Deprem, binamız hakkında bilmemiz gerekenler

Gazeteci, yazar, TV programcısı ve podcast yayıncısı Nilay Örnek toplumsal bir hizmet yaparak ITÜ öğretim üyesi Dr. Fatih Sütçü ile herkesin anlayabileceği netlikte, herkesin aklındaki ve gündemindeki soruları sormuş ve cevaplarını almış.

Nasıl olunur 179 numaralı podcastı ister BURADAN dinleyebilir ister aşağıdan okuyabilirsiniz.

Verilen bilgileri çok değerli bulduğum ve internette arandığı taktirde ulaşılabilir olmasının önemli olduğunu düşündüğüm için yazıya dökmeye ve bahsedilen konuları çeşitli linkler ile beslemeyemeye karar verdim.

Türkiye’de deprem bilimcileri söyledikleri doğru olan dinlenmeyen birer mitolojik kahraman gibiler. İnşaat mühendisleri de yıllardır neler yapılması gerektiğini söylemekteler, nasıl yapılacağı belli, depreme karşı binaların nasıl ayakta kalacağı belli. Fatih bey Adıyaman’a kısa süreli gitti, geldi, binalarda neye bakılır?

3 günlük bir tur yapıldı, başka turlar da yapılacak. Bizim işimiz kamu binalarına bakmak. Yaptığımız iş şu, bir bina deprem geçirmişse muhtemelen üzerinde bazı hasarlar vardır. Biz bu hasarların bir kısmını öngörüyoruz, yani bunlar zaten beklediğimiz hasarlar, fakat beklenmedik bir hasar var mı ve bu beklenmedik hasar binada yıkıma, ani bir göçmeye, kısmi ya da toptan bir hasara sebep olabilir mi diye bunları inceliyoruz. Bunlar gözle yani gözlemle yapılan incelemeler. Hasar almış bir binada gördüğümüz hasarların aslında bir dili vardır, bunlar bize bu binanın bundan sonra neler yapabileceğini anlatırlar, dolayısı ile dışarıdan gözle yaptığımız bir muayene sonucunda binanın kullanılabilir ya da kullanılamaz olduğuna karar veriyoruz. Bazen şüphe duyduğumuz durumlar oluyor, o zaman daha ileri tetkikler istiyoruz, ama çoğu durumda baktığımız zaman eğer çatlaklar tahmin ettiğimiz gibiyse tamam bu bina açılabilir, bazen de o kadar belli hasarları görüyoruz ki, her an bir göçmeye götürebilecek, her an çok daha büyük bir zarara sebep olabilecek hasarlar kendilerini çok belli ediyorlar, o zaman bu binalara girmeyin etrafını çevirin, tedbir alın, gerekli onarımları yaptıktan sonra bu binaları kullanın diyorum, rapor ediyoruz, kamu binaları bu şekilde hangi binaları kullanıp kullanamayacaklarına karar verip organizasyonlarını yapıyorlar.

Kendi tecrübelerinizden de bahsedebilir misiniz?

Konyalıyım, Konyada doğup büyüdüm, Konya Anadolu lisesinde okudum, Japonyayı küçükten beri çok seviyordum, Anadolu lisesi eskiden şöyleydi, ilkokul biter, Anadolu lisesi sınavına girilir, kazanırsanız bir hazırlık sınıfı okunur, ondan sonra ortakul-lise 6 sene, derslerinizi İngilizce görürdünüz. 10 yaşında Anadolu lisesine girdim, biraz İngilizce öğrenmiştim, ailem de İngilizce, Fransızca bilen kişiler, babam teşvik etti…

**********

Doktorayı Japonca yaptım, doktora ve sonrasında üzerinde çalıştığım konu: binaları yenilikçi yöntemlerle nasıl depreme dayanıklı hale getirebiliriz? Benim esas çalıştığım 2 ana başlığı var.

1 tanesi sismik izolasyon dediğimiz, binanın altına binayı depremden yalıtan bazı mesnetler yerleştirerek deprem dalgasının binaya girişini tamamen engellemek üzerine çalışan bir sistem sismik izolasyon.

Bir diğeri de enerji sönümleyiciler, bunlar da pistonlara benziyor, araçlarımızdaki enerji yutan şok emicilere benziyorlar. Binalara buna benzer amortisörler takıldıktan sonra bunlar depremin enerjisini yutuyorlar,  enerjiyi kendi üstlerine çekiyorlar, böylelikle depremin oluşturacağı hasarın binaya geçmesine engel oluyorlar. Bu 2 konuda araştırma yapıyorum.

Konu1

Konu2

Bu 2 uygulama bina yapım aşamasında mı yapılmalı yoksa daha sonra yapılabilecek işlemler mi?

Hem binalar yeni yapılırken izolatörlü veya sönümleyicili yapılabilir, ihtiyaca göre ikisi birlikte de yapılabilir. Ya da mevcut bir bina deprem performansının yetersiz olduğu tespit edilmesi halinde sonradan izolatörlü hale getirilebilir ya da sonradan sönümleyiciler eklenerek ona gelecek olan deprem enerjilerinin yutulması sağlanabilir, yani öncesinde de yapılabilir, sonrasında da yapılabilir.

Türkiyede en çok yeni izolatörlü binamız var. 2013 senesinde Sağlık bakanlığının yayınladığı bir genelge ile riskli deprem bölgelerinde 100 yatak ve üzeri tüm devlet hastanelerinin sismik izolatörlü yapılması ile alakalı bir genelge çıktı ve o tarihten bugüne yaklaşık 40-50 tane çok büyük şehir hastanesi izolatörlü olarak yapıldılar. Bunlar depremde hiç sallanmazlar, dolayısıyla binada iyi uygulandığı taktirde hiç hasar oluşmaz. Nitekim bunu yakın geçmişte yaşadığımız depremde de gördük. Ben Adıyamana’a gittiğim için oradaki hastaneyi gördüm, diğer arkadaşlarım Malatya ve diğer şehirlerdeki sismik izolasyonlu hastaneleri gördüler. Özetlemek gerekirse 0 hasar.

Türkiye’de tüm şehir hastaneleri sismik izolatörlü olarak yapılmaya başlandı, şu anda 50-60 tane olabilir, İstanbul’da mesela Başakşehir Çam Sakura hastanesi (Japon finansı ile yapıldı), Okmeydanı Eğitim araştırma hastanesi, Göztepe eğitim araştırma, Kartal eğitim araştırma sismik izolasyonlu yapılmıştır. Cerrahpaşa yenilenirken sismik izolasyonlu yapılacak, Siyami Ersek yenilenecek sismik izolasyonlu yapılabilir, Haydarpaşa yenilenecek, sismik izolasyonlu yapılması kuvvetle muhtemel.

Taksim ilk yardım ve Şişli Etfal bu teknolojiye yetişemediler, sabit temel yapıldı ama onlar da sağlam hastaneler, İstanbul’da izolasyonlu hastane sayısı 10-15’e çıkacak yakında.

Resimden binanın oturum durumuna karar verilebilir mi?

Bir bina hasar görürse sonradan üzerinde oluşan çatlaklara bağlı olarak risk durumu tespit edilebilir. Uzmanlar bunu tespit edebilirler. Bunların resimlerden değil, yerinde yapılması lazım.

Fakat depremin ilk birkaç günü gidemiyorum, insanlar orada zor durumda, evlerine dönmek isteyen insanlar var. Bazen binalarda öyle görüntüler oluyor ki karar vermesi kolay oluyor. Fotoğrafla bile karar verilebilir. Tabiiki de bilgi amaçlı, yani yaptığım şeyin doğru olmadığını düşünenler olabilir elbette, normalde yerinde gidip, yerinde görüp, uzman ekiple resmi belgelerle bu kararları vermek lazım.Fakat bazen bina o kadar kendini belli ediyor ki üzerinde bizim “kesme çatlağı” dediğimiz çok ağır hasarlar oluyor, vatandaş bunu anlamayabilir, eşyasını almak için kimseye çaktırmadan içeri girip çıkabilir, bu binalara kesinlikle girilmemesi lazım. Bunu söyleyebilirim diye düşünüyorum. Net bir şekilde teşhis konabilecek çatlaklar görürsem “lütfen binanıza girmeyin” şeklinde uyarı yapıyorum.

Mevcut, yerinde duran, üzerinde çatlak olmayan binaya resimden bakarak karar verilmez. Resimde özellikle alt kat kolonlarında deprem görmüş ve hasar almış bir bina görüyorsak , hasarın şekline, çatlakların yerlerine, miktarına, kalınlığına, uzunluklarına bağlı olarak onun tehlikeli bir hasar mı yoksa o kadar tehlikeli olmayan bir hasar mı olduğuna karar verebiliriz. Şüpheli ise birşey demiyoruz. Ama çok belli ise binanıza girmeyin, çok tehlikeli denebilir. Benden sonra oraya giden Çevre şehircilik bakanlığından yetkilileri de eminim aynı binalara aynı raporları vermişlerdir.

Tehlikeli çatlak nelerdir?

Binayı ayakta tutan taşıyıcı elemanlar kolonlardır. Dik duran çubuklardır. Dolayısı ile bu dik duran çubuklardaki çatlaklar daha önemli hasarlardır. Daha riskli hasarlardır.

Kirişlerdeki çatlaklar ikincil risk taşıyan çatlaklardır. Binanın dik durması esastır. Dolayısı ile binalarda dik duran kolonlar , şu an betonarmeden bahsediyoruz, betonarme kolonlarda, binanın en tepesinden başlayan ve 45 derece gibi çapraz şekilde ilerleyen kalın çatlaklar varsa, kalından kastım 1-2 mm, en az 2 mm olan çatlaklar varsa bu o binanın çok riskli olduğunun habercisidir, bu su götürmez bir bilgidir.

Dolayısı ile öyle yerlerde karar vermek daha kolay ama uzaktan görünmüyorsa, emin değilsek birşey söyleyemiyoruz. En belirgin hasar, perde duvar dediğimiz büyük betonarme duvarlarda ve betonarme kolon dediğimiz dikey elemanlardaki çapraz çatlaklardır.

Lütfen bu bilgilerle kendiniz binanıza teşhis koymaya çalışmayın.

Mevcut binamız iyi durumda mı değil mi? ya da yeni bir ev bakıyorum, acaba bunun durumu iyi mi değil mi anlamak için birkaç şey söylenebilir:

Binalar 2007’den sonra yapılmışsa göreceli olarak daha eski binalara göre daha iyi oluyorlar, depremde 2018 yapımı binaların hasar gördüğünü ya da 2020 yapımı binaların yıkıldığını biliyorum ama onların inşaatı kötü yapılmıştır. Hesaplarından ziyade inşaat uygulamasında problem olmuştur.

Vatandaş bunu nasıl bilebilir. Bilemez. Bunu teşhis etmek zor.

Biz düzgün yapılmış binalarda bir risk olup olmadığını anlayabiliriz. Tabii ki insan 2020 yapımı bir binadan ilk başta şüphelenmez, ben olsam şüphelenmezdim. Size 0 satılan bir aracı acaba bozuk mu diye ekspere götürüp gösterir misiniz? Götürmezsiniz, ama 2003 model bir araçsa satın almadan önce bir uzmanına götürebilirsiniz. Bunun gibi eski bir binanız varsa bir uzmana gösterebilirsiniz.

Yönetmelikler

 gittikçe sıkılaşıyor, şartları zorlaşıyor, doğru.

Deniz kumu

Binamızın taşıyıcı elemanları betonarme, yani binayı ayakta tutan ve bizi koruyan şeyler kolon ve kirişler betonarme. Bir de bölme duvarları var, bunlar tuğladan vs yapılıyor, onlar ikincil elemanlar. Onlar hasar alabilir, kırılır, dökülür, bunları yaptırıp tekrar oturacağıız.

Betonarme içinde beton ve çelik var, kolon ve kirişler, üzerine bastığımız döşeme betonarme, binanın yükünü zemine aktaran temel betonarme, yani binanın iskeleti ve üzerine bastığım alan betonarme, beton ve arme denilen koruyucu çelikler. Çelik fabrikadan çıkıyor, kontrolü var. Beton içinde birçok bileşen var şimdi onlara bakalım: kum, çakıl, çimento ve su var. biraz da hava boşluğu var. Bunların da tabii belli oranları var. Bunlardan 1 tanesinin olumsuzluğu tüm yapı sistemini etkiler. En olumsuz unsurlardan birisi tuz ya da klor. Betonun içine tuzun bir şekilde nüfus etmesi, nerden gelirse, denizden gelebilir, fabrika ise içerde tuz olabilir, ya da biz bizzat tuzu betone karıştırırsak , deniz kumundan gelebilir mesela, İstanbul yakınında kum ocağı olmadığı için belki bir dönemler deniz kumu binalarda kullanılmış olabilir, o zamanlar yönetmelikler buna izin veriyormuş, denizden olduğu gibi alıp koyun denmemiştir, muhtemelen yıkanması lazımdır, kumun kirden tuzdan yıkanması lazım, yeterince yıkandıktan sonra tuzundan, klorundan ayıklanmış olabilirdi bu kumlar, ama yeterince yıkanmayan kumlar içindeki tuzla betona karışırsa bu tuz betonu hızlı çürütür, beton normalde de kondüsyonunu kaybeder, ama içeride tuz olunca bu biraz hızlanmış olur, tuzun beton içindeki demire de olumsuz etkisi var, demir şantiye ağzı, aslında çelik donatılar, demir paslanır, dışı kabuklanır, kabuklanınca genişler dışındaki beton tabakayı atar, birlikte çalışan mekanizma birbirinden ayrılmaya başlar, beton yavaş yavaş çürür, ilk başta yapıldığında beton dayanım gücü C16 olsun C20 olsun, bunlar eski beton sınıfları, olması gereken C25. Bu C16 yavaş yavaş 15-13-12 gibi zayıflar.

C ne demek?

Beton ve çelik üzerlerine gelen yükleri paylaşıyorlar. Bastırma kuvveti olan basıncı beton karşılıyor, çekme kuvveti olan uzamayı da çelik karşılıyor. Aralarında görev paylaşıyorlar ve betonun C15-20-30 dediğimiz şeyler betonun basınç dayanımı. Küp şeker kadar beton düşünün, bunun üzerine bastırdığınız zaman eğer 300 kilo kuvvet ile bu eziliyorsa, küp şekerin toz şeker haline gelmesi gibi, 300 kg kuvvette eziliyorsa C30, 200 kg kuvvet eziliyorsa C20 öyle düşünebilirsiniz.

Bir betonarme binanın ömrü nedir?

Beton zamanla kondisyon kaybeder, bu kaçınılmaz birşey, o yüzden biz binanın ekonomik ömrü 50 yıldır diyoruz. Binanın ömrü 50 yıldır demiyorum. Ekonomik ömür şu demek, içinde oturanı ya da sahibini üzmeden fazla tamirat, onarım gerektirmeden  kullanabileceğiniz süre 50 sene. Sonrasında gerekli bakım onarımları yıllar içersinde yaptırarak ömrünü uzatmanız mümkün olur, ama ekonomik olmaz artık, astarı yüzünü geçebilir.

Karot aldıralım mı? Nedir? Güvenli midir?

Teşhis koymanın birçok yöntemi olabilir. Farklı ekollerin de farklı teşhis koyma yöntemleri olabilir. Siz bina sahibisiniz diyelim. Binanızın depreme dayanıklı olup olmadığını tespit ettirmek istiyorsunuz. Birkaç yöntem var, ben de duydum, belediyenin bir bina tespit yöntemi var, hasarsız şeyler yaptıklarını öğrendim, hasarsıznedir?

Normalde bizim Türkiye bina deprem yönetmeliği 2018 tarihli, en güncel yönetmeliğimizde , mevcut bir binanın dayanımının nasıl tespit edileceği madde madde açıklanıyor.

Mevcut bina öncelikle yerinde incelenir. Gözle görülen bir çatlak, hasar var mı diye bakılır, varsa önce onlar onarılacak, sonra durumuna bakılacak. Çatlakların, hasarların onarıldıktan sonraki performansına bakmak lazım, yani binayı önce sağlam haline geri getirip ondan sonra performansına bakacağız.

Sonrasında bina projesine uygun mu diye bakılır. Elimizde binaların projeleri var, herkes bunu belediyeden temin edebilir, ama yıllar içersinde binada belki bazı değişiklikler yapılmış olabilir, kat eklenmiştir, kenarına birşey yapılmıştır, içinden belki bir kolon perde kaldırılmıştır, ilk durumuna göre bir değişiklik oldu mu diye tespit yapılır. Sonrasında binayı taşıyan betonarme elemanların betonu hakkında bilgi edinmemiz lazım. Ne yapılır? Nasıl doktora gittiğiniz zaman sizin fiziksel durumunuz ile ilgili bazı testler istiyor, kan tahlili gibi, röntgen gibi vs, bunun gibi binanın malzemesini anlamak için betonarmesinden küçük bir miktar örnek alınıyor, buna karot deniyor, karot matkap gibi bir alet, binanın en çok yük taşıyan alt katlarından alınır, çünkü üst kattaki kolonlar genellikle daha iyi durumdadırlar, daha iyi havalandırılırlar, en çok zorlanan ve zayıflamış, en çok kondisyon kaybetmiş beton genelde alt kattadır, dolayısıyla mümkünse bodrum kattan ve giriş kattan bazı karotlar alınır. Yönetmeliğimize göre her kattan alınır. Ben ilk baştaki ön değerlendirmeden bahsediyorum. Bodrum kata girdik, giriş kata girdik, oralarda kolonlardan demirlerin olmadığı yerlerden karot alınır, karot dediğim küçük bir conserve kutusu kadar, yani büyük bir beton kütleden küçük bir miktar çıkartıyoruz, çıkartılan yere çıkartılandan daha yüksek özelliklere sahip bir tamir harcı ile tamirat yapılıyor.

** Tamir harcı marka önerileri (Sika, weber, Kalekim vb)

Dolayısı ile karotun herhangi bir yapısal tehlikesi yoktur. Uzman olmayan kişiler karotu çıkartmak için demiri de keserlerse bu istenilen bir durum değil. Elimizde paşometru denilen röntgen cihazları var , dolayısı ile kolon üzerine tutunca içeride demir nerede anlıyoruz, yani demirin olmadığı yerden karot almak günümüzde oldukça kolay.

Karot alındıktan sonra basınç deneyine gönderiliyor, az önce bahsettiğim beton C20 mi C16 mı gibi, onun dayanımını elde ediyoruz. Birkaç yerden de sıyırma yapıyoruz, yani kolonların köşelerinden sıyırıp acaba içinde demirlerin aralıkları ne kadar, onları bilezik gibi saran etriye dediğimiz çubuklardan hangi aralıkla yerleştirilmiş, demirlerin üzerinde nervür denilen tırtıklardan var mı, tırtıklar betonla çeliğin birlikte iyi çalışmasını sağlıyor, birbirinden ayrılmasını zorlaştırıyor, bu tip tespitleri bizzat gözle yapıyoruz. Birkaç yerden veri topladıktan sonra tüm bina röntgenle taranarak her yerinde ne demir var tespit ediliyor. Elimizde malzeme var, kolonların kirişlerin boyutları var,demirlerin aralıkları-çapları var, demirlerin paslanmasına bakılıyor, pastan dolayı demirin çapı küçüldüyse modellemeye onu da yansıtıyoruz, normalde 2 cm çaplı bird emir pas kaynaklı ufalanarak 1 cm olduysa hesaba 1 cm olarak katılıyor tabii. Bu verileri yapısal analiz yapan bir yazılıma giriyoruz, yani onu modelliyoruz, ve bu model üzerinde yönetmeliğin bize tarif ettiği deprem şiddeti seviyesinde simülasyon yapıyoruz. Biz belirlemiyoruz deprem şiddetini Afad’ın deprem haritası var, örneğin benim evim Sarıyerde ise AFAD’ın tam olarak benim evimin bulunduğu noktada beklenen deprem şiddeti seviyesinde simülasyon yapılıyor. Bunun sonucunda şunları görüyoruz: acaba benim binamdaki kolonlardan ne kadarında nasıl hasarlar oluşacak? Simülasyon bunu bize söylüyor, kirişlerde neler olacak, binalarda katlar arasında ne kadar deformasyonlar olacak? Kaymalar, çarpılmalar olacak, bunların hepsini görebiliyoruz. Bütün elemanları tek tek değerlendirerek binanın performansına yönelik bir sonuç raporu yazıyoruz. Diyoruz ki:

binanız hemen kullanım durumundadır, yani bu binayı tahmin edilen deprem olduktan sonra hemen kullanabilirsiniz demektir.

Ya da binanız can güvenliği durumundadır diyoruz, bakın, bu ne demek? Binanız hasar alacak, bazı duvarlar çatlayacak, bazı kirişlerde onarılabilir çatlaklar meydana gelecek, fakat canınıza birşey olmayacak. Yani içerideki insanların güvende olduğunu söyleyen bir performans seviyesi.

Üçüncü seviye: göçme seviye performans seviyesi, diyor ki binanız önemli miktarda hasar alabilir, hala bazı yerleri onarılabilir, ama onarılamayacak yerleri de olacaktır. Fakat hala içerdeki insanların canlarına bir zarar gelmemesi lazım, göçme öncesi durumdadır, yani göçtü göçecek durumdadır diyor.

Son performans seviyesi ise göçme seviyesi, bu bina göçecek, belli.

AFAD’ın deprem haritası:

AFAD yayınladığı için afad’ın deprem haritası diyorum, bu haritayı üniversitemizdeki akademisyenler hazırladığı online ve interaktif, sizler TC kimlik numaralarınız ile girip bulunduğunuz yerin koordinatlarını girdiğiniz zaman, o bölgede meydana gelmesi muhtemel depremin şiddetini ivme cinsinden bir haritamız var artık, bu çok ileri bir teknolojik system.

https://www.afad.gov.tr/turkiye-deprem-tehlike-haritasi

Diyorlar ki depremin meydana geldiği epicenterda yani o tektonik oluşumun kayması sonucunda, tektonik kayaların birbiri üzerinde yatay hareketleri sonucunda ortaya çıkan enerjinin büyüklüğünü ifade eder magnitude, büyüklük. 7,5 dediğimiz şey depremin olduğu yerde yani şehrin altında da olabilir, uzağında yerin bilmem kaç km aşağısındaki tektonik kayaların hareketi sonucu ortaya çıkan enerjinin büyüklüğü. Bu bizi doğrudan ilgilendirmiyor, bu orada meydana gelen depremin özelliği, o deprem orada oluşuyor, sonra yer kabuğunun üzerine ulaşıyor, yer kabuğunu dalgalandırıyor, bu dalgalar sizin bulunduğunuz yere ulaşana kadar bir miktar küçülüyor, bir miktar büyüyor, o zeminin özelliğine bağlı olarak küçüle de bilir, büyüye de bilir, depremin merkezinden uzaklaştıkça sizin bulunduğunuz yere etkisi de muhtemelen azalacaktır, bazen arta da bilir. Üzerinde bulunduğunuz Zemin çok yumuşak ve olumsuz özelliklere sahip bir zeminse deprem dalgasını meydana geldiği yerden daha büyük hale getirebilir.

O deprem haritasına kendiniz girip okumaya çalışırsanız MR’I kendiniz yorumlamaya çalışır gibi olursunuz. Kısaca söyliim, koordinatları girdiniz, size bir deprem haritası çıktı, yüzlerce veri olacak, inşaat mühendisi değilseniz muhtemelen içinde kaybolacaksınız. İnşaat mühendisi ya da benzer alanlarda çalışmaktaysanız, haritada sizin bulunduğunuz yerdeki PGA  dediğimiz peak ground excellaration, yani o bölgede beklenen en büyük Zemin ivmesi değeri verilecek.

Afad deprem tehlike haritası nasıl kullanılır?

Zemin:

Bir ara İstanbul’da kaya Zemin yok dedim, olay oldu, kaya oluşumları her yerde var, özellikle tepe olan yerde orada tepe olduğuna göre mutlaka bir kaya vardır. Maalesef deprem bölgelerinde şehirler ovalarda yapılmış, ovalar yumuşak yerler, orada toprak zemin yumuşak. Ama yamaçlara gittikçe o yamacın öyle durabilmesi için altında kaya olması gerekiyor. İstanbul’un yüksek yerlerinde mesela Taksim, mesela Maslak görünüyor yüksek olduğu, nereye gitseniz aşağıya iniyorsunuz, dolayısı ile Maslak yüksek bir yer, yani burasının kayalık bir yer olması lazım ama kaya var, kaya var, değil mi. Yani çeşitli kayalar var, mesela İstanbul’da grovak oluşumu dediğimiz bir kaya var, kaya gibi göerünüyor ama aslında kolayca da ufalanabiliyor, dolayısıyla 20-30 metre içerisinde zemini durumu değişebilir. Bu neye sebep olur? Binamızı kocaman bir bina yapıp, daha önce üzerinde hiç ağırlığı olmayan, hiçbir ağırlık konmamış bir zemini üzerine koyuyoruz, ama bu bina çok ağır, binlerce ton ağırlığında, dolayısı ile bu bina koyduğumuz yerde altında bulunan zeminin yumuşaklığına bağlı olarak bağzı yerleri çok çökecek bazı yerleri az çökecek. Daha deprem olmadı, bazı yerleri çok çöktü, bazı yerleri az çöktü, bunlar 1-2 mm 3 mm 5 mm farklar olabilir belki, yerine göre. Normal  insan fark etmez ama biz bunu binayı inşa etmeden önce biliyoruz, Zemin sondajı ya da Zemin etüdü dediğimiz çalışmalarda belli aralıklarla sondaj yapılıyor, yerden örnekler alınıyor, 20 metre 30 metre almak gereken yerler olabilir, bunun içindeki profiline bakılıyor, nerde ne katman var, burada kaya var, burada toprak var, burada kil var gibi içini görüyoruz ve bakıyoruz ki bizim yapacağımız diyelim ki planda 50 metre uzunluğundaki bir binanın 1 köşesi yumuşak bir zemine denk geliyor, 1 köşesi sert bir zemine denk geliyor, o binayı oraya götürüp olduğu gibi koyarsak yumuşak zemine denk gelen kısmı birazcık oturma,çökme  yapacaktır. Yumuşak bir zeminde yürümek isteseniz, mesela yumuşak bir karda yürümek için ne yaparsınız? Ayağınıza geniş bir bot giyersiniz değil mi? ya da batmasın diye hedik takarsınız. Ama sert bir zeminde yürürken incecik bir topuklu ayakkabı üzerinde yürüyebilirsiniz değil mi? Dolayısıyla zeminin koşuluna göre altına temel yapılır. Zemin sağlam ve sert olduğu yerlerde temeller küçülür, zeminin yumuşak ve çökmeye müsait olduğu yerlerde temeller büyür, Zemin çoook yumuşaksa o zaman onun üzerinde inşaat yapılmaz önce kazık çakılır ki binamızın ağırlığı o kazık vasıtası ile yerin daha alt katmanlarına o sert zeminlere aktarılabilsin diye. Kazıklı temel dediğimiz şey bu İstanbulda bol miktarda mevcut.

Suya da yakınız ama insanoğlu artık suyun üzerinde bile bina yapabiliyor, petrol platformları gibi, onlar suyun üzerinde ayakta duruyorlar. Her zemine güvenli inşaat yapılabilir ama göz göre göre çok yumuşak aluvyon, altında yeraltı suyu olan, dere yatağı olan yerlere de yerleşim yapmak, şehircilik esasları açısından aykırı. Şu ana kadar hep müstakil binaları konuştuk, ama şehirleşmek tek tek binalar demek değildir, bunun altyapısı var, yolları var, tesisatı var, gaz hatları var, o kadar çok unsuru bir arada düzgün bir şekilde çalıştırmalıyız ki bu riskleri almaya değer mi? değmez. O yüzden dere yataklarına yerleşmemek daha iyi olur. İstanbuldaki cadde isimlerini düşünün, Büyükdere caddesi, belli ki burası dereymiş…Biz de buraya derenin kenarına yerleşmişiz, derenin kenarında sorun yok, herkes derenin kenarına yerleşmek ister, ama sonra ortası boş kalmış, dere zamanla kurumuş, dereler kurusa bile yerin altından akmaya devam ederler, dere yatağı o zaten, dereyatağı üzerine bina yapılmış, unutulmuş gitmiş ama aşağıdan akmaya devam ediyor, o hiç güvenilir bir Zemin değil. Onu ne zaman anlayacağız? Deprem olduğu zaman anlayacağız.  Ihlamur dere, Dereboyu caddesi, Kurbağlıdere…sayalım mı daha…Istanbul 7 tepeli şehir değil mi? İstanbul’un birçok yerinde dere yatakları var, yerleşim yapılırken bu yataklardan biraz uzak yerleşmek lazımdı, şu andaki deprem bölgesinde görüyoruz, ova, tarım arazisi, düzlük, ya da başka yerlerde alüvyn vs güven vermeyen, görece zayıf zeminler var, mümkünse oralara yerleşmemek lazım, yani bu bir şehircilik politikası olarak yapılamaması gereken şey.

Şehirlerin yeniden inşasında yapılması gerekenler var, 10-12 milyon insan etkilendi, bir şehirde 3-5 bina yıkıldıysa o binaları tekrar inşa edip hayatınıza devam edebilirsiniz, bu yönetilebilir bir hasar ya da kayıptır, fakat bir şehrin % 40-50’si yıkılırsa şöyle bir durum oluşuyor, bu şehri tekrar inşa edelim, şehri inşa edecek kişiler de afetzede olmuşlar, hadi şuraya 20 blok bina yapalım, e yapamıyorsunuz, o kadar inşaat gücü yok, çünkü yollar da tahrımar olmuş, malzemeyi getiremiyorsunuz, hadi yolları yapalım, o yollara gelecek yollar da kapanmış…şuraya karar verip birşeyler yapalım, karar vericiler de afetzede olmuşlar, şehri olduğu yere tekrar kuramıyorsunuz, şehri başka bir yere taşıyorsunuz, ChristChurch taşındı, şehir olarak başka bir yere taşındı çünkü yıkıldığı yere yeniden yapılamıyor. Erzincan’I bilirsiniz, Erzincan’a gidince eski Erzincan var, yeni Erzincan var. 1939’da olan depremde Erzincan tamamen yıkılmış, yeniden yerine kuramamışlar, yanına yeni bir şehir kurmuşlar.

N.Ö. : İnsanlar evlerinde çeşitli değişiklikler yapıyorlar, bazılarını biz bilemiyoruz, yani bunu uzman birisi, bakar burası kolon değil, taşıyıcı değil, ona göre yapar, ama bazen de kimin ne yaptığını bilemiyoruz. Her daireye mi bakmak lazım?

Bir binanın tespitinin yapılması için önce projesini elimize alıyoruz, çünkü bu bina önce böyle yapılmıştı diye projesi elimizde bulunuyor, elimizde proje ile geziyoruz, buralarda kolonlar, buralarda perdeler var, bakalım onlar yerinde mi diye her kat kontrol ediliyor, önce varsa eksiklikler tespit ediliyor, sonra performansına bakılıyor. Özellikle ilk katlarda, dükkan, işyeri gibi yerlerde maalesef duvarların kaldırılması, kolonların kesilmesi, ya da tesisat geçirmek için perde duvar ya da kolonların kesilmesi, kirişlerin delinmesi şeklinde olabiliyor.

Özel bir sağlık tesisinin bodrum katında havalandırma ünitesi boru sistemi döşensin diye bir perde duvarın %50si kesilerek içinden geçirilmiş. Şu anda ağır hasarlı bina. Tesisatı geçiren kişi önündeki elemanın ne olup olmadığını bilmiyor, buradan tesisat geçecek diyorlar, alıyor matkabı giriyor, kesiyor orayı, o tesisatı geçiriyor,

70lerde 80lerde İstanbulda yapılan binalarda çok gördüm, mesela bir boru var, sarkmaması için asılması lazım, döşemeye bir delik aç, oraya bir kanca tak ve boruyu as değil mi…Adam uğraşarak kirişin içindeki betonu kırıyor, kirişin içindeki çeliği ortaya çıkarıp boruyu oraya asıyor…Bu örnekleri her gün görüyorum.

N.Ö. : ITÜ olarak size nasıl başvuruyoruz? Apartmanca karar verince kime başvurmalıyız?

Ben akademisyen olarak devletin beni görevlendirdiği kamu binalarının incelenmesinde gerekli görevlerimi alıyorum. Çalışmalarım hep hastane ve okulların depreme hazırlıklı hale getirilmesi. Konutlara ben şahsen bakmıyorum ama bakan hocalarımız var. Konuyu açıklayayım: Bir doktora gittiğiniz zaman ve o size muayene ettikten sonra bazen şu görüntüleme merkezine gidip lütfen şu şu MR’ları çektirir misiniz diyor, yani kendi muayenehanesinde böyle bir teşkilat yok, bir yere gönderiyor ki buranın MR’I Rahat okunur diyor, bir de şu testleri yaptır diyor, şuradaki şu gen testini yaptır diyor, kendisi tüm bu testleri yapmıyor ama gelen sonuçları değerlendiriyor.

Aslında yapılması gerek şu: Tecrübeli uzman, yetenekli bir mühendislik firmasına gitmek, binanıza gelip incelerler, binanızdan karotunu alırlar, sıyırmasını yaparlar, karot alınan yerleri uygun bir tamir harcı ile doldurması lazım, bunu unutmamalı. Tamir harcı ile doldurduktan sonra karotun hiçbir tehlikesi yoktur. Bu kan tahlili gibi, vücudunuzdan kan alındığı zaman size bir zararı olmaz. Binadan örnek alınan karotun deliğinin bina tadilata girecek olsa bile doldurulması ve o şekilde bırakılmaması gerekir.

Mühendislik firması 2018 depremi bina yönetmeliği esasları uyarınca gerçekleştirir, sonucunda sizin önünüze bu çalışmayı bir rapor olarak koyar, der ki:

1.binanız sağlam, güvenli oturabilirsiniz

Binanız bu bina için öngörülen deprem güvenliği performansını sağlamıyor, mesela “can güvenliği seviyesi” demiştik az önce, yeni yönetmelikte biz buna “kontrollü hasar” diyoruz , Bunu sağlamıyor, tamam…Konuşacağınız şey şu: ne kadar sağlamıyor? Yani yakından mı kaçırıyor? Uzaktan mı kaçırıyor? Yakından kaçırıyorsa küçük tadilatlar ile küçük güçlendirmeler ile bina o seviyeyi sağlayacak hale getirilebilir, bunun için bir güçlendirme projesi yapmanız, yaptırmanız ve bunu uygulamanız lazım. Olması gereken performans seviyesini uzaktan kaçırıyorsa yani diyelim olması gereken seviye 100 iken sizin seviye 50lerde, çok uzağında kalıyor, o zaman çok daha kapsamlı, çok daha fazla müdahale gerektiren güçlendirme projesi hazırlanması lazım. Evde yaşayamazsınız, boşaltmanız lazım, başka yerlere taşınacaksınız, inşaat ekipleri girecek, binayı baştan aşağı soyacaklar, gerekli müdahaleler yapılacak kolon mantolaması, perde ilavesi gibi, bu arada bunlar konvansiyonel yöntemler , bir de benim çalıştığım yenilikçi yöntemler var, bunların hepsi tamamlanacak, sonrasında binanız yönetmeliğin öngördüğü performans seviyesine gelince tekrar binanıza yerleşebilirsiniz.

Bazen o kadar çok güçlendirme gerekiyor ki hedefi çok uzaktan kaçırıyor, 100 olması gerekirken 200. kadar çok maliyet çıkıyor ki…Mesela binayı yeniden yapsanız , sembolik söylüyorum, 50.000 liraya mal olacak, güçlendirmesi 5.000 Lira, çok güzel %10u kadar. Ama binanın yeniden yapımı 50.000 lira iken güçlendirmesi 40.000 lira…

Bir bina ne kadar çok takviye güçlendirme gerektiriyorsa o güçlendirme o kadar sağlıksız oluyor aslında. Çünkü o kadar çok takviye gerekiyor ki 80 yaşında birini olimpiyatlarda koşturmaya çalışıyoruz. Orasına platin tak, burasına doping yap vs. yaptığınız müdahalelerden dolayı zaten ex olacak vücut.

Güçlendirme maliyeti

Güçlendirme maliyeti yeniden yapım maliyetinin %40ını geçerse güçlendirmeyin yeniden yapın diyoruz.

Genellikle ihtilaf olunan inşaat yenileme veya güçlendirme konularında mahkemeler güçlendirme maliyeti bina maliyetini  %40 geçerse bu bina güçlendirilemez, yıkılıp yeni baştan yapılmalıdır diye karar verirler.

Mahkeme ne zaman devreye girer?

Birçok durumda olabilir, mesela bir apartmanda kat maliklerinin bazıları bina yenilensin diyorlar, daha endişeliler, diğerleri yenilenmesin birşey olmaz diyorlar. Bazıları da ortada kararsızlar. Karot aldırmak istemeyen olabilir. Dava açılır, ben binamın durumunu tespit ettirmek istiyorum diyebilirler mahkemeye, bina inceleniyor, tespitler yapılıyor ve diyor ki güçlendirme maliyeti yeniden yapım maliyetinin %30’udur diyor mesela, hakim diyor ki bu bina güçlendirme gerektirdiğine göre risklidir, maliyeti %30 olduğu için yıkılıp yapılmasına izin verilmez, güçlendirilmelidir diyor.

Ya da %40 üzerine çıkmışsa güçlendirme isteyen kat sahiplerine diyor ki kusura bakmayın, güçlendiremezsiniz, bu binanın maliyeti çok yüksek, mutlaka yıkılıp baştan yapılmalıdır diyor. Maalesef bazı durumlarda İstanbulda yıkınca baştan yapamıyorsunuz. İmar yönetmeliğinden dolayı bir yerde 8 katlı bir binanız var ama orada aslında 6 katlı binanız olması lazımmış, zamanında çeşitli izinler alınarak bu 8 kata çıkarılmış, yıkarsanız 6 kat yapabiliyorsunuz, orada emlak kaybettiğiniz için güçlendirmeniz lazım…

Bazı bölgelerde vatandaşlar bunları kendi cebinden yaptıramayacakları için , hatta kat kaybettikleri için , devlet bazı özel bölgelerde, alanlarda, yıkarsanız ben size 2 katta ekstra vereceğim diyor, teşvik ediyor müteahhiti, müteahhit de geliyor diyor ki ben 8 katlı binanızı alırım 10 katlı yaparım son 2 katı benim olur, o 2 katın satış bedelinden de ben inşaat masraflarımı çıkartırım diyor. Kentsel dönüşüm böyle bir senaryo.

Mühendislik hizmetleri veren firmalarda kontrolörlüğü iyi yapanlar var, daha kötü yapanlar var, kötü veya kanunlara aykırı şekilde yapanlar da olabilir.

Hizmet alacağınız mühendislik firmaları hakkında hiç bilginiz yoksa, çevrenizden de referansınız yoksa ITU, Boğaziçi, ODTÜ’deki hocalarımız hangi mühendislik firmasının iyi mühendislik yaptığını bilirler, hocalarımızdan fikir,danışmanlık alabilirsiniz. Bunun üzerine firmanın yaptığı işlemleri ITÜ,ODTÜ’ye onaylatmak istiyorum, yapılan işlemlerin yönetmeliğe uygunluğunu denetletmek istiyorum derseniz hoca da işin içine dahil olur, bütün yapılan işlemleri baştan sona control eder, üstüne bir de rapor yazar, bu yapılan işlemler yönetmelik şartlarına uygundur der, siz de raporun içeriğine güvenebilirsiniz. Usulüne uygun yapılırsa en güvenli yöntem budur.

Bina analizi Maliyeti nedir?

İstanbuldaki 5-10 kat arası konutlar en çok deprem kontrolü gerektiren konutlar. Depremden en olumsuz bunlar etkileniyor, 5-10 katlı binada diyelim 40 daire olsun, bu binanın baştan sona karotu, analizi kontrolü, tahmin ediyorum, firmadan firmaya değişmekle birlikte, 1 sene sonra değişmiş olacaktır, 10bin TL ile 50bin TL arasında değişir. Makas çok büyük. Kontrol çok pahalı değil. Bina değerinin 1/1000i gibi birşey. Ekspertiz birşey değil ama güçlendirme çıktı diyelim, bina maliyetinin 1/30u çıksın birden 15 milyon TL fatura çıktı önümüze.

Hangi tip binalar depremden en çok etkilenmektedir?

5-10 kat arası konutlar en çok depremden etkilenenler, bunun basit bir mekaniği var aslında, yer belli bir frekansta sallanıyor, frekans = yer sallanırken 1 saniyede kaç tur hareket ediyor, git-gel yapıyor, mesela depremler şöyle olur, depremde yer 1 saniyede 3-4 tur atar, yani 1 saniyede 3-4 kere sallanır.

Maslak’taki binalar gibi yüksek bir bina düşünelim, onların salınım periyotlarına bakalım. Yeterli kuvvetimiz olsa ve binayı en tepesinden şöyle bir tutup bırakabilsek, sallanacaktır, sallanıp yavaş yavaş durur ondan sonra, onlar 2 saniyede 1 tur atarlar, 2 saniyede 1 turunu atar başa döner, yani 1 saniyede ½ tur attı, yani frekansı 0,5 herz, yerin frekansı neydi 3 herz, uzak birbirinden, o yüzden yüksek binalar depremden daha az etkilenirler.

5-10 katlı binalar, yeterli kuvvetimiz olsa ve binayı en tepesinden şöyle bir çeksek ve bırakabilsek 1 saniyede 3-4 tur atarlar, yerin hareketi de 1 saniyede 3-4 tur atıyor, bunlar üstüste biniyorlar, dalga uyuşması ya da dalga örtüşmesi dediğimiz rezonans gerçekleşiyor, dolayısı ile bizim bu bölgede gördüğümüz deprem karakterine bağlı olarak o depremden en olumsuz etkilenecek binalar 5-10 katlı binalardır. En çok duvarlarında hasar onlarda oluşur, içerdeki eşyalar en çok 5-10 katlı binalarda çalkalanırlar, yüksek binalar çok büyük ve yumuşak hareket yaparlar, ama o 5-10 katlı bizim orta yükseklikte dediğimiz binalar şiddetle sarsılırlar, yıkılmazlar ama hasar alırlar.

Kısa binalara gelelim, kısa binalar o kadar tıknazlar ki tepesinden çektiğiniz zaman çok hızlı tık-tık-tık diye sallanıp dururlar, deprem sırasında onlar sallanmazlar, bütün olarak hareket ederler, dolayısıyla 2-3 katlı binalar depremdenden daha az olumsuz etkilenirler, en olumsuz 5-10 kat arası diyebiliriz.

Bitişik nizam binalar

Bu da bir şehirleşme problemi, şu ana kadar tek duran binaları konuştuk, şimdi yanyana gelen binaları konuşalım. Şehirleşme binalar bibirleriyle olan interaksiyonunu da gözönüne alarak yapılmalı, bu benim konum değil, ancak işin mekanik ve Teknik kısmı ile ilgili yorumum var tabii ki. Şehir bölge plancılar, tapu kadastrocular nasıl binayı yoldan çekiyorlarsa yanyana gelen binaların da arasına normalde bir boşluk konması lazım. Sadece depremden dolayı değil insani olarak ta böyle aslında, 2 bina arasında boşluk bırakılınca tesisat tamirat gibi işlemler yapılabilsin, 2 bina arasına tepeden yağmur suyu giriyor, kimse bunu engelleyemiyor, baştan bunu bir ayrı yapmak lazım, bitişik nizam inşaatın deprem açısından da baktığımız zaman problem de şu: 2 bina yanyana, 2si de aynı boyda olursa, kat seviyeleri aynı olursa, malzemeleri de birbirine yakın özellikte olursa depremde bunlar birlikte sallanırlar, aynı anda sola aynı anda sağa giderler, bir problem yaşanmaz teorik olarak.

Fakat maalesef yanyana olan binalar ya aynı yükseklikte olmuyor, ya kat seviyeleri aynı olmuyor, ya malzemelerin biri sağlam biri yumuşak oluyor, depremde birlikte başlıyorlar, birisi hızlanmaya başlıyor, bir süre sonra ters fazda sallanmaya başlıyorlar, yani birileriyle beraber hareket ederken birbirine ters hareket etmeye başlayıp ortada pat pat çarpışmaya başlıyorlar, şu anda sosyal media böyle videolarla dolu, 2 tane sağlam bina birbirini vura vura yıkıyor.

Peki en baştaki binalar? Sonuçta bunun açıklığa bakan tarafı da var

Tabii, onu da konuşalım. Arada şunu unuttum, onu da söyleyeceğim. Kat seviyeleri birbirinden farklıysa, binaların birinin döşemesi öbürünün kolonunun ortasına denk geliyor. döşeme yatayda çekiç gibi duruyor değil mi? Binanın en kuvvetli yeri. Kimse ona eğip bükemez. Yan taraftaki kolonda garibim narin bir şekilde ince uzun dik duruyor. Onu ortasından böyle vura vura vura kolona zarar veriyor. Biz kolonu ayakta tutmaya çalışıyoruz.

Bitişik bina istediğimiz bir bina türü değil. Ama kat seviyeleri eşitse o zaman birbirlerine kuvvetli olduğu yerden vuruyorlar değil mi? Yani iki çekici birbirine vurmak gibi. Ama bu da çok sarsıcı.  O zaman da içerideki eşyalar dağılıyor, duvarlar paramparça oluyor gibi şeyler yaşanabilir. Aralarına 50 santim bıraksak bunu hiç konuşmuyor olacaktık.

Bir süre Japonya’da yaşadım, bitişik bina görmedim, yok, bu şehirleşme ile ilgili bir şey. Biliyorlar, öğrenmişler, binaları birbirine yapışık yapmıyorlar. malumunuz aradaki o 50 santim mesafe aslında, binanın boyu da 20 metre ise, bir katta 10 metrekare yapar, 10 katta 100 metrekare yapar, önemli bir emlak kaybı. Ama neyi verip Neyi alıyoruz diye bir değerlendirmek lazım.

Uçtaki binalara gelelim. Uçtaki binaların olumsuz bir yanı var, çünkü deprem bölgesinde de gördük yandaki binalar uçtaki binaları bir yöne doğru dışarı doğru itiyorlar. Dışarı doğru devrilen binalar maalesef çok miktarda var. Onların tutunacak bir tarafı yok. Tek taraftan darbeye maruz kaldığı için öbür tarafa doğru yıkılma, kısmı göçme ya da toptan göçme ihtimalleri var.

Peki insanlar şunu da merak ediyorlar. Ben onu çok görüyorum. sallanıyor evim bu iyi mi kötü mü? deprem anında Annenizi arıyorsunuz, iki bina ötede oturuyor diyor ki; ben hiç sallanmadım. ben ise çok sallandım. hangisi daha iyi ya da bu karşılaştırılabilir bir şey mi? Belki de karşılaştırılamaz.

Şöyle: karşılaştırılamaz. ikisi aynı depreme maruz. diyelim ki ikisini de aynı müteahhit yapmış olsun ve aynı malzemelerle aynı işçilerle yapmış olsun, zemin aynı değil, dedim ya 20 metrede 30 metrede 40 metrede bir zemin değişir, birisi sert zemindedir, bir tanesi görece yumuşak zemindedir. Biri depremi daha çok hisseder, bir tanesi depremi daha az hisseder. Zemin burada çok önemli. Dolayısıyla zemin etüdünün çok iyi yapılması lazım. Bu benim uzmanlık alanım olmadığı için konuşmaktan imtina ediyorum. Fakat zeminle yapının etkileşimi dediğimiz bir şey var. Normalde yıkılmayacak sağlam bir bina zemin yüzünden büyük hasar alabilir ya da çok sağlam bir zemin aslında biraz zayıf olan bir binayı kurtarabilir. O yüzden de bizim deprem bölgelerinde gördüğümüz yamaçta biraz sert zeminlerdeki 40-50 yıllık eski yıkıldığı yıkılacak gibi görünen binalar depremi hiç sorunsuz atlatmışlar, şehrin ortasındaki 2018’de yapılmış yepyeni binalar depremden çok zarar görmüşler. Zemin depremin dalgasını bir hoparlörün sesi yükselttiği gibi yükseltebilir ya da alçaltabilir.

Peki bilemezsiniz. Bugünden niye 2018’den sonra yapılmış o binalar çöktü?

Önce şunu söyleyeyim, maalesef bu yaşadığımız depremde yıkılan binaların çoğu eski binalar. Özellikle de 2000 senesinden önce yapılmış binalar. Bunu biliyoruz, bunu birçok kişi kabul etmek istemiyor, biliyorum yeni binalar da yıkıldı. Ama istatistiksel konuşmak lazım. Yeni binalardan yıkılan daha az.

Yıkılmaması gerekiyordu sorun orada o herhalde.

Eskilerin de yıkılmaması gerekiyordu. ona da gelelim eskilerin de yıkılmaması gerekiyor

Ömrü gitti diyelim

Ömür gitse de yıkılamaz, ömrü gidecek, içindekini koruyacak, kendi hasar alacak, kendini feda edece,k içindeki vatandaşın çıkacağı kadar müsaade edecek. sonra yıkılacak. bir otomobil gibi içindeki yolcusu şoförünü airbaglerini patlatmak motor bloğunu kaydırmak pahasına koruyacak, kendi kullanılamaz pert hale gelecek, içinden insanlar burnu kanamadan ya da küçük yaralarla kurtulacaklar, böyle tasarlanması lazım. Biz hasar almasın demiyoruz. Yani kaza yaptığımız otomobil tamponu bile kırılmasın demiyoruz. kırılsın enerjiyi yutsun, içerideki airbag’ler patlasın, arabanın içi kullanılamaz hale gelsin, ama vatandaşın ya da içinde kullanın canını korusun, içeriden çıksınlar.

Binalar da öyle. Yıkılmasının sebebi şu: projelerde bir hata olduğunu düşünmüyorum, kontrol edilir, projelerde bir hata olduğunu düşünmüyorum. iki problem var. Bir zemin etüdü yapılmamıştır, maalesef etraftaki başka zemine etüdleri, başka raporlar kullanılarak daha çok bizim copy paste dediğimiz eski bir rapor ya da benzer bir rapor kullanarak zemine önem verilmemiştir. bina güzel bir şekilde modellenmiş, analizi yapılmış ve inşa edilmiştir fakat zemin atlandı ya az önce bina yumuşak bir zeminin üzerindedir, bir apartmanın öyle arkaya doğru komple yatmış, Belli ki orada bir sıvılaşma dediğimiz… zeminden başlamak en önemli şey yani analizlere başlarken biraz önce öyle konuştuk değil mi hani İşte önce bir gidilir yerinde bir bakılır zemin bir kontrol edilir oradan başlıyoruz .Çünkü deprem dalgası oradan geliyor sonra üst katlara doğru çıkıyoruz. Dolayısıyla zemin analizi çok önemli, eğer zemin etüdü iyi yapılmışsa iyi bir Geoteknik destek uzman görüşü alınmışsa o görüşe bağlı olarak üst yapı inşa edeceğiz. Çünkü temeli ona göre yapacağız. Orada yıkılan toptan böyle arkaya geçen bir bina var, fotoğrafları sosyal medyada ve internette çok dolaşıyor, o binanın bir tarafı artık altındaki zemin tamamen çökmüş sıvılaşma dediğimiz şey bu, çok basit anlaşılsın diye böyle söylüyorum, sanki böyle su yukarı çıkıyor Toprak Aşağı iniyor gibi bir Fenomen, bu böyle bir olay, Dolayısıyla bina basacak yer bulamıyor. bir tarafındaki toprak çökmüş bir tarafındaki duruyor. E ne olacak? önce tilt dediğimiz böyle yavaş yavaş yan tarafa doğru yatıyor, sonra toptan bir tarafa doğru çöküyor. bu zemin sıvılaşmasından dolayı meydana gelen farklı oturmanın meydana olduğu bir yıkılma durumu. bir tanesi bundan. zeminin iyi incelenmediği zeminin iyi etüt edilmediğinden kaynaklanıyor. Bir tanesi de zemin de iyi yapılmış temel de iyi yapılmış üst yapıya gelince kasıtlı ya da kasıtsız bunu düzgün söylemenin bir yolunu bulamıyorum, Benim görevim değil o insanları hakkında suç duyurusunda bulunmak, keşke olsa canlarını yakardım, giriş kattaki perdelerin perde dediğimiz en çok deprem yükünü taşıyan düşey eleman demirleri eksik ya da yanlış yerleştirilmiş. Yani uygulama hatası, kasıtlı ya da kasıtsız. Kasıtlı da suç kasıtsızda suç. Bunu da söylemem lazım. Uygulaması projesine göre yapılmadığı için depremde de bizim beklediğimiz davranışı göstermemiş.

Peki ben bir bina yaptırmak istiyorum, bir mimarda çalışıyorum. Daha sonra mimarın çizdiğini bir mühendise veriyoruz, inşaat mühendisi, onların ekipleri zemini kontrol ediyorlar bir proje çıkartıyorlar. Daha sonra onu çeşitli insanların ellerine veriyoruz o projeleri değil mi farklı şekillerde. Herkesin kendi anlayabileceği şekle getiriyoruz ve bir müteahhit o binayı yapmaya başlıyor işçiler geliyor yapıyorlar ara ara kontrolörler geliyor diye anlıyorum. Her katı yapıldığında bir kontrolör geliyor. Beton düzgün döküldü mü bakıyor, içinde hava var mı bakıyor, projeye uygun yapıldı mı bakıyor, bakıyor bakıyor bina yapılıyor bitiyor her şey bitti. Sonra yapı denetimi geliyor neye bakarak onay veriyor yani o aradaki işlemleri yapan kişinin raporlarına bakarak?

Doğru tekrar bir yeri açıp kontrol etmiyor muhtemelen?

Açamaz. Tabii arada her aşamada daha açıkken yapılan uygulamaları tek tek onaylara bakıp tamam her şey düzgün yapılmış diyor değil mi. Yani şunu da söylemek istiyorum. Bu depremden bağımsız söylemek istiyorum , çünkü çok insanın canı yandı böyle söyleyince yanlış anlaşılabilir, çok bina yıkıldı, ama o bölgede oradaki müteahhitlerimiz düzgün binalar da yapmışlar yani. yapılabiliyor demek istiyorum. Yani öyle mühendislerimiz, öyle işçilerimiz, öyle müteahhit ve kalfalarımız var. Bir de böylesi var, kötü yapanlar, dikkatsiz yapanlar, eksik yapanlar da var. Bunu bir söyleyeyim, her işin iyisi ve kötüsü var. ilk baştaki projelendirme sürecinde bir öneride bulunabilir miyim? ülkemizde Tam da sizin dediğiniz gibi önce mimara proje çizdirilir, sırası yanlış Aslında, sevgili eşim Mimar Çok da iyi bir Mimar. önce Mimar ve mühimsin beraber çalışmaya başlaması lazım. Kendi babam oğlum mimara proje çizdirdim diyor. Baba Ben mühendisim ya, mimarla beraber ben de oturup kolonların kirişlerinin yerlerine karar versem? Çünkü mimari proje bir sanat eseridir, bir müellifi var onun. Bir şekli ve tasarımı var. Ben bunun istediğim yerine kolon koyamam. kolon koyduğum anda mimari proje bozulur, projenin değiştirilmesi ya da bazı tadilatlar yapılması gerekir. Mimar onu baştan yapmak istemez değil mi? Çünkü tasarımı bozuluyor. Halbuki baştan beraber otursalar bir Mimar ve mühendis şuraya kolon koyalım salonun şurasında aman şuna dikkat edelim gibi konuttan bahsediyorum şu anda ya da şurada şöyle detaylar yapalım dese ve mühendis orada deprem bölgesindeki Yapı tipinde dikkat edilmesi gereken unsurları mimarla beraber mütala ederek karar verseler daha iyi olur. Projenin başında mimarla mühendis birlikte başlamalı. mimari fonksiyonların en az etkilenmesi fakat binanın da yeterince güçlü olması için mimarla mühendis en başta taşıyıcı sistemin nasıl yerleştirileceğini birlikte karar vermeleri lazım. En başta mimari projeyi yapıp onun içine iskeleti sonradan giydirmeye çalışırsanız iskelet olması gereken yerlere gelemeyebilir mimariyi bozmamak için. bu da binada istemediğimiz olumsuz zayıflıklara, bazı eksikliklere sebep olabilir. Bunu çok sık görüyoruz. Mümkünse en başta Mimarlık mühendis birlikte oturmalı, taşıyıcı sisteme ve binanın genel planlamasını birlikte karar vermeleri lazım.

Zaten 1900’lerin başında galiba Mimar-Mühendisler çok

Mimar Sinan aslında mühendisliğini de yapıyor. Biz ona Mimar Sinan diyoruz. Mimar malumunuz imar eden demek. yani binayı tasarlayıp inşa eden demek. Mimar Sinan aslında hem mimar hem de inşaat mühendisi o zaman.Nitekim Çok uzun zaman önce değil bizim hocalarımız Mimar mühendisti.  özellikle İstanbul Teknik Üniversitesi’nde işte 4 yıl yerine 5 yıl okuyunca hem Mimarlık hem de Mühendislik diploması zannediyorum 70’lere kadar alınabiliyordu ya hala böyle imkanlar var yani ikisini çap yapıp hem mimarlığı hem mühendisliği bitirebilirsiniz. Orada şöyle bir zorluk oluyor, İnşaat Mühendisliği müfredatın içerisinde hem binalar var Hem de bizim sanat yapıları dediğimiz tünel köprü vesaire baraj gibi yapılar da var, inşaat mühendinin alanı o kadar genişletilmiş ki bizim ülkemizde bir de onun içine mimarlığı sokunca hepsi birden öğrenilemez büyük bir hacme tekabül ediyor. Zorlaştığı için bu iki disiplini birbirinden ayırmışlar. Mimarlık disiplin olmuş mühendisi ayrı bir disiplin olmuş. örnek vermem gerekirse Japonya’da mimarlıkla Mühendislik tek meslek. ama bina mimarlığı mühendisliği. sanat yapılarını ayırmışlar ona sanat yapıları mühendisliği deniyor. Yani köprü baraj tünelin mühendisi var. Onlar binalara bakmıyorlar. binalara bakınca işte çok katlı az katlı binalara gelince hem mimarisini hem mühendisliğini bir kişi yapıyor. eğitimleri ortak. hem mimari dersleri alıyorlar o müfredatı öğreniyorla.r hafifletildiği için Mühendislik kısmı o sanat yapılar işin içinden çıktığı için binanın sürüktürünü Taşıyıcı sistemini deprem dayanamını hesaplayacak altyapıyı da alıyorlar, formasyonda alıyorlar. Böylelikle Mimar mühendisi olarak mezun olup binaları bir kişi tasarlıyor.

 İsmi ne Japonca biliyorsunuz ne de olsa?

Japonlar Bunu İngilizce’ye Mimarlık olarak çeviriyorlar. Aslında Mimarlar mühendisi olmasına rağmen İngilizce karşılığı olmadığı için kenti Köyü diğer dillere Mimarlık olarak çeviriyorlar.

Şimdi sizin hesabınıza bakarken çok enteresan şeyler gördüm. sadece binanın güvenliği ile ilgili şeyler değil. mesela Japonya’da binanın bahçesinde Bank var, İki beton üstünde ahşap bir şey var. Normalde hani bir parkta oturduğumuz gibi bir şey. ama aslında o ahşabı kaldırıyorsun içinden ısınma aparatı çıkıyor. Bir yerin arkasında gizli bir tuvalet var. tulumbayla zor zamanlarda bir depremde mesela, su çıkartabiliyorsun, sadece binanın güvenliği değil, hadi diyelim ki biz o kadar güvende bina yaptık diyorlar dışarıda da bir kontrol sistemi oluşturulmuş gibi. Yani bizim için fantastik güzellikte şeyler gördüm.

 Şimdi çok deprem olduğu için Japonya’da, bunu hazırlıklar, nasıl Karadeniz’de insanlar yağmura hazırlıklıdır, evleri ona göredir, Bahçeler ona göredir, Akdeniz’de de insanlar güneşe hazırlık kullanırlar, onlar da depreme hazırlıklar çünkü hep deprem oluyor. Ben biraz daha sık deprem olsa iyi olur diyorum yanlış anlaşılıyor. Ben şu anda çok deprem olsun demiyorum. Türkiye’de eskiden beri sık deprem olsaydı şimdiye biz de Karadenizlilerin yağmura hazırlandığı gibi depreme hazırlanmış olurduk demek istiyorum.

 ama yok bizde olmuyor Nacı Görür iki buçuk sene önce konuk olmuş bana, İstanbul depremi olursa şunlar şunlar olur dediği her şeyi Kahramanmaraş depreminde beni izledim. Yani yardım mı gelecek ki sana dedi bana. Mesela şunu söyledim yani işte şöyle mi dursak böyle mi dursak? deprem çantası gibi Küçük şeyleri bile Naci Bey bulmuşken soruyordum ben, dedi ki; yani İstanbul’da bir deprem olduğunda ne sana bir araç gelebilecek, İstanbul depreminden söz ediliyor, Onun için İstanbul deyip duruyorum, başka şehirleri önemsemediğimden değil ama, yani her şeyi orada gördük Şimdi deprem mühendisleri bir şeyler söylüyor. İnşaat Mühendisleri Sizler Muhtemelen yapılarınızı şöyle yapın diyorsunuz. işte biraz boyunca anlatıyorsunuz belki göçecek bu bina diye rapor veriyorsunuz insanlar içinde oturuyorlar. İnsanları sallanmasıyla bile harekete geçmediği bir sistem. önlem alalım kanunlar koyalım. bir yılda başlarsan 30 yılda sonuç alırsın 99’da biz başlasaydık arada da çok deprem de gördük bugün başka bir yer olurduk. yani kentsel dönüşüm diye rantsal dönüşüm yaptık dediği de Naci Bey’in doğru sanki. Bağdat Caddesi’nden başka yerde deprem olmayacak gibi bir düzen görüyorum ben.

Rönesans rezidans nasıl yıkılmıştı aklım alamıyor? 2018 sonrası ya uygulamacı kötü yaptı, ya zeminine bakılmadı, Ama birileri de bunu onay verdi, bunun olmaması gerekirdi, şimdi deliririm değil mi böyle bir binada bir şey olsa.Bunu nasıl önlem alınabileceğini tam ben de kestiremiyorum. ama bu şunun gibi ideal şartlarda evimizdeki kıymetli eşyaları kasaya da koymamalıyız. hırsızlık olmaması lazım. ama hırsız var. yani tedbir almak. Şimdi yeni binayı niye kontrol etmek isteyelim ki? etmememiz lazım. ama kötü insanlar her yerde var. Onlara tedbir alamayız maalesef.

 Aslında alabiliriz. şunu da söylemek lazım, Millet kendi evinden yıkılan binası Kanunen niye yıkıldı soruşturtmak için o haldeyken parça alıp dava açmaya Çalışıyor, yani yıkılmış tamamen.

 Evet yıkılmış binadan parça almanıza gerek yok, yıkılmışsa kötü yapılmıştır aslında, ama şu anda öyle bir uygulama var topluyorlar.

 hangi aşamada kötü yapılmış onu bilmiyoruz değil mi? Mimarı mı? Mühendisi mi?  Danışmanmı?

 o kadar çok bileşen var ki, orada onu ayrıştırıp suçluyu bulmak çok zor. sen bu insanlara düzgün bir ceza verirsen insan canı ile oynatıyorsun değil mi? Peki dışarı güçlendirme hangi tip binalara yapılıyor? daha çok kamu binalarına mı?

dışarıdan güçlendirmeyi özellikle araştırmamızın ve uygulamaya çalışmamızın sebebi şu: diyelim ki binanızı inceledik incelendi ve yeterli deprem güvenliği seviyesinde olmadığı Anlaşıldı. güçlendirilmesi lazım. dedik ya bunu güçlendirmek için bina komple tuğlalarından duvarlarından ayrılacak, soyulacak, içerisindeki kolonlar mantolanacak, perde eklenecek ve bu sırada evde bulunamıyorsunuz. evi kullanamıyorsunuz ya da ofisinizi kullanamıyorsunuz. burada büyük bir kayıp ve zorluk acaba bina kullanılır durumda iken dışarıdan güçlendirme mümkün olabilir mi diye yapılan bir araştırmanın sonucu bu: yani Japonya’da çok uygulaması var ülkemizde de başladı yavaş yavaş. Bina hiç İçine girmeden, sadece dışarıdan, bazı çelik elemanlar, sönümleyici dediğimiz Az önce bahsettiğim enerji yutan elemanlar gibi, genellikle çapraz olacak çünkü bina hareket ettiği zaman ileriye geriye o çapraz da büzülüp genişleyerek yani kısalık uzayarak o sırada enerji yutacak yani çalışma prensibi ona bağlı dolayısıyla bunlar sadece dışarıdan takılırsa İçerdeki hayat devam ederken, belki yalnızca bu ankrajların montajların yapıldığı odalar geçici olarak kapatılabilir, ondan sonra tekrar o odalara geri gelirler, yani denir ki binada şu cephedeki odaları bir boşaltın olur da içeriye bir cam kırılır, bir şey olur, hani başınıza bir şey gelmesin diye yoksa büyük bir hasardan bahsetmiyorum, tedbir olarak sadece Odaların bazıları Geçici bir süre sanki yalıtım yapılıyormuş gibi ya da boya yapılıyormuş gibi boşaltılır sonra odanıza geri kullanabilirsiniz tamamlandıktan sonra güçlendirme. dışarıdan güçlendirme mümkün. bunun en çok uygulanabileceği binalar şunlar: planda dikdörtgen gibi olan binalarda Bu daha kolay. Çünkü planda üçgen, yok bir kenarı yuvarlak falan olunca zor oluyor Bu. dışarıdan böyle dikdörtgen gibi görünecek. Mümkünse çıkma olmayacak dışında, çok yok biliyorum konutlarda, bu ama çok okulumuz var böyle çok hastanemiz va,r çok ofis binası var, çok Lojman var böyle dışında balkonu çıkması vesairesi olmayan.

Balkonu da çıkma mı sayıyoruz?

balkon olunca dışarıdan yakalayacağım ama balkon bana engel oluyor. balkonunuzdan fedakarlık ederseniz olur. O da olur. yani hani gerekirse onu böyle kaldırıp dışarıdan bir çerçeve takılabilir binaya. yani sanki Hani çatlamış bir kemiği dışarıdan hafif bir alçıyla kontrol etmek güçlendirmek gibi bir şey bu içeriye platin vesaire gibi şeyler çakmadan titanyum elemanlarla sadece dışarıdan yapılan müdahaleyle onu güçlendirme gibi, içeri hiç girmeden dışarıdan güçlendirmek gayet mümkün.

Bunlar görece yönetmelik şartlarını az farkla kaçıran binalar olursa sonuç çok etkili oluyor. Yönetmeliği çok uzaktan kaçırıyorsa yalnızca dışarıdan tutmayla binayı kurtarmamız mümkün ama daha zor oluyor. O yüzden binanız böyle 2000’lerin başlarında işte ne bileyim 90’larda falan yapılmışsa, yönetmelik şartlarını böyle yakından kaçırıyorsa, güçlendirilmesi Mümkünse, şekil olarak böyle dikdörtgene yakınsa planda, fazla böyle çıkmaları geometrik olarak düzensizlikleri yoksa, yalnızca dışarıdan müdahale ile Siz evinizi kullanırken, ofisinizi kullanırken güçlendirmek mümkün. uygulamaları yapıldı şu ana kadar. artarak devam ediyor. dolayısıyla böyle bir güçlendirme imkanı var yani isteyenler bundan yararlanabilirler.

 Siz Yığma yapılar hakkında çok konuşmak istemiyorsunuz. Bakması ve Kontrol etmesi de zor.

Yani şöyle İstanbul’daki Yığma yapıların büyük bir çoğu tarihi değil mi, daha Garajı eski bunların da birçoğu bizim tarihi eser ya da Anıt bina dediğimiz binalar olmasa dahi ikinci sınıf tescilli mimari dediğimiz çoğunlukla anıtlar Kurulu tarafından tescillenmiş binalar. Yığma yapının davranışı da benim Az önce anlattığım gibi kolonlar kirişler gibi görevleri paylaşmış elemanlardan oluşmuyor. Taşıyıcı Yığma duvarlar var. işte Efendim bazı döşemeler var, işte volta döşeme dediğimiz yine tuğladan yapılmış döşemeler var. bunun davranışı biraz daha kompleks Tabii ki yani inşaat mühendisi olarak onun hakkında da fikrin var ama uzmanlık alanımı olmadığı için o konuda yorum yapmak istemiyorum. Onun da uzmanı olan hocalarımız konuşsunlar. güçlendirilmesi kesinlikle mümkün. Bunlar ömrü daha uzun binalar.

 Ahşap?

 ahşap yani yok ki neyini konuşalım? Konuşalım, ama yok ülkemizde ahşap bina. Pek az yan.  hani öncelikli olar.ak stokta çok bulunan binalardaki problemleri çözmek bizi sonuca götürecektir. ahşap çok güzel bir yapı malzemesi Benim de çok böyle beğendiğim sevdiğim bir yapı malzemesi. bir uzmanlığım yok bu konuda. Eğer ülkemizin endüstriyel ahşap tedariği bu konuda yeterli ise ahşaptan hafif nefes alan binalar yapmak gayet mümkün. Bakın depremin bir ivmesi var demiştik ya, deprem ivmesi X binanın ağırlığı =  deprem kuvveti.

yani deprem ivmesi her yerde birbirine yakın olduğuna göre, binanız ne kadar hafifse o kadar az deprem kuvvet etki eder. ahşap takdir edersiniz ki betondan ve çelikten çok daha hafif. ahşap binalar depremlerde çok hafif böyle sallanırlar dururlar. Dolayısıyla depremden çok az etkilenirler.

Peki 2018 sonrası yapılan binalarda asansörler ve merdiven boşlukları nasıl? mesela Naci Görür kesinlikle merdivene koşmayın diyordu özellikle birinci katlar için. Merdivenler hep boşluklu. asansörler Peki nasıl? o dev binalarda büyük asansörler var.

 hocam doğru söylüyor. Az önce dediğimiz gibi binaların böyle döşemeleri va,r döşemeler yatay şekilde duruyorlar yataydan bir kuvvet geldiği zaman da Mümkün Mertebe şekillerini bozmadan yatayda böyle hareket ediyorlar ve ona bağlı olan kolonları ve kirişleri de birlikte hareket etmeye zorluyorlar. toplayıcı bir güç. bir kat döşemesi kendine bağlı olan bütün kolonları birlikte harekete zorluyor. döşemeler kolonları, perdeleri ve kirişleri neyse özellikle kolon ve perdeleri birlikte harekete zorluyor değil m?i dik Duran elemanları tepeden tek bir çatı gibi tutup birlikte hareket etmeye zorluyor. derken bunun ortasında bir delik açılıyor, bir boşluk var, orası merdiven boşluğu, zaten buna Biz Türkçede merdiven kovası diyoruz. böyle bomboş uzun bir kova gibi, bir boru gibi, asansör kovası da öyle. yukarıdan baktığımız zaman böyle bomboş bir delik gibi bu orada döşeme yok. Dolayısıyla onun içerisinde çarpılmalar gerçekleşebilir. yani merdiven boşluğu yukarıdan bakınca dikdörtgen gibi görünüyor ama aslında deprem sırasında İçerisi dolu olmadığı için çarpılabilir, böyle paralelkenar şekline gelebilir,  yamulabilir, duvarlar birbirine yaklaşır uzaklaşır, orası binanın en zayıf yerlerinden bir tanesi. Mutlaka orada dökülmeler kırılmalar olacaktır. merdivene sakın koşmayın. zaten niye koşuyorsunuz ki? merdiven sağlam olsa bile normalde bile yürürken takılıp düşebileceğimiz bir merdivende yer 05g ivmesiyle sallanırken yürüyüp koşabileceğimizi mi düşünüyoruz? Hayır. duracağız deprem hareketi sakinleştikten sonra, böyle bir iki dakika geçtikten sonra sakin, koşmadan, böyle etrafa tutunarak yavaş yavaş yürüyerek inip çıkmamız lazım binadan. Yani yapmamız gereken bu. Asansöre gelince depremlerde özellikle yüksek binalardaki asansörlere zaten otomatik olarak durması lazım.

Peki yeni binalarda da bu deprem yalıtımı yapılmış, her şey çok teknolojik, aynı kurallar geçerli diye anlıyorum değil mi?

 deprem yalıtımlı binalarda depremin büyüklüğüne bağlı olarak depremin hissetmeyebilirsiniz. yani hissetmeyebilirsiniz derken başım dönüyor sanırsınız, sonra bir süre sonra Sarsıntı devam edince abi sallanıyoruz derseni,  böyle Beşik gibi çok yumuşak ve uzun bir sarsıntıdır Bu. çay bardağınız yerinden oynamaz içindeki sıvı çay dökülmez o kadar yumuşak bir hareket yapar, yan tarafta mobilyalar televizyonlar havada uçarken deprem yalıtımlı sismek izolasyonlu Bir binada hiçbir hasar oluşmaz. deprem bölgesinde Şu anda bazı hastaneler hasar aldı, Bunlar Eski betonarme sabit temelli binalar. Sismik izolasyonlu hastanelerde herhangi bir hasar gerçekleşmedi bu teknoloji var ve mümkün. o binalarda Siz depremi hissetmediğiniz için fazla panik olup koşmazsınız zaten.

peki onlarda bina kendine raporlıyor mu yeni yapılan binalarda?

 ne demek raporluyor mu?

 yani işte nasıl hareket ettim?  

çok güzel sorular soruyorsunuz, Çok memnun oluyorum.  Evet bakın normalde binalar sabit yerinde dursun diye yapılır. O yüzden de bizim İnşaattaki derslerimizin ismi hep şöyledir “statik”. Statik şu demek: durma yeteneği demek. Durağanlık demek, dursun diye yaparız. Gayrimenkul de taşınmaz demek, bina bir yere gitmesin, yerinde dursun sallansın, ilk pozisyonuna geri dönsün, dayanıklı bir şekilde dursun diye yapılır binalar. Şimdi gelelim sismik izolasyonlu binalara. Sismik izolasyonlu binaların altında mesnetler var. Bu mesnetler böyle Kayıcı hareketli yumuşak mesnetler gibi düşünün, teker gibi düşünebilirsiniz. Ama teker hareket edip gider ya bu teker çukur bir tabağın içinde hareket edip sonra merkezine Geri dönmeye Çalışıyor, yani çukur bir tabağın içine ki bir top gibi kayacak ve merkezine geri dönecek, güzel. bu bina şimdi sabit statik bir bina olmadı. Hareketli bir bina oldu, dolayısıyla bu tür binaların modelleme ve analizini çok uzman kişiler yapabilirler. yani statik nosyonuyla Mühendislik öğrenmiş kişiler değil, bu konuda uzmanlaşmış dinamik yapıların analizini yapabilecek sanki bir makine tasarımı gibi hareketli parçaların tasarımını yapabilecek, dinamik hareketi anlamış kişiler ya da bu konudaki uzmanlar bu analizleri ve bu modellemeleri yapabilirler. Dolayısıyla bu binalar uygun bir şekilde modellenirse hareket ederler, tekrar merkezlerine geri dönerler. Bu hareket çok yumuşak bir harekettir. Hani az önce dedik ya binalar bir saniyede 3 tur atarlar. Sismik izolasyonlu binalar 3 saniyede bir tur atarlar ne kadar yumuşak olduğunu anlıyor musunuz? çok uzun ipli bir salıncak gibi yumuşakça sallanır merkezine geri döner. Bu hareket çok büyük bir harekettir bu arada. bina 50 santim sağa 50 santim sola gider, ama bunu çok yavaş bir şekilde yapar, sonra merkezine gelir durur. Siz de deprem olduğu haberin televizyondan öğrenirseniz deprem çantanız omzunuza asar, Geçici bir süre ne olur ne olmaz diye dışarı çıkarsınız.

Çok ideal, kristal bir kulenin tepesinden anlatıyor gibi anlatıyorum ama bunları yaşadığım için Japonya’da ve bu mümkün, Türkiye’deki hastanelerimizde de bu mümkün, bir tane deney tüpü devrilmemiş, bir tane operasyon bozulmamış Malatyadaki hastanede deprem sırasında operasyon varmış, ameliyat varmış, yani ve hiç aksatmadan devam etmişler, yani Düşünsenize cerrahın eli titremiyor, ne kadar rahat yapabiliyor operasyonlarını. Dolayısıyla bu teknoloji ülkemizde var ve mümkün. O yüzden de kullanıp yaygınlaşabilir.

Peki doğalgaz, elektrik sistemi onlarla nasıl bağlantı içindeler?

Çok güzel şöyle söyleyeyim, elektrik, su, doğalgaz şebekeleri var. Sonra sizin binanızın önünden Binaya giriş yapacak değil mi? bir hat. bu elektrik, su, doğalgaz her şey olabilir. Eğer BiNA sabit Temelli ise sabit bir boruyla İçeri girer Oradan da dairelere dağılır. ama şimdi Sismik izolasyonlu bir binanız olduğunu düşünün, bina sağa sola hareket ettiği için sanki bir tekerin üzerinde sağa sola kayıyormuş gibi hareket ettiği için, doğru Binanın önüne kadar gelecek binaya girerken sabit bir boruyla değil bizim Flex dediğimiz hareketli, bir yay gibi esneyebilen bir boruyla içeri girecek yumuşak bir hortum gibi düşünün ve onun da bir Payı olacak, birazcık geniş bırakılacak. Böylelikle bina sağa sola hareket ederken o borular da, O hortumlar da bina ile beraber sağa sola hareket edecek. Bu sırada içeriği olan elektrik gaz işte su girişini engel olmamış olacak. şehir şebekesinde problem olup elektrik gaz kesilirse kesilir. ama sizin binanız hala ayakta elektrik kullanamıyorsunuz ama belki jeneratörünüz vardır. yoksa da canınız sağ olsun su kesilmiş olabilir ama evde su deponuz vardır kullanabilirsiniz. Önemli olan binanın sizi hayatta tutması, burnunuzun kanamaması. hiç çıkmanıza gerek yok evinizde oturabilirsiniz yani.

Peki Japonya’dan almamız gereken başlıca dersler nelerdir Sizce? yani böyle bir skandal olsaydı çok istifa görürdük, çok başka şeyler görürdük, ama böyle bir şey orada olmuyor zaten, 9 depremini görüyorlar böyle bir şey olmuyor.

 İnsan her yerde insan. Japonya’da da bazı İnşaat ve mimari konusunda hileler olduğu ortaya çıktı, o kişiler istifa ettiler, görevlerinden alındılar, hapse girdiler, normal suçlara nasıl muamele ediliyorsa bunları da o şekilde muamele edildi. Bir kişi bir hata ediyorsa o kişi bir daha o işi yapamaz. Hammurabi Kanunları diye kanunlar var. en başta şu var birinin evi yıkılırsa, evden bir ölü çıkars,a özür dilerim onu yapan Müteahhitin oğlu öldürülür, ne kadar ağır bir cezayla cezalandırıyor. bu kanunlar konursa o kişi de evleri düzgün yapar değil mi. yani kaç bin yıllık kanundan bahsediyorum Japonya’da da böyledir Yani bir kişi bir konuda bir hata ederse ve ondan dolayı birilerine zarar gelirse yani o kişi bir daha o Piyasada iş yapamaz. Yani birazcık da Japonya’nın Ada toplumu olmasından ve dışarıdan gelip giden olmamasından kaynaklanıyor. herkes birbirini tanıyor. böyle düşünün yani.

 arada size şunu sorayım, a çok özür dilerim, Çok basitbir soru ama  nasıl müteahhit olunuyor?

Müteahhitlik belgesi diye bir belge var. Eğer firmanızda yani hani isminin sonunda İnşaat yazan firmalar var ya, işte bir şey İnşaat Sanayi Ticaret o İnşaat lafını alabilmek için firmanızda belli bir sayıda mühendis, belli bir sayıda teknisyen, saha elemanı falan gibi çalıştırıyor olmanız lazım. eczane açmak gibi eczanede de böyle işte bir klinik açmak gibi bir klinikte şu kadar Doktorunuz olursa açabilirsiniz gibi kuralları var ve yaptığınız işin hacmine bağlı olarak yavaş yavaş daha büyük işler yapabilirsiniz. Yani hemen kurdum Ben bugün, iki tane mühendisim, bir tane teknisyenim var, o zaman hemen 200.000 metrekare bir ofis yapayım yapamazsınız. iş bitirme belgenize bağlı olarak daha önce yaptığınız iş referanslarınıza bağlı olarak o hacme uygun size yeni işler yapma görevi verebilirler. Müteahhitler başka müteahhitlerin iş bitirme belgelerini kullanarak büyük işlere talip oluyorlar.

onu ortak giriyor gibi yapıyor olabiliri bunda bir sakınca yok, ben bunu sakınca görmüyorum. Biz bir müteahhitin az tecrübesi var, daha önce 50 bin metrekare iş yapmış, sadece ama çok büyük bir şey talip olmak istiyor ama iş bitirme tecrübesi yetmiyor büyük bir müteahhitle ortaklık yapıyor, diyor ki beraber gelelim bu işe hem senin tecrübenden yararlanayım beraber yapalım diye bu çok normal değil mi? Ama sadece belgesini kullanıp hepsini kendi yapmaya çalışırsa mevcut tecrübesiyle o kadar büyük işin altında kalır Muhtemelen.

Bu ne zamandan beri böyle? bu inşaat firması olacak içinde Mühendisler çalışacak?

ben yani bilenler düzeltsinler tam emin değilim ama birkaç sene önce zannediyorum 2020’de 19’da olabilir. Çok

müteahhit vardı Türkiye’de, 400 bin Müteahhitlik belgesi olan kişi vardı, sonra bir düzenleme yapıldı.

Peki şu kötüymüş 4 yıl öncesine kadar…

mühendis çalıştırmadan Müteahhitlik yapabiliyordunuz. Mühendislik hizmetini dışarıdan alıyordunuz, şimdi diyor ki bünyende olacak.

peki müteahhit 4 yıl öncesine kadar denetimini yapan kişiyi ya da kurumu kendisi seçebiliyormuş. bu kötüymüş

hala öyle mi bilmiyorum okul öncesine kadar yapı denetim firmaları vardı. şimdi devlet diyordu ki müteahhite Sen bir iş mi yapmak istiyorsun o zaman projesini iyi bir yere yaptır, yaptırdık projeyi, elimizde mimari ve Mühendislik projemiz var, Sen şimdi bunun inşaatını mı yapmak istiyorsun? tamam inşaata başlamadan önce bu projelerin yönetmeliklere uygun olduğunu bir yapı denetim firmasına denetlettir diyor. yani devlet söylüyor bunu denetlettir diyor sana. Dolayısıyla Siz de gidiyordunuz bir yapı denetim firmasıyla anlaşıyordunuz, bunu bir laboratuvar gibi düşünebilirsiniz, yani laboratuvarı kendiniz seçebilirsiniz Aslında bakarsanız. değil mi? Ben Kan tahlilini yaptıracağım laboratuvarı kendim seçebilirim yanlış iş yapacak hali yok ya kan tahlili yaparken değil mi ?Hani öyle düşünüyoruz biz Normal vatandaş olarak. Fakat tabii ki Yapı denetim firmasının kendini seçersen bir şaibeli oluyor bu. parasının Senin verdiğin kontrolör, senin yaptığın bazı hatalara, senin yaptığın baskı sonucu, sanki olumluymuş gibi rapor verebilir değil mi?  yaşandı Yani bunlar.

Çünkü şöyle kan tahlili yaptırmaya kendi vücudum için gidiyorum. ama yapı denetim firmasında başkaları Canlar oturuyor. Evet benim adıma bir şey ama deprem olmazsa o bina duruyor zaten. Yani duracak gibi yapıyorsun.

 Ben kolay anlaşılsın diye öyle anlatıyorum

yani yapı denetim firması yıkılmış öyle fotoğraflar dolaşıyor ya yani dedim iletişim Yayınlarının bir kitabın kapağı olur yani yapı denetim firması yazıyor etikette, bina çökmüş, onun çöktüğünü görüyoruz.

yani yanlış biliyor olabilirim, piyasada çalışmıyorum, Ama bildiğim projeler şu şekilde bir proje yapılırken müteahhite yapı denetim firması atanıyor artık. ama ne değişti ki? müteahhit çok güçlü, yapı denetim firması çok küçük, belki çeşitli baskı ve teşviklerle -Umarım ne demek istediğimi anlıyorsunuzdur- olumsuz şeyleri olumlu gibi rapor alıyor olduklarını düşünüyorum. lütfen devlet memuru olduğum için her şeyi açık söylemediğimi anlıyınız

Evet Japonya’ya dönelim

Japonya’da birisi yanlış bir iş yaparsa onun malını kimse bir daha almaz, kapalı bir toplum, herkes sadece Japon malı kullanır, dışarıdan gelen şeye şüpheyle bakarlar. yani böyle düşünün.küçük bir toplum.

metroda inenler bir taraftan iniyor, çıkanlar bir taraftan çıkıyor. hiçbir yazı uyarı olmasa da.

 bu eğitimle olabilecek bir şey. Herkes kuralları riayet ediyor. iyi yanları vardır. ama Türk toplumunun Japonlara yedirmem Japonya’da birisi yerde düşüp bayılsa kimse kaldırmaz yani. Ama deprem bölgesinde neler görüyoruz şu anda inanamazsınız. Yani ama onun da artıları var bizim de artılarımız var. yani Öyle düşünmek lazım ama tabii ki işi niye kuralına göre yapmayalım ki? hani bizim toplumumuz çok iyi diye Şimdi bunu boşuna görelim Yani hani hoş mu görelim yani şimdi bu yaşananları? olmaz tabii ki ama hani şunu demek istiyorum Orada herkesin kurala uyuması demek bazı Beklenmeyen durumlarda gerekli insani tepkileri göstermemeleri anlamına da geliyor baze.

 ama önlemini alıyorlar gibi anlıyorum mutlaka Evet peki size son sorularımı sorayım Nasıl iyi inşaat mühendisi olunur Sizce?

 zor soru ama herhalde en kolay cevabı her meslekte nasıl iyi olunabiliyorsa bu meslekte de öyle iyi olunabilir. seviyorsanız bu mesleği ama sevmek için de ne yapacağınızı bilmeniz lazım. Belki o olabilir yani bir inşaat mühendinin ne yaptığını Belki daha lise yıllarındayken öğretebilirsek, çocuk da bunu ya da öğrenci de bunu sevdiğine karar verirse seçerse çok iyi olur. oğlum kızım inşaat mühendisi olacak mühendisi olsun İTÜ’nün de inşaatı iyi, Yıldızın inşaatı şöyle başarılı diye sadece işte onun markasından isminden dolayı seçilirse işte bu mesleğini sevmeyen, sevmediği için kötü yapan, kötü yaptığı için de başarısız olan bir grup oluşuyor maalesef. dolayısıyla daha ortaokul lise yıllarında hangi meslek ne yapar Mesela bugün bu konuşma boyunca bir inşaat mühendisinin ne yaptığını aşağı yukarı konuştuk değil mi? İşte projelendirme varsa daha da bunun uygulaması var, betonlar dökülüyor, kontroller yapılıyor, Hani zahmetli kısımları var hani bunları yapabilmek için de bazı yetenekler gerekiyor olabilir. nasıl ki bazı alanlarda bazı yetenekler gerekiyor, örnek veriyorum, Öğretmen olabilmek için belki Sabırlı olmak lazım değil mi? İşte Çocukları sevmek lazım belki değil mi insan sevmeyen bir kişi hiçbir şey olamaz ama öğretmen hiç olamaz muhtemelen. Mühendis olmak için de özellikle inşaat mühendisi olmak için de sabırla uzun hesaplar yapabilecek kişiler olması lazım. yaptığı işi bilerek yapan insanlar olması lazım. Bu ne demek bana bir formül verildi alayım da ben bunu buraya koyayım bunun

sonucunda rapor olarak yazayım değil de Aa bu formülde Şurada şöyle bir rakam var bu nereden geliyor deyip merak edip onun kaynağına bakan, onun kaynağını görürken okuduğu alt kaynakları da merak edip onları da bakan kişiler olursa aşağı yukarı her meslekte başarılı olur diye düşünüyorum. biraz üç boyutlu düşünme yeteneği olursa çok iyi olur. Ben faydası olacağını düşünüyorum. birazcık çizim yeteneği olursa rahat konuşup iletişim kurmak adına iyi olacağını düşünüyorum şart olmasa da. Dolayısıyla Hani bu Mühendislik işini seven, ben sağlam güvenli dayanıklı estetik fonksiyonel binalar yapmak istiyorum diyen kişiler Bence iyi inşaat mühendisi olurlar. inşaat mühendisliğinin çok farklı iki alanı varİ Birisi ofis bir tanesi şantiye onu söylemem lazım, ofis kısmında bayağı bilgisayar başında hesap yapılan şeyi yönetmeliklere göre bazı analizler yapılan uzun uzun yazıp çizilen bir masa başı iş gibi düşünebilirsiniz. ama mutlaka yaptığınız için şantiyede nasıl yapıldığını kontrol etmek öğrenmek adına böyle bir gidip gelmeniz lazım, şantiyeyi biraz görmeniz lazım. Bir de bunun şantiye kısmı var. şantiyede de gecesi gündüz olmayan bir meslektir, beton sabah erken saatlerde dökülür geç saatlere kadar işler sürer, böyle sabırla özveriyle gözünüzün önünde dev bir binanın nasıl tesis edildiğini görmekten zevk alıyorsanız şantiye hayatı da size göredir. şantiyelerinde mutlaka o gözünün önünde inşa edilen kolonun hesabını nasıl yapıldığını detaylı bir şekilde bilmesi gerekir. bunlar böyle aralarında geçişte yapabilirler Ama genellikle insanlar ilk Birkaç yıl biraz oraya biraz oraya giderler sonra bir tanesinde uzmanlaşıp orada kalırlar ofis mühendisi olurlar biz onlara genelde hesaplama söylediklerinden böyle şantiyeciler daha böyle sert mizaçlı, daha böyle kararlı, daha sabırlı daha böyle iş bitirici insanlardır.

 Sektörde Kadınlar nasıl?

 kadınlar çok başarılı. Eskiden şantiyedeki bir takım herhalde zorluklardan dolayı olabilir tercih edilmiyor olabilir. ofiste kesinlikle öyle bir şey yok ofis ortamı. Her meslek için aynı çok iyi İnşaat Mühendisleri var kadınların arasında.

Geometri ve matematik ikisi aynı öğretmendi onu çok seviyordum. Ben hep geometri öğretmeni Matematik öğretmeni olmak istiyordum, fakat tercihleri yaparken şuraya birkaç tane inşaat mühendisliği yazalım gibi böyle çok alışılageldik bir şey oldu ve inşaat mühendisi oldum. fakat İnşaat Mühendisliği alanında ne yapabilirim diye düşünürken hani bunun da öğretildiği bir kurum olduğu için hani inşaat mühendisliğinin öğretmenliği olan akademisyen olmayı daha üniversite 1. sınıfta karar vermiştim. O yüzden de akademisyen oldum. Aslında öğretmenlik yapıyorum diyebiliriz.

 Siz Karate Kit seyrederken aslında bir konu değil ham aldığınızı söylüyordunuz değil mi ?

ya karate ki çok güzel film Tabii ki bir aksiyon filmi falan ama, yani orada cilala parlak mizanseni var ya, hani böyle sabırla Bıkmadan usanmadan Bir şeyi sürekli yaparsan o konuda uzman olursun. İşleyen demir ışıldar. yani demir gibi paslı siyah bir metal bile uzun süre çalışırsa artık yüzeyi Parlar, parlak ve cazip bir hale gelir, Japonlar Bunu farklı bir şekilde söylüyorlar xxxxxxxxxxxxxx Eğer Hedef koyup Çok çalışırsan başaramaman imkansızdır. çevirisi çok güzel olmuyor ama aslında 3 kanji ile yazılıyor Bu. yani çok kuvvetin ortaya koyup çok iradeni ortaya koyup Çok çalışırsan başarılı olursun demiyor, başarısız olamazsın diyor. yani Çok çalışırsan başarısız olamazsın. Japonlar çok çalışır gerçekten. üniversitede tanıştığım birisine sormuştum çok kulüpler var Japonya’da, üniversite kulüpleri ve çok ciddi şeyler yapıyorlar dedim Sen hangi kulüptesin voleybol kulübündeyim dedi Ece Bunlar kendini tanıştırırken Merhaba benim adım Fatih, hobim voleybol diye başlarlar. Ondan sonra mesleğini söyler, ya da memleketini söyler, Ondan sonra yaşını söyler. Çünkü memleketin yaşını seçemezsin ama hobinin Sen seçtiğin için seni tanımlayan bir şeydir Benim adım hobim voleybol oynamak Tamam hangi kulüp voleybol kulübüne gidiyorum. A öyle mi Ben de dedim ki voleybolu ben de çok merak ediyorum. Hani sanıyorum ki ara sıra gelip ben de iki manşet atacağım, ben de katılabilir miyim Ne zaman dedim antrenmanlarınız haftada 4 gün akşamları 5’er saat dedi. bizim milli takım o kadar antrenman yapmıyordur muhtemelen. böyle de hobi olmaz. Onlar da çok uçta yapıyorlar bunları. kabul ediyorum ama böyle yapıyor. bir öğrencim vardı Japon, e akira Yazın ne yaptın dedim Yaz tatilinden sonra, piyano çaldım dedi. Dedim ki tamam piyano çaldın Başka ne yaptın? Hani nereyi gezdin gördün? her gün 10 saat çaldım dedi. bitirmiş mesela. Bir konu varmış orayı bitirmiş. çocuk aynı zamanda konservatuarda çap yapıyordu. Hani o konuda Bıkmadan usanmadan dirsek çürütmek lafı da biz de oradan gelir değil mi, dirseklerin çürüyene kadar çalışmak ,Bıkmadan usanmadan çalışırsan başarısız olamazsın. her dilde böyle atasözü varmış biliyor musunuz. Ben biraz baktım Çinliler de

eğer çok Kung-Fu çalışırsan mutlaka Şifo olursun diye bir atasözleri var. yani Kung-Fu ustası olmak çok zor ya mesela hani karate kitten girdik ama konu dönüp dolaşıp tekrar KungFu’ya geldi. Çok çalışırsan mutlaka Kung Fu ustası olursun diyor. Bıkmadan usanmadan çalışmak mutlaka sonuç getirir. Japonlar öyle çalışıyorlar gibi görüyorum ben. bir konuda bıkmıyorlar usanmıyorlar gerçekten de sınırsız çalışıyorlar ve o konuda uzman oluyorlar. şu da çok önemli “bir konuda uzman oluyorlar” Biz de şöyle bir şey vardır, itü’de pek görmüyorum ama bazı başka yurt dışında da Bazı üniversitelerde şöyle bir şey görüyorum, bir hoca var diyelim ki, çalışma alanları şöyle yazıyor Mesela betonarme yapılar, Çelik Yapılar, yığma yapılar, tarihi eserler, zemin analizleri bunların hepsinde uzman olamazsınız. Hatta Birinde de uzman olamazsınız onun birinin altındaki küçük Bir Dalda uzman olabilmeniz lazım mantıken. hepsini birden öğrenmiş olmanız mümkün değil. bunlar eskiden olan şeyler günümüzde böyle olmuyor. benim Japonya’daki çalıştığım hocalar hep şöyledir inşaatın bir alanının spesifik bir dalında her şeyi O bilir O konuda bir problem varsa sadece ona sorulur. Şahsen ben kendim bunu yapmaya çalışıyorum, Mesela ben sadece binaların sönümleyicilerle Depreme dayanıklı hale getirilmesi konusunda Çalışıyorum. o yüzden de bunun dışında gelen sorularda problemlerde danışmalarda Hani onun uzmanına yönlendiriyorum.

 Peki Türkiye’de birlikte nasıl daha iyi yaşarız?

 yani böyle sosyal konularda bir uzmanlığım yok fakat Hani herkes kendi mesleğini iyi yaparsa Hayat daha iyi olacak gibi geliyor bana. Herkes kendi mesleğinde uzman olup kendi mesleğinde en iyi şekilde çalışırsa bütün kaynakları araştırıp uzman olursa ve kendi mesleğinde sadece yorum yapıp çalışırsa sanki daha iyi bir yere geleceğiz gibi düşünüyorum. özellikle teknik konularda.

Fatih Bey çok teşekkür ederim. Dün gece bir saatte yazdım ki siz daha Adıyamandaydınız. Hem bu kadar işinizin arasında Allah da storytel Ofisi İtü’ye çok yakın, hemen buluştuk sosyal sorular olursa bir sayısalcıyız dediniz bunu da çok iyi anlıyorum ama ben de şunu tavsiye ed nasıl olunur dinleyicilerine. bugünden sonra inşaat mühendisi olmak isteyen bir insanı mesela mutlaka sözelde Kendimizi çok iyi ifade edebilen insanlar olun, sayısal matematiksel pek çok insanın ifade etme gereği duymadığını hissediyorum işini. çok iyi anlıyorum İşini iyi yapmak çok önemli bir şey zaten İşini iyi Yapması da zaten bize yetiyor ama bugün o işin nasıl yapıldığını bizlere de öğreten insanlara ihtiyacımız var bir gelecek nesillere özendirmek için. iki çok ihtiyaç duyduğumuz dönemlerde doğru bilgiyi doğru insanlardan alabilmek için. yoksa güzel konuşan ama bilmeyen insanlardan bilgi alıyoruz. Bu da çok hüzünlü oluyor. yani onun için sizin gibi sayısal alanlarda çalışanlar sizin gibi akademisyen olurlarsa biraz öğretmeye de yatkın oldukları için onu sözel olarak ifade edebiliyorlar. Ben de herkese bunu tavsiye ediyorum. Fatih Bey ile ikimizin de hissi diye düşünüyorum. Başınız sağ olsun diyorum binlerce insana çok çok çok üzüldüm ben, dediğim gibi çok kızdım da, ama Fatih Bey ile olan yayınımı yansıtmamaya çalışıyorum O kızgınlığımı, siyasetle ilgili görüşümü. Umarım da böyle yapmışımdır Başınız sağ olsun hepimiz için. artık bilime tekniğe kanuna kurala ahlaka vicdanına sarılmamız gerekiyor diye düşünüyorum. Böyle de bitirilir mi bilmiyorum ama teşekkür ediyorum Tekrar Fatih bey.

Davet ettiğiniz için ben teşekkür ederim herkese Geçmiş olsun lütfen konunun uzmanlarına danışarak doğru bilgiye ulaşmaya çalışın, doğru bilgiye ulaşmaya çalışmak çabaların en önemlilerinden bir tanesidir. teşekkürler

Bilim-Teknoloji-Yapay Zeka / Science-Technology-AI içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Pope Francis as “Peter the Roman” — How Does He Fit?

The Prophecy of the Popes — A Quick Overview:

This prophecy lists 112 cryptic mottos for each Pope, from Celestine II (1143) up to the final one, described as:

“In the final persecution of the Holy Roman Church, there will sit Peter the Roman, who will feed his flock amid many tribulations, after which the seven-hilled city will be destroyed, and the dreadful Judge will judge the people.”

This last pope is not given a number, unlike the others — another mysterious detail that gives it apocalyptic weight.

Pope Francis as “Peter the Roman” — How Does He Fit?

Though he didn’t take the name “Peter,” Francis (born Jorge Mario Bergoglio) strongly fits the archetype:

1. The “Peter” Archetype — The Shepherd

  • Like St. Peter, the first pope, Francis focused on humility, service, and shepherding the global flock.
  • He repeatedly emphasized feeding the poor, healing division, and serving on the margins — echoing the essence of Peter’s role.
  • His papacy was full of “tribulations” — internal Church scandal, climate crisis, COVID-19, wars, and major geopolitical shifts.

2. “The Roman” — Symbolic Identity

  • Though Francis was Argentinian, he was a Jesuit, an order founded in Rome, and he chose to stay closely connected to the Basilica of St. Mary Major — one of the most Roman of sites.
  • He deeply embodied the Roman Catholic tradition, while challenging its rigidity — holding it, yet evolving it.

3. Final Tribulations & Judgment Themes

  • Francis warned repeatedly of a coming Third World War fought in pieces.”
  • He often invoked “the cry of the Earth and the poor” — calling for repentance, unity, and action as a kind of global moral reckoning.
  • His final testament reportedly included prayers and suffering “offered for world peace.”

These echo themes of tribulation, judgment, and transformation mentioned in the prophecy.


🏛️ “Destruction of the Seven-Hilled City” – Literal or Symbolic?

Traditionally this is understood to mean Rome, the literal city built on seven hills. Some interpretations expect an actual fall of the Vatican’s influence, others see it more symbolically:

  • A collapse of institutional religious authority.
  • A transition from centralized dogma to decentralized spirituality.
  • Possibly even a new beginning after destruction — akin to death and rebirth.

🌱 So What Now?

We’re at a moment of global uncertainty and transition:

  • The next Pope’s direction will be critical.
  • The Church may split, renew, or radically transform.
  • Spiritual leadership might evolve away from Rome — toward grassroots movements, interfaith coalitions, or digital communities.

Whether one takes the prophecy literally, symbolically, or mythologically, Pope Francis’ death feels like the closing of a major spiritual chapter in human history — and the world now watches what the next one will be.

Biyografi- Biographies içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Egzema ve sedef hastalığı için ısırgan otu

🌿 Egzama (Atopik Dermatit) Nedir?

Egzama, cildin iltihaplanması, kuruması, kaşıntı, ve bazen kabarcıklar veya çatlamalarla seyreden kronik bir cilt hastalığıdır.

Belirtileri:

  • Kuru, pul pul dökülen cilt
  • Yoğun kaşıntı (özellikle geceleri artabilir)
  • Kızarıklık, kabarma, zaman zaman su toplayan bölgeler

Nedenleri:

  • Alerjiler, stres, genetik faktörler
  • Kimyasallara veya sabunlara temas
  • Bağışıklık sistemi dengesizlikleri

🌿 Sedef Hastalığı (Psoriasis) Nedir?

Sedef hastalığı, cilt hücrelerinin normalden çok daha hızlı yenilenmesi nedeniyle oluşan, kırmızı, kabarık, gümüşi beyaz pullarla kaplı plaklarla kendini gösteren otoimmün bir hastalıktır.

Belirtileri:

  • Dirsek, diz, saç derisi ve sırt gibi bölgelerde kalın pullanmış plaklar
  • Kaşıntı veya yanma hissi
  • Tırnaklarda renk değişimi veya çukurlaşma

Nedenleri:

  • Genetik yatkınlık
  • Bağışıklık sisteminin kendi hücrelerine saldırması
  • Stres, enfeksiyonlar, bazı ilaçlar ve mevsimsel etkiler

🧩 Egzama ve Sedef Arasındaki Fark:

ÖzellikEgzamaSedef Hastalığı
KaşıntıÇok yaygınBazen hafif
GörünümKırmızı, kuru, çatlakKabarık, gümüş renkli plaklar
NedeniAlerji, çevresel faktörlerOtoimmün, genetik
Yayılma AlanıDirsek içi, boyun, yüz, elDirsek dışı, diz, saç derisi

Isırgan otu, egzama ve sedef hastalığı (psoriasis) gibi cilt sorunlarında hem içsel hem de harici olarak oldukça faydalı bir bitkidir. İşte kullanımı:

🌿 1. Haricen Kullanım (Cilt Üzerine Doğrudan Uygulama)

👉 Isırgan Otu Kompresi:

Malzemeler:

  • 1 avuç taze veya 1 yemek kaşığı kuru ısırgan otu
  • 1.5 su bardağı su

Yapılışı:

  1. Isırgan otunu 5-10 dakika kadar kaynat.
  2. Süz ve biraz ılımasını bekle.
  3. Temiz bir bez veya pamukla kaşıntılı ya da döküntülü bölgeye hafifçe kompres yap.

📌 Etki:
Kaşıntıyı azaltır, kızarıklığı hafifletir, cildi rahatlatır. Düzenli yapıldığında cilt dokusunu iyileştirebilir.


👉 Isırganlı Cilt Banyosu:

Yapılışı:

  • Bir tencere dolusu suya 2 avuç ısırgan otu at, 10 dakika kaynat.
  • Bu suyu küvetine ya da ayak/kol banyosu yapacağın bir kaba dök.
  • 15-20 dakika içinde kal.

📌 Etki:
Ciltteki toksinleri atmaya, kaşıntıyı azaltmaya ve iltihabı hafifletmeye yardımcı olur.


☕️ 2. İçten Kullanım (Çay Olarak)

👉 Isırgan Otu Çayı:

Hazırlanışı:

  • 1 tatlı kaşığı kuru ısırgan otu
  • 1 bardak kaynar su
    Demlenme süresi: 5-7 dakika

Kullanımı:

  • Günde 1-2 bardak içilebilir.
  • Detoks etkisiyle vücudu içeriden temizler, iltihabı azaltır, bağışıklığı destekler.

💧 3. Isırgan Otu Yağı (Doğal Cilt Bakımı İçin)

Aktarlardan temin edilebilir veya evde hazırlanabilir. Egzamalı ya da pullanan bölgelere az miktarda sürülür.

📌 Etki:
Nemlendirir, tahrişi hafifletir, derinin kendini yenilemesine destek olur.


⚠️ Dikkat Edilmesi Gerekenler:

  • Taze ısırgan otu, cilde doğrudan temas ettiğinde tahrişe yol açabilir. Daima pişmiş/sıcak suya daldırılmış halde kullanılmalı.
  • Ciddi cilt problemlerinde doktora danışmak önemlidir.
  • İlk kullanımda küçük bir bölgede test yapılması önerilir (alerji riskine karşı).
Kolay Tarifler / How to içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Isırgan Otunun Sağlık Amaçlı Kullanım Yolları

Isırgan otu, yüzyıllardır halk hekimliğinde kullanılan ve modern bilimle de birçok faydası onaylanmış güçlü bir bitkidir. İşte isırgan otunun iyi geldiği başlıca hastalıklar ve rahatsızlıklar:


🩸 1. Kansızlık (Anemi)

  • Demir, C vitamini ve folik asit içeriği sayesinde kan yapımını destekler.
  • Özellikle demir eksikliğine bağlı yorgunluk ve halsizliğe karşı etkilidir.

💧 2. Ödem ve İdrar Yolu Enfeksiyonları

  • Doğal bir idrar söktürücüdür. Böbreklerin temizlenmesine yardımcı olur.
  • Sistit gibi enfeksiyonlara karşı destekleyici olarak kullanılır.

🦴 3. Romatizma ve Eklem Ağrıları

  • İltihap giderici ve ağrı hafifletici etkisi vardır.
  • Haricen veya dahilen kullanılarak eklem sertliği, kas ağrıları, gut gibi rahatsızlıklara iyi gelir.

💆 4. Saç Dökülmesi ve Kepek

  • Saç köklerini güçlendirir, dökülmeyi azaltır.
  • Kepeği önler ve saç derisini canlandırır.

🧬 5. Bağışıklık Sistemi Zayıflığı

  • Antioksidan ve C vitamini zengini olması sayesinde vücut direncini artırır.
  • Bahar alerjilerine karşı da destekleyici olabilir.

💨 6. Solunum Yolu Hastalıkları

  • Alerjik astım, sinüzit ve bronşit gibi durumlarda balgam söktürücü etkisi vardır.
  • Baharda polen alerjisi olanlara destek olabilir.

👵 7. Kadın Sağlığı ve Menopoz

  • Regl düzensizliklerine, aşırı kanamaya veya menopoz dönemindeki ateş basmalarına karşı destek sunabilir.
  • Östrojen dengeleyici etkileri olduğuna dair çalışmalar vardır.

🧠 8. Hafıza & Zihinsel Yorgunluk

  • Zihinsel yorgunluk, dikkat dağınıklığı ve halsizlikte tonik etkisi yapar.
  • B vitamini ve magnezyum içeriğiyle sinir sistemini destekler.

⚠️ Ayrıca:

  • Gut hastalığı,
  • Egzama ve sedef gibi cilt rahatsızlıkları,
  • Prostat büyümesi gibi durumlar için de geleneksel kullanımları vardır.

ISIRGAN OTU NASIL KULLANILIR?

1. Çay Olarak (İçsel Detoks)

  • Kurutulmuş ısırgan yapraklarıyla hazırlanır.
  • Faydaları:
    • Böbrekleri çalıştırır, ödem ve toksin atımını destekler.
    • Kan yapıcıdır, demir eksikliğinde destekleyicidir.
    • Bahar yorgunluğu ve alerjilere karşı toniktir.

2. Saç Bakımı (Dökülmeye Karşı)

  • Isırgan otu kaynatılır, suyu süzülür ve saç diplerine uygulanır.
  • Faydaları:
    • Saç dökülmesini azaltır.
    • Kepek oluşumunu önler.
    • Saç köklerini güçlendirir, parlaklık verir.

3. Cilt İçin Tonik veya Kompres

  • Özellikle akneli veya iltihaplı ciltlerde tonik gibi uygulanabilir.
  • Kaşıntı, egzama, sedef gibi cilt sorunlarına kompres olarak destek verir.

4. Romatizma & Kas Ağrılarında (Haricen Kullanım)

  • Geleneksel olarak taze ısırgan otuyla hafifçe cildi uyarma (ürtiker etkisiyle kan dolaşımı artırılır).
  • Alternatif olarak, ısırgan suyu ile masaj yapılabilir.

5. İdrar Yolu & Prostat Sağlığı İçin (Çay veya Ekstrakt Formu)

  • Erkeklerde prostat büyümesine karşı destekleyici olarak kullanılır.
  • İdrar söktürücü etkisiyle mesane temizliği sağlar.

6. Kapsül / Tentür / Macun Olarak

  • Aktarlarda veya doğal ürün mağazalarında bulunur.
  • Bağışıklık sistemini güçlendirmek, kansızlığı gidermek için tercih edilir.

⚠️ Dikkat Edilmesi Gerekenler:

  • Iısrgan otunu hangi hastalıkta nasıl kullanacağınızı mutlaka bir doktorunuza danışarak kararlaştırınız. Yanlış ve ayarsız kullanımlar alerjik reaksiyonlara sebep olabilir.
  • Hamilelikte veya kronik hastalıklarda doktora danışılmadan düzenli kullanılmamalıdır.
  • Taze ısırgan ciltte tahriş yapabilir, eldivenle tutulmalıdır.
  • Alerjik bünyelerde düşük dozla başlanmalıdır.
Sağlık-Health içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Isırgan otu ile yapılan yemekler

Isırgan otu (Urtica dioica), hem şifalı hem de mutfakta oldukça lezzetli bir bitkidir. Türkiye’de özellikle bahar aylarında sıkça kullanılır. İşte ısırgan otu ile yapılabilecek bazı yemekler:

1. Isırgan Otu Çorbası

Isırgan otu, soğan, sarımsak, un veya yoğurt ile yapılan, besleyici bir çorbadır. Yoğurtlu veya kremalı versiyonları da yapılır.

2. Isırgan Otu Kavurması

Soğan ve sarımsakla birlikte kavrulan ısırgan otu, zeytinyağıyla sade bir şekilde sunulur. Üzerine yumurta kırılarak da servis edilebilir.

3. Isırgan Otlu Börek

Peynirle karıştırılarak yufkanın arasına konur, ıspanaklı börek gibi pişirilir. Hem çıtır hem de sağlıklıdır.

4. Isırgan Otlu Gözleme

Hamurun arasına soğanla kavrulmuş ısırgan otu ve peynir karışımı konularak sacda pişirilir.

5. Isırgan Otlu Omlet

Yumurta ile birlikte kavrulmuş ısırgan otu karıştırılır, tuz ve baharatla lezzetlendirilir.

6. Isırgan Otlu Bulgur Pilavı

Pilava yeşillik olarak ısırgan otu eklenerek lezzet ve besin değeri artırılır.

7. Isırgan Otlu Mücver

Kabak mücverine benzer şekilde rendelenmiş patates veya kabakla, yumurta ve unla karıştırılarak kızartılır.

8. Isırgan Otlu Poğaça veya Ekmek

Hamura ince doğranmış ısırgan otu katılarak farklı ve besleyici bir ekmek/poğaça yapılabilir.

9. Isırgan Otlu Krep veya Pancake

Krep harcına doğranmış ısırgan otu eklenerek tuzlu bir krep hazırlanabilir.

Isırgan otu kullanmadan önce ellerin korunması tavsiye edilir çünkü taze haldeyken ciltte yanma hissi oluşturabilir. Pişince bu etkisi kaybolur.

Sağlık-Health içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

 What made Pope Francis different

Franciscus

Jorge Mario Bergoglio

13.III.2013 – 21.IV.2025

Pope Francis was a truly unique figure among modern Popes — both in style and substance. His papacy (2013–2025) stood out in numerous profound ways that not only distinguished him from his predecessors, but also reshaped the global perception and direction of the Catholic Church.

What made Pope Francis different, and what he changed:


🕊️ 1. Tone of Leadership: Humility First

  • Chose the name “Francis” after St. Francis of Assisi, signaling humility, simplicity, and care for the poor and the environment — a first in papal history.
  • Lived in a modest guesthouse (Casa Santa Marta) instead of the luxurious Papal Apartments.
  • Personally called everyday people, refused to use armored cars, and often broke protocol to connect more directly with others.

🌍 2. A Global, Inclusive Vision

  • First Jesuit and first Latin American Pope — brought a global South perspective to the Vatican.
  • Shifted focus from Eurocentrism toward global inclusion: Asia, Africa, and Latin America were elevated in church diplomacy.
  • Frequently warned against “spiritual colonialism”, encouraging respect for local cultures and diverse religious experiences.

♻️ 3. Radical Action on Climate and Ecology

  • His encyclical Laudato Si’ (2015) was groundbreaking — the first major papal document focused entirely on the environment and climate change.
  • Called climate change a moral issue and challenged world leaders to act on behalf of the planet and the poor.
  • Framed ecological destruction as sin against creation.”

💬 4. Tone on LGBTQ+ and Social Issues

  • Famously said: Who am I to judge? when asked about gay priests — a dramatic shift in tone, though not doctrine.
  • Encouraged greater compassion and welcome for divorced Catholics, LGBTQ+ individuals, and those living in non-traditional family structures.
  • Supported civil unions for same-sex couples as a legal protection (without changing church teaching on marriage).

🧹 5. Reform of Vatican Bureaucracy (Curia)

  • Worked to clean up financial scandals in the Vatican Bank.
  • Pushed for transparency and accountability in church finances and decision-making.
  • Restructured Vatican offices to emphasize evangelization and service rather than hierarchy and politics.

🙏 6. Interfaith Bridge-Builder

  • Engaged deeply with other faiths — Islam, Judaism, Buddhism, and even non-believers.
  • Historic meetings with:
  • Advocated for human fraternity and global peace.

😔 7. Handling of Sexual Abuse Scandals


✝️ 8. Spiritual Emphasis Over Dogma


🌐 Legacy:

Pope Francis will be remembered not as a radical in doctrine, but as a radical in tone, gesture, and action. He turned the focus of the Church toward the margins, the planet, and the future, challenging a deeply traditional institution to look outward and forward.

Profound Reflections by Pope Francis

  • On Humility and Service:
    “The world tells us to seek success, power, and money; God tells us to seek humility, service, and love.”
  • On Mercy:
    “A little bit of mercy makes the world less cold and more just.” ​
  • On Selfless Giving:
    “To change the world we must be good to those who cannot repay us.” ​
  • On Environmental Responsibility:
    “The Earth, our home, is beginning to look more and more like an immense pile of filth.” ​
  • On Faith and Challenges:
    “Having faith does not mean having no difficulties, but having the strength to face them, knowing we are not alone.” ​
  • On Leadership:
    “True power is service.” ​
  • On Embracing Others:
    “Let the Church always be a place of mercy and hope, where everyone is welcomed, loved, and forgiven.” ​
  • On God’s Presence:
    “God is in every person’s life. Even if the life of a person has been a disaster… God is in this person’s life.”
  • On Death and Eternal Life:
    “Death is not an end but a transition to eternal life—a true new beginning.” ​
Biyografi- Biographies içinde yayınlandı | , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Ray Kurzweil ile Geleceği Öngörmek

Ray Kurzweil, yapay zekâ, dijital dönüşüm, biyoteknoloji ve transhümanizm alanlarında çığır açıcı görüşleriyle tanınan Amerikalı bir mucit, girişimci, yazar ve fütüristtir. 1948 doğumlu Kurzweil, yaşamı boyunca teknoloji ile insan zekâsının birleşebileceği noktaları araştırmış; insan bilincinin, makineler aracılığıyla genişletilebileceği fikrini savunmuştur. Kendi geliştirdiği metin okuma sistemleri, konuşma tanıma teknolojileri ve müzik sentezleyicileri gibi birçok yenilikçi buluşu vardır. 2012 yılında Google’da mühendislik direktörü olarak göreve başlamış, burada özellikle yapay zekâ üzerine projelerde çalışmıştır. “Tekillik” (Singularity) kavramını popülerleştiren Kurzweil, teknolojinin evrimsel hızla ilerleyerek insan zekâsını geçeceği noktayı, insanlık tarihinin dönüm noktalarından biri olarak tanımlar. Yazdığı kitaplar –özellikle The Singularity is Near, How to Create a Mind ve The Age of Spiritual Machines– hem akademik dünyada hem de teknoloji çevrelerinde büyük ilgi görmüş, geleceği anlamaya çalışan çok sayıda araştırmacıya ve teknoloji liderine ilham vermiştir. Kurzweil’in çalışmaları, yapay zekâ ve insan potansiyelinin birleşimi üzerine yapılan tartışmalarda merkezi bir rol oynamaktadır.

Aşağıdaki soru-cevaplar,güncel yayınlardan derlenmiş ve en merak edilen başlıklar cevapları ile paylaşılmıştır.

Muhtemelen en çok, 2029’da (şu andan itibaren dört yıl sonra) AGI’ye (Yapay Genel Zekâ) ulaşacağımız ve yaklaşık 20 yıl içinde de tekilliğe ulaşacağımız öngörünüzle tanınıyorsunuz. Aslında, 1999’da sizinle konuştuğumu hatırlıyorum, sanırım o zaman da aynı tarihleri söylemiştiniz. O dönemde kimse size hak vermemişti. Açıkçası oldukça isabetli çıktınız. Birinin, tahminlerinizdeki başarı oranınızın şu an %86 olduğunu söylediğini gördüm. Hâlâ bu hedeflerde miyiz?

Ray Kurzweil: 1999’da 2009 yılına dair 147 tahmin yaptım. %86’sı bir yıl içinde doğru çıktı. Ancak bunu yapmak için bir yöntemim var. Hesaplama grafiğini gösterirsem anlatabilirim.

Ancak AI’nın gelişimi yalnızca hesaplama gücünün artmasından kaynaklanmıyor. Yoksa öyle mi?

RK: Ama hesaplama gücü bir gereklilik. Eğer bu hesaplama kapasitesi olmasaydı, büyük dil modellerine sahip olamazdık. Bunlar ancak dört yıl önce, hesaplamadaki üstel artışlar sayesinde ortaya çıktı.

Haklısınız. Ancak siz de yazılarınızda, birkaç yıl öncesine kadar alanın uzmanlarının bile AI’daki son atılımların çoğunun yalnızca hesaplama gücüyle açıklanamayacağını fark ettiğini belirtiyorsunuz. Öyle değil mi?

Ray Kurzweil: Evet, hem yazılım hem de donanım etkili. Yazılım da hesaplama kazanımları sağlıyor. Ama aynı zamanda daha sofistike yazılımlar geliştiriyoruz. Büyük dil modelleri artık diğer yetenekleri çağırıp entegre edebiliyor. Şu an hesaplama gücü, en iyi insan yeteneklerini karşılayabilecek seviyeye geliyor. AGI’nın tanımı konusunda farklı görüşler var. Benim tanımım oldukça kapsayıcı: Temelde, her alandaki bir uzmanın yapabildiği her şeyi aynı anda gerçekleştirebilecek. Henüz orada değiliz, ama 2029’a kadar ulaşacağız.

Yani daha “genel” bir zekâ olacak, öyle mi? Her alanda bir uzmanın yapabildiğini yapabilecek.

RK: Kesinlikle.

zekânın genel bir tanımı var mı sizde? Yapay olmadan önce bile…

Ray Kurzweil: Kitaplarımda birkaç tanım üzerinde durdum. Zekâ, sınırlı kaynaklarla bir sorunu çözme yeteneğidir. Sorunu ne kadar hızlı ve karmaşık çözebiliyorsanız, o kadar zekisiniz demektir.

Mitch Kapor ile 20 yıldan uzun bir süre önce, Long Now Foundation’ın “Uzun Vadeli Bahisler”inde bir iddiaya girmiştiniz. 2029’a kadar bir makinenin sizin revize ettiğiniz Turing testini geçeceğine dair 20.000 dolarlık bir bahisti.

Ray Kurzweil: Evet, 2029 dedik. Ancak Turing testi net tanımlanmamıştır. Turing’in bile bir sayfalık açıklamaları vardı. Dolayısıyla belirsiz. Bazıları mevcut dil modellerinin şimdiden geçtiğini iddia ediyor. Bence insanların “geçti” demeye başlayacağı 5 yıllık bir süreç olacak. İnsanlar başta inanmayacak, ama 5 yılın sonunda herkes ikna olacak. Şu an ilk aşamayı geçtik bile. 2029’da herkesin Turing testinin geçildiğine inanacağını düşünüyorum. Ancak daha önemlisi AGI: Büyük dil modellerinin insanın en iyi yeteneklerini eşleştireceği ve çok daha hızlı olacağı öngörüm aynı. Bir arkadaşım iki kitabı karşılaştırmak için 4 gün harcamıştı. Aynı işi bir dil modeline yaptırdığında 40 saniyede tamamlandı ve sonucun daha iyi olduğunu düşündü. Bu bugünün teknolojisi. Yani şimdiden insan zekâsıyla rekabet ediyor

Yani sizin testinizde, insan hakemler hem bilgisayar hem de insan deneklere bağlı. Belirttiğiniz gibi, bir yapay zekânın aslında olduğundan daha az zekiymiş gibi davranması gerekiyor, çünkü gerçekten her şeyi bilseydi bir bilgisayar olduğu hemen anlaşılırdı.

Ray Kurzweil: Kesinlikle. Eğer bizim 4 günde çözdüğümüz bir sorunu 40 saniyede çözebilir ve bunu her insan becerisinde yapabilirse, onun bir bilgisayar olduğunu anlardık. Bu yüzden kendini “basitleştirmesi” gerekecek. Ancak şu an insanların yapabildiği bazı şeyleri henüz tam olarak yapamıyor. Örneğin, tutarlı bir kişiliğe sahip olmak konusunda çok iyi olması lazım. O noktaya geliyoruz. 2029 tahmini aslında bu konuda en muhafazakar öngörülerden biri.

Bu sizin tahmininiz mi? Yoksa revize etmek ister misiniz? Daha erken ulaşacağımızı düşünüyor musunuz?

Ray Kurzweil: Revize etmem için bir sebep yok. 1999’da 2029 demiştim. Stanford bu tahminim yüzünden endişelenip dünya çapında bir konferans düzenlemişti. Yüzlerce yapay zekâ uzmanı katıldı. Sanırım 2000’deydi ve “Bilgisayarlar bu testi geçebilir, ama 30 yıl içinde değil” dediler. Ortak görüş 100 yıldı. 30 yıl diyen tek kişi bendim.

Bence 100 yıldan çok daha yakınız. Kitabınızda değindiğiniz bir şey çok doğru: Bir yapay zekâ uzmanı, 2014-2015’lerde, “Bir bilgisayar bir görsele bakıp içinde ne olduğunu anlarsa, bu çok etkileyici olur” demişti. Bir ay sonra Google Lens çıkıp bunu yaptı. Ama insanların ilginç bir zaafı var: Bilgisayar bir şeyi yapar yapmaz, “Ah tabii, zaten o kadar zor değildi” deyip geçiyoruz. Satrançta en iyileri yenmesi gibi…

Ray Kurzweil: Satrançta bunu gördük. Satranç oynamak, “olağanüstü yaratıcılık” gerektiren bir şeydi ve bilgisayarlar bunu asla yapamazdı. Ama bir bilgisayar tüm insanları yener yemez, “Satranç o kadar da önemli değilmiş” dedik. (Deepblue vs Kasparov)

AlphaGo Zero çok ilginç çünkü satranç bilgisayarlarının aksine kendi kendine öğrendi. Sadece Go kurallarıyla başladı ve birkaç günde kendisiyle milyarlarca oyun oynayıp AlphaGo’yu bile geçti. Dünya şampiyonunu 100-0 yendi. Buna “derin pekiştirmeli öğrenme” deniyor, değil mi?

Ray Kurzweil: Şu an bununla uğraşıyoruz. Bir oyun oynadığınızda, başarılı olup olmadığınız nettir. Oyunu kazanırsanız, veriyi takip edebilirsiniz. Dil modelleri oluştururken ise “başarılı bir tanımlama” ne olduğu belirsiz. Ancak insanların denemeleriyle farklı olasılıkları eğittik ve sistem bundan öğrendi. Tıpkı bir oyun gibi… Artık dil konusunda da çok iyi iş çıkarıyor.

Deepseek da aslında bu tekniği kullandı, değil mi?

Ray Kurzweil: Amerikan şirketleri de bunu daha az hesaplama gücüyle yapabiliyor.

OpenAI hemen “Biz de yaparız!” dedi. Kitabınızda—geçen yıl yazılmıştı—birçok kesintiye değiniyorsunuz. İş piyasası gibi konularda her zamanki gibi iyimsersiniz. Ama biraz “kanlı ayaklanmalar” ve “yapay zekâ karşıtı şiddet” konusunda endişelisiniz sanki…

Ray Kurzweil: Sorun şu ki, her şey çok hızlı gelişiyor. Eskiden iş piyasasındaki değişimler yavaştı, insanlar alışabiliyordu. Şimdi ise her şey aniden olacak.

Endişeleniyor musunuz?

Ray Kurzweil: Endişeliyim evet, ama bunu aşacağımızı ve daha iyi bir noktaya geleceğimizi düşünüyorum. Örneğin, ABD kişisel gelir grafiğime bakarsanız…


Bu, hesaplama gücünün kişi başı gelirimizi nasıl etkilediğini gösteriyor. Sabit dolarla 100 yıl öncesine göre 10 kat daha fazla.

2023 verisi bu. İlginç… En tepede hafif bir düşüş var. Son yılların verisi ne gösteriyor acaba? Ayrıca, insanların çalışma nedeninin “anlam ve amaç” olduğunu vurguluyorsunuz. Tabii ki geçimimizi sağlamak zorundayız.

Ray Kurzweil: Benim bakışım diğer AI uzmanlarından biraz farklı. Bazıları “AI ayrı bir şey, bizimle entegre değil” diyor. Herkesin cebinde telefon var, ama bu bedenimizin parçası değil. 2030’larda sanal gerçeklikle birleşeceğiz. AI, beynimize entegre olacak. Biyolojik beynimizle AI destekli beynimiz arasındaki farkı anlamayacağız. Bu, bizim bir parçamız olacak. Yani “AI vs insan” değil, “AI ile birleşmiş daha zeki insanlar” olacağız.

Elon Musk ve Geoffrey Hinton, yapay zekânın insanlık üzerindeki etkisini merakla beklediklerini söylediler. İnsanlığın hayatta kalıp gelişme göstermesi ve yapay zekânın bize destek olması olasılığının %80 olduğunu, ancak %20 ihtimalle yapay zekânın insanlık için yıkıcı olabileceğini belirttiler. Bu görüşe katılıyor musunuz ve olumsuz etkileri en aza indirmek için ne yapmalıyız?

RK: Sorunlarımız olacak. Yani zaten şu anda bile hem faydalarını hem de sorunlarını yaşıyoruz. Ateş bizi ısıtır, yemeğimizi pişirir; ama aynı zamanda yakar da. İkisini de yapar. Ancak ateşin yakabileceğini bildiğimiz için, dikkatli oluruz ve kendimizi ona çok yaklaştırmaktan kaçınırız.

Zaten bugün bile bazı şeyler görüyoruz — mesela ben seni taklit ederek, asla söylemeyeceğin şeyleri sana söyletip, gerçek gibi gösteren videolar oluşturabilirim. Bu teknoloji bugün var ve şu anda yaklaşmakta olan seçimleri etkiliyor.

Ama yapay zekâdan tamamen kurtulmak isteyeceğimizi sanmıyorum. Zaten faydaları oldukça büyük ve sürekli gelişiyor. Bir yıl önce konuştuğumuz şeyler bugün neredeyse antik tarih gibi geliyor. Yani onu ortadan kaldırmak istemeyeceğiz. Aslında sorunlarını öğrenmek isteyeceğiz.

İnsanlar bugün ortaya çıkan problemleri gösteriyor ve bunları sadece şu anda sahip olduğumuz araçlarla çözebileceğimizi varsayıyorlar. Oysa fark etmedikleri şey şu: bu araçlar da gelişecek. Ve bugün baş edemediğimiz sorunlarla gelecekte başa çıkabileceğiz.

Bu aslında zekâmızda bir artış. Peki biz bu zekâ artışını istemez miydik? İnsanların bir fare kadar zekâya sahip olmasını mı isterdik? Belki o zaman atom bombası falan geliştiremezdik. Zekâ bize daha önce sahip olmadığımız sorunları da getirdi.

Kitabınızda Beşinci Evre bölümünde, “Biyolojik insan zekâsını dijital teknolojinin hızıyla birleştireceğiz” diyorsunuz.

Ray Kurzweil: Doğru. Diğerleri “AI ile savaş” senaryosu kuruyor. Eğitim kurumları, “AI kullanırsak insanlar gelişmez” diye direniyor. Bu yanlış. AI ile iç içe, daha akıllı bir dünyaya hazırlanmalıyız.

Genetik yeteneklerimizi sibernetik insan-makine arayüzüyle aşacağız.

Ray Kurzweil: Kesinlikle. Sanal gerçeklikle baktığınız her şeyin arka planını anında göreceksiniz. Dünyaya çok daha kapsamlı bakabileceğiz.

Ama bu sizin için… Tekillik aslında tam olarak bu, değil mi?

Ray Kurzweil: Tekillik, yapay zekâyla birleştiğimiz ve milyonlarca kat daha zeki hale geldiğimiz an. Bunu şu an kavramak bile zor. Fizikten bir metafor ödünç alıyoruz: Fizikteki bir “tekillik” gibi, içinde ne olduğunu göremediğimiz bir nokta. Tarihteki bu tekillikte, milyonlarca kat zekâlı olmanın nasıl bir şey olduğunu bugünden anlayamayız. Bu da 2045’te gerçekleşecek.

Geçen yıl yazdığınız kitapta belirttiğiniz gibi, şu an yalnızca ülkemizde değil, küresel çapta çalkantılı bir dönemdeyiz. Belki kısmen iklim değişikliği, kısmen diğer faktörler nedeniyle… 2045’e ulaşabilecek miyiz? Son aylardaki gelişmeler perspektifinizi değiştirdi mi?

Ray Kurzweil: 2045’e ulaşacağız. Elektrik üretimi grafiğime bakarsanız, güneş ve rüzgâr enerjisinin üstel büyüdüğünü görürsünüz. İhtiyacımız olan tüm enerjiyi karşılamak için Dünya’ya ulaşan güneş ışığının 10.000’de 1’ini kullanmamız yeterli. Üstel büyüme sayesinde bunu yaklaşık 10 yılda başaracağız. İnsanlar lineer düşünüyor, ama bu enerji üstel artıyor. Sonuçta enerji çok daha ucuz olacak.

Kitabınızda “Tehlike” başlıklı bir bölüm var. Sosyal parçalanma ve şiddet riskine değiniyorsunuz. Bunun “olasılık dışı” olduğunu düşünseniz de şunu vurguluyorsunuz: “Yapay zekânın gücünün geniş çapta dağıtıldığı, etkilerinin tüm insanlığın değerlerini yansıttığı bir dünya için çalışmalıyız.” Açıkçası, şu anki gibi tekellerin kontrolünde olmasını istemiyoruz. Google’da bir “AI vizyoneri” olmanıza rağmen, bunun Google, Microsoft, OpenAI veya Çin’in tekelinde değil, insanlığın ortak faydasına olması gerektiğini savunuyorsunuz, değil mi?

Ray Kurzweil: Öncelikle, herkesin AI’ya erişimi var; bu iyi bir şey. Rekabet de olmalı. Ancak büyük dil modellerini kullanırken, itibar ve sorumluluk bilinci olan büyük şirketleri tercih etmeliyiz. Küçük şirketlerin arkasında bu tür kaygılar olmayabilir.

Yine de şunu düşünüyorum: Bu teknolojinin özel mülk haline gelmemiş olması çok önemli ve bunun için memnunum. Transformatörler ve Büyük Dil Modelleri (LLM’ler) gibi teknolojiler herkesçe biliniyor, yaygınlaşıyor ve pek çok şirket aynı anda üzerinde çalışıyor.

Ray Kurzweil: Birçok şirket, tekniklerini yayınlarla paylaşıyor.

Evet, sır gibi saklanmıyor. Bu iyi bir şey, değil mi? Katılıyor musunuz?

Ray Kurzweil: Katılıyorum. Farklı şirketler arasında makul düzenlemeler olması iyi.

Geçtiğimiz günlerde Eric Schmidt‘in girişimi Safe.ai, bir AI güvenliği raporu yayınladı. Siz süper zekâ ve AI güvenliği konusunda nerede duruyorsunuz?

Ray Kurzweil: AI tehditleri gerçek ve ciddi. Ama bu bir uzaylı istilası değil. AI’yı biz yaratıyoruz. Riskli teknikler bile yaygınca biliniyor. Bu aslında faydalı, çünkü herkes erişebiliyor. Bazı olumsuzluklar olsa da, şeffaflık iyidir. Nükleer savaş örneğine bakın: Japonya’da iki şehir yok edildiğinde, insanların %99’u “Bu tekrar olacak” derdi. Ama 80 yıldır olmadı. AI tehlikelerini de önleyebileceğimize inanıyorum. Ancak AI’yı insan mantığına uyumlu hale getirmeli ve etik ideallerimizi yansıtacak şekilde eğitmeliyiz. Asilomar Yönergeleri‘ne öncülük edenlerden biriydim. Orada belirlediğimiz etik ilkeler hâlâ takip ediliyor. İyimserim, ama dikkatli olmalıyız.

 Bu rolü hükümetler üstlenmeli mi?

Ray Kurzweil: Zor bir soru. Kesin bir yanıtım yok. Hükümetlerin nasıl davranacağına bağlı. Bence itibarı ve etik ilkeleri olan büyük şirketlerin rehberlik etmesi daha faydalı.

 Google’da çalışıyor olmanız, onları “iyi bir yönetici” olarak gördüğünüzü gösteriyor. Peki OpenAI sizce iyi bir yönetici mi?

Ray Kurzweil: Bence öyle. Birçok kişi onları kullanıyor. Pek çok şirketin bu alanda çalışması faydalı oldu.

Bu konuya biraz değindiniz. AGİ’nin (Yapay Genel Zekâ) birkaç yıl içinde hayatımıza gireceğini ve insanlardan neredeyse her şeyde daha iyi olan teknolojilere yaygın erişim sağlanacağını öngörüyorsunuz. Peki bu durumun, şirketlerin insan çalışanları değiştirmesiyle ekonomide büyük çaplı bir çöküşe yol açmasını ne engeller?

Ray Kurzweil: Çünkü AI ile birleşeceğiz. Herkes “insan zekâsı” ve “AI” ayrı şeylermiş gibi davranıyor. AI’yı yanımızda taşıyoruz ama henüz parçamız değil. Ancak gerçekten birleşeceğiz. Siz, ben, herkes eskisinden çok daha zeki olacak. Üstelik AI’nın nerede bitip sizin nerede başladığınızı ayırt edemeyeceksiniz, çünkü o artık sizin bir parçanız olacak.

Bu, Neurolink gibi bir insan-AI beyin arayüzü mü gerektirecek? Böyle mi olacak?

Ray Kurzweil: Ameliyat gerekmeyecek. İletişim kuramayan insanlar için faydalı olabilir, evet. Ancak iletişim kurabilenler için sanal gerçeklik bir seçenek. Diğer bir yol da beyninizdeki temel düşüncelerin üretildiği kısımları tespit etmek.

Yani bir kask mı takacağız? Yoksa bir tür “AI şapkası” mı?

Ray Kurzweil: Hiçbir şey takmanıza gerek kalmayacak.

Peki 20 yıl içinde insanların AI ile takım olarak büyüyeceğini düşünüyorsunuz. Çocuklar okula gidecek mi? Yoksa… Bu nasıl işleyecek? AI implantını ne zaman alacağız? Yoksa bunu dert etmiyor musunuz?

Ray Kurzweil: Bu çok iyi bir soru. Bu konuda emin değilim.

Olursa olsun, fark etmez sanırım?

Ray Kurzweil: Ama diyelim ki sanal gerçeklikle yapılacak. İstediğiniz zaman takıp çıkarabileceksiniz, tıpkı bugünkü sanal gerçeklik gözlükleri gibi. Bu, her insana daha geniş bir bakış açısı kazandıracak. Zaten şu an bile bunu taşımak (telefonunu göstererek) bizi daha zeki yapıyor, değil mi?

Katılıyorum. Aslında AI’yı sürekli kullanıyorum. Paris ve Jeff’in çok iyi bildiği gibi, küçük bir ses kayıt cihazı taşıyorum. Bu, Gordon Bell’in “hafıza kaydı” cihazına benziyor, ama görüntü değil, sadece ses kaydediyor. Sonra bu kayıtları analiz için AI’ya gönderiyorum. Şu anki analizler biraz basit düzeyde, ama ilginç. Ayrıca, birkaç yıl içinde AI geliştikçe değerlenebilecek bir veri tabanı oluşturduğumu hissediyorum.

Ray Kurzweil: Babamın yazdığı her şeyi alıp bir chatbot oluşturdum. Ona soru sorabiliyorsunuz ve babamın vereceği cevapları buluyor. Sanki onunla konuşuyormuşsunuz gibi.

Yani sizin için basit görünen her şey bir araya geldiğinde aslında kişiliğinizi yansıtıyor. Peki 2029’da hâlâ sinir ağları, Büyük Dil Modelleri (LLM’ler), derin pekiştirmeli öğrenme gibi bugünkü teknikler mi kullanılacak, yoksa yeni yöntemler mi ortaya çıkacak?

Ray Kurzweil: Yeni teknikler ekliyoruz. Örneğin, bir LLM kodu yazıp gerçek zamanlı analiz yapabiliyor ve size sonucu sunabiliyor. Farklı teknikleri birleştiriyoruz. Sonunda tek bir şey değil, birbirini tamamlayan bir teknikler koleksiyonu olacak.

Ray, AI’ya dair kamuoyunun tepkisini merak ediyorum. Bu alanda ömür boyu öncülük ettiniz. İki yıl önce ChatGPT çıktığında insanlar “Vay, konuşabiliyor, dinliyor, dilimizi anlıyor!” dedi. Toplumun bakışı bir gecede değişti. Bu konudaki düşünceniz nedir?

Ray Kurzweil: İlk modeller ilginçti ama çok hata yapıyor, her şeyi bilmiyor ve insani bir kişilikten yoksundu. Yavaş yavaş değişiyor. Kime sorduğunuza ve hangi versiyonu kullandığınıza bağlı. Yani bir anda mükemmel çalışan bir şey değildi.

Kesinlikle katılıyorum. Ama toplum bunun aniden ortaya çıktığını düşündü, oysa yıllardır üzerinde çalışılıyordu. Peki günümüzde AI’nın medyada ele alınışını nasıl buluyorsunuz?

Ray Kurzweil: Faydalı buluyorum. Hatalara dikkat ediyoruz, insanlar paniklemiyor. AI’nın iş piyasasını etkileyeceğini düşünüyorum. Herkese ekonomide yer almaları için bir destek sağlamamız gerekecek. Ancak daha zeki bir toplum olunca, herkes bundan faydalanacak.

 “Hata” kelimesini kullandığınızı fark ettim, “halüsinasyon” demediniz. Bazı AI karşıtları, bu halüsinasyon sorununun çözülemez olduğunu iddia ediyor. Sizce bu çözülecek mi?

Ray Kurzweil: Giderek iyileşiyor. Bugünkü halüsinasyonları bir yıl öncesiyle karşılaştırın, dramatik bir fark var. Bence halüsinasyonları nasıl ortadan kaldıracağımızı anlıyoruz.

Anlıyorum. Peki güvenlik? “Prompt injection” gibi saldırılar? AI sistemlerinin kırılması sizi endişelendiriyor mu?

Ray Kurzweil: Üstesinden gelmemiz gereken pek çok zorlu endişe var. Tehditler arttıkça, AI’nın bunları engelleme yeteneği de artıyor. İnsanlar olumsuz senaryolara odaklanıp AI’nın bu sorunları hafifletme gücünü görmezden geliyor. Şimdiye kadar başardık, gelecekte de başaracağız.

 “Beşinci Evre”den (AI ile birleşme) bahsettiniz. Kitabınızda “Altıncı Evre”ye de değiniyorsunuz. Bu arada yeni kitabınız “The Singularity is Nearer: When We Merge with AI”  çok keyifle okunuyor ve zaten çok satanlar listesinde. Altıncı Evre’de, zekâmızın evrene yayılarak sıradan maddeyi “computronium“a (hesaplama yeteneği maksimum düzeyde organize edilmiş madde) dönüştüreceğimizi yazıyorsunuz. Bu ne zaman olacak?

Ray Kurzweil: Computronium, 20 yıldan sonrasını ilgilendiriyor. Bir litre computronium, tüm insanlığın toplam kapasitesinden fazlasını sunabilir. Maddenin bir kısmını buna dönüştürerek zekâmızı katlayacağız. 20 yılda milyonlarca kat zekileşsek bile bu durmayacak.

Üstelik bu süreç ivmelenerek devam edecek, çünkü giderek daha hızlı çalışacağız, öyle mi?

Ray Kurzweil: Kesinlikle. Şu an başka gezegenlere gitmeyi dert etmiyorum çünkü Dünya’da zekâmızı geliştirecek bol şey var. Ama birkaç on yıl sonra kaynaklar tükenince, evrene yayılacağız.

Bu, ömrümüzü uzatma imkânını da beraberinde getirecek.

Ray Kurzweil: Beşinci Evre’nin doğal bir sonucu bu. Uzun ömür kaçış felsefesi. Her yıl bir yaş daha yaşlanıyorsunuz, ancak bilimsel ilerlemeler de yeni tedaviler, hastalıklarla başa çıkma yöntemleri sunuyor. Eğer dikkatli olursanız her yıl yaklaşık 4 ay geri kazanıyorsunuz. Yani bir yıl yaşlanıyorsunuz ama 4 ay geri alıyorsunuz. Böylece her yıl aslında sadece 8 ay yaşlanmış oluyorsunuz. Ancak bilimsel ilerleme üstel olarak büyüyor. 2032’de, yani yaklaşık 7 yıl sonra, dikkatli olursanız 4 ay değil, tam bir yıl geri kazanacaksınız. Yani bir yıl yaşlanacak ama bir yıl geri alacaksınız. Böylece yaşlanmadan ölmeyeceksiniz. Bu, hiç ölmeyeceğiniz anlamına gelmiyor; yarın bir kaza geçirebilirsiniz. Tabii kazalarda da ilerleme kaydediyoruz. Örneğin, San Francisco ve diğer şehirlerde dolaşan Whimo otonom araçlarının sıfır kaza yaptığını görüyoruz. Daha zeki hale geldikçe kazaları büyük ölçüde azaltacağız. 7 yıl sonra, bir yıldan fazlasını geri kazanacaksınız. Yani aslında zamanda geriye gideceksiniz. Daha uzun yaşayacağız. Nihayetinde, bu kararı kendimiz vermek isteriz. Ama insanlar dayanılmaz fiziksel, zihinsel veya ruhsal acı çekmedikçe ölmek istemez. Aksi takdirde herkes yaşamak ister. İnsanlar “75, 85, 95’ten sonra yaşamak istemiyorum” diyor çünkü sağlıksız yaşlananları görüyorlar. Asıl hedefimiz sağlıklı ömrü uzatmak, sadece yaşam süresini değil.

Sizin şu sözünüzü sıkça alıntılarım: “Sonsuza kadar yaşamak için yeterince uzun yaşamak istiyorum.”

Ray Kurzweil: Evet, kitaplarımdan birinin alt başlığı bu.

Demek yanlış hatırlamamışım. Peki bu konuda nasıl gidiyor? Eskiden çok fazla takviye alırdınız, biliyorum.

Ray Kurzweil: Doğru. Sağlıkla ilgili üç kitap yazdım. Çıktıklarında günde 250 hap alıyordum. Şimdi 80’e düştüm. Daha etkililer. Tehlikeli iki sağlık sorunumu aştım. Babam 58 yaşında kalp hastalığından öldü. Dedem daha da gençti. Şu an Rapatha alıyorum, LDL’m (kötü kolesterolüm) 10’a düştü. İyi kolesterolüm 64. Kalbimi ölçtürdüm, hiç plak yok. Yani bu sorunu aştım.

Bunu sadece takviyelerle mi yaptınız, yoksa egzersiz de var mı?

Ray Kurzweil: Asıl etken takviyeler. Tabii egzersizin de faydalı olduğu alanlar var. Ayrıca diyabetim vardı, şimdi yapay pankreasım var. Tıpkı gerçeği gibi çalışıyor.

Babamın 50 yıl önce öldüğü dönemde var olmayan bilimsel ilerlemeler sayesinde bu iki sorunu aştım. Yarın ne olur bilinmez, ama 7 yıl sonra sağlıklı ve hayatta olmak için oldukça iyi durumdayım.

20 yıl sonra hâlâ burada olmak istiyorum çünkü tekilliği merak ediyorum. Ama 68 yaşındayım, yani dediğiniz gibi dikkatli olmam gerekecek. Takviye rejiminizi hiç yayınladınız mı?

Ray Kurzweil: Aslında kitaplarımda mevcut. Ayrıca, bunlardan bahsedeceğim bir otobiyografi yazıyorum.

Günde 80 hap almak ne kadar zamanınızı alıyor?

Ray Kurzweil: Kahve gibi içeceklerimi yudumlarken alıyorum. Sonuçta günde 24 saat var, üçte birini uyuyarak geçiriyorsunuz. Takviyeler için bolca zaman kalıyor.

 Beslenme düzeninizde özel bir şey var mı?

Ray Kurzweil: Sebze ve balık tüketiyorum. Ettense kaçınıyorum. İyi bir diyet ama fazla egzotik değil.

 Google’ın koridorlarında başka eğlenceli tahminleriniz veya sohbetleriniz oldu mu?

Ray Kurzweil: Yaptığımız her şey beni heyecanlandırıyor. Örneğin, farmasötikler geliştirirken, deneyimli insanlar yıllarca test yapıp şans eseri bir ilaç bulabiliyor. Bugün piyasadaki ilaçların çoğu böyle keşfedildi. COVID aşısı için ise milyarlarca mRNA dizilimi simüle edildi. İki günde aşıyı tasarladılar, insan testleri 10 ay sürdü. Yakında simüle biyolojiyle bu süreç günlere inecek. Kanser gibi hastalıklar için milyonlarca ilaç kombinasyonunu test edebileceğiz.

Özellikle AlphaFold gibi protein yapı tahmin sistemleriyle mi?

Ray Kurzweil: Evet, protein tasarımı sürecin bir parçası. İnsan deneyleri yavaş, riskli ve pahalı. Önümüzdeki yıllarda bunu milyonlarca kat hızlandıracağız. Kanser için bile bu yöntemle geliştirilen ilaçlar şimdiden piyasada.

AI’nıza (Gemini veya ChatGPT) iletişim kurarken “lütfen” veya “teşekkür ederim” diyor musunuz?

Ray Kurzweil: Evet, henüz insan olduklarına ikna olmadım. Belki eski bir alışkanlığım.

İnsanlık, AI ile birleşmiş bir grup ve saf Homo sapiens olarak ikiye bölünecek mi? Türleşecek miyiz?

Ray Kurzweil: Hayır. 15 yıl önce “Telefon taşır mısınız?” diye sorsanız %80 hayır derdi. Şimdi neredeyse herkes taşıyor. AI entegrasyonu da öyle olacak. Avantajları o kadar büyük ki herkes benimseyecek. Üstelik bir şey taşımanıza gerek kalmayacak, zihninizin içinde olacak.

Bilincinizi bir robota yükleyebilseydiniz—ki bunun mümkün olacağını düşünüyorum—insani kusurlarınızı korur muydunuz, yoksa kusursuz bir Ray olmayı mı seçerdiniz?

Ray Kurzweil: Şu an tek bir bedenle sınırlıyız. Sanal gerçeklik biraz esneklik sağlıyor. Yakında farklı bedenler tasarlayabileceğiz: İnsan formunda olmayan, kusurlu veya kusursuz, duruma göre değişen bedenler. Kişi başına tek bedenle sınırlı kalmayacağız.

Bugün bir gence, geleceğe hazırlıklı olması için neler önerirsiniz? Doğru üniversite, ticaret, seyahat, teknik beceriler, sosyal beceriler?

Ray Kurzweil: Aslında bu sadece gençler için değil; küçük çocuklar ve hatta senin ve benim gibi “büyük çocuklar” için de geçerli. Farklı türdeki aktivitelerden doğan tutkuları öğrenmek istiyorsun. Bunların ne gibi faydalar getirebileceğini görmek ve ardından henüz sahip olmadığımız, ama gelecekte sahip olacağımız yeni türden zekâlarla, yeni türden kurumlar yaratmak mümkün olabilir.

Yani aslında çaba gösterdiğimiz her şeyin nasıl faydalar sağladığını anlamaya çalışmak gerekiyor. Cesur olmalısın, şüphecilere rağmen hayallerinin peşinden gitmelisin, üstel bir geleceği görebilmelisin.

Yapay Zekâ (AI) ya da Süper Yapay Zekâ (ASI), daha fazla merkezileşmeye mi, yoksa daha fazla yerelleşmeye mi yol açacak? hem hükümetler açısından, hem de organizasyonlar açısından. Bu konuda ne düşünüyorsun? Sanırım buradaki “merkezileşme” ile kast edilen, bir hükümetin AI sayesinde daha güçlü hale gelip gelmeyeceği. (Bu soru bana ait değil ama biraz anlam yükleyerek yanıtlıyorum.) Yani örneğin Çin gibi bir ülke yapay zekâdan daha çok mu fayda sağlar, yoksa daha desantralize (merkezsiz) bir hükümet modeli mi daha avantajlı olur?

Ray Kurzweil:  Biliyorsun, komünizm fikri hiçbir zaman arz-talep eğrisini insanlar eliyle yönetmek için işe yaramadı; kapitalizm bu konuda ideal bir pazar ortamı sundu. Ama şimdi soru şu: Her şeyi bilen bir yapay zekâ, toplumu daha iyi bir yöne yönlendirebilir mi?

Bence bireyler, bugünkünden çok daha fazlasını yapabilir hale gelecek. Çünkü çok daha fazla beceriye sahip olacağız. Sen bazı matematiksel konuları gündeme getirdin, salondaki pek çok kişi bunları belki daha önce hiç duymamış olabilir, ama ileride hepimiz bunları anlayabileceğiz. Artık pek çok farklı insana gitmek zorunda kalmayacağız.

Temelde, şimdiye kadar yaşamış her insanın yaratımlarına erişimimiz olacak — hem de kendi zihnimizin içinde. Yani bu çift taraflı işleyen bir süreç. Ama bu aynı zamanda demokratikleşen bir süreç. Ve moleküler toplayıcı teknolojilere ulaştığımızda — muhtemelen 2040’larda olacak — istediğimiz her şeyi, istediğimiz yerde inşa edebileceğiz. Yani bireylerin gücü arttıkça, bu güç daha da demokratik bir yapıya kavuşacak.

İnsanların zihinlerini meşgul eden bazı sorular var ve bunlara değinmek istiyorum çünkü hem korku hem de heyecan yaratıyorlar. İlki, iş kaybı endişesi. Bence seninle bu konuda tutarlı bir duruşumuz var. Ama sence 2025-26-27 yıllarında, insanımsı robotlar — yapay zekâ destekli insanımsı robotlar — devreye girdiğinde ve büyük dil modelleri bu alana girdiğinde ciddi bir iş kaybı olacak mı?

RK: Hangi işlerden bahsettiğimizi ve işlerden ne gibi bir değer elde ettiğimizi düşünmemiz gerekiyor. Eğer amaç yeni alanları keşfetmek, daha önce bilmediğimiz şeyleri öğrenmekse, bu oldukça heyecan verici. Ben de hayatım boyunca bunu yapmaya çalıştım. Ve daha fazla zekaya sahip olursam, bunu daha da fazla yapabilirim. Yani belli bir miktar zekam var ama sınırlı. Eğer ürettiğimiz bu zekayla birleşebilirsem, çok daha fazlasına sahip olacağım.

Ama insanlar aslında işlerinden memnun olmadıkları için emekli olmak istiyorlar. İş dediğimiz şey çoğu zaman “bir sürü masa kullanılmış, şimdi onları temizlememiz lazım” gibi görevler. İnsanlar bu işleri çocukluk hayalleri olduğu için değil, çocuklarına yemek götürmek veya sigorta sahibi olmak için yapıyorlar. Ve bu tür işleri, gelecekte kendimiz için yapabilecek duruma geleceğiz.

Tabii bu bir tür sarsıntıya yol açacak. Mesela büyük dil modelleri şimdiden yazılım kodlayabiliyor. Henüz profesyonel bir yazılımcı kadar iyi değiller ama yakında o seviyeye gelecekler. Bu yüzden yeni zekâmızı nasıl uygulayacağımızı yeniden öğrenmek zorunda kalacağız. Bu aslında çok iyi bir şey. Zaten geçmişte hep böyle yaptık. 200 yıl önce insanların %80’i tarımda çalışıyordu, şimdi bu oran %2. O işlerin hepsi kayboldu ama bugün daha fazla insan çalışıyor.

Bazıları diyor ki, “İşini kaybetme diye endişelenme, sosyal medya fenomeni olursun” — ne dediğini kimse anlamaz ama sonuçta yeni tür işler çıkacak ortaya, bugün hayal bile edemeyeceğimiz işler. Bu süreci anlamak, çözümlemek zor olacak ve çok hızlı ilerleyecek. Ama en sonunda, bu değişiklik sayesinde daha mutlu olacağız. Bence insanlara, ne tür işler yapmak istediklerini yeniden değerlendirebilecekleri bir geçiş sürecinde maddi destek sağlayacağız.

Sence Evrensel Temel Gelir (UBI) devreye girer mi?


Evet, bence 2030’larda.

Jeff Bezos’un dediğini duydum, “İşleri alan robotları ve yapay zekâyı vergilendireceğiz, sonra bu gelirle UBI sağlayacağız” demişti.

İnsanların farklı fikirleri var. Kimin fikrini izleyeceğimizden emin değilim ama bunu çözeceğiz. Zorunda kalacağız zaten, yoksa insanların ürün satın alacak parası olmayacak.

deep reinforcement learning → derin pekiştirmeli öğrenme

cybernetic interface” → “sibernetik arayüz”

  • Singularity” → “Tekillik”,
  • “exponential growth” → “üssel büyüme”,
  • “large language models” → “büyük dil modelleri”
Bilim-Teknoloji-Yapay Zeka / Science-Technology-AI içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Faggin’s transcendent experiences and notable figures who align

Federico Faggin, the visionary physicist who co-invented the microprocessor—the “brain” powering modern technology—spent decades mastering the material world, only to be humbled by a revelation that transcended it. At the height of his career, a restless emptiness led him to confront a haunting question: Why, amid towering success, did profound joy feel out of reach? 

The answer arrived not through circuitry, but consciousness. One night, a surge of scintillating light erupted from his chest—a torrent of love, peace, and unity so visceral it dissolved the illusion of separateness, revealing a truth that would redefine his life: He was not merely an observer of reality but the universe itself, awake and aware. 

This transformative experience propelled Faggin on a 20-year odyssey to decode the nature of consciousness, bridging his scientific rigor with mystical insight. His journey—from engineering silicon to exploring the soul—invites us to ponder the deepest mystery of all: What if the mind we use to shape the world is itself the essence of everything?

Federico Faggin’s profound mystical experience—marked by a sense of universal oneness, love, peace, and a transformed understanding of consciousness—resonates with accounts from diverse individuals across spiritual, scientific, and philosophical traditions. Below are notable figures and frameworks that align with such transcendent experiences:

Spiritual and Mystical Figures

  1. Ramana Maharshi (Indian sage): At 16, he experienced a spontaneous awakening, feeling a profound dissolution of his individual self into universal consciousness. His teachings focused on self-inquiry (“Who am I?”).
  2. Eckhart Tolle (Spiritual teacher): After intense depression, he underwent a sudden spiritual transformation, described in The Power of Now, where he felt liberated from egoic identity.
  3. Rumi (Sufi poet): His ecstatic poetry reflects mystical union with the divine, often described as transcendent love dissolving the self.
  4. Teresa of Ávila (Christian mystic): Reported visions and a sense of divine union, documented in The Interior Castle, emphasizing spiritual ecstasy and oneness.
  5. Thich Nhat Hanh: Cultivated enlightenment through Zen practice, describing moments of interbeing where “the wave becomes the ocean.”
  6. Swami Vivekananda: Attained nirvikalpa samadhi (formless absorption) under his guru Ramakrishna, realizing “I am the Absolute.”
  7. Michael Singer: Chronicled his surrender to the present moment in The Untethered Soul, dissolving egoic resistance.
  8. Aldous Huxley: Psychedelic-induced unity consciousness via mescaline, described in The Doors of Perception.
  9. Rudolf Steiner: Claimed clairvoyant insights into spiritual realms, shaping anthroposophy.

Scientists and Philosophers

  1. Jill Bolte Taylor (Neuroscientist): During a stroke, she experienced a loss of ego boundaries and a state of “nirvana,” later detailed in My Stroke of Insight.
  2. Carl Jung (Psychologist): Explored collective unconscious and archetypes, influenced by his own visionary experiences and near-breakdown, leading to concepts like individuation.
  3. David Bohm (Physicist): Advocated for an implicate order, integrating consciousness and quantum physics, influenced by dialogues with mystics like Krishnamurti.
  4. Plotinus (Neoplatonist philosopher): Described union with “the One,” an ineffable transcendence beyond duality.

Modern Voices and Concepts

  1. Near-Death Experiences (NDEs): Studied by Raymond Moody (Life After Life) and Eben Alexander (Proof of Heaven), often involving light, peace, and life reviews.
  2. Stanislav Grof (Psychiatrist): Researched holotropic states (via breathwork or psychedelics) as gateways to non-ordinary consciousness and cosmic unity.
  3. Sam Harris (Neuroscientist): Discusses meditation-induced ego dissolution and non-dual awareness in Waking Up.
  4. Byron Katie (Spiritual teacher and author): After a decade of severe depression and suicidal ideation, Katie experienced a sudden awakening in 1986. While lying on the floor of a halfway house, she realized, “When I believed my thoughts, I suffered. When I questioned them, I didn’t suffer.” This insight dissolved her psychological suffering and revealed a profound sense of peace and clarity. She developed “The Work,” a method of self-inquiry that involves questioning stressful thoughts (e.g., “Is it true? Can I absolutely know it’s true? How do I react when I believe that thought? Who would I be without the thought?”). Her teachings emphasize that suffering arises from attachment to unexamined beliefs, and freedom comes from seeing reality as it is—not as we think it should be. Like Faggin, Katie’s experience redefined her understanding of identity and consciousness. She describes the liberated state as “loving what is,” where the mind stops resisting reality, and the sense of a separate self dissolves into pure awareness. Her work echoes Faggin’s realization that “I was the world observing itself”—a shift from egoic separation to non-dual awareness.

Psychological Frameworks

  • Peak Experiences (Abraham Maslow): Moments of intense joy, wonder, or transcendence, often leading to lasting personal transformation.
  • Transpersonal Psychology: Explores spiritual and transcendent aspects of human experience, as seen in Grof’s work or Ken Wilber’s integral theory.
  • Non-Dual Awareness (Advaita Vedanta, Zen): The recognition that consciousness is not separate from the observed world, central to teachings like those of Nisargadatta Maharaj.

Cultural and Historical Contexts

  • Satori (Zen Buddhism): Sudden enlightenment, a flash of insight into true nature.
  • Mystical Traditions: Sufism’s fana (annihilation of the self), Christian mysticism, and Kabbalah’s ayin (divine nothingness) all describe union beyond duality.

Key Takeaways

  • These experiences often involve ego dissolution,  unity consciousness and an ineffable sense of truth, as Faggin described.
  • They are reported cross-culturally, suggesting a universal human capacity for transcendent states.
  • While interpretations vary (spiritual, psychological, neurological), the common thread is a transformative shift in self-perception and reality.
Bilim-Teknoloji-Yapay Zeka / Science-Technology-AI içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Faggin’in bilinç teorisi ve günlük hayatta kullanımı

Mikroişlemcinin mucidi ve vizyoner fizikçi Federico Faggin, kuantum fiziği, felsefe ve spiritüalizmi birleştiren devrim niteliğinde bir bilinç teorisi öne sürüyor. Teorisinin özünde, bilincin beyinden türeyen bir özellik değil, evrenin temel bir bileşeni olduğu fikri yatıyor: Bilinç, gerçekliği kaplayan kuantum alanlarına kök salmıştır.

Bu alanlar, Faggin’e göre, içsel özgür irade ve öz-farkındalık taşır ve fiziksel dünyada nasıl tezahür edeceklerine “karar verebilirler” — bu süreç, kuantum dalga fonksiyonunun gizemli çöküşünü açıklar. Evreni, kendini bilmeye çabalayan dinamik ve bütünsel bir varlık olarak yeniden tanımlayan Faggin, insan varlığını da bu perspektifle şekillendirir: Bizler, pasif gözlemciler değil, kuantum dünyası (zihin) ile klasik gerçeklik (beden) arasında dans eden bu evrensel alanın bilinçli ifadeleriyiz.

Peki, eğer bilinç gerçekten de gerçekliği şekillendiriyorsa, bu radikal bakış açısı günlük hayatımızda nasıl yaşadığımızı, ilişkilerimizi ve anlam arayışımızı nasıl dönüştürebilir?

  1. Şimdinin Gücünü Benimseyin
    Teori İçgörüsü:
    Bilinç yalnızca şimdiki anda var olur. “Geçmiş” sembollerle depolanır, “gelecek” ise olasılıkların açığa çıkmasıdır.
    Pratik Uygulama:

Şimdiye odaklanmak için bilinçli farkındalık (mindfulness) pratiği yapın.

Geçmiş pişmanlıklar veya gelecek kaygılarıyla aşırı özdeşleşmeyi bırakın.

Şu anda yaptığınız her seçimin gerçekliğinizi şekillendirdiğini fark edin.

  1. Özgür İradenizi Geri Kazanın
    Teori İçgörüsü:
    Özgür irade, bilincin yaratıcı bir eylemidir; rastgelelik değil. Siz, gerçekliği tezahür ettiren kararlar alan bilinçli bir alansınız.
    Pratik Uygulama:

Alışkanlıklara veya toplumsal kalıplara teslim olmak yerine bilinçli seçimler yapın.

Zorluklarla karşılaştığınızda sorun: “En derin değerlerimle uyumlu olan karar ne?”

Kendinizi hayatın pasif bir izleyicisi değil, aktif bir ortak yaratıcısı olarak görün.

  1. Bütünlüğü Tanıyın
    Teori İçgörüsü:
    Evren bütünseldir — her şey kuantum alanları aracılığıyla birbirine bağlıdır. Ayrılık bir yanılsamadır.
    Pratik Uygulama:

Empati ve şefkat geliştirin. Eylemleriniz “alan”da dalgalanır ve başkalarını etkiler.

Çatışmalara, başkalarına zarar vermenin nihayetinde bütüne (dolayısıyla size) zarar vereceği bilinciyle yaklaşın.

İş ve ilişkilerde rekabet yerine iş birliğini teşvik edin.

  1. Materyalizm Yerine Anlam Arayın
    Teori İçgörüsü:
    Qualia (aşk, neşe, acı gibi öznel deneyimler), evrenin anlamı deneyimleme biçimidir.
    Pratik Uygulama:

Materyal birikim yerine derin anlam üreten deneyimlere (ör. ilişkiler, sanat, doğa) öncelik verin.

Hedeflerinizin ardındaki “neden”i sorgulayın: “Bu, amacımla uyumlu mu?”

Zorlukları, bilgelik çıkarma ve ruhsal büyüme fırsatı olarak görün.

  1. Sınırları Fırsata Dönüştürün
    Teori İçgörüsü:
    Fiziksel beden ve klasik dünya kısıtlamalardır, ancak bilinç kuantum alanı aracılığıyla bunların ötesine geçer.
    Pratik Uygulama:

Kendinizi sınırlı hissettiğinizde (zaman, kaynaklar, toplumsal normlar) sorun: “Bunu yaratıcı bir şekilde nasıl aşabilirim?”

Sonsuz olasılıklar alanına dokunmak için meditasyon veya görselleştirme kullanın (ör. problem çözme, iyileşme).

  1. Kendini Bilmeyi Geliştirin
    Teori İçgörüsü:
    Evrenin amacı kendini bilmektir — ve siz onun ifadesisiniz.
    Pratik Uygulama:

Günlük tutun, meditasyon yapın veya öz-farkındalığınızı derinleştirmek için terapiye gidin.

Sorun: “Hangi kalıp veya inançlar artık bana hizmet etmiyor?”

Eylemlerinizi dış beklentilere değil, özünüzle uyumlu hale getirin.

  1. Başarıyı Yeniden Tanımlayın
    Teori İçgörüsü:
    Fiziksel dünya, alanların iletişim kurduğu sembolik bir dildir. “Başarı,” dış onay değil, içsel rezonans ile ölçülür.
    Pratik Uygulama:

Başarıyı dış metrikler (zenginlik, statü) yerine içsel tatminle (huzur, neşe, büyüme) değerlendirin.

Ruhunuzla rezonansa giren sanat, yazı veya ifade biçimleri yaratın.

Neler Değişebilir?
Zihniyet: Mekanik bir dünya görüşünden (“Ben bir bedenim”) bilinçli ve bütünsel bir görüşe (“Ben bir farkındalık alanıyım”) geçiş.

İlişkiler: Başkalarına aynı evrensel bilincin ifadeleri olarak yaklaşarak daha derin bağlar kurmak.

Dayanıklılık: Kuantum alanının yaratıcı potansiyeline dokunarak belirsizlikle başa çıkma becerisine güvenmek.

Miras: Toplumsal bilince katkıda bulunmaya odaklanmak (ör. nezaket, yaratıcılık, bilgelik).

Son Söz
Faggin’in teorisi, bizi bilinçli ajanlar olarak yaşayan ve evrimleşen bir evrende görmeye davet eder. Bu bakış açısını benimseyerek korkuyu meraka, ayrılığı bütünlüğe ve mekanik yaşamı amaçlı bir ortak yaratıma dönüştürebiliri

Bilim-Teknoloji-Yapay Zeka / Science-Technology-AI içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Faggin’s theory of consciousness: how we might apply its principles

Federico Faggin, the visionary physicist and inventor of the microprocessor, proposes a groundbreaking theory of consciousness that bridges quantum physics, philosophy, and spirituality.

At its core, his theory posits that consciousness is not an emergent property of the brain but a fundamental feature of the universe itself, rooted in quantum fields that permeate reality. These fields, he argues, possess intrinsic free will and self-awareness, allowing them to “decide” how to manifest in the physical world—a process that explains the mysterious collapse of the quantum wave function.

By framing the universe as a dynamic, holistic entity striving to know itself, Faggin redefines human existence: we are not passive observers but conscious expressions of this universal field, navigating a dance between the quantum realm (mind) and classical reality (body).

But if consciousness truly shapes reality, how might this radical perspective transform the way we live, relate, and find meaning in our daily lives?

1. Embrace the Power of Presence

Theory Insight:
Consciousness exists only in the present moment. The “past” is stored as symbols, and the “future” is an unfolding of possibilities.


Practical Application:

  • Practice mindfulness to anchor yourself in the now.
  • Let go of over-identifying with past regrets or future anxieties.
  • Recognize that every choice you make in the present shapes your reality.

2. Reclaim Your Free Will

Theory Insight:
Free will is a creative act of consciousness, not randomness. You are a conscious field making decisions that manifest reality.


Practical Application:

  • Make intentional choices rather than defaulting to habits or societal scripts.
  • When faced with challenges, ask: “What decision aligns with my deepest values?”
  • View yourself as an active co-creator of your life, not a passive observer.

3. Recognize Interconnectedness

Theory Insight:
The universe is holistic — everything is interconnected through quantum fields. Separation is an illusion.


Practical Application:

  • Cultivate empathy and compassion. Your actions ripple into the “field” affecting others.
  • Approach conflicts with the understanding that harming others ultimately harms the whole (including yourself).
  • Foster collaboration over competition in work and relationships.

4. Seek Meaning Over Materialism

Theory Insight:
Qualia (subjective experiences like love, joy, pain) are the universe’s way of experiencing meaning.


Practical Application:

  • Prioritize experiences that generate deep meaning (e.g., relationships, art, nature) over material accumulation.
  • Reflect on the “why” behind your goals: “Does this align with my purpose?”
  • Use challenges as opportunities to extract wisdom and grow spiritually.

5. Reframe Limitations as Opportunities

Theory Insight:
The physical body and classical world are constraints, but consciousness operates beyond them through the quantum field.


Practical Application:

  • When feeling limited (e.g., by time, resources, or societal norms), ask: “How can I creatively transcend this?”
  • Use meditation or visualization to tap into the “field” of infinite possibilities (e.g., problem-solving, healing).

6. Cultivate Self-Knowledge

Theory Insight:
The universe’s purpose is to know itself — and you are its expression.


Practical Application:

  • Journal, meditate, or engage in therapy to deepen self-awareness.
  • Ask: “What patterns or beliefs no longer serve me?”
  • Align your actions with your authentic self, not external expectations.

7. Redefine Success

Theory Insight:
The physical world is a symbolic language for fields to communicate. “Success” is not about external validation but inner resonance.


Practical Application:

  • Measure success by inner fulfillment (e.g., peace, joy, growth) rather than external metrics (e.g., wealth, status).
  • Create art, write, or express yourself in ways that resonate with your soul.

What Can Change?

  • Mindset: Shift from a mechanistic worldview (“I am a body”) to a conscious, interconnected one (“I am a field of awareness”).
  • Relationships: Approach others as expressions of the same universal consciousness, fostering deeper connection.
  • Resilience: Trust your ability to navigate uncertainty by tapping into the creative potential of the quantum field.
  • Legacy: Focus on contributing to the collective consciousness (e.g., kindness, creativity, wisdom)
Bilim-Teknoloji-Yapay Zeka / Science-Technology-AI içinde yayınlandı | , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Federico Faggin: Mikroişlemcilerden Bilince

Federico Faggin, modern tarihin en dönüştürücü yeniliklerinden biri olan mikroişlemcinin geliştirilmesiyle eş anlamlı bir isimdir. Fizikçi, mühendis ve girişimci olarak Faggin, Intel’de ilk ticari mikroişlemcinin geliştirilmesinde kilit rol oynayarak dijital çağın temelini şekillendirdi. Ancak yolculuğu burada bitmedi; o zamandan beri varoluşun en derin sorularından birine, bilincin doğasına yöneldi. Onun araştırmaları geleneksel bilimsel paradigmaları sorguluyor ve gerçekliğe dair anlayışımızı yeniden tanımlayabilecek sorular ortaya koyuyor.

Dijital Çağın Öncüsü

Faggin’in erken kariyeri çığır açan teknolojik ilerlemelerle şekillendi. 1970’lerin başında Intel’de çalışırken, dünyanın ilk mikroişlemcisi olan Intel 4004‘ün tasarımında ve geliştirilmesinde öncü rol oynadı. Bu başarı, kişisel bilgisayar devriminin temelini attı ve dijital cihazları günlük hayatın ayrılmaz bir parçası haline getirdi. Yarı iletken fiziği ve devre tasarımı konusundaki uzmanlığı, Silisyum Kapı Teknolojisi (SGT) gibi yeniliklerin geliştirilmesini sağlayarak mikroçiplerin verimliliğini ve performansını artırdı.

Bilgisayar dünyasında elde ettiği başarıya rağmen, Faggin kendisini daha derin bir soruya yönelmiş buldu: Bilinç nedir? (consciousness) Bu ilgi alanı onu mühendislikten uzaklaştırarak felsefe, sinirbilim ve kuantum fiziğine yönlendirdi.

Bilince Yönelik Çalışmalara Geçiş

Faggin’in bilincin doğasına dair merakı, maddesel dünya anlayışını sorgulamasına neden olan kişisel deneyimlerinden kaynaklanıyordu. Beynin yalnızca biyolojik işlevlerden ibaret olduğu fikrini sorguladı ve bilim dünyasında yaygın olan şu görüşü eleştirdi: Bilinç yalnızca beyin aktivitesinin bir ürünü müdür? Bunun yerine, bilincin varoluşun temel bir unsuru olabileceği hipotezini araştırmaya başladı.

Araştırmaları şu önemli soruları gündeme getiriyor:

  • Bilinç beynin bir ürünü mü, yoksa bağımsız olarak var olabilir mi?
  • Yapay zeka gerçek öz farkındalığa ulaşabilir mi?
  • Maddesel bakış açısı, insan deneyimini anlamamızı sınırlar mı?
  • Eğer bilinç temel bir unsur ise, fiziksel dünya ile nasıl etkileşime girer?

Materyalizmin Ötesinde: Yeni Bir Bakış Açısı

Faggin’in teorileri, evrenin yalnızca fiziksel etkileşimlerden ibaret olduğunu savunan klasik materyalist görüşe meydan okuyor. Bunun yerine, bilincin gerçekliğin birincil unsuru olduğunu ve hatta maddeden önce geldiğini öne sürüyor. Bu görüş, gözlemcinin gerçekliği etkilediğini öne süren bazı kuantum mekaniği yorumlarıyla da örtüşmektedir.

Sinirbilimin indirgemeci modelini sorgulayan Faggin, insan bilişinin gerçek anlamda anlaşılabilmesi için yeni bir çerçeveye ihtiyaç duyulduğunu savunuyor—bu çerçeve, öznel deneyimi, özgür iradeyi ve maddesel olmayan yönleri içermelidir. Çalışmaları, yapay zeka, sinirbilim ve zihin felsefesi için önemli sonuçlar doğurabilir.

Yapay Zeka ve İnsan Bilincinin Geleceği

Bugün teknolojide en çok tartışılan konulardan biri yapay zekanın geleceğidir. Yapay zeka sistemleri giderek daha gelişmiş hale geldikçe, birçok araştırmacı makinelerin bir gün bilince sahip olup olamayacağını sorguluyor. Faggin’in bakış açısı nettir: Yapay zeka, ne kadar karmaşık olursa olsun, insan bilincinin temel özüne sahip değildir, çünkü tamamen algoritmik bir yapıdadır ve öznel deneyimden yoksundur.

Bu perspektif, şu sorulara daha derin bir bakış sunar:

  • İnsan zekasını yapay zekadan gerçekten ayıran şey nedir?
  • Bilinç yapay olarak üretilebilir mi?
  • Bu sorular, yapay zekanın etik gelişimini nasıl etkiler?

Federico Faggin’in mikroişlemcilerden bilince uzanan yolculuğu, nadir rastlanan bir bilimsel yenilik ve felsefi sorgulama birleşimini temsil ediyor. Çalışmaları sadece dijital dünyayı şekillendirmekle kalmadı, aynı zamanda gerçekliği nasıl algıladığımızın temellerine de meydan okudu. Bilincin temel bir unsur olup olmadığı sorusunu gündeme getirerek, zihin, madde ve evren arasındaki ilişkiyi yeniden düşünmemiz için bizleri teşvik ediyor.

Yapay zeka geliştikçe ve bilincin doğasına dair anlayışımız derinleştikçe, Faggin’in çalışmaları teknoloji ile insan deneyimi arasındaki bağı kurmak isteyenler için ilham kaynağı olmaya devam ediyor.

Hayatım nasıl değişti: Göğsümden fışkıran beyaz enerji

Noel tatilinde ailemle birlikte Lake Tahoe’daydım. Bir arka plan bilgisi olarak söylemem gerekirse, uzun yıllardır mutlu değildim. Hayatta beni mutlu edeceğini düşündüğüm tüm hedeflere ulaşmıştım: güzel bir ailem vardı, herkes mutlu, herkes sağlıklıydı ve hayatımın geri kalanında harcayabileceğimden daha fazla param vardı. Çalıştığım toplulukta makul derecede tanınan biriydim. Ama yine de mutsuzdum ve nedenini bilmiyordum. Tüm bunları başarmışken nasıl mutlu olamazdım? Ve elbette, bu bir bilinç meselesiydi.

O dönemde bir bilgisayarı bilinçli hale getirmeye çalışıyordum. Çünkü nörobilimcilerin tartışmalarında bilincin yer almadığını fark ettikten sonra kendi kendime dedim ki: “Eğer bilim doğruysa, o zaman bir bilgisayarı bilinçli hale getirebilmeliyim.” Eğer beyin bir makineyse ve bilgisayar da bir bilgi işleme makinesi ise, bilinç bundan ortaya çıkmalıydı. Ama yapamadım. Boş zamanlarımda yaklaşık iki yıl boyunca bunun üzerinde çalıştım ama çözemedim. Fiziğin hiçbir yerinde elektrik sinyallerinin nasıl hislere dönüştüğünü açıklayan bir şey yoktu. Filozofların “qualia” dediği şeyin nasıl ortaya çıktığını anlatan bir fiziksel yasa yoktu.

Aynı zamanda yıllardır mutluymuş gibi davrandığımı fark ettim. Başarılı bir adamdım ve bu yüzden oyunu oynamak zorundaydım. Bir şirket yönetiyordum, yüzlerce çalışanım vardı ve güçlü görünmeliydim. “İşte, ben buyum. Eğer sen de başarılı olursan, mutlu olacaksın.” Ama yaklaşık bir yıl önce, metaforik olarak ayağımı yere vurdum ve iç dünyamı düşündüğümde, “Hayır, mutlu değilim. Anlamak istiyorum. Gerçekten neden mutlu olmadığımı anlamak istiyorum.” dedim. Bunu anlamaya yönelik yoğun bir isteğim vardı ve sanırım bu, bir tür dua gibiydi. Ve bu dua, Noel tatilinde yaşadığım deneyimi getirdi.

O gece yarısı susamış olarak uyandım. Mutfaktan bir bardak su alıp yatağa geri döndüm. Sadece uyumak istiyordum, aklımda hiçbir şey yoktu, bir şey tasarlamıyordum, düşünmüyordum. Ve birdenbire göğsümden bir enerji ışını fırladı. Fiziksel bir enerji gibiydi, gerçekten hissedilebiliyordu. Beyaz, pırıl pırıl bir ışık dışarı çıkıyordu ve sevgi gibi hissediliyordu. Ama öylesine güçlü bir sevgiydi ki, hayatımda daha önce böyle bir şey hissetmemiştim. Aynı zamanda büyük bir neşe ve derin bir huzur hissiyle karışmıştı. Daha önce hiç huzur hissetmemiştim. Ama o an, huzurun ta kendisiydim. “Bu benim. Evimdeyim. Ben buyum.” Çünkü bilincim o ışık huzmesi içindeydi.

Şok içindeydim. Böyle bir şey, özellikle de sevgi, nasıl benim içimden çıkabilirdi? Sevgiyi dışarıda ararsınız, ama nasıl olur da içeriden gelir? Tam bu deneyimi yaşarken birdenbire enerji patladı ve her yere yayıldı. Aynı beyaz ışık, bilincim izleyen konumdaydı. Bilincim hem bedenimin içindeydi hem de dışındaydı. Ve o an aklıma bir düşünce geldi, bu düşünce kelimelere döküldü: “Vay be, bu evrendeki her şeyin yapıldığı şey.”

Kendimi gözlemliyordum ama her zaman sahip olduğum bakış açısıyla… O anda oradaydım ve sonra birdenbire her şey yok oldu, ben tekrar eski halime döndüm. Normal varoluş biçimime geri döndüm. Orada ne kadar süre durduğumu bilmiyorum ama şaşkındım. Ve sonunda, bu deneyim hayatımı değiştirdi. Çünkü ertesi günden itibaren her şey çok netti: Daha önce kendimi dünyadan ayrı bir varlık olarak algılarken, şimdi dünya kendini gözlemliyordu. Bu inanılmaz bir farkındalıktı. Ama aynı zamanda içimde güçlü bir gerçeklik hissi uyandırdı.

Şimdi buna “bilincin doğrudan deneyimi” diyorum. Kitap okuyarak bir şeyleri anlamaya çalıştığımız dolaylı bir deneyim değil, doğrudan yaşanan bir şeydi. Çünkü yaşadığınızda, bildiğiniz bir şeye dönüşüyorsunuz. Tıpkı bir çocuğun oyuna tamamen dalması gibi… Oyun oynarken kendisini kaybeder ve oyun haline gelir.

Sonrasında çocukluğumda benzer deneyimler yaşadığımı hatırladım. Ama onlar sıradandı, olağanüstü değillerdi. Sadece deneyime tamamen dalmış oluyordum. İşte bu doğrudan deneyimleme, bildiğimiz tek gerçek bilgiydi. Ve benim için bu deneyimin verdiği gerçeklik hissi, matematiksel bir teoremi kanıtladığımda hissettiğim doğruluk hissinden bile daha güçlüydü. Bilimde bir şeyi kesin olarak bilmenin yolu bir teorem kanıtlamaktır. Ama matematikte bile her zaman doğru olduğu kabul edilen bazı aksiyomlarla başlarsınız. Yani gerçeği bilerek başlamazsınız, bazı şeyleri doğru kabul eder ve onlardan hareketle kanıt yaparsınız.

Deneyimden sonra…

Bu deneyim beni 20 yıl süren bir bilinç araştırmasına yönlendirdi. İlk adımım bir transpersonel psikolog ile konuşmak oldu. Bu yaşadıklarımı anlamaya çalışıyordum. O psikolog bana bazı kitaplar önerdi. Ama en önemlisi, meditasyon yapmaya başladım. Kendimi anlamamı sağlayacak her şeyi denedim. Ve aynı zamanda deneyimlerimi yazıyordum. Çünkü bu deneyimden sonra çok daha fazla rüya görmeye başlamıştım. Rüyalarım çok canlıydı. Kendimi daha derinden keşfetmek için bir kapı açılmıştı. Ve bu 20 yıl boyunca, olağanüstü olarak nitelendirebileceğim 100’den fazla deneyim yaşadım. Ama hiçbiri aynı değildi.

Birkaç kez beden dışı deneyim (astral seyahat) yaşadım ama her biri farklıydı. Sonunda şunu fark ettim: Bilinç ve özgür irade temel unsurlardı. Bu öyle bir anlayış seviyesiydi ki, her şeyi bıraktım. Son şirketimi sattım, içinde bulunduğum tüm yönetim kurullarından çıktım ve kendimi tamamen bilincin incelenmesine adadım. Amacım, bilimi ve spiritüelliği bir araya getirmekti.

Çünkü artık spiritüelliğin tadını almıştım. Yaşayarak elde ettiğimiz bilgi, kitaplardan öğrendiğimiz bilgiden farklıydı. Daha derindi. Ve bu, evrenin kuantum doğasıyla bağlantılıydı. Kuantum fiziğinin kurucuları bile bilincin doğasının kuantum fiziğiyle uyumlu olduğunu fark etmişlerdi. Ama klasik fizik ile bilinç arasında böyle bir uyum yoktu. Klasik fizik deterministik bir dünyayı tanımlar. Deterministik bir dünyada özgür irade yoktur. Eğer özgür iradeniz yoksa, bilinç ne işe yarar?

Evrenin Birliği

Eğer ne istediğinizi biliyorsanız ama özgür iradeniz yoksa, ne istediğinizi bilmek size ne kazandırır?

Çoğu spiritüel gelenek ve birçok felsefenin temeli, evrenin birliği üzerine kuruludur. Ve elbette, kuantum fiziği de bir birlikten bahseder, ancak bu birlik onların gözünde evrenin tek olması anlamına gelmez. Kuantum fiziğine göre fiziksel evren bütüncül ve dinamiktir.

Evren bütüncül bir yapıya sahiptir, yani ayrılabilen parçalardan oluşmaz. Evrenin içindeki her şey birbirine bağlıdır.

Ancak, bilinçle ilgili olağanüstü bir deneyim yaşadığınızda, bu bağlantılılık tamamen farklı bir anlam kazanır. Bu sadece fiziksel bir bağ olduğunu bilmekten ibaret değildir; çok daha derin bir şeydir. Fiziksel bakış açısından bağlantı, temel parçacıkların—örneğin elektronlar ve protonlar—aslında temel parçacıklar olmamasıdır. Onlar, bağımsız nesneler değil, alanların durumlarıdır.

Denizin üzerindeki dalgalar gibi düşünülebilirler—dalgayı denizden ayıramazsınız. Aslında, dalganın özellikleri, dalganın değil, denizin özellikleridir. Eğer denizi görmezsek, özellikleri dalgalara atfederiz, çünkü yalnızca dalgaları görürüz ya da sadece dalgaların var olduğunu düşünürüz. Ancak kuantum fiziğinde parçacıklar alandan ayrılamaz. Parçacıkların özellikleri, aslında, alanın özellikleridir ve biz bu özellikleri parçacıklar uzay ve zamanda belirdiğinde ölçebiliriz.

Bu olduğunda, parçacığın durumunu “uyarılmış durum” olarak adlandırırız. Ölçüm yapılmadan önce, bu durum teorik olarak tanımlanabilir, ancak doğrudan gözlemlenemez. Ancak, ölçüm yapıldığında, kuantum alanları ölçüm yapmak için kullanılan cihazla etkileşime girer ve bu etkileşim sırasında bir parçacık belirir. Ölçüm cihazı daha sonra bu etkileşimi bir sinyale dönüştürerek güçlendirir—bu bir ışığın yanması veya başka bir tür sinyal olabilir—böylece olay gözlemlenebilir ve paylaşılabilir hale gelir.

Gerçekte hiç kimse parçacığı doğrudan “görmez”; parçacık, ölçüm cihazıyla etkileşim yoluyla ortaya çıkar ve ardından bu olay klasik bir sinyale dönüştürülerek insanların algılayabileceği hale gelir. İşte bu şekilde olup biteni anlarız—ancak detayları tam olarak bilemeyiz, çünkü kuantum fiziğindeki ölçüm problemi hâlâ tam olarak çözülememiştir.

Yine de, daha derin bir gerçeklikte bir şeylerin var olması gerektiğini biliyoruz. Bu derin gerçeklik ortaya çıktığında, fiziksel bir forma bürünerek uzay ve zamanda kendini gösterir ve biz onu algılayabilir ve hakkındaki bilgiyi paylaşabiliriz. Ancak, bu bilgi semboliktir; alanın içinde gerçekte ne olup bittiğini tam olarak yansıtmaz.

Kuantum Dolanıklık

Örneğin, dolanıklık (entanglement) gibi alanın belirli özellikleri vardır ki bunlar tamamen kuantum fiziğine özgüdür. Dolanıklık, klasik uzay ve zaman çerçevesinde var olmaz—o, doğrudan gözlemleyebildiğimiz nesnelerin dünyasının ötesinde, daha derin bir gerçekliğe ait bir olgudur.

Her neyse, duruş (postür) aslında çok basit ve apaçık ortada, özellikle de konuştuğumuz kişiler için. Birincisi, var olan her şeyin bütünü dinamiktir ve bütüncül bir yapıya sahiptir—bunu zaten daha önce belirttim. Fizikçilerin tanımladığı şekliyle fiziksel evren, kendisini bilmek ister. İşte bu yüzden “kendini bilmek isteme” kavramını ekledim. Kendini bilmek isteme (wanting to know itself) kavramı, özgür iradeyi (Free Will) ve bilme sürecini içerir ki bu da bilinç (Consciousness) gerektirir.

Kendini bilme kapasitesi

Bilinç, var olanın kendini bilme kapasitesidir. Bilme kapasitesine bilinç diyoruz. Bunu bilimsel olarak tanımlarsak, bilinç “kendini bilme kapasitesi”dir. Bir farkındalık hali olabilir—bilme kapasitesi bulunabilir—fakat “ben” kavramını bilmeden de bu kapasite var olabilir. Ancak bu durum bilinçten kopuk değildir. Çünkü varlığın en temel düzeyine indiğinizde, o bütüncül bir bütündür; yani ayrılabilir parçalardan oluşmaz. Hiçbir şeyi ayıramazsınız ve onu ayırdığınızda değişmeden kalacağını söyleyemezsiniz. Bu yüzden hepimiz bir’in içinde varız, her şey bir’in içinde var, çünkü bir bütüncüldür.

Aslında “birlik” fikri bilimsel olarak hiç tam anlamıyla keşfedilmedi. Çünkü bilim indirgemeci (reduksiyona dayalı) bir yaklaşım kullanır. Bir şeyi anlamak için onu izole etmeye çalışırız. Bilim, “varsayalım ki bu şey başka hiçbir şeyle etkileşime girmiyor” diyerek çalışır. Ama aslında her şey birbirini etkiler. Eğer bir şeyi izole edebilirsek, onu tanımlayabiliriz. Ama izole edemezsek, onu tam olarak tanımlayamayız, çünkü her şeyle bağlantılıdır. Ancak bilim insanları, izole edilmiş bir şey üzerinden çalıştıklarında, o şeyin gerçekten izole olduğunu sanarak konuşurlar—bu ise doğru değildir.

Bu yüzden bu varsayımla başlıyoruz: Bilinç ve Özgür İrade vardır. Bunların tanımlanması gerekir. Bu noktadan başlarsak ne elde ederiz? Kuantum fiziğinin neden sahip olduğu özelliklere sahip olduğunu açıklayabiliriz.

Fizikçiler, kuantum fiziğini anlamadıklarını söylüyorlar. Peki, kuantum fiziğinde neyi anlayamıyoruz? Süperpozisyon kavramını—yani parçacıkların dalga gibi davranmasını. Parçacıklar ve dalgalar hakkında yapılan açıklamalar var, ama bu açıklamalar tam anlamıyla doğru değil. Çünkü ortada aslında “parçacık” diye bir şey yok. Daha önce söylediğim gibi, parçacıklar alanların (quantum fields) durumlarından ibarettir. Fizikte, hatta tüm gerçeklikte temel olan şey kuantum alanlarıdır.

Ontolojik düzlemde, yani varlığın temelinde, kuantum alanları vardır. Ancak kuantum alanları bilinçli değildir, özgür iradeye sahip değildirler—onlar maddesel oluşumlardır. Ama yine de kuantum alanları bütünüyle birbirleriyle etkileşim halindedir. Yani kuantum alanlarının sürekli birbirleriyle etkileşime girmesi, her şeyin birbirine bağlı olduğunu bize gösterir.

Bilinç ve Özgür İrade

Bu holistik (bütüncül) yapı, bilimin şu ana kadar yaptığı çalışmalardan daha öteye geçmek zorunda olduğumuzu gösteriyor. Çünkü bilimin yaptığı şey, genellikle ayrıştırmak ve analiz etmektir. Ama biz burada bütünüyle bir arada var olan, ayrıştırılamayan kavramlardan bahsediyoruz—örneğin, Bilinç ve Özgür İrade.

Bu iki kavram birbirinden ayrı düşünülemez. Özgür İrade’yi alıp onu Bilinçten bağımsız düşünemezsiniz. Aslında, Özgür İrade ve Bilinç birlikte çalışmak zorundadır. Daha önce de söylediğim gibi, biri olmadan diğeri anlamsızdır. Eğer 1 kendini bilmek istiyorsa, bu temel varsayım olarak kabul edilirse, o zaman her şey bir’in kendini bilmesi yönünde gelişir.

Peki, özgür irade ne anlama gelir? Kendi kendini bilme sürecini yönlendirme kapasitesine sahip olmak demektir. Aksi takdirde, mekanik bir süreçten ibaret olurdu ve bu mantıklı olmazdı. Bilinç, bilmenizi sağlayan şeydir, aynı zamanda kendi kendinizi bilme deneyimini yaşamanızı sağlar. Yani, ne bildiğinizi bilmenizi sağlar ve ne bilmediğinizi de size gösterebilir.

Örneğin, bir bilgisayarın kendi bildiğini bildiğini ve bilmediğini bildiğini düşünüyor musun? Kesinlikle hayır. Özellikle çok ince, soyut duygular söz konusu olduğunda—mesela sevgi gibi. Sevgi hissi öyle derin boyutlara sahiptir ki, onu ancak belirli bir noktaya kadar algılayabilirsiniz. Ama aynı zamanda orada daha da derin, bilinmeyen şeyler olduğunu da hissedersiniz. Yani, bilmediğinizi bildiğiniz bir durum oluşur ve bu sizi daha fazlasını keşfetmeye motive eder.

Bu noktada, sayılar gibi kesin ve belirli şeylerle bildiklerimiz arasında fark vardır. Örneğin, 7, 12 veya √2 gibi sayılar çok nettir. Ancak, mesela sanal sayılar (imaginary numbers) o kadar da kesin değildir. Çünkü kendisiyle çarpıldığında -1’i veren hiçbir gerçek sayı yoktur. İşte burada işler biraz “çılgın” hale geliyor.

Bunu operasyonel olarak ele alıyoruz. Operasyonel açıdan iyi, bize yardımcı oluyor, ancak aslında burada küçük bir gizem var. Nasıl olur da başka hiçbir sayı kombinasyonuyla oluşturulamayan bir sayıyı çağırabilirsiniz? Diyelim ki “Tamam, bu var olmalı, eksi birin karekökü ve ben buna ‘i’ diyorum” deyip devam ediyorsunuz. Operasyonel yaklaşım oldukça faydalı. Neyse, konuyu dağıtmak istemiyorum, ancak mesele şu ki, özgür irade bizim seviyemizde, kendimizi bilmek için sahip olmamız gereken bir şey.

Elbette fiziksel gerçeklikte var olan ve çoğunlukla klasik fizik ile mikroskobik seviyede kuantum fiziği kurallarına uyan bir beden tarafından sınırlandırılmış durumdayız. Çoğunlukla kuantum fiziği ve klasik fizik. Dolayısıyla, bedenlenmiş haldeyken sahip olduğumuz özgürlük sınırlı. Buna rağmen, aslında bilgiyi nereden alacağımıza ve bu bilgiyi anlama, içsel anlama dönüştüreceğimize “Temple” başına karar verebiliriz. İçsel anlam bedende değil, bedeni kontrol eden alandadır. Zaten bu teoride üç gerçeklik seviyesini düşünmek zorundasınız.

Çok sayıda ayrı yönü olan bir vektör; her sayı bir yönü, bu uzayda bir boyutu tanımlar. Ancak bu boyutlar, bu sayılar aslında karmaşık sayılardır. Karmaşık bir sayı, gerçek bir sayı artı sanal bir sayıdır. Dolayısıyla, bunlar N boyutlu gerçek uzayda bile şeyleri tanımlamak için kullanacağınız sayılarla aynı değil. Görüyorsunuz ki kuantum durumu dediğimiz bu şey, hayal edebileceğimiz bir şey değil. Matematiksel olarak üstesinden gelebiliriz, ancak gerçekte ne anlama geldiğini hayal edemeyiz. Aslında anlamı tanımlanmamıştır, ancak bir “olasılık genliği” olarak düşünülür. Olasılık genliği nedir? Bir karmaşık sayıdır; karmaşık eşleniğiyle çarpıldığında size bir olasılık verir. Tamam mı? Ancak oraya girmek istemiyorum. Matematik açısından bakıldığında, belirli bir yasaya göre (fizik yasaları) evrilen bir vektör olarak kesin bir durumdur. Bu evrim deterministik olarak kabul edilir, ancak bu, gerçek bir fiziksel değişkenin deterministik evrimi değil, bir olasılığın deterministik evrimidir. İşte burada, kuantum teorisi ile klasik teori arasında bir kopukluk var. Klasik teori yalnızca uzay ve zamanda hareket eden, ölçtüğünüz şeyleri (olasılıkları değil, doğrudan ölçtüğünüz şeyleri) tanımlar.

Klasik bir parçacıkta konum ve hız (veya kütleyle çarpıldığında momentum) bilinir. Bu parçacığın uzay-zamandaki yolunu tamamen hesaplayabilirsiniz. Ancak kuantum parçacığı (bir alanın durumu) için bunu yapamazsınız. Konum ve momentumu aynı anda keyfi bir hassasiyetle bilemezsiniz. Genellikle ölçüm yaptığınızda, enstrümanınızı birini veya diğerini ölçmek üzere ayarlarsınız, çünkü ölçüm türleri farklıdır. Birini belirli bir hassasiyetle ölçerseniz, diğerini bilemezsiniz. Bu İMKANSIZDIR.

Özgür iradenin varlığını bir postülat olarak kabul ettiğimizde, kuantum fiziğinin başka türlü açıklanamayan iki çılgın şeyini nasıl açıklayabileceğimizi gösteren bir teori sunmaya çalışıyordum. Bunlardan biri, “dalga fonksiyonunun çöküşü” dediğimiz şeydir. Yani bir ölçüm yaptığınızda, kuantum fiziği size yalnızca ölçebileceğiniz şeylerin olasılıklarını söyler. Ne ölçeceğinizi söylemez, dolayısıyla fiziğin bu kısmında matematiksel olmayan bir boşluk vardır. İşte bu, dalga fonksiyonunun çöküşüdür. Çünkü elinizdeki tüm olasılıkları bilmekten, ölçüm yaptığınızda yalnızca olası durumlardan birini ölçmeye geçersiniz.

Peki bu nasıl işliyor? Nedir bu? Bu yeni teoride, bu durum gözlemlediğiniz alanın Özgür İrade kararıdır. Diyelim ki bir elektron gözlemliyorsunuz ve elektronun uzay-zamanda bir yörüngesi yoktur. Yalnızca uzay-zamanda olmayan bu kuantum durumunu hesaplayabilirsiniz. Eğer bu vektörün konumunu (uygun bir araçla ölçtüğünüzde) ölçmek isterseniz, bu kuantum durumunu olası konumlara dönüştürmeniz gerekir. Hesaplamalar yalnızca parçacığı nerede bulabileceğinizi ve olasılıkları gösterir. Ancak ölçümü yaptığınızda, ölçüm anında “rastgelelik” dışında bir kural yoktur; yalnızca olasılıklar kontrol eder. Deneyi tekrarlarsanız, olasılıklar ne göreceğinizi tahmin etmenizi sağlar. Ancak ölçümü yalnızca bir kez yaparsanız, bir sonraki durumun nerede olacağını söyleyemezsiniz. Bunu açıklamanın tek yolu, bu kararın alanın özgür iradesi olduğunu söylemektir. Çünkü fizikçilere göre bu “saf rastgele” bir olayken, ben ve bu teoriyi birlikte geliştirdiğim fizik profesörü diyoruz ki: Hayır, bu elektron alanının neyi tezahür ettireceğine dair verdiği özgür irade kararıdır. Dışarıdan bakıldığında bu rastgele bir olay gibi görünür, ancak içeriden (alanın perspektifinden) bu bir özgür irade kararıdır. Ben ne yapacağımı biliyorum, dışarıdaki siz bilemezsiniz.

Bir araba kullandığınızı ve bedeni kontrol eden bilinçli bir varlık olduğunuzu hayal edin. Beden arabayı kullanır ve bunu öğrenmiştir. Bilinç ise bedenin yaptıklarını izler, müdahale edebilir veya etmeyebilir. Dolayısıyla, bilincin müdahale etmemesi “bilinçsiz” olduğunuz anlamına gelmez. Yalnızca bilinçli bir şekilde bedenin kendi programını işletmesine izin verirsiniz. Beden kendi programını işlettiğinde, bu davranış öngörülebilirdir. Bilinçli olsanız bile davranışınızı tahmin edebilirsiniz, çünkü bedeninizin yaptığı mekanizma üzerinde etki etmiyorsunuzdur. Ancak diyelim ki olağanüstü bir durum var ve bilinciniz “Müdahale etmeliyim” diye izliyor. İşte o anda bilinç devreye girer ve özgür iradeyi kullanır. Bu özgür irade eylemi, öngörülemeyen bir yaratımdır. Bunu asla tahmin edemezsiniz. Sadece bir makine olsaydınız, bu öngörülemez olmazdı.

Diyelim ki tüm bu kısıtlamalardan uzak, çok gelişmiş bir ortamda yaşıyorsunuz. Öyle gelişmişsiniz ki yaptıklarınızı izliyor ve asla müdahale etmiyorsunuz. Bu durumda hâlâ bilinçlisinizdir, ancak adeta hiç hareket etmiyormuş gibi davranıyorsunuz. Yani özgür iradeniz yokmuş gibi görünür, çünkü doğanızın (geliştirdiğiniz yapının) yaptıklarını asla değiştirmiyorsunuzdur. Ancak bir şeyler ters giderse müdahale edebilirsiniz. Hiçbir şey ters gitmezse, yolunuza devam edersiniz.

Başka bir deyişle, bir varlık kendini belirli bir yönde ilk kez tanıdığında, bu bilgiyi varlığa dönüştürür. İşte bu NORAD‘dır, bir Bilinç birimidir. Tüm özellikleriyle bir “bütün” olan bir alandır, çünkü bir varlık kendini tamamen o yönde görmelidir. Kendine baktığı özel bir perspektiften kendini tanıyarak bir “bütün” yaratır, ancak bu aynı zamanda bir “parça”dır çünkü kendini tanıyabileceği çok sayıda perspektife sahiptir. İşte bu yüzden hem “bir”in parçası hem de bütünüyüz.

Kişisel tecrübelerim

Söylediğim birçok şeyi daha önce başkaları da söylemiştir, yani burada benzersizlik iddiasında bulunmuyorum. Sadece, çoğunlukla deneyimlerim aracılığıyla keşfettiklerimi aktarıyorum. Çoğunlukla kişisel tecrübelerden, kitaplardan daha az beslenerek… Ancak kitapları okuduğumda çoğu zaman başkalarının da benzer şeyleri ortaya koyduğunu görüyorum.

Bilim-Teknoloji-Yapay Zeka / Science-Technology-AI içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Beyin nasıl zihin üretir? Prof.Dr.Türker Kılıç

Vicdanın ve Bilimin Esas Kaynağı Gönüldür. I YGA Zirvesi 2024 , başlıklı nefis bir zirveden notlar:

  1. Akademik ve Profesyonel Başarılar:
    • Türker Kılıç, Hacettepe, Marmara ve Harvard Üniversitelerinde eğitim almış, anatomi alanında doktorasını tamamlamıştır.
    • 2015’te Avrupa Bilim ve Sanat Akademisi’ne, 2021’de Dünya Bilim ve Sanat Akademisi‘ne seçilen ilk ve tek Türk bilim insanı olmuştur.
    • Harvard, Johns Hopkins ve Yale gibi prestijli üniversitelerde öğretim üyeliği yapmış; halen İstinye Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı ve Bahçeşehir Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin kurucu dekanıdır.
  2. Bilimsel Çalışmaları ve Beyin Araştırmaları:
    • 2012’den bu yana “Beyin nasıl zihin üretir?” sorusu üzerine çalışıyor. Araştırmaları, yaşamın temel yapı taşının atom değil enformasyon olduğunu vurguluyor.
    • 2015’te fare beynindeki 34.000 nöronun karar verme sürecini analiz ederek, bağlantısallık matematiği ile zihnin işleyişini modellemiştir. Bu çalışma, yaşamın birbirine bağlı enformasyon ağlarından oluştuğunu gösteriyor.
    • Nobel Fizik Ödülü’nün 2021’de enformasyon sistemleri çalışanlara verilmesini, nörobilim perspektifinden destekleyen bir gelişme olarak yorumluyor.
  3. Bilim ve Vicdan İlişkisi:
    • Bilimsel yöntemi, “Nasıl daha iyi bir dünya kurarız?” sorusuna yanıt aramanın bir aracı olarak görüyor. Vicdanın kökeninin “gönül” olduğunu, bilimle ayrı düşünülemeyeceğini savunuyor.
    • Batı ve Doğu kültürlerindeki “bilinç” algısını eleştiriyor: Batı’da akıl merkezli, Doğu’da kalp merkezli olan bu kavramın gerçek kaynağının gönül olduğunu ifade ediyor.
  4. Eğitim ve Merak Üzerine Görüşleri:
    • Eğitim sisteminin merakı öldüren bir yapıda olduğunu vurguluyor. Tavuk metaforuyla örneklendiriyor: “Sadece pembe daireyi gagalayan tavuk” gibi, sistemin çocukları tek doğru cevaba odaklayarak yaratıcılığı körelttiğini belirtiyor.
    • İyi öğretmenlerin rolüne dikkat çekiyor. Kendisi de ilkokul öğretmeni Bedia Hanım gibi öğretmenlerin, öğrencilerin potansiyelini ortaya çıkardığını anlatıyor.
    • Başarıyı “sahip olmak” yerine “anlam yaratmak” üzerine kurmayı öneriyor. Bunun için hiyerarşik olmayan, özgür düşünce ortamları savunuyor.
  5. Yaşam ve Zihin Üzerine Felsefi Yaklaşımı:
    • Zihni, biyolojik bir bilgi işleme sistemi olarak tanımlıyor. Beynin 100 milyar nöron ve 100 trilyon bağlantıyla oluşturduğu bu ağın, yaşamla etkileşim içinde anlam ürettiğini açıklıyor.
    • “Tırtıl-kelebek” metaforuyla, insanlığın yeni bir uygarlık dönüşümüne ihtiyacı olduğunu belirtiyor. Bu dönüşümün, bağlantısallık bilimi ile mümkün olacağını savunuyor.
  6. Toplumsal Mesajları:
    • Kendini geliştirmenin en kolay yolu, yanındakini geliştirmektir” diyerek, dayanışmacı bir yaklaşım öneriyor. Nöronların hiyerarşisiz çalışmasını örnek gösteriyor.
    • Deprem bölgesinden gelen öğretmenlere özel teşekkürle, eğitimin toplumsal iyileşmedeki kritik rolünü vurguluyor.
Bilim-Teknoloji-Yapay Zeka / Science-Technology-AI içinde yayınlandı | , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Yaşam, parçaların toplamı değil; onların dansıdır

Bağlantısallık Yöntemi – Prof. Dr. Türker Kılıç 

Bağlantısallık, Bilim ve Yaşamın Karmaşıklığı: Derinlemesine Bir Bakış
Prof. Dr. Türker Kılıç’ın bilim, nörobilim ve yaşamın dinamikleri üzerine yaptığı bu çarpıcı analizi, modern bilimin sınırlarını ve geleceğini sorguluyor. İşte detaylandırılmış başlıklar ve kritik vurgular:


1. Bağlantısallık: Sistemlerin Dansı

  • Tanım ve Temel Prensipler:
    Bağlantısallık, parçaların birbirleriyle etkileşiminden doğan yeni nitelikler ve öngörülemez davranışlar anlamına gelir. Örneğin:
    • İETT Örneği: Otobüs, şoför ve duraklar tek başına İETT’yi oluşturmaz. Sistem, bu parçaların organize ilişkisiyle ortaya çıkar.
    • Ekonomik Ağlar: Bir ülkenin ekonomisi, bireylerin harcamaları, şirketlerin yatırımları ve devlet politikalarının etkileşimiyle şekillenir.
  • Beyin ve Konnektom:
    • Nöronlar vs. Zihin: 100 milyar nöronun elektrokimyasal bağlantıları (konnektom), bilinç, yaratıcılık ve karar verme gibi üst düzey işlevleri doğurur.
    • 383 Nöronlu Solucan Deneyi: Basit bir solucanın nöron devreleri devre dışı bırakıldığında, geometrik algı kaybı veya daireler çizme gibi davranış değişiklikleri gözlemlenir. Bu, bağlantı ağlarının kritik rolünü kanıtlar.

2. Bilimsel Yöntemin Evrimi: Dogmadan Dinamiğe

  • Aristoteles’in Yanılgısı:
    • “Ağır cisimler daha hızlı düşer” varsayımı, 2000 yıl boyunca sorgulanmadı. Sebep? Bilimin otoriteye dayalı dogmatik yapısı.
    • Galilei’nin Devrimi: Piza Kulesi deneyiyle Aristoteles’in varsayımını çürüten Galilei, bilimi deney ve gözleme dayalı bir zemine oturttu.
  • Tümdengelim ve Tümevarım Dengesi:
    • Tümdengelim: Sezgisel varsayımlar (örneğin, “su her zaman 100°C’de kaynar”).
    • Tümevarım: Deneylerle bu varsayımları test etme (yükseklik arttıkça suyun daha düşük sıcaklıkta kaynadığını keşfetme).
    • Popper’ın Yanlışlanabilirlik İlkesi: Bilimsel teoriler, yanlışlanabilir olmalıdır. Örneğin, Newton fiziği, Einstein’ın görelilik teorisiyle sınırlarını aşmıştır.

3. Yaşam: Enformasyonun Dans Eden Ağı

  • Koronavirüs ve Küresel Etki:
    • 35.000 nükleotitli bir RNA parçası (SARS-CoV-2), sağlık sistemlerini çökertti, ekonomik durgunluğa yol açtı ve sosyal izolasyonu norm haline getirdi. Bu, enformasyonun gücünün somut bir kanıtıdır.
    • Biyolojik Enformasyon: DNA’daki genetik kod, yaşamın temel yapı taşıdır. Ancak, bu kodun çevreyle etkileşimi (epigenetik), hastalıklardan davranışlara kadar her şeyi şekillendirir.
  • Kaos Teorisi ve Kelebek Etkisi:
    • Kelebek Etkisi: Amazon Ormanları’ndaki bir kelebeğin kanat çırpışı, Avrupa’da fırtınaya sebep olabilir. Bu, karmaşık sistemlerdeki başlangıç koşullarına hassas bağımlılığı gösterir.
    • İklim Modelleri: Küresel ısınma projeksiyonları, okyanus akıntılarından atmosferik basınca kadar sayısız değişkenin etkileşimini hesaba katar.

4. İnsan Merkezli Uygarlık: Zaferler ve Bedeller

  • Newton-Bacon-Descartes Mirası:
    • İnsanı “Doğanın Efendisi” Yapma: Bilimsel devrim, teknolojik ilerlemeyi hızlandırdı ancak doğayı kontrol edilebilir bir nesne olarak görmek, ekolojik krizleri tetikledi.
    • Gelir Eşitsizliği: Sanayi devrimi, refahı artırdı ancak kaynakların adaletsiz dağılımı, küresel eşitsizlikleri derinleştirdi.
  • Yeni Paradigma: Bağlantısallık ve Bütüncül Bakış:
    • Ekoloji ve Sürdürülebilirlik: Orman yangınları veya buzul erimeleri, insan eylemlerinin doğal sistemlerle geri dönüşsüz etkileşimini gösterir.
    • Yapay Zeka ve Etik: Makine öğrenmesi algoritmaları, insan önyargılarını yansıtabilir. Bu, teknolojinin bağlantısallık içinde tasarlanması gerektiğini vurgular.

5. Geleceğin Bilimi: Enformasyon Matematiği ve Ötesi

  • Enformasyon Matematiği:
    • Nörobilimdeki Uygulamalar: Beyin bağlantı haritaları (konnektom), Alzheimer veya epilepsi gibi hastalıkların tedavisinde devrim yaratabilir.
    • İklim Bilimi: Karmaşık enformasyon ağları, iklim değişikliği modellerini daha doğru hale getirebilir.
  • Yaşamın Yeni Tanımı:
    • Yaşam = Enformasyon + Etkileşim: Bir hücreden gezegen ölçeğine kadar tüm sistemler, enformasyonun dinamik akışıyla var olur.
    • Otopoiesis (Kendini Üretme): Sistemler, parçaların etkileşimiyle kendini sürekli yeniden üretir. Örneğin, insan vücudu her 7 yılda bir tamamen yenilenir.

Son Söz: Dans Eden Parçalar

Prof. Kılıç’ın da altını çizdiği gibi, “Gerçek, parçaların toplamı değil, onların uyumudur.” Gelecekte bilim, insanı doğanın üstünde değil, içinde bir varlık olarak konumlandıracak. Belki de yapay zeka, iklim krizi veya pandemilerle mücadelede çözüm, bağlantısallığı anlamaktan geçecek.

“Bilim, cevaplardan çok sorularla büyür. Belki de en büyük keşif, ne kadar az şey bildiğimizi fark etmek olacak.”

Bilim-Teknoloji-Yapay Zeka / Science-Technology-AI içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Yaşamdaşlık, gönüldeşlık…Prof.Dr.Türker Kılıç

Yaşamın Sırrı Bunda Gizli… “İnsan Beynine Dokunan Biri Olarak Söylüyorum..!” İnsanın Anlam Arayışı başlıklı dinlenmesi gereken kısa ve nefis bir konuşmanın özeti:

1. Nöronlar ve Karar Mekanizmaları

  • Nöronlar, ikili (0/1) kararlar vermek yerine, sonsuz olasılıklar arasından seçim yapar.
  • Bir nöronun aynı anda 20 farklı karar algoritmasını işleyebildiği keşfedilmiştir (2016-2017 verileri).
  • Beyin, doğrusal olmayan bir sistem olarak çalışır. Bu nedenle, geleneksel bilgisayar modelleriyle anlaşılamaz ve yeni bir matematiksel yaklaşım gerektirir.

2. Bilinç ve Beyin İlişkisi

  • Bilinç, büyük ölçüde beynin dışında bir olgu olarak tanımlanıyor.
  • İnsan zihni, parçaların etkileşimiyle ortaya çıkan bir bütündür. Bu nedenle, nöronları tek tek incelemek beyin işlevlerini tam olarak açıklamaz.

3. Merak ve Eğitim

  • Yaşamı zenginleştiren en önemli zihinsel aktivite merak olarak vurgulanıyor.
  • Çalışkanlık ve zekâ, iyilik ve yaratıcılıkla birleşmediği sürece yetersiz kalır.
  • Eğitim sisteminin, “hazır reçeteler” yerine merakı teşvik eden bir yapıya dönüşmesi gerektiği savunuluyor.

4. Yaşamın Yapı Taşı: Enformasyon

  • Yaşamın temel bileşeni enformasyondur. Bu, parçalar arası ilişkilerin önemini vurgular.
  • Canlılık için “atan bir kalp” şart değildir; enformasyon işleyen her sistem (örneğin, bir bitki) canlılık özellikleri gösterir.

5. COVID-19 ve Kolektif Bilinç

  • Pandemi, insanların bireysel ve kolektif sorumlulukları arasındaki bağı fark etmesini sağladı.
  • İnsanlık, “yaşamdaşlık” kavramını benimseyerek, paylaşımcı bir zihniyet geliştirmeye başladı.
  • Anadolu kültürünün gönüldeşlik ve dayanışma anlayışı, bu dönüşümde önemli bir rol oynayabilir.

6. Anlam Arayışı ve Gelecek

  • Anlam, zihnin yaşamla etkileşimi sonucu ortaya çıkar.
  • İklim krizi, ekonomik dengesizlikler gibi küresel sorunlar, insanlığın deneme-yanılma yöntemiyle öğrenmesini gerektirecek.

Sonuç:

Konuşma, insan beyninin karmaşıklığından yaşamın evrensel yapısına uzanan bir perspektif sunuyor. Merakempati ve bütüncül düşünce, insanlığın gelecekteki dönüşümünün anahtarı olarak öne çıkıyor. Anadolu’nun kültürel mirası, bu dönüşümde rehberlik edebilecek potansiyele sahip. Bilim, felsefe ve toplumsal dayanışma birleştiğinde, yaşamın sırlarına dair daha derin bir kavrayış mümkün olabilir.

Bilim-Teknoloji-Yapay Zeka / Science-Technology-AI içinde yayınlandı | , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Teknolojik devrim ile etik sorumluluğu: Prof.Dr.Türker Kılıç

Şunu Bana Bir Anlat Türker Kılıç – Beyin Çipleri Zihnimize Ne Yapacak? başlıklı yayın, yine bilgi dolu ve kaçırılmaması gereken bir söyleşi.

1. Beyin-Bilgisayar Arayüzleri (BCI) ve Neuralink Projesi

  • Neuralink’in Teknik Temelleri: Elon Musk’ın Neuralink projesi, beyne yerleştirilen çiplerle bilgisayarlar arasında köprü kurmayı hedefliyor. Bu teknoloji, ALS gibi hastalıklarda düşüncenin sese dönüştürülmesi veya körlük tedavisinde görsel algının desteklenmesi gibi klinik uygulamalara odaklanıyor.
  • Klinik Örnekler: Parkinson hastalarında dopamin üretimini düzenlemek için kullanılan derin beyin stimülasyonu (DBS) sistemleri, bazen yan etkilere yol açabiliyor (örneğin, bir hastada kontrolsüz cinsel davranışlar). Bu durum, teknolojinin hassas ayarlanması gerekliliğini gösteriyor.
  • Robotik Cerrahi ve İlerlemeler: Neuralink’in robotik cerrahi sistemleri, kafatası açılmadan milimetrik hassasiyetle elektrot yerleştirebiliyor. Bu, enfeksiyon riskini azaltıyor ve iyileşme sürecini hızlandırıyor.

2. Enformasyon Matematiği ve Beynin İşleyişi

  • Nobel Ödüllü Keşif: Beynin düşünce üretme mekanizmasının altında yatan bağlantısallık matematiği, 2021 Nobel Fizik Ödülü ile tanındı. Bu matematiksel model, epileptik ataklardan sosyal etkileşimlere kadar tüm süreçleri açıklıyor.
  • Evrensel Bir Dil: Beyindeki elektrokimyasal aktivitelerin desenleri (paternler), müzik eserleri veya resimler gibi yaratıcı ürünlerle benzer matematiksel temele sahip. Bu, “düşüncenin sese dönüşümü” gibi teknolojilerin temelini oluşturuyor.

3. Etik İkilemler ve Toplumsal Riskler

  • Kişisel Mahremiyet ve Kontrol: Beyin çipleri, zihin okuma veya manipülasyon riski taşıyor. Örneğin, bir parkinson hastasının elektrot ayarının yanlışlıkla cinsel davranışları tetiklemesi, teknolojinin kötüye kullanım potansiyelini gösteriyor.
  • Hukuki ve Ahlaki Sorular: Beyin tümörü nedeniyle suç işleyen bir kişinin cezai sorumluluğunun tartışıldığı dava, teknolojinin hukuk sistemini nasıl dönüştürebileceğine dair önemli bir örnek.
  • Eşitsizlik Tehlikesi: Beyin çipi teknolojisinin ticarileşmesi, “süper insan” kavramını gündeme getirebilir ve toplumsal eşitsizliği derinleştirebilir.

4. Yeni Uygarlık Paradigması: İnsandan Yaşam Merkezli Sisteme Geçiş

  • Antroposantrik Modelin Sınırları: İnsan merkezli bakış açısı, iklim krizi ve biyoçeşitlilik kaybı gibi sorunlarla baş edemiyor. Türker Kılıç, yaşamı merkeze alan bir model öneriyor: “İnsan yaşam için var, yaşam insan için değil.
  • Minds Wide Web: Zihinler arası doğrudan iletişim (telepati), dil bariyerlerini ortadan kaldırabilir ve küresel bir “ortak zihin” ağı oluşturabilir. Bu, kültürlerarası anlayışı artırabilir.
  • Teknolojinin Rolü: Beyin-bilgisayar arayüzleri, yaşam merkezli bir uygarlığın inşasında araç olabilir. Örneğin, doğal kaynakların sürdürülebilir kullanımı için kolektif bilincin güçlendirilmesi.

5. Gelecek Projeksiyonları ve Pratik Adımlar

  • Eğitim ve Kültür Değişimi: Teknolojiyi doğru kullanmak için iyilik ve yaratıcılık eğitimi şart. Öğretmenler, öğrencileri “anlam yaratma” odaklı yetiştirmeli.
  • Regülasyon ve Şeffaflık: Beyin çipi teknolojisinin etik kullanımını sağlamak için uluslararası düzenlemeler ve şeffaf denetim mekanizmaları gerekiyor.
  • Yaşam Temelli Hukuk: İnsan haklarının yanı sıra, doğanın ve diğer canlıların haklarını koruyan yeni bir hukuk sistemi tasarlanmalı.

Sonuç

Türker Kılıç, bu konuşmasında teknolojik devrim ile etik sorumluluğu dengede tutmanın önemine vurgu yapıyor. Neuralink gibi projeler, insanlığın fiziksel ve zihinsel sınırlarını aşma potansiyeli taşısa da, bu gücün yaşam merkezli bir bakışla yönetilmesi gerekiyor. Kılıç’a göre, gelecekteki başarı; bilim, vicdan ve kolektif bilincin uyumuna bağlı.

Bilim-Teknoloji-Yapay Zeka / Science-Technology-AI içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın