür ederim.

Prof.Dr.Hanna Nita Scherler:  Ben sana teşekkür ederim benim için büyük bir zevk

Tayfun Çalkavur: Ben hocamla yolum yaklaşık 12 yıl önce kesişti arkadaşım Vasıtasıyla, benim Hayatımda çok değerli. hocam 1 saat 10 dakikalık bir konuşma yapalım, sonra da size soru kısmına yer verelim. Kendini bilmek nedir?

Prof.Dr.Hanna Nita Scherler:  kocaman bir soruyu kucağıma atmış bulundun.

Kendini bilmek sorusuna vereceğim cevap, dinleyenler özellikle duymasını istiyorum, bana göre kendini bilmek nedire vereceğim cevapi yani benim kendimi tanıma ve hala sürmekte gelen kendimi Bilme, tanıma uğraşımda ne yaptığım benim için neyin işe yaradığına ilişkin kendi deneyimlerimi paylaşacağım bir içeriği olacak. Yani bu söyleyeceklerimi kendini bilmek böyledir şeklinde dinlenmesini istemem. Çünkü bu bir yoldur ve herkes deneye yanıla kendine en uygun yolu bulur diye düşünüyorum. Böyle bir girişten sonra kendini bilmek ne değildir onu söyleyeyim.: yani 170 boyundayım, şu kadar kiloyum, öğretmenim, ev kadınıyım, İki çocuğum var, Şu evde yaşıyorum, yeşil panculur bir evde yaşıyorum, beş çantam var vs bunlar değil. ya da karnıyarık seviyorum, kuru fasulye pilav seviyorum, seyahat etmeyi seviyorum, spor yapmayı seviyorum, bunlar değil. En soyut kavramından başlayıp somuta doğru gideyim, kendini bilmek benin ardındaki manayı anlayabilme çabasıdır.

Tayfun Çalkavur: Ezoterizmle ilgisi var mı?

Prof.Dr.Hanna Nita Scherler:  Evet var,  mesela perşembeden beri düşünüyordum oldukça soyut olan bu kavramı somuta nasıl indirgeyebilirim…dinleyenler için de en anlaşılır şekilde nasıl somutlaşırabilirim.

Bugün yürüyüşe çıktığımda, ben her gün yürüyüşe çıkıyorum ve yürürken sokakta gördüğüm her kediyi ve her köpeği mutlaka okşuyorum. Nedenine gelince kedi ve köpekleri okşarken ki kendi halini seviyorum. Tüylerinin yumuşaklığını hissetmek,  onların bedenlerinin sıcaklığını hissetmek onları okşarken bana verdikleri

Bugün bir kediyi okşarken gözünün kenarında siyah bir şey gördüm ve onu almaya kalktığımda beni fena halde tırmaladı, canım çok yandı.  dedim ki Sağ ol kedicik, bana örneği vermiş oldun.

Kendini bilmekle ilgili anlatmak istediğim o karmaşık olguyu çok basite indirgeyerek anlatabileceğim bir örnek verdin, çok teşekkür ederim. Ama şimdi başa sarayım, yani örnekle başlayayım Ondan sonra geçeyim: kediyi okşarken dediğim gibi gözünün kenarında bir şey gördüm ve o gözünün kenarındaki almak için şöyle parmağımı gözünün kenarına getirdiğimde çok güzel tırmıkladı,Bayağı derin tırmıkladı, kanadı ve canım çok acıdı. Eskiden olsa İlk tepkim şöyle olurdu “hain kedi, ben sana iyi niyetle,şefkatle yaklaştım, Sen beni tırmalıyorsun,hain kedi” derdim. Yani o deneyimde canım acıdı ya suçlayacak bir nesne bulundu: kedi. Ama kendini bilmek konusunu açacağım için yani öyle yapmak kendini bilmeye ters,  kendini bilmek değil. kendini bilmek şöyle bir şey: canım acıdı, hem fiziksel olarak canım acıdı hem duygusal olarak acı çektim. fiziksel olarak gerçekten kanadı ve yandı, Hatta yürümeye devam ederken açısından gözlerinden yaşlar aktı. Duygusal olarak  “Ben sana şefkatle ve iyi niyetle yaklaştım. Sen beni tırmaladın.” Yani ben  duygusal olarak bir karşılıklılık, bir karşılıklı birliktelik beraberlik yaşamak umuduyla sana yaklaştım. Sen arkanı dönüp gitsen daha iyi olurdu ama bir de tırmaladım beni. Yani duygusal olarak bir  gücenmişlik bir reddedilmişlik yaşadım,  buna ilişkin duygular deneyimledim. Zihinsel boyutta da hani “iyi yaklaş olumlu yaklaş olumlu bir tepki alırsın” varsayımını gözden geçirmenin zamanı geldi gibi bir  düşünceye daldım. Bu düşünce üzerinde  ü birazcık daha kalmak istedim ve şuraya gittim:  kedinin gözünün kenarındaki o siyahlığı almak benim ihtiyacımdı onun ihtiyacı değildi. yani ben benim ihtiyacımı gidermek için o kediyi o anda bir nesne haline getirmiş oluyorum. O belki rahatsız değildi ondan. Artı birbirimizi yeterince tanımıyoruz. ilişkilerde insanlar karşılıklı bir “biz sınırı” oluştururlar.  yeterince birlikte zaman geçirmek biz sınırını giderek belirginleştirir ve taraflar karşılıklı olarak benlerini oluşturdukları bize emanet ederler. Ben bu kedicikle bir biz sınırı oluşturmadan benimi ona emanet ettim o onu da Emanete hıyanet etmiş şeklinde suçladım. Halbuki ben aceleci davrandım.

Biraz kalınca deneyimde şuraya geldim : hep derim ilişkilerde taraflar birbirlerine ayna tutarlar.Yani kendini bilmek insanın tek başına yumurta gibi kanapesinde oturarak yapabileceği bir eylem değil. Kendini bilmek ilişkisel bir süreç gerektirir. neden ilişkisel bir süreç gerektirir? çünkü insanın diğeriyle ilişkisi kendisiyle ilişkisinin bir aynasıdır. Yani diğeri bana benimle ilgili ayna tutar. Böyle bir varsayımdan hareket edersem, yani kedinin bana ayna tuttuğu varsayımından hareket edersem, kedinin tırmalama davranışı yani agresif davranışı bana bir ayna oluyor. O zaman benim henüz kendimde keşfedeceğim sürüngen beyniyle hareket ettiğim taraflarım var demek ki. Bu noktaya da geldikten sonra kediye bütün bu aynayı tuttuğu için teşekkür ettim, aynı zamanda örneği oluşturduğu için de teşekkür ettim, bir de şu anlayışa da vardım: ihtiyacımız olanı istersek kendimizi onu almaya, bulmaya açarsak, o ihtiyacımız her yerde her şekilde belirebilir.

Şimdi bu örneğin sendeki izdüşümü ne?

Tayfun Çalkavur:   Ben şunu duydum hocam sizden,bir kediyi referans alarak, bir canlıyı referans alarak siz kendi dünyanızda bir…  tam da ben burada bir soru sorayım şimdi.

Halil Cibran kendini tanımada özellikle kendini tanımanın dışarıdan içeriye gelen yani başkasına referans noktasını içeriye koymalısın ki sınır koyasın ve o sınırdan kendine bakasın. ama Kant da aydınlanmanın düşüncesinde Kant da diyor ki kendini tanımak vesayet ilişkisinden aydınlanma. Vesayet ilişkisinden yani zihnin özgürleşmesiyle oluyor. Onun için o da içeriden dışarıya bir süreç… şimdi bir tarafta dışarıdan içeriye göre bir süreç , diğeri kendini tanıma içeriden dışarıya. Dışarıdaki kediyle başlayan bir süreç, ya o ya o değil, Gestaltteki polarite gibi, her ikisi de kendimizi tanımak için bir nsne, bir araç. Bunu büyük bir merakla soruyorum. Referans noktası olarak nereyi alarak kendimizi tanıyalım? Çünkü bir referans olmadan kendimizi tanıyamayız.

Prof.Dr.Hanna Nita Scherler:  Şimdi içeriden dışarıya olduğu yerde dışarıdan içeriye de olmak zorundadır. Bu iki olguyu birbirinden bağımsız inceleyemeyiz. Yani bu mümkün değil.  Dolayısıyla Kant ve Halil Cibran,  selamlıyorum buradan onların ikisini de, yani ikisinin de söyledikleri Tabii ki  gayet uygun. Gestalt bakış açısıyla bir seçimden zaten söz etmeyeceğiz. Kendini tanıma biraz geri sarayım,  zihinsel olarak İnsanın kendisini bir takım varsayımlar konusunda hazırlamakla başlar. Her teori ardında yatan bir varsayımdır. İnsan olgusuna bakan, insanı anlamaya çalışan hiçbir teori leylekle havadan inmemiştir. hepsinin dayandığı bir varsayım vardır. Dolayısıyla kendini tanımak da zihinsel olarak bir hazırlık süreci gerektirir şimdi kendini tanımak içeriden dışarı ya da dışarıdan içeri olmalı. İkisi de geçerli varsayımdır, doğru da yanlış diyemeyiz. O kişi için içerden dışarı işlemiştir, öbürü için dışarıdan içeri işleyecektir.  Benim için şu işler; ilişkilerde zorlandığım her an kendimi bilmek için bir davetiyedir.

Duygu, düşünce ya da bedensel durumlarda her zamankinden belirgin bir şekilde daha fazla ya da kıvamı daha fazla ya da belirgin bir şekilde daha az olan bir deneyim ile karşılaştığımda kendime öyle bir deneyim içinde bulduğumda, burada “Altın Yumurtlayan bir tavuk” var ,burada bir çağrı var, burada bir değişim fırsatı var, değişim fırsatı kendini bilme fırsatıdır.

Biz kendimiz olarak doğuyoruz. doğduğumuz andan itibaren bütün varoluşumuz çevreyle, kendimizi unutmaya hizmet ediyor. kim ve ne olduğumuzu unutmaya hizmet ediyor. sosyal yazılım denilen bir formatlanma süreci var. Bu sosyal yazılım insanlara neyi ne zaman nasıl yapacaklarını, ne hissetmeleri gerektiğini, ne neyi düşünüp neyi düşünmeleri gerektiğini adeta dikte ediyor ve çocuk olarak bizler de bu bize öğretilenlerle büyüyoruz ve bunları öğrenip içselleştiriyoruz. Öğrenip içselleştirdikçe kişisel zeminimiz içinde daralıyoruz,  giderek daha küçük bir yerde var olmaya başlıyoruz. Dolayısıyla değişim demek sosyal yazılım çerçevesinde öğrenip içselleştirdiğim ve onun bedeni ile kendimi sınırladığım çerçevenin zorlanması, artık deneyimlerimi kapsamıyor olması anlamına geliyor. O çerçeveyi ister istemez genişletmek davetiyesi almış oluyorum. genişletmek  demek doğduğum kişisel alan. Doğduğum kişisel alana doğru birazcık daha yayılma fırsatını elde etmiş oluyorum. Dolayısıyla sorunun cevabı değişmekle kendini bilmek doğru orantılı. değiştikçe kendini daha fazla bilmeye başlarsın. Bir benzetme yapıyorum: doğuştan Hepimiz bir piyano klavyesinde nasıl 88 tuş varsa o 88 tuşla doğuyoruz. Fakat bu bahsettiğim sosyal yazılım sürecinde o 88 kuş giderek o tuş yasak, Bu tuş ayıp, bu olmaz, Çevre ne der vesaire ile birlikte daralıyor. Belki 20 belki 30 belki 35 tuşla hayatımızı anlamlandırır yaşar hale geliyoru.z diğer tuşlara sahibiz yani kişisel zeminimiz 88 tuşa onlara sahibiz, ama o tuşları gündelik yaşamda hayatı anlamlandırmak, kendi gündelik yaşamımızı anlamlandırmak için kullanmıyoruz.

Dolayısıyla kendimizi bilmiyoruz, yani kendini bilmek demek sahip olduğumuz kaynağı tanımak ve onu kullanabilmek demek. Kendini bilmek, kendi dediğimiz şey, süre gelen bir olgudur yani böyle bir ben diye bir şey var oldu tamam ve bu bu şekilde hayatını devam ettiriyor diye bir şey yok. Hayat bir döngüden ibaret bir devinimden ibaret. Bu ne demek? hiçbir şey tekrarlanmıyor demek. O zaman sabit bir benden nasıl bahsedebilirim ki? Yani geçicilik var, gündüz oluyor gece oluyor, Yaz oluyor kış oluyor, doğum oluyor ölüm oluyor. doğumlar ve ölümler asırlardır devam ediyor. Ahmet doğuyor, Hüseyin ölüyor, ama doğum ve ölüm devam ediyor. Asırlardır Gece ve Gündüz oluyor hep gece ve gündüz oluyor, ama o gece ve gündüzleri deneyimleyenler değişiyor, yani bu ne demek Kendimi bilmekle nasıl ilişkilendirebilirim bunu sence?

Tayfun Çalkavur:   Ben nereye takıldım biliyor musun? Yani kendini bilmek aslında bir yere kamp kurmak değil, o anki ihtiyacı doğru okuyabilmek gibi algıladım.

Prof.Dr.Hanna Nita Scherler:    şimdi yavaş yavaş kendini bilmek için nasıl bir zihinsel hazırlık içinde olmalıyım onunla ilgili varsayımlardan bahsetmek istiyorum çünkü çok önemli.

Tayfun Çalkavur:  insanların kafasını siz hep netleştirirsiniz. Kendini bilmeyi  bir gazete manşeti gibi basit tanımlasak, Yani bir referans noktası, çok kolay bir şey sormadığın farkındayım

Prof.Dr.Hanna Nita Scherler:   Kendini bilmek demek, belirgin bir şekilde kıvamı fazla ya da az olan duygu ve düşünceler ve bedensel duyumlar açısından, öyle bir deneyim içerisinde olduğumda, 1. o deneyimle ilgili diğer nesneyle işim yok. Örnek hain kedi falan hikaye. Kedi yok. Kedi bir ayna.

ikincisi peki kedi yoksa hangi deneyim var? bedenimde yaşadığım acı var, fiziksel acı var, duygusal deneyimim var ve buna eşlik eden düşüncelerim var.  Orada bedenimde ne yaşadığını tanımlamak, parmağım kanıyor, acı çekiyorum, üzgünüm, ağlıyorum . Bir karşılıklılık bir sıcaklık yaşama arzusuyla kediye yaklaştım ama havada kaldım. havada kaldım ne demek? kendimi sorgulamak. Yaşadığım olayda kendi payımın ne olduğunu merak etmek üzere yola çıkmalıyım kendimi bilmek için. Bu olayda benim payım ne? ben ne yaptım da böyle oldu? kedi ne yaptı değil, ben ne yaptım? benim Demek ki o anda kediyle bir sıcaklık bir karşılıklılık yaşama ihtiyacım vardı. karşımdakine sordum mu? Senin var mı böyle bir ihtiyacın diye. Sormadım. yani orada diğerini nesneyi bırakıp da duygusunda kalmak, sadece o duyguda kalmak, demek ki benim ihtiyacım ne? benim ihtiyacım o anda bir birliktelik yaşamak. benim hala ihtiyacım olumlu yaklaştığım bir insandan olumlu bir tepki almak. İyi ki kedi tırmaladı. Çünkü bana bunun her zaman böyle olamayabileceğini gösterdi. Bu kedi kötü olduğu için değil, ben yanlış bir şey yaptığım için Olabilir tabii ama değil. Hayat böyle yani ne ise Ahval Neyse onunla temasta kalabilmek. Olsaydı olmasaydı, yapsaydım yapmasaydı değil. Kendimi tanıyorum. Demek ki o andaki ihtiyacım bir sıcaklıktı. Neyi gördüm? onunla karşılaşmayabileceğimi gördüm. Üzdü mü? Üzdü. kanattı mı kanattı . Evet bununla temas ve kapsamak. ne öğreniyorum burden? kendini bilmek için olaya kedi ne yaptı niçin yaptı değil, ben ne öğreniyorum buradan. Dediğim gibi yani her zaman etkiye benzer bir tepkiyle karşılaşmayabilirim bunu da almaya hazır mıyım?

Tayfun Çalkavur: bir şey soracağım Hocam, mesela varlığın dört boyutu vardır hep söylersiniz, burada kendini tanımakta üç boyutu işte  fiziksel, zihinsel, duygusal boyutu konuştuk. Burada o tinsel boyut kendini tanımada Birlik bilinci mi?

 Prof.Dr.Hanna Nita Scherler:    inandığım varsayımı söylüyorum. Hepimiz aynı kaynağın bir temsiliyiz. Benim kişisel zeminimle senin kişisel zeminin farklı değil, aynı kaynağın temsiliyiz, ben kendi içimde bir bütünüm sen kendi içinde bir bütünsün ama ikimiz de ait olduğumuz daha büyük bir bütünün parçasıyız.

Kedi deneyimindeki tinsel boyuta gelince biz ikimiz aynı bütünün parçaları İsak bende de kediyi okşadığım anda farkında olmadığım bir agresyon barındırıyorum ben de ve kedi onu bana yansıttı. yani orada tinsel boyutta -Öyle değil mi- tinsel boyutta ikimiz aynı bütünün parçalarıysak ve o anda böyle bir deneyim yaşadıysam aslında tam düşündüğümü söyleyeyim sana tinsel boyutta dedim ki bu akşam Tayfun’la böyle bir sohbet gerçekleştireceğiz. Havaya girme yine. Ben sohbet edince böyle kendimden geçiyorum böyle fazla düşünmeden akıtıyorum, huşu gibi bir şey oluyor, o kedinin tırmığı hani çok Oraya gitme, birazcık da gerçeğe gel, yani o kadar uçma havalarda, biraz yere Kon anlamında bir dengeleme olarak aldım ben onu. Evet tinsel boyutta. O yüzden bana iyi geldi.

 Tayfun Çalkavur: Tinsel boyut, ayni kaynak gibi terminolojiler Gestalt yolcuları için bilinen kavramlar olsa da hiç bilmeyenler için  biraz daha tanımlarsak daha kolay bağ kurabilirler

Prof.Dr.Hanna Nita Scherler:  Evet yani her deneyimin varoluşumuzun dört boyutunda da iz düşümü . varoluşun dört boyutu fiziksel, duygusal, zihinsel ve tinsel boyutlar. O kedi örneğinde de vermeye çalıştım . fiziksel boyuttaki parmağımın kanaması acıması, duygusal boyutta ona doğru şefkatle sevgiyle yaklaşmış olmam, zihinsel boyutta ilk ilk olarak olası verilebilecek tepki hain kedi demek, fakat ondan sonra düşünsel boyutta O benim bir yansımamsa benimle ilgili ne gösterdiği düşünmek.  Bugün paylaşacağım örnekle ilgili olgular barındırdığını düşünmek bunların hepsi zihinsel boyut.

 Tinsel boyutta da aynı bütünün parçalarıysak bana benimle ilgili ne gösterdi bir, İkincisi; her şey her şeyle ilintili ise ihtiyaç dile getirilince o ihtiyaca mutlaka bir karşılık bulmak mümkün. Ama kediden, ama balıktan, ama ağaçtan, ama insandan.  Tinsel boyutta öyle bir şey. şimdi varsayımların en önemlisi kendini bilmek için biz doğanın bir temsiliysek doğanın nasıl kendi içerisinde bir döngüsü bir akışı varsa biz de o döngünün ve o akışın bir temsiliyiz. döngü ve akış eğer doğaya bakarsak karşıtların dualitenin beraber tezahür ettiği bir akıştır. Yani gece-gündüz, yaz -kış. gece göğe baktığımızda parlayan yıldızları görebilmemiz için karanlık gökyüzünün olması gerekir, yani kutuplar ayrı ayrı belirmezler hayatımızda, Kutuplar bir arada belirirler hayatımızda. Bda ne demektir? doğanın kendine ait bir bilgeliği vardır, varsayımlardan benim için en önemlisi zihinsel becerilerimi doğaya hükmetmek için değil doğanın kendine has bilgeliğini anlayabilmek için harcarsam, zihinsel potansiyelim öyle kullanırsam, o zaman kendimi bilme olasılığım artar. ne demek bu? her deneyimim de zihnimi o deneyimimi yaşadığım insana ilişkin had bildirmek, kendimi ona  anlatmak, onu yadsımak için harcamak yerine onu teşekkür edip, yollayıp, deneyimin bendeki fiziksel ve duygusal etkisini zihnimle tanımlamak için zihinsel becerilerimi kullanmam gerekir. Bu birinci varsayım. Eğer zihnimle kendi davranışlarıma hükmetmeyi bırakabilirsem, tabiatın göstergesi olan, doğanın göstergesi temsili olan benim organizmamın bilgeliği zaten gündelik hayatta öyle deneyimler yaratacak ki, ben ister istemez kullanmadığım tuşlarla karşılaşacak bir deneyim içerisinde bulacağım kendimi. Organizmanın kendisini regüle etmesi diyoruz biz buna. Organizma kutbunu arar, kutbuyla bütünleşebilmek için, kutbuyla temas edebilmek için.

Örnek vereyim: Birçok çift evliliklerinin belli evrelerinde “sen benim evlendiğim insan değilsin” der. Sen değiştin der, sen aynı değilsin der. O seçim o birlikte hayatı geçireceğiniz veya ilişki içerisinde olacağımız partner seçimi nasıl oluyor zannediyorsunuz bu organizmanın bilgeliği doğrultusunda?  benim yadsıdığım tuşlarla hayatta kendini var eden insanı buluyorum, ona değil onda gördüğüm ona yansıttıklarıma aşık oluyorum. belli bir süre sonra o Aşık olduklarım tek tek fos çıkıyor, çıkmak zorunda zaten. Ve ondan sonra da diyorum ki “sen değiştin” o değişmedi. Ben kendimi bilmeye başladım. Olay bu aslında.

Tayfun Çalkavur:   Bunu bir kelimeyle ikinci varsayımı tanımlarsak ne söylersiniz?

Prof.Dr.Hanna Nita Scherler:  Zihinle değil gönülle seçim yap derim. Kendimi bilme bir yolculuktur. Tayfun gel ya, kendini bilme yolculuğunda bana eşlik et diyebilirim Tabi ki. bu yol insanın tek başına gitmekle yükümlü olduğu bir yol. Bu yol bütüncül bakış açısını gerektiren bir yol. Analitik bakış açısı değil. Kedi beni tırmaladı değil olay, bu analitik bakış açısı. kedi tırmaladı şekil. şeklin ardındaki anlamdır bütüncül bakış açısı. Yani bu da neyin esas neyin belirgin olduğunu çok iyi anlamak lazım. Gündelik hayatımız bizi belirginlerle uğraşmak durumunda bırakıyor, oraya doğru itiyor. Belirginler şekildir. Belirginler görülendir. Belirginler araçtır. Kendini bilmek belirginlerle ilişkiden doğmaz. Yani bir hamur yoğuracaksak o yoğuracağım  hamur; Ahmet şunu dedi, Mehmet bana bunu yaptı, O çantayı aldım, oraya seyahate gittim değil. Onları deneyimlerken ne yaşadığımdır. Kişiler, hayvanlar, ağaçlar, kitaplar, filmler, diziler, işler araçtır. onları deneyimlerken ben ne yaşıyorum kendimi bilmenin yoludur. Kendimi bilmek için ben hep derim ki bir ibadet oluştu, kendine bir ibadet oluştur. Ne demektir bu? nasıl bir ibadet? Önce koordinatlarını sapta.  

Yeni bir şehre gittiğinizde “You are Here” diye böyle bir kırmızı ok gösterir, Siz de kendiniz için onu yapmalısınız You are here. Neredeyim? koordinatlarım Ne? hangi koordinatlarım? Mesela örnek veriyorum Özgüven, Öz saygı ,sorumluluk, seçim, güç kullanma ya da benim üzerimde güç kullanılması, düzen, kaos, istikrar, istikrarsızlık, kontrol kontrolsüzlük, belirsizlik bunlara tahammül ediyor muyum? davranışlarım korkudan mı kaynaklanıyor yoksa seçimli bir şekilde mi davranıyorum?

Tekrarlanan davranış düşünce duygu kalıplarının farkında mıyım? Yaşama ilişkin hayat nedir? ben niçin varım? insan niye vardır? gibi soruları yaşamımız içerisinde belirli yaşlarda ziyaret ederiz, öyle umuyorum. O yaşlarda ziyaret ettiğimizde bu sorulara verdiğimiz cevap sabit mi? Umarım değildir. Herhangi bir yaşta varoluşla ilgili kendime sorduğum soruya verdiğim cevap belirli bir dönem için mutlak uyduğum ya da mutlak uymam gereken, sorgusuz sualsiz kabul edeceğim gerçek olarak mı kurguluyorum ben onu? Yani kendi kurguladığımı unutup kendi kurguladığım sınırlar içerisinde kendimi esir mi tutuyorum? Yoksa bunların bir kurgu olduğunu ve içinde bulunduğum anın ihtiyaçları doğrultusunda o kurguların tekrardan ziyaret edip değiştirebileceğim bilinciyle mi hareket ediyorum? Yani şekillerin ardındaki manaya ulaşmak bir yoldur, bir ibadettir. Bu ibadeti biraz açmak istiyorum yine kendimden örnekle verebilirim, mesela bundan 44 yıl önce yeme alışkanlıklarımı değiştiresim geldi, beğenmedim yediğim yemekleri. Bir tatil yerine gitmiştim, orada bazı insanların yiyeceklerine nasıl dikkat ettiklerini ve yaş olarak o zaman onlar benim şimdiki olduğum yaştaydılar ve  çok zinde olduklarını gördüm, çok sportif olduklarını gördüm ve çok özendim. Birkaç tanesiyle konuştum Ne yapıyorsunuz diye. Şimdi bu kendini bilme yolculuğu sadece yeme alışkanlıklarım açısından o konuyla ilgili düşüncek olursak önce bilgi edinmek istedim, öğrenmek istedim, yani information seeking bilgi edinmek istedim. bilgi edindikçe daha motive oldum. öğrendiklerimi bir ibadet şeklinde inanarak uygulamaya başladım. Yani önce öğrenme, sonra inanma geliyor. Önce bilgi, sonra motivasyon geliyor, yani bilgi almak için öğreniyorum, motive olunca da inanıyorum ve ibadet şeklinde sürdürüyorum. Yani bu neydi? herkesin bildiği şeyler aslında, yani Şeker un yemeyeceksin doğada ki hallerinin dışında hiçbir şeyi yemeyeceksin gibi bir yere doğru gittim. bunu uyguladıkça artık ne yediğime ne zaman yediğime dikkat etmekten çok otomatik olarak o şekilde yiyerek bedenimdeki, duygularımdaki, zihnimdeki farklılığı görmek bana ilham vermeye başladı. Yani öğrenmeye başlayıp ondan sonra inanarak yaptığımı Ondan sonra ilham alarak içselleştirerek devam ettim. yani yapılması gerektiği için değil gerçekten inandığım için yapmaya başladım ve ondan sonra da bir dönüşüm gerçekleşti. ondan sonra deneyimlemeye başladım, bunu şöyle yersem şunu şununla yaparsam nasıl olur şeklinde. Aynısını yıllar içerisinde, Belki 50 yıl önceydi diyebilirim, bedenimi kullanabileceğim şekilde kullanmıyor olduğumu fark ettim, Çok genç fark ettim bunu ve bedenimi kullanarak bir şeyler yapmak istedim. Spor yapmak istedim ama ne yapabilirdim Jane Fonda’nın  bir kitabı vardı hiç unutmuyorum. Onu Amerika’ya giden bir tanıdığımdan getirmesini istemiştim öğrenmeye başlamıştım.  o kitabı açıyordum ve okuyordum ve öğreniyordum sonra motive olup o kitaptaki hareketleri inanarak ama ibadet şeklinde yapmaya başladım. Daha sonra başka kitaplardan da başka bu tür resimli kitaplardan da tabii o yaşlarda InstagramMış, internetmiş yoktu, o hareketleri gösterildiği şekilde yapmak, yapmaya çabalamak yerine hareketi yaparkenki aldığım zevke, hareketi yaparken bedenimde hissettiklerim, bunun Duyguma etkisi, bunun zihinsel süreçlerime etkisiyle ilham almaya başladım, içselleştirerek bu hareketleri yapmaya başladım ve ondan sonra da hep deneyimleyerek devam ettim. Fiziksel kapasitem evrimleşti diyebilirim.

Tayfun Çalkavur:  hocam burada kavram olarak yapmakla olmak arasındaki fark çok temel bir şey

Prof.Dr.Hanna Nita Scherler:   Yaparak başlayacağız, ama olarak devam edeceğiz. olay bu.

Tayfun Çalkavur:    bir hedefe doğru gitmek önündeki bir havuca doğru gitmek bunu yapmak olarak hocam tanımlıyor bu yanlış değil hizmet edebilir. Ama olmak o yolun içinde o havuçla temas etmek ve orada ne geliyorsa onu tamamen karşılamak gibi. Olmak daha farklı demin söylediğiniz

hani artık o hareketler size ait hareketler …

Prof.Dr.Hanna Nita Scherler:   yani bu yolu özetleyecek olursam bu yola açık olarak yola çıkmak. açıklık Ne demek? şu demek “Quick Fix” yok, çabuk hızlı kolay bir şeyin peşinden gitmeyelim. itinalı olalım, dikkatli olalım, neye dikkat edelim? o ne yapmış bu ne demiş değil. Dikkat edeceğimiz şey her yaşadığım deneyimde benim varoluşumun dört boyundaki etkisi ne oluyor? ona dikkat etmek. Merak etmek yani sonuca hükmetmek değil, merak etmek, tanımlayarak tanımlayarak süreçte kalmak, merak etmek. karşılaştığımda kendimde karşılaştığımda savaşmamak kabul etmek ve onunla temas edip onu kapsamak. bu basamakları birazcık daha ayrıntılı anlatacağım sadece yol nasıl bir yol onu anlatmak istedim. Metodu fenomenolojik metodoloji. Nedir fenomenolojik metodoloji? Şimdi ve burada olmak gerekiyor. Yani dikkatimi sadece şimdi ve burada olana vereceğim. nasıl verebilirim sadece beş duyumu kullanarak verebilirim Başka nasıl verebilirim ki yani dikkatimi Dün ne olmuştu? yarın ne olacağına vermemeliyim. Kendimi bilmek yolunda dikkatimi sadece beş duyumla algıladıklarıma vermem gerekiyor. Zihinsel süreçlerimi sadece tanımlamak için kullanmalıyım kahır üretmek için kullanmamalıyım. Şöyle yapsaydım, böyle yapsaydım, ben bunu hak etmedim, bana bunu nasıl yapar, Ben buna gününü gösteririm… Bunların hepsi ikame tatmin,  hiçbir işe yaramaz kendini bilme yolunda. kendini bilme yolunda zihin sadece beş duyuyla algılanana şu andaki deneyimim varoluşumun dört boyundaki iz düşümünün tanımlanmasına harcanmalı. embodiment diye bir kelime var tecessüm deniyor. Yani tanımladıklarımı birinci tekil şahısta konuşturabilirim. Yani diyelim ki kedi beni tırmalayıp gittiğinde, atıyorum Öyle olmadı da örnek veriyorum, diyelim ki göğsümde bir ağırlık hissettim. Göğsümdeki ağırlığı kendime mümkün olduğunca ayrıntılı tanımlayayım; ne büyüklükte? şekli var mı? dokusu nasıl? rengi var mı? kokusu var mı? sallanıyor mu? yoğun mu? akışkan mı? likit mi? katı mı? şeklinde kendimi kendime tanımlamalıyım. bazen de o göğsümdeki ağırlığı birinci tekil şahısta konuşturabilirim onu daha iyi anlayabilmek için. Bütün bunlara yer verebilmek için “fertile void” denilen bir kavram var , verimli boşluk. verimli boşluklar yaratmalıyım, boşluk yaratmak demek kendimi her zamanki dış gürültüden ve her zamanki içimde yarattığım kuru gürültüden özgürleştirmek demek, fertile void. bu kolaylaştırmak için tek başıma doğada yürüyüşler yapabilirim, bir çiçeğe, bir ağaca, bir kelebeğe, bir kuşa, durgun suya veya akarsuya uzun bir süre dikkatle ve merakla bakabilirim.  Fertile void bir şey oldurmaya çalışarak değil “Ee 10 dakikadır duruyorum, hiçbir şey olmadı. Aklıma bir şey gelmedi, vahiy de gelmedi. Ne oluyor canım” değil bazen günler, bazen aylar sürebilir. Bu boşluğa tahammül edebilmek lazım. Bazen bir beden hareketi, ses çıkarmak, hikaye yasmak, günlük yasmak, tek başına kalmak, İlla doğaya gidemiyorsam odamın İçinde de tek başına kalabilirim televizyonsuz, facebook’suz, Instagramsız bilgisayar oyunsuz. sonuçlara hükmetmeden, kaybolmama izin vererek, karanlıkta kalmaya izin vererek, duygularım zaman zaman hoşlanmasam da üzüntüye kedere bana göre olumsuz duygulara doğru kaysa da buna izin vererek yani belirli bir mevcudiyet gerektiriyor bu.

Tayfun Çalkavur:  bunları insanın yapabilmesi için hakikaten bir alete avadanlıklara ihtiyaçları var. Çok kolay şeyler değil, bunlar bir egzersizle öğrenerek yapılacak şeyler, çabayla olacak şeyler.

Prof.Dr.Hanna Nita Scherler:  Bu yolda  dedim ya hani İnsan tek başına doğaya gidebilir, günlük tutabilir, belli beden duruşu olabilir, resim çizebilir, kendi hikayesini yazabilir. Aynı zamanda rüyalara dikkat etmek de bu yolda çok önemli bir araç oluyor. Yani rüyalar İnsanın kendisini bilmesinde çok önemli bir araç yerine geçiyor gerçekten. tabi rüyalarla nasıl çalışılır o başlı başına bir olay.  senin soruların varsa birazcık daha onlardan alalım.

Tayfun Çalkavur:   Hocam mesela Aristo’nun bir lafı var diyor ki kendini bilmek tüm bilgeliğin başlangıcıdır. bu anlattıklarınız o bilgeliği tanımlarsak hakikaten biraz oturuyor. Ne dersiniz ona?

Prof.Dr.Hanna Nita Scherler:    şöyle bağlayayım onu; insan kendini tanıdıkça, sosyal yazılımın dışında kalan o diğer tuşları da fark edip onlarla temas ettikçe, bir insanın barındırabileceği tüm duygular, tüm düşüncelere kendisinin de sahip olduğunu görebiliyor. Yani benim içimde de bir hırsız var, Benim içimde de bir yalancı var,  Benim içimde de bir tembel var. Önemli olan onu fark etmek, onunla temas etmek ve onu kapsayıp aşabilmek. Bununla ilgili bir örnek verebilirim kendimden:   benim için bir yerde zamanında Olmak ya da bir faaliyetin zamanında başlaması, zamanında bitmesi, bir yere zamanında gitmek Ya da insanların bir yere zamanında gelmesi olmazsa olmaz Bir olguydu Bu benim için öğrendiğim ve içselleştirdiğim bir sosyal yazılımdı. Kötü birşey değil ama beni nasıl engellediğini anlatmak istiyorum. Yıllar önce Yunanistan’da bir seminere katıldım. Seminer sabah 9:00da başlıyor, 5 günlük bir seminer, ilk gün 9da bir tek ben oradaydım. insanlar 10da ancak gelmeye başladılar ve seminer ancak 11’e doğru başladı ve bundan benim dışımda kimse rahatsız değildi, hiç kimse rahatsız değildi. ama zamanımız boşa gidiyor, 9’da gelmişiz 9 denmişti, İşte şu kadar saatlik  learning hours akreditasyon için gidecek… Bütün bunlar kimsenin umurunda değil. Ertesi gün yine aynı şey. Üçüncü gün şunu yani hani You are here koordinatlarımda çok net gördüm Zihnim diyor ki gitme, 9da gitme, kimse gelmeyecek, Gördün işte, dün ve evvelsi gün kimse gelmedi. Gönlüm izin vermiyor, duygularım o kadar baskın ki yani adeta bir savaş var. gönlümle Zihnim arasında, bedenimle Zihnim arasında, yani ayaklarım kalkmış gidiyor oraya doğru, Zihnim ne gidiyorsun boşuna diyor. yani öğrenmek ve içselleştirmek o kadar insanı kısıtlıyor ki benim çalmadığım tuşlar neydi? Bana yabancı olan neydi? kendimi bilmemle yükümlü olduğum taraf neydi? Ben de geç kalabilirim! Ben de sorumsuz olabilirim! ben de birilerini  bekletebilirim!

Tayfun Çalkavur: sorular varsa soruları alıp sonra da bitirelim. Şimdi  kendini bilme sürecinde kişinin kendine tahammül etmesi herhalde çok önemli yetkinliklerden biri diye düşünüyorum. o kendine kişinin tahammül etmesini biraz açar mısınız?

Prof.Dr.Hanna Nita Scherler:  Tabii. kendini bilme yolunda, sürecinde çok önemli bir basamak senin bu bahsettiğin kendine tahammül etmek. Tanışmadığım tuşlarla karşı karşıya geldiğimizde ilk tepkimiz çocuksu tepki oluyor. Neden? Çünkü o tuşların yasaklandığı dönem çoğunlukla çocukluğumuza denk geliyor. Yasaklanan tuşla karşı karşıya geldiğimizde, Üstelik kendimizde, çocuksu bir korku, çocuksu bir korunma,bir onaylanma, bir kapsanma ihtiyacı içerisinde oluyor insan. O nokta çok önemli. O noktada bağımlılıklara gitmek an meselesi. içki olabilir, yemek olabilir, bilgisayar, iş, seks, alışveriş olabilir. o noktada kendine tahammül gösterebilirse insan, yani o zorlandığı, korktuğu, karanlıkta Kaldığı, daha önceden keşfetmediği, güvensiz hissettiği alanda kalabilirse yırtıyor. Orada kalabilmenin tek bir yolu var bana göre. O duygu her neyse yani “Birisi beni kapasın” “birisi bana okeysin” desin “seni kabul ediyorum” desin, o aradığım kişi benim. korkan da benim, Bana Şefkat gösterecek olan beni kapsayacak olan da benim. korkan bana çok tanıdık ama o korkanı kapsayacak olan içimdeki kişiyi tanımıyorum. Bir zamanlar ebeveynim beklediğim ve alamadıklarını kendim kendime sunabilirim. Dışarıda Aradığım her şey damarlarımda akan kanda mevcut aslında. kendine tahammül göstermek demek o zedelenebilirlik,  o korku, O zayıf olma, güçsüz olm,a ihtiyaç hissetme haline şefkatle eğilebilmek. Birçok insan bana şunu demiştir:  Ama hocam görmediğim şeyi, bana modellenmiş olan şeyi Benim kendime sunmamı istiyorsunuz, nasıl yapabilirim ki? kendini bilmenin en önemli noktalarından bir tanesi bu. Çünkü hepimizin içinde bir çocuk ve hepimizin içinde Bir yetişkin ve hepimizin içerisinde o çocuğu kapsayacak sevgiyle yaklaşacak bir ebeveyin var. niçin Elimde bir fiş devamlı onu sokacak bir priz arıyorum? fiş de benim priz de benim!

Dinleyici sorusu: karşı taraf tinsel düşünceye sahip değilse onu nasıl dönüştürebilirim ?

Prof.Dr.Hanna Nita Scherler:  Kapılar dışarıdan içeri açılmaz kendini bilme yolculuğunda. kapılar içeriden dışarı açılmak zorundadır. it takes As Long As it takes yani tinsellik demek Duru görü demek, tinsellik demek sembolik kavrayış demek. bir insana sembolik kavrayış öğretilemez. Kişi kendi yolculuğunda ısrarla, İnançla ve istikrarla ilerlediğinde o sembolik kavrayış zamanı gelir, emin olun gelir.

Dinleyici sorusu:  kendini bilmek kendini sevmekten doğabilir mi?

Prof.Dr.Hanna Nita Scherler:    Hayır, her şeyin sevgiyle hal olacağı sanrısından vazgeçelim. Çünkü Sevginin olduğu yerde sevgisizlik mutlaka vardır. ikisini kapsamadığım sürece kendimi bilmem mümkün değildir.

Dinleyici sorusu:  Rüyalardan ne anlam çıkarmalıyız? bunun bir eğitimi var mı?

Prof.Dr.Hanna Nita Scherler:   Var, Gestalt bakış açısında rüyada Gördüğümüz her eleman bizim bir yansımamızdır. Rüyadaki her eleman birinci tekil şahısta konuşturulduğunda barındırdığım nice sıfatlara vakıf olma olasılığı doğar.

Tayfun Çalkavur bu 2 yıllık bir kursla başlayan bir süreç.   herkesi almaz Sevgili Hocam, Hazır mısınız değil misiniz zorlu bir süreç sizi bekler.  hazır olan herkesi alır, bu 2 yıllık süreç Ondan sonra bir yaşam biçimine dönüşüyor geştalt gerçekten terminolojisi le uygulamalarıyla bir yaşam biçimi. hocam da bunun bence bizim ülkedeki en güzel timsali.

Tayfun Çalkavur:  hocam en son bir şey okumuştum, çok sevmiştim, şöyle yazıyordu: ”o ki

bilmiyor, bilmediğini biliyor, çocuktur eğitin. o ki bilmiyor bilmediğini biliyor

cahildir uzak durun. O ki biliyor, ama bildiğini bilmiyor, uykudadır uyandırın. o

ki biliyor bildiğini de biliyor o da bilgidir izleyin”

Evet çok teşekkür ederim Sevgili Hocam. Keyifle yine buradan ayrılıyorum

Prof.Dr.Hanna Nita Scherler:   çok teşekkür ediyorum benim için de çok keyifliydi. Umarım dinleyenler imiz için de keyifli olmuştur. Herkese kendini bilme yolunda keyifli zaman zaman da keyifsiz acılı deneyimler bekliyor diyorum.

Dinleyici sorusu:    Bu konuda bir kitap yazmayı düşünüyor musunuz?

Prof.Dr.Hanna Nita Scherler:   Evet artık artık bunu yapmam gerektiğinin çok farkındayım. Zaman ayırmam gerekiyor. Kendime söz verdim, yazacağım.

gestalt içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Dirençlere çomak sokulmaz

Prof. Dr. Hanna Nita Scherler ile Dr. Tayfun Çalkavur‘un “Dirençlere Çomak Sokulmaz” üzerine gerçekleştirdiği Instagram sohbeti yazılı olarak değerli izinleri ile paylaşmak isterim.

Tayfun Çalkavur: Bu konuşma nasıl doğdu? Hocam dediniz ki insanlar terapi için geldiklerinde %90’I değişmek istiyor ve bunda da çok samimi. Fakat mevcut kaynaklarını farklı kullanmaya onları davet ettiğimde mutlaka bir bahane buluyorlar dediniz. Bahaneleri de direnç olarak tanımladınız ve meşhur başlığımızı ifade ettiniz: bahanelere/dirençlere çomak sokulmaz. Dirençler aynı zamanda değişim sürecinin bir parçasıdır. Direnç aslında bir davet ama bizim duymadığımız bir davet.

Ben bu yıl içinde 3 defa zatüre oldum, bu hafta da zatüre oldum, hala duymuyorum. Nedir direnç? Yaşamımızı nerede kolaylaştırır? Nerede zorlaştırır? Söz sizin.

Prof.Dr. Nita Scherler: Bu kadar çok soruyu ardarda sıralayınca neredeyse direnç gösteresim geldi. Öncelikle çok teşekkür ederim, seninle sohbet her zaman çok güzel. Bu sohbeti bizi dinleyecek olan kişilerin nezdinde yapmak ayrı güzel.

Bütün söyleyeceklerim benim kendimi konumlandırdığım felsefi zeminden beslenerek gelecek, önce onu söyleyeyim. benim kendimi konumlandırdığım felsefi Zemin de hümanistik ve varoluşçuluk ve özellikle Fritz Perls’in geliştirdiği Gestalt yaklaşımı zemininden konuşuyor olacağım. Gestalt yaklaşımındaki en belirgin kavram “temas”tır. Neyle temas ederiz? An’da beliren ihtiyacımızla temas ederiz.

Örnek: şu anda 18:00’de canlı yayına başlayacağınızı duyurduğunuz için birçok kişi bu canlı yayını dinlemek istemiş, kendine bunu ihtiyaç belirlemiş ve o doğrultuda yayına bağlanmışlar. Dolayısı ile andaki ihtiyaçları ile temas etmişler. Umarım onları doyuracak, tatmin edecek bir içerikle karşı karşıya kalırlar.

Diyelim ki tuvaletimiz geldi, gidip tuvaletimizi yaptığımızda ihtiyacımızla temas ediyoruz.  An’da beliren ihtiyaç fiziksel bir ihtiyaç olabilir, açlık gibi, uyku gibi, tuvalet ihtiyacı gibi ; duygusal bir ihtiyaç olabilir, öfkeyi ifade etmek, sevinci ifade etmek, korkuyu ifade etmek gibi; zihinsel bir ihtiyaç olabilir, bilgi edinmek, merak gidermek, açıklama yapmak, soru sormak gibi, ya da tinsel alanda bir ihtiyaç olabilir, namaz kılmak, dua etmek, meditasyon yapmak, güzel bir manzara izlemek gibi. Velhasıl temas bu bakış açısında en temel kavram. Temas, andaki ihtiyaçla olur.

Şimdi bu kadar uzun girişi dirençle ilişkilendireyim. Direnç andaki ihtiyaçla tems etmemek! Anda beliren ihtiyacın tatmin edilmesini engelleyen , duygusal, zihinsen ve davranışsal mekanizmalardır.

Örnek verelim: Küçük çocuklar “bu ne,bu neden” diye sorarlar ya, diyelim ki küçük bir çocuk bu soruları sordu, annesi cevaplarsa sorun yok. Annesi çoğunlukla “sus, öf, çok soru soruyorsun” dediğini varsayalım, ya da çocuğun soru sormasını duymasına ragmen cevaplamıyor, duymazdan geliyor. Çocuk, annenin kabulünü, sevgisini kaybetmeyi göze alamayacağından duruma “yaratıcı bir uyum” gösterir. “yaratıcı” diyorum, altını çizerek. Ne yapar? Merak etmekten vazgeçer,” demek ki merak etmek annemle ilişkimde iyi birşey değil” der. Bunu çok çabuk öğrenir ve içselleştirir. Aradan yıllar geçer, bu adam yetişkin olmuş, üniversiteye gitmiş okumuş, güzel bir iş sahibi olmuştur. Yeni bir işe girmiştir. İşe yebni girdiği için tabii ki bazı şeylerin nasıl yapıldığını etrafa sorarak öğrenmesi gerekir. Çok sorası vardır aslında ama sormaz. Kendini sormaktan alıkoyar hatta bunu yaptığının farkında bile değildir. Farkında olduğu şudur: kimseyi meşgul etmemeliyim. Herkes çok meşgul, benimle uğraşacak zamanları yok. Veya, bilmediğimi açık etmemem lazım, yeni girdim ay bu da birşey bilmiyor demesinler. Ya da diyelim ki sordum, yardım etmedikleri durumda kendimi onlar tarafından reddedilmiş konumda bulmayayım, bunun farkındadır ve bundan dolayı sormaz. Ama sormama davranışı orada ve o zaman yıllar önce annesi ile ilişkide öğrenip içselleştirdiği duygusal davranış kalıplarından dolayı olduğunu bilmez. Farkında değildir.

Tayfun Çalkavur: Suç mahali dediğiniz noktaya geliyoruz değil mi?

Evet. Yani bu örnekte kişinin anda beliren ihtiyacı soru sormak, öğrenmek. Ama davranışı anda beliren ihtiyacına hizmet etmemektedir. Davranışı, yıllar önce annesi ile olan ilişkide annesinin sevgisini, onayını kaybetmemek doğrultusunda olan ihtiyacını tatmine yöneliktir hala. Yani 30 sene önceki kurla işlem yapmaktadır hala. Halbuki kur arada çok değişmiştir, ancak o hala 30 sene önceki kurla işlem yapmaya çalışmaktadır. Yani direnci kısaca böyle tanımlayabilirim.

Şimdi bu “seçimsiz direnç”. Yani farkında olmadan, alışkanlık olarak, direnç gösterdiğimin bilincinde olmadan gösterdiğim bir direnç.

Seçimli direnç nasıl olur, ona örnek vereyim. Mesela şu an ben konuşuyorum, sizzler de beni dinliyorsunuz. Kimbilir evinizde aile bireyleriniz sizinle neler yapmak istiyorlardır, ama siz onların sizden talep ettiğini yapmayıp burada bu konuşmayı yapmayı seçmişsinizdir. Yani evde yapabileceğiniz birçok başka şeye direnç göstermektesinizdir. Yazın Kaş’ta gezerken su altındaki

Seçimli dirence başka bir örnek vereyim, yazın Kaş’ta gezerken su altındaki kaplumbağları ve balıkları seyretmeyi çok seviyorum. Su altına şnorkeller ile bakmıyorum, rahatsız oluyorum, sadece gözlüklerim ile bakıyorum. O anlarda bilinçli olarak burnumdan veya ağzımdan nefes almaya direnç gösteriyorum. O durumda direnç göstermek gayet sağlıklı oluyor.

Seçimli davranışlarda birşeyi seçince birçok başka şeyi seçmemiş oluyoruz. O seçmediklerimize direnç gösteriyoruz aslında. İşlevsel birşey yapıyoruz.

Direnç, işlevsel ya da değil, enerjinin farklı yöne kanalize olması anlamına gelir.  Dirençlere saygı gösterilmeli, çomak sokulmamalı diyorum. Dirence çomak sokmak demek, o kişinin gösterdiği dirence daha çok sarılmasını, daha fazla direnç göstermesine sebebiyet verir. Yani yağmurda yürüyen bir insanın elindeki şemsiyeyi almaya çalışmak gibi birşey. Daha büyük daha elinden alamayacağımız bir şemsiye arayışına girer kişi. Dirençlere çomak sokmak yerine kişi neye ilişkin tehtid algılıyor ve bu algıladığı tehtide ilişkin kendisini ne yaparak korumaya çalışıyor? Eğer direnci ortaya kaldırmaya çalışmadan direnci anlamaya çalışırsak neyi tehtid olarak algıladığını ve kendisini nasıl koruduğunu anlamaya çalışırız. Hemen bir örnek vereyim, mesela terapi sürecinde göz teması kurmaktan kaçınan bir danışanım olduğunda gözlerime bak demem, “gözlerinizi gözlerimden kaçırdığınızı görüyorum, dilerseniz bilinçli olarak, seçmli olarak kaçırın” diyorum. “kaçırın, gözüme 5-10 dakika bakmayın ve bakmadığınızda ne deneyimlediğinizi kendinize sorun ve ondan sonra bakmaya çalışın ve baktığınızda ne deneyimlediğinizi kendinize sorun ve bakmadığınızda ve bakmaya çalıştığınızda ne deneyimlediğinizi benimle paylaşın.” Şimdi bu direnci anlamaya çalışmamın bir örneği. “neden bakmıyorsun, gözüme bak” değil, bakmadığını görüyorum, bakamadığını anlıyorum, bakmanın senin için tehtidkar olduğunu anlıyorum, seni destekliyorum, daha fazla bakmamanı istiyorum ki beraberce bunun ne anlama geldiğini keşfedelim.

Tayfun Çalkavur: İşlevsel ve işlevsel olmayan dirençten bahsettiniz, siz bunu fark ettiriyorsunuz, peki insan kendi yaşamında bunu nasıl fark eder?

Prof.Dr. Nita Scherler: Zorlanmalar her zaman hazinedir. Kişi ancak zorlandığında iç yolculuğuna davet edilmektedir. Durup dururken “ben acaba burada direnç gösteriyor muyum, göstermiyor muyum” diye sormamın bir alemi yok. Kişi ancak zorlanıyorsa orada bir direnç olduğunu anlayabilir. Zorlanma aslında mevcut savunma mekanizmalarının o tehtid algıladığım durum karşısında beni eskisi kadar korumadığı, savunmadığı anlamına gelir. Yani direnç ile aslında belirli savunma mekanizmalarını, belirli davranış kalıplarını kullanarak direniriz. Buradan devam edeyim, şimdi direnç organizmanın (varoluşun 4 boyutunda insan organizması) alanda sınır belirleme şeklidir. Temas sınırda oluşur, sınırı nasıl belirleyeceğim? Mesela en başta çok soru sordun, nerdeyse direnç göstereceğim dedim, sen algısı, kapsama alanı açık bir insansın, şimdi tek tek soru soruyorsun. Sınır belirlemenin örneği, seçimli birşey, şaka yaparak veya açık söyleyerek. Seçimli olunca temas sınırı belirliyoruz, amma seçimli olmadığı zaman orada ve o zaman geçmişte bana bakım verenlerle ilişkimde sınırımı çizmem o zaman nasıl gerekmişse onu öğrenmiş ve içselleştirmiş oluyorum, ve bir daha onu sorgulamadığım için, zorlanmalarımı bir davetiye olarak değerlendirmediysem, orda ve o zaman geçerli olan bir varoluş şeklini, davranış kalıbını bugün hayatımda hala geçerli kılmaya çalışıyorum ama zorlanıyorum.

Örnek vereyim, diyelim ki ben öyle bir ailede büyüdüm ki etrafı planlayan, çekip çeviren, organize eden hep ben olmak durumunda kaldım. O zaman için herşeyi control etmek, herşeye maydanoz olmak işlevsel olmuş olabilir. Diyelim evlendim, Rahat ve geniş bir adam. Tatile gideceğiz, diyorum ki “bak şimdiden her sabah nerde kahvaltı edeceğiz, öğlen nerde yiyeceğiz, akşam hangi restoranlarda yiyeceğiz şimdiden ayalayalım. Sonra belki yer kalmaz, yer ayarlayalım.”

Ya ben ne bileyim o gün yemek yemek ister miyim? Belki sandviçle geçiştirmek isteriz.

Olur mu?! Sen her zaman böyle yapıyorsun beni havada bırakıyorsun, ne  yaşamak istediğimi bilmek istiyorum diyerek adamı sıkboğaz ediyorum. Şimdi nasıl bir temas sınırı oluşturuyorum? Herşey netlike ve belirginlik kazanacak.

Kocam nasıl bir temas sınırı oluşturuyor? Aaa sabah ola hayrola, bakalım. Hayat ne getirirse.

Temas sınırda gerçekleşir, ve sınırda ya aynı fikirde olurum diğeri ile bütünleşirim. Ya diğeri ile ayrı fikirde olurum, bir erk irade ortaya koyarım, ayrışırım.

Bu kadın kontrol etme davranışı ile sürekli erk, irade ortaya koymaya çalışıyor. Direncin işlevsel veya işlevsel olmadığını belirleyen göstergelerden bir tanesi de sınırda sürekli farklılaşıyorsam, sürekli erk koyan irade gösteren olmak istiyorsam veya sürekli ya olur fark etmez diyensem o zaman bu direncin işlevi yok. Makbul olan gösterdiğim seçimli direncin anda beliren ihtiyaç doğrultusunda bütünleşmekle farklılaşmak arasında kendimi konumlandırma esnekliğine sahip olabilmemle belirir. Direncin işlevsel olmaması şu demektir, ben uyaran ne olursa olsun erk göstermek istiyorum, ya da uyaran ne olursa olsun eyvallah diyorum, bütünleşmek istiyorum. O zaman bu direnç seçimsiz, otomatik ve işlevsel değil,

Tayfun Çalkavur: Burada en zorlanan konulardan bir tanesi ihtiyacı doğru tanımlamak diyebilir miyiz?

Prof.Dr. Nita Scherler:  Doğru kelimesini değiştireyim, anda beliren ihtiyacın tanımlanması önemli. İnsanlar genellikle anda beliren ihtiyacı tanımlama iznini yeterince boşluğu sağlamadan otomatik bir anlam yüklüyorlar. O zaman davranış anda beliren ihtiyaca yönelik bir davranış olmuyor. Andaki ihtiyacı tatmine izin vermiyor.

Seçimli direncin işlevleri vardır? Nedir bunlar? Direnç gösterebiliyor olmam demek seçim yapabiliyorum demektir. Bunu yapmayıp bunu yapmayı seçiyorum demektir. Yaşamdaki gerginliğin kıvamını ayarlayabilmek demektir. Gerçekten algıladığım bir tehtid varsa kendimi bu tehtide karşı koruyailiyorum demektir.

Buna kendimden örnek vermek istiyorum, mesela ben her sabah spor yapmaya çok özen gösteriyorum, burada neye direnç gösteriyorum? Biraz daha yatmaya, biraz daha keyif yapmaya, bedenimi zorlamamaya seçimli bir direnç gösteriyorum.  Bir yandan sağlıklı olmayı istiyorum, ama bir yandan da yapacak çok işim var. Spor yapmayı seçerek bu gerginliği dengeleyebiliyorum. Spor yaparak hem sağlıklı kalma ihtiyacımı gideriyorum hem de spor yaptıktan sonraki hissettiğim o enerjik halimle güne başlayacak motivasyonum artıyor ve işlerimi daha gönülden, daha sarılarak yapar oluyorum.

Bir de atıl olmak, algıladığım bir tehtid. Atıl kalmak, birşey yapmamak benim için bir tehtid. Ya da bana göre iyi beslenmemek, şeker yemek, hareket etmemek şuursuz bir davranış. İnsanın içinde hayat bulduğu bedenine karşı davranabileceği en şuursuz şekil. Spor yapmak algıladığım bu tehtide karşı beni koruyor. Seçimli direncin böyle faydaları var.

Seçimsiz olunca otomatik alışılmış bir davranış oluyor. Düşünmeden bir davranış oluyor. Mesela az önce verdiğim örnekteki işe yeni başlayan ve soru sormayan kişi, veya herşeyi control etmeye çalışan.

Her stresli olduğumda kendi zedelenebilirliği ile teması seçmek yerine zedelenebilirliliğini hissetmemek için etrafa çatanlar vardır. Veya herşeyi tek başına halletmesi gerektiğini düşünenler vardır.Ya da etrafta ne kadar desteğe ihtiyacı olan insan varsa onlara yardıma koşarak hayatını anlamlandıranlar vardır. Ya da bazı insanları kendisini taciz eden, mağdur eden kişi olarak ilan etmek. Tüm bunlar seçimsiz olarak, otomatik olarak kendimizi konumlandırma halimizdir.  Bir temas sınırı belirliyoruz ya, bu şekillerde temas sınırı belirlemiş oluyoruz. Bunun işlevsel olmayan tarafı nedir? Çünkü hayat hiçbir zaman statik değildir, her zaman bir değişim, bir oluşum içersindedir. Bizler de doğanın bu bedendeki göstergeleri olmak sıfatıyla sürekli bir değişim, devinim içersinde olmak durumundayız. Eğer ben kendimle ve diğeriyle teması sürekli irade ortaya koyarak ya da sürekli irade ortaya koymayarak birşeylerle eyvallah ederek yaşıyorsam hayatı hep aynı tarzı seçtiğim için gelişmeye, olgunlaşmaya açık değilim. Ne oluyor? Ben konforlu alanımda kalmak istiyorum. Mutsuz bile olsam. İşlevsel olmayan dirençlerde kamp kurdum. Burada da çok sevdiğim bir cümle var: direnirken sarf ettiğim çaba, direnmezsek sarf edeceğimiz çabanın misli misli fazlasıdır. Tutunduğum her ne ise onu bıraksam, başıma gelmesine izin versem, o başıma geldiğinde sarf edeceğim çaba o başıma gelmesin diye sarf edeceğim çabadan o kadar daha az ki…

Tayfun Çalkavur: Fırsatlar ardı sıra onunla temas edesiniz diye gelir.

Prof.Dr. Nita Scherler: Burada biraz bağımlIlıklardan da söz etmek lazım. Tüm bağımlı davranışlar direnç kapsamı altında algılanabilirler. Mesela alkol bağımlılığı dersek, kişi ne zaman temas etmekten çekindiği bir uyaranla karşılaşsa “ben bununla baş edemem” diye bir anlam üretir otomatik olarak ve içkiye, sıgaraya, kumara, maddeye kaçar. Bağımlı olduğu araç ne ise alışık olduğu için, ne yaşayacağını bildiği için, temas etmekten çekindiği durumu yaşamaktansa bunu yaşamayı tercih eder. Kendi kuyruğunu kovalayan kedi misali içinden çıkılmaz bir hal alır. Temasın niteliği ne demektir? Her zaman birşeyler ile temas halindeyiz, temassız olduğumuz bir anı tanımlayamayız. Hiç konuşmuyor olsak ta temas içindeyiz. Dolayısıyla temasın nitelii, o temas andaki ihtiyacıma cevap veriyorsa işlevsel, eğer andaki ihtiyacıma cevap vermiyorsa işlevsel değil. Orada tekrarlanan bir direnci kullanıyorum demektir.

Tayfun Çalkavur: Esas ihtiyacımla temas etmeyince başka şeylerle temas ediyoruz. Buradaki dirençlerle ikame tatminler arasındaki ilişki nedir?

Prof.Dr. Nita Scherler: Bir örnekle anlatayım. Diyelim ki çok düzgün bir ailede yetiştim, herkes verdiği sözü tutar, insanlara saygı gösterir, şevkatli davranır diyelim. Diyelim ki küçük çocuklara özel ders veriyorum, ailelerle anlaşıyorum, bir dönem için 12 ders alacak çocuğunuz diyorum, program ona göre ayarlıyorum, anlatıyorum, yazılı da iletiyorum ama ondan sonra ya biz bugün tatile gitmiştik vs diyorlar dersi ödemiyorlar. Bu kadın böyle bir ailede yetişmemiş, bu sözkonusu değil, Kabul edemiyor ve sinirleniyor, insanları değiştirebileceğini düşünüyor. Değiştirebileceğini düşünmek ikame tatmin, olması gereken ne? böyle insanlar da olacak, düzgün ödeyen insanlar da olacak. İstisnalar olacaktır, Kabul etmek gerekir, onu kabul etmeye direnç gösteriyorsam , 3-5 kişi ödemeyiversin deyip rahat etsem çok daha az yorulucam, çok daha az sinirleneceğim, ama ısrarla düzeltmeye çalışıyorum. Bu bir ikame tatmin, Kabul etmem lazım.

Başka bir örnek vereyim. Hayatında herşeyi zorlukla elde etmiş bir insan düşünelim. Adeta tırnaklarıya kazımış bir yere gelmiştir. Ama hala içinde yok bu gerçek olamaz, benim mutlaka zorlanmam lazım inancı olduğu için, uyaranları gerçekte öyle olmamalarına ragmen zorlayıcı algılamaya eğilimlidir. Şimdi bu da ikame tatmin.  İkame tatminler aslında bir tür dirençtir diyebiliriz.

Tayfun Çalkavur:  Duyumsama ile farkındalık arasındaki süreyi uzatmak, burada da iyi akmayan, andaki ihtiyacı karşılamayan birşey olduğu zaman o olaya tepki vermek yerine ona teşekkür edip, oradan ayrıştırıp içe dönerek, sezgi ve farkındalık sürecini yavaşlatmak etkili olur mu?

Prof.Dr. Nita Scherler: Kısaca cevaplayayım. Dirençlerin ihtiyacımıza cevap veren tutum içersinde olmamızı engellemeleri dolayısı ile zorlanırız. Zorlandığımızda dirence çomak sokmamak anlamına da geliyor, gerçekten durup, frene basıp, ben şimdi ne yaşıyorum sorusunu sormasında fayda var. Gestalt yaklaşımında ben şimdi ne yaşıyorum sorusunun cevabı varoluşunu 4 boyutundaki deneyimini kendisine tanımlamasıdır. Bedenimde ne duyumsuyorum? Hangi kaslarım kasık? Nefesim nasıl? Bedenimde ağrı, sızı, karıncalanma, ısınma, tutulma, psikosomatik şikayetim var mı? gibi andaki deneyimini tanımlayacak. Buna nasıl duygular eşlik ediyor? Öfkeli miyim? korkuyor muyum? Kıskanıyor muyum? nasıl düşüncelerle eşlik ediyorum? Nasıl düşünceler kurguluyorum? Insanlar bana karşı mı diyorum? Insanlar bana acıyor mu diyorum? Bu çok zor mu diyorum? Bu çok kolay mı diyorum? Nasıl düşünceler üretiyorum. Bunların tanımlanmasıdır aslında. Fertile Void. Deneyimime hemencecik bir anlam yükleyip o yüklediğim anlamın muhtemelen direncinin bir göstergesi olmasına fırsat vermeden uyarıldığım anda  hemencecik anlam yüklemeden ben burada ne yaşıyorum sorusunu sorarak direncini tekrardan ortaya koyma olasılığını azaltabilir. Bu konu başlı başına bir konu.

Tayfun ÇalkavurBilinmeyene tahammül etmekle direnç arasındaki bağ nedir?

Prof.Dr. Nita Scherler: Birebir bir örüntü var. Genelde insanlar bilmek ister, öngörmek ister, planlayabilmek, organize etmek, kendisini hazırlayabilmek ister. Ama ne kadar bunu istesek te hiçbir şeyi önceden bilemeyiz, tahmin edemeyiz. Bilinmezlik aslında birçok insan için bir tehtid unsurudur. Bununla karşılaşmamak için çeşitli savunmalar geliştirilebilir. Kontrol etmek, anlatmak, sormak, temkinli davranmak, önlem almak…hepsini yapabiliriz ama yine de belirsizlikle karşılaşabiliriz.

Tayfun Çalkavur:  Sosyal yazılımla olan bağı nedir?

Prof.Dr. Nita Scherler:  Doğduğumuzda belli bir varoluş alanıyla doğuyoruz, ben bunu 88 tuşlu piyano klavyesi metaforu olarak anlatıyorum. Ancak bakım verenlerimiz ile ilişki içersinde yavaş yavaş egomuz şekilleniyor. Egp her zaman bu 88 tuşun 30-35ini kapsıyor, geriye kalanlar zeminimde var, ama farkında değilim. Ego, anlattığım haliyle zeminime hizmet etmiyor. Görünmez iplerle topluma bağlı olduğumuzu düşünelim, bize bakım verenlerin öğrenip içselleştirdiğim değer yargılarına hizmet ediyor. Sosyal yazılıma hizmet ediyor. Gel zaman git zaman gelişiyorum, büyüyorum, artık yapmak istediklerim, düşüncelerim, duygularım ortaya koymak istediğim bu egoya sığmıyor, zorlanma dediğim şey o zaman gerçekleşiyor. Zorlanıyorum. Zorlanmak demek, bu görünmeyen iplerle idare edilen ego artık bu görülmeyen iplerle idare edildiği yere hizmet etmek istemiyor. Ken Wilber onu çok güzel anlatır. Bu ego aslında ait olduğu organizmanın içine ölüp kapsanıp tekrardan yapılandırılmayı istiyor. Direnci buraya bağlayacağım. Zorlandığım anda müthiş bir direnç yaşamaya başlarım, egomun hizmet ettiği sosyal yazılım can hıraç tepinmeye başlar : “sakın ha, sakın!” Diye, özüm ise kibar kibar bekler. Öüüm, dingin yaz başlarında sabah 6’da deniz dingin, çarşaf germiş gibi olur, gel yapar insana. Öbür taraftan bir sürü insan “deli misin, sabahın 6’sında kalkıyorsun, manyak mısın, kendine ne eziyet ediyorsun vs” buradan çekmeye başlarlar, öz ise sükünet içinde bekler. İşte fertile void burada çok önemlidir. Burada boşluk bırakırsa kişi can hıraç tepinenleri de görür, davetkar denizi de görür. O zaman egomuz çözünür ve tekrardan artık özümüze hizmet etmek üzere tekrardan şekillenir. Bu şekillenme süreci insanın olgunlaşması, değişmesi, davranışının anda beliren ihtiyaçlar doğrultusunda olması anlamına gelir.

 Tayfun Çalkavur:  Bu anlattıklarınıza yaşamdan bir örnek verebilir misiniz?

Prof.Dr. Nita Scherler:  Kahır üretmeye örnek vereyim, iş ortamından örnek vereyim, son zamanlarda çok rastladığım birşey, insanların mevcut ekonomik durum yüzünden bazı firmaların bölümleri kapatılıyor, o bölümde çalışan 10 kişi varsa şirket içersinde başka yerlerde kullanılmamak üzere işten çıkartılıyorlar. Amiri diyor ki: alanında çok deneyimlisin, şirket seni kaybetmeyi göze almayacaktır, başka departmanda kullanacaklarını tahmin ediyorum diyor. Bu kişi yemiyor içmiyor, kahır üretmeye başlıyor, kesin beni işten çıkartacaklar, kesin iş bulamam, ben üzülmeyeyim diye bana öyle dedi, aslında beni çıkarmaya çoktan karar verdiler. Şimdi ne yapacağım? Çoluğum çocuğum var, borçlarım var, yapmayı düşündüğüm şeyler vardı, zorda kalacağım, insanlara rezil olacağım, çocukların okulunu ödeyebilecek miyim diye kahır üretmeye başlıyor. İşte burası zorlanma anı. Bu zorlanma anında kişi ben burada ne yaşıyorum, ne oluyor burada deyip bedeninde ne yaşadığını buna eşlik eden duyguları ve ürettiği düşünceleri özellikle de yazarak çalışırsa şunu görecek, a bu yeni değil, ben bunu yıllardır yapıyorum, bu benim alışık olduğum varoluş tarzım. Orada bir yol ayrımım var, y aynısını yapmaya devam edebilirim ya da bunun artık bana hizmet etmediğini ve andaki ihtiyacıma cevap vererek ilerleyebileceğime karar veririm. Andaki ihtiyacım %100 kahır üretmek değil, eğer şirkette kalacaksam nereye gidebilirimin networkünü yapmak, eğer şirketten çıkarılacaksam da CV’mi yenilemek, insanlarla konuşmak, böyle bir olasılık var demek ve nasıl iş bulacağım konusunda enerji sarf etmek, kahır üretmek değil.

Biraz direncin niteliği, nasıl bir direnç kullanıyor olduğumuzun da göstergesi olur aslında. Teorik olmamasına gayret ediyorum, örnekle gideyim. Diyelim ki ben sana öfkeliyim Tayfun,

öfkenin kaynağı benim. Kaynak BEN

Öfkenin nesnesi sensin. Nesne SEN

İçerik te öfke.

Eğer direnç olarak sen bana öfkelisin Tayfun diyorsam kaynağı değiştiriyorum. Aslında benim öfkemi sana atfediyorum. Gündelik hayatta böyle bir dirençle karşılaşabiliriz veya biz kullanıyor olabiliriz.

Ya da ben sana öfkeliyim ama sana öfkemi göstermek istemiyorum, gidiyorum sokakta bir köpek tekmeliyorum ya da evde çocuklarıma bağırıyorum ya da eşimle uğraşıyorum. Orada nesneyi değiştiriyorum.

Ben sana öfkeliyim ama sana çok kibar davranıyorum, içeriği değiştiriyorum.

Özetleyecek olursam dirence bakarsak, bir insanı dinlediğimde acaba bu insan kaynağı mı değiştiriyor, nesneyi mi değiştiriyor, içeriği mi değiştiriyor?

Bunu paylaşmamın nedeni nedir? İçeriği değiştiriyorsam psikopatolojinin derecesi açısından en hafifi, nesneyi değiştiriyorsa biraz daha ortasında, ama kaynağı değiştiriyorsa iyi haber değil. Bunun direnç konudsuykla ilişkisi ne? Eğer kaynağı değiştiren bir direnç kullanan bir kişiysem bunu fark etmem ve düğzeltmem çok meşakkatli, nesneyi ve içeriği değiştiriyorsam çevremdeki kişilerin beni uyarmasıyla niyet et dersen ve  verimli boşlukları yeterince yaratıyorsam bunu kendi kendime değiştirme fırsatını da yaratabilirim. Bunu biraz daha dallandırıp budaklandırmak isterim. Varoluşun 4 boyutundan bahsetmek isterim, fiziksel, duygusal, zihinsdel ve tinsel. Gündelik hayatımızda bu 4 boyutu 2 aşamalı düşünebiliriz. 1.aşamada gündelik hayatımda karşılaştığım uyaranlar beni varoluşumun hangi boyutundan tetikliyor? Örnek: işyerinde iş arkadaşlarım baktım öğlen kendi aralarında toplanmışlar, yemeğe gidiyorlar, bana yemeğe gelir misin diyen yok. Eğer burada duygusal alandan tetikleniyorsam “beni reddediyorlar, beni istemiyorlar, beni sevmiyorlar” derim.

Eper zihinsel boyuttan tetikleniyorsam “bak sen beni saymıyorlar” derim, arada fark var. Bu 1.aşama.

2.aşama, hani bir yerden tetiklendim, nasıl tepki veriyorum?

Eğer 3 boyutu birden kullanıp tepki veriyorsam çok rahatsızım demektir. Duygusal boyuttanm tepki veriyorsam bağırıyor, çağırıyor olabilirim, çok üzülüp onların önünde ağlıyor olabilirim. Zihinsel boyuttan tepki veriyorsam bu yaptığınızdan hiç hoşlanmadım, keşke beni de çağırsaydınız diyebilirim.

Burada anlaşılacağı üzere zihinsel boyuttan tepki vermek dirençlerin daha çabuk ele alınıp değiştirilebileceğine işaret eder, ama ne kadar fazla duygu ve hele hele fiziksel boyutu da işin içine sokuyorsam o dirençle çalışmak o kadar zorlayıcı olur. Yani özeti, her direnci tek başıma deşifre edemeyebilirim.

Direnci sadece tanımlamak insanın kendisini o dirençten azad etmesine hiç yeterli değil. Anlamak başka birşey, o anladığını gönüle indirmek başka birşey. Bir suç mahalinden bahsetmiştin sen de, bu davranışın öğrenilip içselleştirildiği bakım sunanlarla ilişki örüntüsünün yaşandığı bir zaman var. O zaman diliminde öğrenip içselleştirdiğim davranışın duygusal, zihinsel ve fiziksel boyutu var. Direnci zihinsel boyutta tanımlamak, güzel ama yeterli değil, bu dirençten insanın kendisini özgürleştirebilmesi için ilgili duygunun ifade edilmesi gerekir.  Onun çalışması şöyle birşey: Herkesin içinde bir küçük çocuk var, bu küçük çocuk orada ve o zaman yaşadığını şimdiki halimize anlatır. Sen o zaman yoktun, ben bunları bunları bunları yaşadım. Bunlara maruz kaldım. Bunlarla cebelleştim, bunu anlatırken, sadece içeriği anlatmaz, bunu anlatırken ilgili duygu da mutlaka eşlik eder. Ve şimdiki halimizle o içimizdeki küçüğü kapsar, ona şevkat gösterir, ona der ki: sen bunları yaşarken ben yoktum, ama şimdi varım, bak şimdi sen uyarılıyorsun, burada şimdi dirence bağlayacağım. Uyarılma denmez. Uyarıl. Bil ki bugünkü durumla ben baş edeceğim, edebilirim, aynı zamanda da uyarılmış olan seni kapsayabilirim. O zaman ebeveynlerden görmediğin şevkati, kapsayıcılığı ben sana gösterebilirim, işte şifalandıran bu.

Tayfun Çalkavur:  Bir sorunuz vardı: Sadakatiniz kime? Sadakatiniz sosyal yazılıma mı yoksa kendimize mi?

Prof.Dr. Nita Scherler:  İnsanın sadakatinin kendisine olması gerektiğini hep söylerim, bu ne demek? Bir zamanlar bir yerde daha iyisini yapmayı bilmedikleri için, yapmamış ebeveynlerle bir şekilde yaşamışım ve o zaman şekillenmiş olan egomdan artık kendimi azad etmek istiyorum. Sadakatim o zaman şekillenmiş olan egomun şartlarına ve ordaki insanlara olmamalı. Sadakatim bugünkü bana olmalı.

Tayfun Çalkavur:  Kaybetmeye korktuğumuz herşey dayanıklılığımıza bir tehtidtir. Buradaki korku ile direnç arasında bir bağ var mı?

Prof.Dr. Nita Scherler:  Neye tutunmak istiyoruz?

Varoluşumuzun fiziksel boyutunda: bedensel zevklere, sağlığa ve yaşamaya tutunmak istiyoruz.

Varoluşumuzun duygusal boyutunda: başkaları tarafından sevilmeye, onaylanmaya, dsteklenmeye tutunmak istiyoruz

Varoluşumuzun zihinsel boyutunda: özsaygımıza tutunmak istiyoruz, saygın olmak, başarılı olmak, yeterli olmak istiyoruz.

Varoluşumuzun tinsel boyutunda: hayat anlam ve amacımızı kaybetmemek istiyoruz, hep bir anlam ve amacımızın olmasını istiyoruz.

Çok güzel de hayat gerginlikler barındırıyorsa, fiziksel boyutta acı da var, hastalık ta var, ölüm de var

Varoluşumuzun duygusal boyutunda: başkaları tarafından onaylanmak varsa reddedilmek te var.

Varoluşumuzun zihinsel boyutunda: özsaygınlık, yeterlilik, başarı varsa başarısızlık, yetersizlik ve özsaygınlığı yitirmek te var.

Varoluşumuzun tinsel boyutunda: hayat anlam ve amacımız olduğu kadar bazen anlam ve macı kaybedebiliriz

Bu 4 boyutun hepsinde de kutbun olumlu tarafına tutundukça direnç köstekliyorum demektir. Tutunduğum şeyi kaybetmeyi göze almam gerekir. Hayat aslında 2 tarafta da olabilmek. Herkes hayatta hastalıktan, bedensel acıdan, ölümden, reddedilmekten, başarısızlıktan, anlam ve amaç kaybından nasiplenecektir. Bundan kaçmaya çalışmayalım.

Tayfun Çalkavur:  Soru gelmiş: kaygı yaşadığımız konulardaki direnci ortadan kaldırmak için bireysel aksiyon mu almalıyız yoksa profesyonel destek almak şart mı?

Prof.Dr. Nita Scherler:  Şart diyemeyeceğim, konuşmamda anlattığım üzere direncin niteliği bana bu konuda çok şey söyleyecek. Ben kaynağı mı değiştiriyorum? Nesneyi mi değiştiriyorum? Içeriği mi değiştiriyorum? Tırnak içinde patolojimin kıvamı ne? Eğer çok kıvamlı ise profesyonel bir yardım tabii ki faydalı olur.

Tayfun Çalkavur: Bir soru daha: bugünkü halimiz küçüklük halimizi kapsayıp oluşmaya çalışırken ikna edeci olamıyorsa ne yapacağız? Zira şu anki halim üst katı gürültü yapmamaya ikna edemiyor.

Prof.Dr. Nita Scherler:  Güzel bir soru, teşekkür ederim, ikna etmeye çalışmak sonuca hükmetmek demektir. İkna etmeye çalışmayın. Gestalt şekil-zemin ilşkisidir. Şekil küçük çocuğu ikna etmek değil, şekil küçük çocuğu zedelenebilir haliyle kapsamak. Küçük çocuk alacaklı, alacaklı kalacak. Delete yok İnsert yok, alacaklı kalacak.

Üst kattaki gürültüye gelince, soru soranı çok anlıyorum, buna biraz soyut cevap vermek istiyorum, kendimde yarayan sonucu paylaşmak istiyorum. Bazen maddede karşılaştıklarımız manada anlamlandırılınca daha çalışılabilir oluyor, yani yan komşunun sürekli yaptığı gürültüye takmış durumdaydım bir ara, delirecek gibiydim, sen herkese bu işi anlatıyorsun da sen kendine neden deva olamıyorsun? Şöyle düşündüm, Nita dedim, bu yandaki komşunun gürültüsü manada senin içinde susmayan hangi gürültünün maddedi temsili? O zaman cevabı buldum ve içimde o susmayan devamlı konuşanı sakinleştirdiğim zaman komşunun gürültüsü bitti mi? bitmedi, ama bundan rahatsız olmamaya başladım.

Tayfun Çalkavur:  başka bir soru: değiştiremeyeceğimiz insanlarla mücadele etmek yerine ufak tefek egosunu beslemek, omurgasızlık olarak değerlendirilir genellikle, bunu nasıl değerlendirirsiniz?

Prof.Dr. Nita Scherler:  Bu sorudan şunu anlıyorum, bu soruyu soran kişi bir narsiste nesne olmuş heralde, eğer aileden birisiyse, yani hayatınızdan çıkartamayacağınız ya da sırtınızı dönüp gidemeyeceğiniz birisiyse, narsistin sergilediği davranış değil onun ardındaki zedelenebilirlikle ilşki kurmaya çalışmak lazım. Narsistin en önemli özelliği diğerinin duygusunu anlayabilecek bilinç seviyesine gelmemiş olmasıdır. Dolayısıyla bir narsistle ilişkiye mecbursak, bir kere onun tarafından duygusal olarak dokunulmayı beklemememiz lazım. O zaman zorlanmayız.

Tayfun Çalkavur:  Çocuklarla direnç nasıl çalışılır diye bir soru geldi

Prof.Dr. Nita ScherlerÇocuklarla oyun terapisi çok çok işe yarar. Çocuklarla çalışmıyorum ama mesleğe ilk başladığımda denemiştim ve 1 kız çocuğu getirmişlerdi, önce aile ile konuşmuştum, anlaşmazlıkları hkk soru sormuştum, çocukların önünde kavga eder misiniz gibi, katiyen biz yüksek sesle bile konuşmayız demişlerdi. Çocuğu alıp odaya aldım, barbie ken bebkleri vardı odamda, çocuk barbie ve keni eline aldığı anda bu anne bu baba diyeek kavgaya tutuşturmuştu. Yüksek sesle bağırmalar, ittirmeler vs. Oyun terapisi direnci tabak gibi görmenize yardımcı olur. 

Tayfun Çalkavur:  Soru: Bir yönetici değişime ve gelişime dirençli, kendi doğrularına inanan başarılı bir ekip arkadaşına karşı tutum ve davranışı nasıl olmalı sizce? Şunu anladım, hem başarılı hem de dirençli biri var, ekip arkadaşlarına karşı nasıl olmalı.

Prof.Dr. Nita Scherler:  bir insan hem başarılı hem dirençli olabilir tabii ki. O kişini mevcut davranışları değerleri kendisini bir yere kadar getirecektir, ama bir yerde zorlanmaya başlayacak. O zorlanmaya başladığı yerde umarım ekip arkadaşlarından yardım ister.

Tayfun Çalkavur:  Ergenler konusundaki direnç nedir diye soru gelmiş

Prof.Dr. Nita Scherler:  Ergenlerle oyun terapisi olmaz tabii, ergenle yetişkin gibi konuşmanın da bazen faydası olmayabilir. Ergenin ailesini de davet edip systemin içine girmekte fayda var, yani ergeni eleştiren ya da davranışındaki hatayı bulmaya çalışan yerden değil de aile bireyleri ya da kendisi tarafından işlevsel olmayan davranışın o systemin mevcudiyetini sürdürmeye nasıl yaradığını anlamaya çalışırım.

Tayfun Çalkavur:  Hayatınızdaki narsist anneniz ya da babanızsa ondan birşey beklemek çok zor oluyor, 50 yaşında bu ihtiyacı engelleyemiyorum diye bir soru gelmiş.

Prof.Dr. Nita Scherler:  Bu söyleyeceğimi pek müşvik bulmayabilirsiniz ama yine de söyleyeyim, yetişkinler için söylüyorum, her yetişkin er geç duygusal olarak içindeki anne ve babasını öldürmelidir. Biraz sert biliyorum, priz ve fiş metaforunu kullanmak isterim. fişi prize sokarız değil mi?

Priz çocuksa fiş te anne baba olmak zorundadır. Ama yetişkin olmak, özgürleşmek demek artık fiş te benim priz de benim. Elimde fiş, priz aramaktan vazgeçmeliyim demek, yetişkinlik bu demek.

Tayfun Çalkavur:  24 yaşında evlilik hazırlığı yatığım kişinin doğru insan olduğunu düşünüyorum ama bir direnç hissediyorum.

Prof.Dr. Nita Scherler:   İster evlenmek için olsun ister ilişki yaşamak için olsun, seçtiğimiz insanın kim olduğu önemli değildir, çünkü kimi seçersek seçelim mutlaka o ilşkide onunla bütünleşebileceğimiz yerler olduğu gibi farklılaşacağımız ve zorlanacağımız yerler olacak. Bütün ilişkiler bizim hayatta farklılaşıp bütünleşerek çizmemiz gereken temas sınırımızı yıllar içersinde berraklaştırmamıza netleştirmemize aracı olurlar, kimi seçersek seçelim. Hiç kimse ne tam istediğimiz kişidir, ne de tam istemediğimiz kişidir. İlişkinin yürüyüp yürümemesine vesile olacak kriter diğerinin ne olduğu değildir, diğerinin davranışına benim atfedeceğim anlamdır. Eğer ilişkide zorlandığımda onun davranışını değiştirmek doğrultusunda bir konumlanmayı seçiyorsdam hayat boyu mutsuzluğun biletini almışım demektir. Ama eğer ilişkide zorlandığımda şu anda o bana benimle ilgili neyi gösteriyor? Ben bu zorlanmayı özüme yaklaşmak için nasıl kullanabilirim tarzı bir yol seçersen kimle evlenirsen evlen çok mutlu olursun.

Tayfun Çalkavur:  Çocuklşuğumuzdan gelen inançlarımızı bugün işe yaramadığı için nasıl bilinçli dönüştürebiliriz?

Prof.Dr. Nita Scherler:   Çocukluğumdan gelen inançların artık işe yaramadığını zorlandığımda anlarım ve zorlandığımda o deneyime hangi değeryargım çerçevesinde nasıl bir anlam atfettiğime alıcı gözüyle bakarsan çok rahatlıkla bulabilirim.

Tayfun Çalkavur:  Dirençlerin ruh boyutu var mıdır?

Prof.Dr. Nita Scherler:   Biz bir bütünüz. Direncin ruh boyutu şu anlama geliyor:  İnsan yaşamı boyunca ruhani olarak giderek yaşamdaki deneyimlerin hepsinin hayatta tutunulacak birşey olmadığını hem hiç hem de herşey olunabileceğini anlamaya yarayan araçlardır. Direnç göstermek ise bu bilinç seviyesine ulaşmaya engeldir.

Tayfun Çalkavur:  Elinizdekilerin değerini çok iyi bilmemiz gerekiyor, yoksa üzüntü seni takip eder dikkat.

Prof.Dr. Nita Scherler:   Aslında elimde olduğunu düşündüğüm gerçekte elimde olanın %1’idir.

Tayfun Çalkavur:  Bir narsistle 30 yıl yaşadım, 2 yıldır ayrıyım, etkilerinden kurtulmak için ne yapabilirim?

Prof.Dr. Nita Scherler:   Onunla yaşadıklarınızı bırakın, şimdi kendinizi şifalandırmaya odaklanın. Geçmişteki deneyimleri bırakın, bugün onsuz, spor resim neyse onlara odaklanın.

2025 yılının sağlıkta, akışta, derslerinizin maddede tezahür etmeden gerçekleşeceği güzel bir sene dilerim.

Teşekkürler.

gestalt içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Manifesting Abundance: Insights from Four Visionaries on the Science and Art of Attraction

copyright: kikasworld.com

If you’ve ever dreamed of manifesting abundance and transforming your life, you’re not alone. Manifestation is a practice that blends science, spirituality, and personal growth, and some of the brightest minds in this field have shared their wisdom to help us all unlock our potential. In this inspiring article, we explore the teachings of four leading experts who have mastered the art and science of manifestation: Dr. Joe Dispenza, Dr. Tara Swart, David Ghiyam, and Dr. James Doty. Their combined insights form a powerful guide to transforming your mindset, rewiring your brain, and stepping into a life of abundance.

Dr. Joe Dispenza: Rewiring the Brain for Abundance

Dr. Joe Dispenza begins with a fascinating premise rooted in quantum physics: our reality is shaped by the emotions and thoughts we consistently embody. According to him, manifestation requires us to feel the emotions of our desired future before we experience it in the physical world. This is not mere imagination; it is the intentional generation of elevated emotions—joy, gratitude, and abundance—that signals to the universe that we are ready to create.

“The heart becomes like an amplifier, sending out signals that carry the thought of your abundance,” Dr. Dispenza explains. By pairing a coherent brain with a coherent heart, we align ourselves with the vibrational frequency of the quantum field. This process, he notes, involves breaking free from the “Newtonian” cause-and-effect mindset. Instead of waiting for an external event to feel abundant, we must feel abundance first to attract it.

But how do we achieve this? Dr. Dispenza emphasizes the importance of practice and perseverance. Manifestation, like learning a new skill, requires consistency. He suggests beginning with meditation to train the mind and body to sustain a state of abundance. “Your body doesn’t know the difference between a real experience and an imagined one,” he says. By consistently rehearsing the emotions and thoughts of abundance, you rewire your brain and body for a new reality.

Dr. Tara Swart: The Neuroscience of Love and Relationships

Dr. Taraara Schwartz takes a different but equally transformative approach, focusing on the neuroscience of love and its connection to manifestation. Her groundbreaking research reveals that waiting to engage in intimate relationships can lead to stronger bonds and sustainable connections. The key lies in understanding how our brains are wired for attachment and love.

“The inner child and the shadow aspects of ourselves deeply influence our relationships,” Dr. Schwartz explains. She dives into how unresolved wounds from childhood can block our ability to manifest healthy, loving connections. These unconscious patterns often lead us to attract partners who mirror our psychological wounds, perpetuating cycles of pain and disconnection.

Healing, according to Dr. Schwartz, involves reconnecting with and soothing the inner child while embracing the rejected parts of ourselves. This process not only fosters deeper self-love but also creates space for more fulfilling relationships. Her insights remind us that manifesting love begins with healing the parts of ourselves that long for acceptance.

David Ghiyam: Expanding the Capacity for Abundance

David Ghiyam’s teachings bring a blend of ancient spiritual wisdom and modern application. He emphasizes that to manifest abundance, we must expand our ability to hold and embody it. This involves developing a sense of certainty and resilience, even in the face of life’s challenges.

“Your body needs to be able to hold the energy of abundance,” Ghiyam states. He introduces the idea of using breathwork and body-awareness practices to prepare ourselves for the abundance we seek. Gam also encourages us to view challenges as opportunities for growth, shifting our mindset from scarcity to possibility.

Central to his philosophy is the importance of detaching from outcomes. Ghiyam explains that true manifestation happens when we release the need to control and trust the process. By aligning our energy with the frequency of abundance, we create a natural flow where opportunities and synchronicities appear effortlessly.

Dr. James Doty: Overcoming Fear and Attachment

Dr. James Doty’s contribution centers on a profound truth: fear and attachment are the greatest obstacles to manifestation. Drawing from his expertise in neuroscience and personal development, Dr. Doty explains that these emotions keep us trapped in cycles of suffering and scarcity.

“Fear creates resistance, while attachment anchors us to old patterns,” he shares. The solution lies in cultivating a state of internal fulfillment that is not dependent on external circumstances. This requires recognizing the difference between achieving external success and finding true inner peace.

Dr. Doty encourages practices like mindfulness and self-compassion to dismantle fear-based narratives. By becoming aware of our subconscious beliefs and letting go of attachments, we open ourselves to a life of freedom and abundance. He reminds us that the journey to abundance is as much about who we become as it is about what we achieve.

The Art of Transformation

Each of these experts offers a unique perspective, but together, their insights form a cohesive roadmap to manifestation. Dr. Dispenza’s focus on rewiring the brain, Dr. Swart’s emphasis on healing the inner child, David Ghiyam’s techniques for expanding energetic capacity, and Dr. Doty’s wisdom on overcoming fear and attachment provide powerful tools for anyone seeking transformation.

The common thread is clear: manifestation is not merely about acquiring material wealth or achieving external goals. It is about the journey of becoming.

Who do you need to be to create the life you desire? What parts of yourself must you heal, nurture, or release?

Your Manifestation Journey Begins Now

As you reflect on these teachings, consider this: what is one small step you can take today to align yourself with the energy of abundance? Perhaps it’s a moment of gratitude, a meditation to visualize your future, or a courageous decision to let go of an old belief.

Manifestation is a practice, a journey, and an art. The question remains: Who will you become in the process of creating your dreams?

Kişisel Gelişim-Self evolution içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın